Demokrat Parti, Popülizm ve AKP / Seha TISOĞLU

 

 

 

Demokrat Parti’nin 1950 seçimleri ile iktidar gelmesi Türkiye siyasi tarihinde önemli bir noktadır. Bu noktayı İlkay Sunar muhalefetin ilk defa gerçek anlamda seçimle iktidara gelmesi olarak açıklarken(1), Çağlar Keyder bu durumu siyasetin sadece seçkinlerin alanı olmaktan çıkmasını(2) da ekleyerek açıklar. Tek parti döneminde toplum içerisinde iki konuda büyük bir hoşnutsuzluk söz konusuydu. Bunlardan biri iktisadi özgürlüğün olmamasından, devletçilik anlayışının müdahaleciliğinden ileri geliyordu. Diğeri ise halka rağmen halk için anlayışı şeklinde de izah edebileceğimiz, toplumun değer yargılarını ve kaygılarını gözetmeden gerçekleştirilen reformlar ve halkın katılımına değil dışlanması esasına dayanılan vesayetçi anlayıştı.Demokrat Parti’nin temel muhalefet argümanlarına baktığımızda da esas olarak bu iki konuyu görmekteyiz. DP devletçiliğe karşı iktisadi özgürlüğü , seçkinlerin tepeden inme modernizm anlayışına karşı ise geleneklere bağlı , din özgürlüğünü savunan bir anlayışı temsil etmekteydi. Bürokrasinin ekonomide önemli bir nüfuz sahibi olduğu bir dönemde bürokratik kontrolün olmadığı bir ekonominin yerine serbest piyasa, büyük çoğunluğu küçük üretici olan kitlelerin de arzu edeceği bir durumdu. Modernizmin tepeden inme bir anlayışla gerçekleştirilmeye , toplumsal yapının dönüşümünün bürokrasi tarafından kontrol edilmeye çalışılması sonucunda baskıdan kaynaklanan bir hoşnutsuzluk ve bu hoşnutsuzluğun yarattığı geleneksel (ve özellikle dini) değerlere karşı bir hassasiyet oluştu.

Cumhuriyet Halk Partisi oluşan bu hassasiyetlere karşı bazı politikalar gerçekleştirerek kendisine yönelik tepkiyi azaltmaya çalıştı. İlkay Sunar çalışmasında bu politikaları iki döneme ayırarak ele almaktadır.(3) Birinci dönem (1945-1947) küçük köylünün desteğini almak amacıyla ortaya atılan Çiftçiyi topraklandırma kanununa dayanıyor. Çiftçiyi topraklandırma kanunun çıkarılmasına neden olarak Çağlar Keyder, bürokrasinin, burjuvazinin gittikçe artan muhalefetine karşı yeni bir ittifak kurma isteğine ve kendisine bir seçmen tabanı aramasını göstermektedir.(4) Sunar’ın ikinci dönem olarak tanımladığı 1947-1950 yılları arası ise CHP’nin halk desteğini alabilmek için devletçilik ve laiklik ilkelerinin uygulamalarında yumuşamaya gittiğini görüyoruz. Bu dönemde gerçekleştirilen dini okullar açılması,ilköğrenime din dersleri koyulması gibi düzenlemeler halkın desteğini sağlamaya yönelikti. Ancak seçimin sonucunda kazanan, muhalefetini iktisadi özgürlük ve din özgürlüğü üzerinden temellendiren ve bunu popülist bir söylem içerisinde dile getiren Demokrat Parti olmuştu.

Popülizm farklı toplumlarda ve farklı siyasi ideolojiler içerisinde birbirinden farklı tezahürlere sahip olmasından ötürü tanımlanması güç bir kavram olsa da en basit haliyle toplumun iktidar dışında kalan kesimlerinin mevcut iktidara karşı mobilize etmek amacındaki hareket olarak nitelendirilebilir. Popülizm, Sunar’ın da çalışmasında belirttiği gibi iktidar dışındaki farklı grupları birleştiren geniş bir koalisyonu içinde barındıran , bunu kitleleri birleştirecek folklorik öğeler aracılığıyla gerçekleştiren , siyasi ve kültürel örgütlenmenin az bulunduğu , sivil toplum örgütlerinin yer almadığı az gelişmiş ülkelerde daha sık görünen, karizmatik liderin önemli bir rol üstlendiği hareketlerdir.

Demokrat Parti’ye baktığımızda Popülist hareketlerin temel özelliklerinin pek çoğuna rastlamaktayız. Bürokratik seçkinlerin tahakkümüne karşı geniş kitlelerin , milletin temsilcisi olma iddiasını taşıması ve bunu Yeter söz milletindir sloganıyla pazarlaması ; herkesin dinini özgürce yaşama hürriyetine sahip olduğu düşüncesinden yola çıkarak bürokratik seçkinlerin dayatmacı modernleşmesin yerine geleneksel değerlerin ön plana çıkarılması ; bürokrasinin yerine patronaj ilişkilerine yönelinmesi ; Adnan Menderes’in karizmatik lider vasfı , Demokrat Parti’nin iktidar gelmesinin popülizm ile olan ilişkisinin örneklerindendir.

Demokrat Parti popülizminin iki temel dayanağı vardı. Bunlardan biri toplumun pek çok kesimini içine alan bir ekonomik kalkınma , ikincisi ise devlet-toplum bütünleşmesiydi. Bu dönemde gerçekleşen üretim araçlarındaki modernleşme elde edilen üründe ve gelirde artışa neden olarak küçük toprak sahiplerinin topraklarını genişletmesini,büyük topraklar sahiplerinin ise gelirin artmasını sağlamıştır. Devletçililiğin kontrolünden çıkarak serbestleşen piyasa aracılığıyla pazara yönelebilen küçük üreticinin desteğini de DP arkasına alabilmiştir. Yine üretim araçlarındaki modernizasyonun sonuçlarından biri olan köyden kente göç sürecinin başlaması da Demokrat Partinin devlet-toplum bütünleşmesi siyasetine olan desteğin artmasına yol açmıştır. Türkçe ezanın kaldırılması, dini eğitim veren kurumların sayısındaki artış, tarikat ve cemaatler üzerindeki baskının kalkması önemli bir araç olmuştur.

Demokrat Parti her ne kadar söylemlerinde piyasanın serbestliği aracılığıyla liberal ekonomi söylemlerine sahip olsa da uygulama da bunun tam olarak böyle olmadığı ve bu söyleminde daha çok popülist söylem içerisinde yer aldığı görülmüştür. Parti programında piyasaya çok gerekmedikçe müdahele edilmeyeceği, devlet iktisadi teşebbüslerinin süreç içerisinde özel sektöre devredileceği gibi liberal ekonomini özelliklerine yer veren Demokrat Parti’nin iktidarı sırasında bunları gerçekleştirmediğini görmekteyiz. Hiç bir iktisadi teşebbüsü özel sektöre devretmemiş , iktidara gelir gelmez kaldırdığı korumacı önlemleri üç yıl sonra yeniden getirmiştir. Yine bu dönemde dayandığı büyük çiftçi kitlesinin desteğini kaybetmemek adına tarım sektörüne sübvansiyon uygulamıştır.

Demokrat Parti iktidarının ilk yıllarında oldukça iyi giden ekonomik göstergeler, özellikle Kore Savaşı’nın bitmesiyle birlikte dünya piyasalarında tarım ürünlerinin fiyatlarının düşmesiyle , sanayileşmesini tarım ürünlerinden elde ettiği döviz geliri ile gerçekleştirmekte olan ülkenin ekonomisinin ciddi bir sıkıntı içerisine girmesine yol açtı. Gelmekte olan ekonomik krizi enflasyonist politikalar ile ertelemeye çalışan bir politika izlemeye çalışan Demokrat Parti , ekonomideki bu kötü gidişe paralel olarak artan bir otoriterlik içerisine girdi.

Bozulan ekonomi , Demokrat Parti’nin popülist siyasetinin en önemli araçlarından biri olan patronaj ilişkilerinin de bozulmasına yol açtı. Bu durum geniş bir tabana dayalı olan koalisyonda hoşnutsuzluklara yol açtı. Liberal ekonomiden verdiği taviz neticesinde liberallerin desteğini, söz verdiği halde işçilerin sosyal ve sendikal haklarını gerçekleştirmediği için işçi ve ücretlilerin desteğini yitirdi. Dolayısıyla Demokrat Parti’nin sadece küçük köylülüğün desteğiyle güçlü bir bağı kaldı. Artan muhalefet Demokrat Parti’nin otoriter eğilimler göstermesine yol açtı. Bu kendini muhalefet partisine, basına, üniversitelere, yargı organlarına baskı şeklinde gösterdi. Millet iradesini sadece Demokrat Parti’nin temsil ettiği anlayışı egemen hale geldi. Bu düşünceye göre Demokrat Partiye yöneltilen her türlü eleştiri millet iradesini hiçe saymak anlamına geliyordu. Bu anlayışın bir sonucu olarak CHP’nin mallarına el konulması teşebbüsü , iktidara yakın gazetelerin teşvik edilerek diğerlerinin çeşitli usullerce cezalandırılması, baskıcı basın yasalarının konulması, hükümetin görüşlerini eleştiren akademisyenlerin bakanlık emrine alınmaları, yargıçlar ve diğer yüksek memurların görev yerlerinin değiştirilmeleri ya da emekli edilmelerini mümkün kılan düzenlemelere gidilmesi(5) gibi olaylar cereyan etti.
Demokrat Partinin bu otoriterleşme eğilimi popülizminin doğal bir neticesiydi.Popülist hareketlerde görülen ekonomik büyüme dönemlerinde oluşturulan geniş tabanlı ittifakın , patronaj kaynakları azalınca, özellikle ekonomik kriz dönemlerinde, plebisiter-otoriter bir rejime doğru kayma özelliği(6) kendisini Demokrat Parti’de de göstermiştir.

Sonuç olarak, modernleşme yöntemlerindeki farklılaşmayı bir kenara bırakırsak Demokrat Parti’nin izlediği politikalarla Cumhuriyet Halk Partisi ile aynı paralelde olduğunu, gerek ekonomik gerek siyasi politikaların benzeştiğini, farklarının CHP’nin batılı bir modernleşme anlayışı iken Demokrat Parti’nin sosyo-ekonomik ilişkliler aracılığıyla geleneksel değerlerin muhafazası yoluyla gerçekleştirilmesi düşüncesi ve devletçilik uygulamalarındaki farlılık olduğu ve bunu gerçekleştirirken de Demokrat Parti’nin popülizmi bir araç olarak kullandığını söylemek pekala mümkün olacaktır. Demokrat Parti muhalefetteyken eleştirdiği CHP’nin pek çok politikasını iktidarında sürdürmüştür. Kuvvetler ayrılığının gerekliliğinden, 24 Anayasasının değiştirilmesi gerektiğinden söz eden Demokrat Parti iktidara geldiğinde kuvvetler birliğini savunmuştur. Ekonomi de korumacı uygulamaları eleştiren DP, karşılaştığı ilk krizden sonra korumacı ekonomi politikalarına yönelmiş , savaş yıllarında CHP’nin uyguladığı enflasyonist politika ile bazı çevrelerin zenginleştirildiğini söyleyen DP yine enflasyonist politikaların uygulayıcı olmuştur. Gerek basına gerekse işçi ve ücretlilere daha fazla hak sağlayacağını vaat eden DP daha çok hakları sınırlayan bir çizgi seyretmiş , mecliste muhalefete ihtiyaç olmadığını her vekilin bu vasfa sahip olduğu düşüncesini ortaya atarak da tek parti özlemini dile getirmiştir. Sunar’ın da çalışmasında belirttiği gibi Cumhuriyet Halk Partisi’ni devletin partisi olmakla suçlayan Demokrat Parti kendi iktidarında partinin devleti anlayışını ortaya çıkarmıştır.

Demokrat Parti’nin geçmişte taşıdığı parti devleti kimliğini günümüzde AKP ile devam ettiğini görmekteyiz. Bilindiği üzere AKP , birinci dönemi sonrası siyasi çizgisini Demokrat Parti’nin bir devamı olarak tanımlamaya başladı. AKP’nin iktidarı döneminde siyaseti belirleyici dinamiklere , AKP’nin hangi siyasi söylemleri kullandığına ve hangi eylemleri gerçekleştirdiğine baktığımızda iki parti arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır.

Bu benzerliklere örnek vermeden önce bu yazının hemen başında bulunan , popülist siyasi hareketlerin temel özelliklerine geri dönmekte yarar var. İktidar dışındaki farklı grupları birleştiren geniş bir koalisyonu içinde barındıran , toplumun pek çok kesimini içine alan bir ekonomik kalkınma, bunu kitleleri birleştirecek folklorik ögeler aracılığıyla gerçekleştiren , siyasi ve kültürel örgütlenmenin az bulunduğu , sivil toplum örgütlerinin yer almadığı az gelişmiş ülkelerde rastlanmaktadır. AKP’nin ortaya çıkışında ekonomik krizin rolü, bir mobilizasyon aracı olarak dinin ve muhafazakar toplum yapısının etkisinin , iktidara ortak olabilecek örgütlenmelerin mevcut bulunmamasının, Tayyip Erdoğan’ın hapis yatmış,mağdur kimliği ile karizmatik lider olarak görülmesi,…

AKP’nin birinci dönemine baktığımızda iktidara gelmesinin belirleyici unsuru ekonomiydi. Toplumun hemen her kesimi , ekonomik krizden çıkmak ve ülke ekonomisinin kalkınmasını istiyordu. AKP’nin ikinci dönemine baktığımızda ise ekonomideki kalkınmanın sürekliliği için istikrar, istikrar için ise tek parti ve AKP bir zorunluluktu. Gerek başbakan Erdoğan gerek diğer AKP üyeleri ve gerekse medya , koalisyon dönemlerinin siyasi kriz dönemleri olduğunu, siyasi krizlerin de ekonomik krizler doğurduğunu bu sebeple ülke ekonomisinin büyümesi adına siyasi istikrarın ve tek parti iktidarının olmazsa olmaz olduğu inancını topluma yaymış ve AKP geniş tabanlı bir destek bulmuştur.

Demokrat Parti’nin ekonomik başarılarının temelinde ikinci dünya savaşı sonrasındaki dünya genelindeki ekonomik hareketlilik yatıyordu. Demokrat Parti’nin bu konjonktüre uyumlu bir ekonomi politikası üretmesi, alınan yabancı yardımlar(Marshall planı) ile üretim araçlarının modernizasyonun sağlanarak daha geniş toprakların üretim sürecine katılmasıyla daha fazla ürün ve daha fazla gelir elde edilmesi yoluyla iç pazarın hareketlenmesi, Kore Savaşı’nın çıkmasıyla uluslararası piyasada tarım ürünlerinin fiyatlarının yükselmesi gibi konjonktürel gelişmeler DP iktidarında 1950-53 yılları arasında ekonomik büyümenin temel dinamiğiydi. Benzer bir durum AKP’nin birinci döneminde de karşımıza çıktı. Dünya ekonomisindeki görülmemiş likitite bolluğu , yabancı sermayenin yeni yatırım alanları arayışını neden olurken , 2001 krizi sonrası krizden çıkmak için uygulamaya konan Derviş-IMF politikalarının bu arayışa karşılık gelmesi ile AKP birinci döneminde en azından makro göstergelerde büyük bir gelişme söz konusu oldu. Daha
öncede değindiğimiz gibi popülist hareketlerde, ekonomik büyüme dönemlerinde oluşturulan geniş tabanlı ittifakın , patronaj kaynakları azalınca, özellikle ekonomik kriz dönemlerinde, plebisiter-otoriter bir rejime doğru kayma özelliği söz konusudur. Bu eğilim kendisini AKP’de de göstermektedir. Bu konudaki Demokrat Parti , AKP benzerliklerine birazdan değineceğiz.

AKP’nin popülist siyasetinin bir diğer aracı ise geleneksel değerler olarak karşımıza çıkmaktadır. Din ve özellikle türban , AKP’nin popülist söyleminin en temel ögesi olarak karşımıza çıkmaktadır. DP döneminde ezanın Türkçe okunmasının , ‘’ dinini serbestçe yaşamak isteyen halkın’’ engellenmesi olarak niteleyen Menderes’in bir devamı olarak AKP ve Tayyip Erdoğan , din ve türban konlarını aynı halk tanımlamaları siyasette bir politika aracı haline getirmekte ve geleneksel değerleri popülist siyaset aracı olarak kullanmaktadır. Popülist siyasetin bir gereği olarak geniş tabanlı koalisyonu sağlamak adına günü geldiğinde de Türk milliyetçiliğinin simgesi olan ve Ergenekon’dan çıkışı temsil eden demir dövme törenine katılmaktadır. Menderes’te de rastladığımız milliyetçi-muhafazakar siyaset çizgisindek esnekliğin bir devamına burada da rastlamaktayız.

Daha önce belirttiğimiz gibi popülizmde mevcut geniş tabanlı ittifak , ekonomik kriz dönemlerinde dağılma eğilimi göstermektedir. Bu durumda da iktidarlar genellikle otoriterleşme eğilimleri göstermektedir. Popülist siyasetin vazgeçilmezi olarak seçimlerden önce ortaya konan vaatler , demokratikleşme açılımları iddiaları, bu dönemlerde görmezden gelinir ve aksi yönde eylemler gerçekleşmeye başlar. Demokrat Parti ve AKP bu konuda da oldukça benzeşmektedir.

Demokrat Parti’nin iktidara gelmeden önce demokratikleşme açılımlarında bulunacağı , basın özgürlüğünü arttıracağı , işçilerin sosyal haklarını temin edeceği gibi pek çok vaatini gerçekleştirmediğini ve özellikle 1957 sonrası bunun tam aksi yönünde hareket ettiğini biliyoruz. İktidara gelmeden önce Demokrat Parti’nin vaatlerinden biri de Anayasa değişikliği idi. Adnan Menderes, 28 Mayıs 1950’de hükümet programını sunmadan önce DP grubunda yaptığı konuşmada kuvvetler birliği esasından ayrılacaklarını vurgular(7): ‘’Hükümet ve Devleti teşkil ederken tek meclisten başka yetki sahibi heyetler kullanmamış olduğumuz içindir ki tek meclisi eline geçiren tek şahıslar o meclis vasıtasıyla bütün memlekete hakim olmanın imkan ve yollarını bulmuşlardır. (…) Bu itibarla kendimize de itimat etmeyerek , keramet kuacağımız sistemde aramak mevkiinde insanlar olmalıyız.

Adnan Menderes, kuvvetler ayrılığı hakkında daha sonra ‘’ Bütün kuvvetleri parlamento temsil eder. Yürütme yetkisi nasıl hükümete veriyor ve onu murakabe ediyorsa, kaza yetkisini de adliyeye veriyor ve onu murakabe ediyor. Adalet cihazına bir çeşit muhtariyet demek olan dokunulmazlık tanımak kaza hakını milletten koparıp almak demektir. Batıda hükümetler, milletin değil burjuva sınıfının hükümetleri olduğu için, karşılarındaki işçi sınıfına teminat vermek maksadıyla, kendi elinde tuttuğu kaza hakkını, her bakımdan müstakil bir adalet cihazına bırakmıştır. Bu, bir sınıfın başka bir sınıfa vermek zorunda kaldığı bir tavizdir. … Bizim hiçbir zaman böyle bir mecburiyetimiz yok. şeklinde beyanda bulunarak kuvvet ayrımının gerekli olmadığını ifade etmiştir. Demokrat Parti’nin bu tavrının temelinde popülist siyaset anlayışının yanı sıra demokrasiye olan bakış açısı vardır. 1957 sonrası popülizminin temelini oluşturan geniş tabanlı koalisyonun ekonomik krizle birlikte dağılmaya başlamasıyla otoriterleşen DP iktidarının demokrasiye olan bakışını anlamak için Menderes’in bir açıklamasına bakmakta yarar var : ‘’… sanki bugün her şeyin üstünde , vatanın, vatandaşın emniyet ve selametinin üstünde tek bir dava vardır. O da nedir? Bir takım insanların kafasındaki muhayyel bir demokrasi. Aman , buna kıyısından köşesinden bir halel tari olmasın. Böyle bir şey yok arkadaşlar. ‘’ DP için demokrasi demek her şeyden önce milletin iradesinin yansıtılmasıdır. Bütün kurumlar millet iradesinin kararlarını yerine getirmekle mükelleftir. Demokrasiyi millet iradesine , millet iradesini de seçim sonuçlarına bağlayan ve milleti sadece kendisinin temsil ettiğini iddia eden bu anlayışın bir neticesi olarak muhalefet de millet iradesine uymakla yükümlüydü. Nitekim bu durum kendisini DP’de ana muhalefet partisinin gereksiz olduğu düşüncesi ile göstermiştir. DP anlayışına göre muhalefet bütün parlamentoya aitti. İktidar partisi vekilleri de bu yetkiye sahipti.

1950-60 arasındaki bir dönemde gerçekleşen olayların ve söylemlerin 2000 yılında karşılık bulmasının temel sebebi örnekleri ile de açıkladığımız üzere siyasetin geçmişte DP tarafından yapıldığı gibi bugün de AKP tarafından popülizme dayandırılıyor olmasıdır. İkinci döneminin hemen başında Sivil Anayasa vaadiyle ortaya çıkan , uzlaşmacı bir siyaset izleyeceğini ve kendisine oy vermeyenlerin de hassasiyetlerini göz önünde bulunduracağını söyleyen AKP, ekonomik kalkınmaya dayalı geniş tabanlı koalisyonun ekonomik kriz göstergeleri ile çatırdamaya başlaması ile toplumsal ideolojik mobilizasyona yönelmiş, vaat ettiği demokratik açılımların tam aksi yönünde hareket etmeye başlamıştır. 22 Temmuz öncesinde seçim programında geniş yer ayrılan , Avrupa Birliği ile müzakere sürecine yönelik reformlar bu dönemde gündeme dair gelmezken , 301. Madde gibi AB tarafından bu konuda olmazsa olmaz olarak addedilen bir mesele göz ardı edilmiş , kendisine muhalefet eden gazete ve yazarları sürekli suçlayan bir tutum içerisine girmiştir. Farklı toplumsal kesimlerin taleplerini dinlemekten uzak bir tavır içerisine girmiş, sosyal hakları genişletmek yerine yeni sosyal güvenlik yasası ile bunları daha da sınırlama, Tuzla tersanesindeki ölümleri görmezden gelerek işçi haklarını göz ardı etme yoluna gitmiştir. Yine DP dönemine benzer bir şekilde yargının millet iradesine aykırı hareket etmemesi gerektiği anlayışını ortaya koymuştur. Popülizminin bir sonucu olarak da YÖK,TBMM,TCMB,TMSF ve diğer devlet kurumlarında gerçekleştirdiği kadrolaşmayla AKP, tıpkı DP dönemindeki gibi, partinin devleti anlayışını ortaya çıkarmıştır.

Kaynaklar
(1)Sunar, İlkay (1983) Demokrat Parti ve Populizm, İletişim Yay., s.2076
(2)Keyder, Çağlar (1993) Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, İletişim Yay., 1993, s.163
(3)Sunar, İlkay (1983) Demokrat Parti ve Populizm, İletişim Yay., s.2080
(4)Keyder, Çağlar (1993) Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, İletişim Yay., 1993, s.175
(5)Demirel,Tanel (2005) Demokrat Parti, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Liberalizm,İletişim Yay, s.500
(6)Sunar, İlkay (1983) Demokrat Parti ve Populizm, İletişim Yay., s.2077
(7)Bora, Tanıl , Adnan Menderes , Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Liberalizm,İletişim Yay, s.499
(8)a.g.e., s.502
(9)a.g.e., s.501