Ulusçuluk, Enternasyonalizm ve Sınıf / Umut KORKMAZ

 

 

 

“Burjuvazi,
her zaman kendi ulusal istemlerini ön plana çıkarır.
Bunları kesinlikle ileri sürer.
Ama proletarya için bu istemler,
sınıf savaşımının çıkarlarına bağımlıdır.”
“Ulusçuluk nedir?” sorusunun cevabını resmi olması için Türk Dil Kurumu’na (TDK) danışacak olursak, ulusçuluğun milliyetçilik ile eş anlamlı olduğunu öğreniriz. O hâlde ulusçuluktan bahsederken kelimenin tam anlamıyla milliyetçilikten bahsetmiş olacağız. Ancak öncesinde milliyetçiliğin tarihsel gelişimine kısaca bakmakta fayda görüyorum.

Kapitalizmin doğuşu ve gelişme dönemlerinden kapitalistlerin, burjuvazinin ulus devlete ve ulusa ihtiyacı vardı. Bu ihtiyaç başlı başına ulusçuluğun temellerini oluşturdu. Batı Avrupa’ya ulusçuluğun yurdu olarak bakılmasının altında yatan sebepte ulusçuluğun temellerinin Batı Avrupa’da oluşmasıdır. Burjuvazinin büyümesi ve kapitalizmin gelişmesi için ulusal pazarlara ve bu ulusal pazarların egemenliğine sahip olması burjuvazinin asla vazgeçemeyeceği bir ihtiyaçtı ve hem kültürel, hem tarihsel açıdan oluşması gereken bir ulusçuluk ideolojisini doğurdu. Ülkemizde ki tarihsel gelişimine değinecek olursak: Ulusçuluk, feodalizmin burjuva devrimlerle tasfiye edilerek ulus devletlerin oluşma sürecinde, burjuvazinin halk kitlelerini peşinden sürüklemesine, ulusal pazarlar oluşturmasına zemin hazırlayan akım olarak belirmiştir. Kapitalist üretim ilişkileri içinde şekillenen ve değişik katmanlar arasında zorunlu karşılıklı bağların oluştuğu bu yeni düzende burjuvazi, üretim araçlarını elinde bulundurmasından dolayı giderek güçlendi. Pazar üzerindeki egemenliği ise, yukarıda da belirttiğimiz gibi yalnızca burjuva devletin kuruluşuyla yani feodalizmin tasfiyesiyle mümkündü. Bu tasfiyeyi gerçekleştirmenin tek yolu burjuvaları bir araya getirmek ve geniş halk kitlelerini peşinden sürüklemekti. Bunun için bütün yığınları güdülenmiş bir araca, ideolojiye ihtiyacı vardı ve bu gereksinme şüphesiz “ulus devlet”, ulusçuluk (milliyetçilik) ideolojisini oluşturdu. Ulusçuluk özellikle 1980’lerin sonundan itibaren, emperyalist tekellerin pazar alanlarına el koymak, halkları birbirine düşman edip bölüp parçalama amaçlı olarak kullanıldı ve halen daha bu amaçlar doğrultusunda kullanılmaktadır. Bunlara örnekler göstermemiz gerekirse; eski Sovyet Cumhuriyetleri ve Balkanlar tartışma götürmez bir şekilde en uygun olanlarıdır.

Ulusçuluğun Dünya’da ki ve Türkiye’de ki tarihsel gelişimine kısaca, hatırlatmak amacıyla değindikten sonra ulusçuluğun karakterine geçmeliyiz. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi resmi olması açısından TDK’nin ulusçuluk tanımını inceleyelim: “Maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı, ulusçuluk, nasyonalizm”. Bu kısa tanım ulusçuluğun karakterine dair uzun bilgiler vermektedir. “Millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı…” cümlesi üzerinde durmamız konumuzu başlı başına oluşturacaktır. Tekrar tarihsel açıdan bakacak olursak, “ülke çıkarı”, ulus devletin oluşum süreciyle gündeme gelmiştir. Siyasal iktidarda bulunan burjuvazi veya bu iktidarı pekiştirmeye çalışan burjuvazi, “ulusal çıkarlar” dan veya “ülke çıkarları”ndan söz eder. “Ülke çıkarları” Almanya ve Çarlık Rusya’sı gibi geç kapitalistleşen ülkelerde “hızla modernleşme”; Britanya gibi kapitalistleşme sürecini daha erken yaşayan ülkelerde “dünya egemenliğinin korunması”; ABD gibi eski İngiliz sömürgelerinde “bağımsızlık”; Fransa gibi ülkelerde ise “özgürlük ve eşitlik” gibi baskın kavramlarla birlikte belirtildiğinin örneklerini göreceğiz. İşte tamda bu noktada, “ulusal çıkarlar”ın ve “ülke çıkarları”nın burjuva karakterli olduğunu ve burjuvazinin, büyük ölçüde bu kavramlar sayesinde, kendi çıkarlarını toplumun tümünün çıkarları gibi sunmayı başardığını söyleyebiliriz ve aynı zamanda “ulusal çıkarlar” burjuvazinin çeşitli biçimler altında devam ettirdiği demagojinin bir kalıbı ve sınıflar arası uzlaşmayı da ifade eder. Sermaye sınıfı, işçi sınıfı ile burjuvazi arasında uzlaşmaz sınıf karşıtlığını anlamamakta diretmektedir. “Ulusal çıkarlar” bir yana “ülke çıkarları”nın günümüzde, tarihsel burjuva bağlamının dışında farklı bir bağlama oturtulabileceği veya oturtulamayacağı ayrı bir tartışma konusudur, bu noktada Marksistlerin yurtseverliğe bakış açısı da farklı bir önem taşır, bu sebepten dolayı yazımızın devamında da bu tartışmalara girmememiz en doğalı ve hayırlısı olacaktır.

Ulusçuluğun burjuva karakterli olduğunu belirttikten sonra akla ilk gelen şey işçi sınıfıdır. İşçi sınıfının bugünkü konumu hakkında her kafadan farklı bir ses çıkabilir, ancak sınıf mücadelesinde bulunması gereken taraf; bir burjuva karakterli ulusçuluk değil, tersine enternasyonalizmdir. Bunun en önemli sebebi sınıfsal hareketidir.

İşçi sınıfı mücadelesi/hareketi ulusal sınırlara bağımlı kalmayıp enternasyonalist olmalıdır. Çünkü kapitalizm, kendine yeten ulusal bir parçaya ayrıl(a)maz. Kapitalistler dünyanın dört bir köşesinde ve kapitalizm dünya genelinde bir işbölümüne dayalıdır. İşçi sınıfının, hareketini yükselttiği aşamalar başta olmak üzere, dünyada ki diğer ülkelerin proleterleri ile olacak olan dayanışması burjuvaziyi tecrit etmek anlamını taşır, yani burjuvazinin halkın onda dokuzu tarafından köşeye sıkıştırılmasıdır.

“Besbelli ki, işçi sınıfı, savaşım verebilmek için, sınıf olarak kendi ülkesinde örgütlenmelidir ve her ülke, ayrı ayrı bu sınıf savaşımının doğrudan alanıdır. İşte işçi sınıfının savaşımı, bu anlamda ulusal nitelik taşır, içeriği bakımından değil, ama Komünist Manifesto’nun da dediği gibi, ‘biçimi bakımından’ ulusal. Ama ‘bugünkü ulusal devlet çerçevesinin’, örneğin Alman imparatorluğunun kendisi de, iktisadi bakımdan, dünya pazarının ‘çerçevesi içine’ ve siyasal bakımdan da devletler sistemi ‘çerçevesi içine’ girer. Her işadamı bilir ki, Alman ticareti, aynı zamanda, diş ticarettir ve Herr Bismarck’in büyüklüğü de, hiç kuskusuz, salt izlediği bir tür uluslararası politikadan gelmektedir.”

Ancak aynı zamanda Marx ve Engels, “proletaryanın mücadelesinin öz olarak olmasa da, biçim olarak milli bir mücadele” olduğunu; elbette ki her ülkede işçi sınıfının öncelikle kendi burjuvazisi ile mücadele vermesi gerektiğini vurgulamışlardır.

Yazımızın başında, ulusçuluğun Türkiye’de ki tarihsel gelişiminde belirttiğimiz gibi, ulusçuluk günümüzde de emperyalist tekellerin pazar alanlarına el koymak, halkları birbirine düşürmek için kullanılmakta ve atlanılmaması gereken bir noktada tekrar tekrar kullanılmakta, o da şüphesiz uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarıdır. Bugün ulusçuluk, burjuva karakterli olmasından dolayı faşizm oynar başlığıyla emekçilere ve onların hareketlerine saldırmaktadır. Her ne kadar bu ideolojiyi oluşturan sebepler, burjuva demokratik devrimlerin feodalizmi tasfiye etmesi için planlanan geniş halk kitlelerini motive edici ve burjuvazinin peşinden sürüklenmesini sağlayacak olması gereken bir araç aranımı olsa da, bugün yine farklı bir kalıba girerek sınıf düşmanlığı halindedir. Bu düşmanlık işçi sınıfı hareketlerine fiili saldırı tarzında olmasa bile “ulusal bilinç” adı altında, sınıf bilincini köreltici veya sınıf bilincinin oluşmasına engel olacak şekilde saldırmaktadır. Hepimizin de bildiği gibi burjuvazinin sınıf bilinci işçi sınıfının tarihsel rolünü ve somut sosyal gerçeğin tamamını reddederek oluşmuştur ve bizler bu yolla ulusçuluk ile burjuvazi arasındaki samimi ilişkiyi bu noktada rahatça anlayabilir, ulusçuluğun sınıf hareketine fiili veya siyasi saldırılarını görebiliriz. Bu noktada söylenilmesi gereken son ve önemli bir nokta ise; ulusçuluk sınıf bilinci önünde engel, ancak engel olmaktan da önce olarak ulusçuluk, sınıf hareketine ve sınıf bilincine düşmandır.

“Sınıf bilinci taşıyan işçiler, hem kaba, vahşi, kara-yüzler ulusalcılığıyla, hem de işçi davasını, işçi örgütlerini ve işçi sınıfı hareketini ulusal-topluluklara göre bölmenin yanı sıra ulusların eşit olduğu vaazım veren bu incelmiş ulusalcılıkla, ulusalcılığın her türüyle en sert biçimde savaşırlar.”
 

Kaynaklar

[1] V.I.Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s. 67, Dokuzuncu Baskı, 1998, Ankara, Sol Yayınları.
[2] K.Marx-F.Engels, Seçme Yapıtlar, Cilt: III, s. 11-36, Birinci Baskı, Aralık 1979, Ankara, Sol Yayınları.
[3] V.I.Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s. 159-162, İkinci Baskı, Ekim 1993, Sol Yayınları.