Emperyalizm Üzerine / Umut KORKMAZ

 

 

 

Emperyalizm, kapitalizmin dünyada total bir düzen olarak egemenliğini kurduğu evresidir. Kapitalizmden fazlasıdır, ancak kapitalizmin özünü (artı değer sömürüsünü) aynen içerir.

20. yüzyılın başlarından itibaren II. Enternasyonal içinde sosyal demokrasinin sağ kanadı, emperyalist hükümetlerin yayılmacı planlarına karşı mücadeleden uzak durmayı savunuyor ve sömürgeciliği olumlu bir gelişme olarak yorumluyordu. Sağın bu tavrına karşı II. Enternasyonal’in içerisinde bulunan devrimci Marksist sol kanat yer alıyordu. Bu kanadı temsilen başta; Lenin, Luxemburg, Troçki, Liebknecht gibi Marksistler geliyordu. Bu kanat sömürgeci yayılmacı siyasete (emperyalizme) ve militarizme şiddetle karşı çıkıyor, aynı zamanda emperyalizm ile kapitalizmin dünyadan silinmesini ve sınıf mücadelesinin derinleştirilmesi gerektiğini vurguluyordu. İşte bu tartışmalar dolaysız olarak emperyalizm teorilerinin arka planının da oluşmasında en önemli etkendir. Emperyalizm teorileri kimi kesimlerce günümüzde dahi tartışılmakta olmasından dolayı, yazımızın bu tartışmalara alet haline gelmesine engel olmak amacıyla yazımızın devamında da tartışmalara katkıda bulunmaması açısından teoriye pek girmeyeceğiz. Ancak yinede emperyalizm teorilerinden en azından Kautsky’nin ve günümüzde “Marksizm’in emperyalizm teorisi” olarak da bilinen Lenin’in emperyalizm tanımının paylaşılması gerektiğini düşünerekten incelemeliyiz.

Karl Kautsky’nin emperyalizm teorisi…

Karl Kautsky, II. Enternasyonal içinde yüksek konuma geldiğinde, siyasal çizgisindeki dönüşümü ile birlikte olarak emperyalizm konusunda da 1914 öncesinde ve sonrasında farklı görüşler benimsedi. Kautsky birinci emperyalist savaş öncesinde emperyalizmi kapitalizmin kronikleşmiş aşırı-üretim bunalımlarından kurtulabilmek için başvurduğu saldırgan bir politika olarak ele alır. Bu tanımını birinci emperyalist savaş öncesi, kaleme aldığı yazılarında belirtir.[1] Savaşın başlaması ile birlikte Kautsky emperyalizmi; savaş yanlısı emperyalist planların burjuvazi için mümkün olan politikalardan sadece biri olduğunu savunmaya başlayacaktır.[2] Bu savunma ile birlikte Kautsky ortaya, burjuvazi için bir başka seçeneğinde var olduğunu ve bu seçeneğin emperyalist devletlerin saldırgan politikalarından vazgeçerek barışçı bir yol izlenebilirliği olduğunu ifade eder. Kautsky bu seçeneğin adını da “ultra-emperyalizm” olarak koyar. Lenin ise Kautsky ile aynı fikirde olmayarak onun emperyalizm tanımını eleştirmiştir. [3]

Lenin’in emperyalizm teorisi…

“Emperyalizm, tekellerin ve mali sermayenin egemenliğini kurduğu; sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı; dünyanın uluslararası tekeller arasında paylaşılmasının başlamış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir.” [4]

Lenin yirminci yüzyılın başlarında, “Emperyalizm” kitabında emperyalizmi kapitalizmin tekelci aşaması olarak tanımlıyordu. Bu tahlilde dikkatleri şu noktaya çekmek istiyorum; birincisi saptama ve tezlerin bugün, yazıldıkları dönemde olduğundan çok daha güncel ve çok daha geçerli olduğunun söylenebilirliğinin bir gerçek olması, ikincisi ise, emperyalizmin, kapitalizmden bağımsız olmadığını söylemesi ve emperyalizm için kapitalizmin en yüksek aşaması olduğunu belirtmesi açısından önemli bir ifadedir.[5] Lenin’in emperyalizm kitabı; emperyalistler arasında olan rekabetin savaşla sonlanacağını ve zayıf halkanın ise proleter devrimin yolunu açacağı anlamını taşımaktadır. Lenin bu kitabında emperyalizmin tanımını yaptıktan sonra emperyalizmin beş özelliğini ele alır: “(1) Ekonomik yaşamda kesin rol oynayan tekeller ortaya çıkmıştır; (2) banka sermayesi sınai sermayeyle kaynaşmış ve mali-oligarşi yaratılmıştır; (3) sermaye ihracı, meta ihracından ayrı olarak, özel bir önem kazanmıştır; (4) dünyayı aralarında bölüşen uluslararası tekelci kapitalist birlikler kurulmuştur; (5) en büyük kapitalist güçlerce dünyanın toprak bakımından bölüşülmesi tamamlanmıştır.” [6]

Lenin ile Kautsky’nin emperyalizm yorumlarının hangisinin doğru veya hangisinin daha doğru olduğu, ampirik ve kuramsal bir konudur. Ancak yukarıdaki belirttiğimiz sebeplerden dolayı kuramsal referans olarak Lenin’i alacağız. Daha fazla ayrıntıya girmeden rotayı “Emperyalizm ve Türkiye”ye çevirmek istiyorum.

Emperyalizm ve Türkiye

Bugün ülkemiz, Türkiye; emperyalist-kapitalist dünya sisteminin bağımlı ülkeler saflarında yer almaktadır. Ülkemiz yıllardır emperyalizmin hizmetine sunulmakta ve sonuç olarak emperyalizme olan bağımlılığımız, ülkemizin iktisadi, sosyal ve siyasal yapısının temel bir karakteri haline gelmiş durumdadır. Yani Türkiye; iktisadi, mali, siyasi ve kültürel alanlarda emperyalizmin boyunduruğu altındadır. Bununla birlikte Türkiye’de sanıldığı gibi, emperyalizmden bağımsız burjuva sınıf egemenliği ve burjuva sınıf egemenliğinden bağımsız bir emperyalist egemenlik söz konusu da değildir. Ülkemizdeki emperyalizmin boyunduruğunun toplumsal dayanağı şüphesiz, emperyalist mali sermayeye bağlı bir sınıf olan işbirlikçi tekelci burjuvazidir. Bu sınıf emperyalizme sığınarak toplumumuza hükmetmekte, emperyalizm ise bu sınıf sayesinde ülkemiz üzerindeki çok yönlü egemenliğini rahatça sürdürebilmektedir.

Türkiye’de emperyalizm karşıtlığı köklü bir geçmişe de sahiptir. Bu geçmişi inceleyecek olursak en göze batan şey 60’lı yıllar olacaktır, bunun sebebi olarak 60’lı yılların anti-emperyalist bilincin ve anti-emperyalist hareketin başladığı (bu kelime yanlış olursa, yükseldiği) zamanlar olmasıdır. 68 Gençlik hareketi dışında, yine 70’li yıllarda ülkeyi yönetenlerin “ulusal dava” diye niteledikleri Kıbrıs sorunu, haşhaş meselesi vb. konularda ABD yanlısı tutumda, halk arasında bilinçli bir şekilde anti-emperyalizm olmasa da anti-emperyalizme açık kapı bırakan bir anti-Amerikan’cılık etkenlerinden biri oldu.

Sorunu buraya kadar doğru bir şekilde koyduğumuzu düşünüyor ve en önemli noktaya, Türkiye’de günümüzdeki, Amerikan düşüncelerine geliyoruz.

Bir Amerikan karşıtlığıdır gidiyor, anketleri incelediğimizde dünya şampiyonuyuz. Tabii ki bu anket sonuçlarının ne kadar gerçeği yansıtır olduğu tartışma konusudur ancak, çevresini inceleyen herkes ABD karşıtlığını hissedebilir. Amerikan askerlerinin Irak’ta Türk askerlerinin başına çuval geçirmesinden sonra bu karşıtlık daha da kitleselleşmiştir. Bu noktada soru şüphesiz tamda şu şekilde konulabilir; “Peki, bu kadar kitlesel olan ABD karşıtlığı nasıl oluyor da Türkiye halkı açısından kazanımlar sağlamıyor?” gelin bir de bu sorunun cevabını inceleyelim.

Anti-Emperyalizm ve Anti-Amerikan’cı Dalga

Soru: “Bu kadar kitlesel olan ABD karşıtlığı nasıl oluyor da Türkiye halkı açısından kazanımlar sağlamıyor?”

Teorik açıdan da incelediğimizde bu sorunun cevabının aslında açık ve net olduğunu görebiliriz. Bu sorunun cevabı kısaca, anti-Amerikan’cılığın anti-emperyalizm olmadığıdır. Anti-emperyalizmi Amerikan karşıtlığına indirgeyenler teorik ve geri dönüşü olmayan bir hataya imza atmaktadırlar. Uluslararası anlamda bu konuda inceleme yapacak olursak; Kürtleri Halepçe’de hunharca katleden Saddam Hüseyin dahil Hamas’lar, Hizbullah’lar, Ahmedi Nejat’larda anti-emperyalist cephede savaşmış kahramanlar olurlardı, ancak bunu söylemek dahi büyük bir yanlış ve emperyalizme karşı atılmış her adımda emeği geçenlere haksızlık etmek olur. Bu kesin kez büyük bir hatadır. Bugün, kimi kişilerin ve kurumların anti-emperyalizmi salt anti-Amerikan’cılığa indirgemeye çalışmaları boşa çıkacak ve Türkiye sosyalistleri bu şarlatanlığa alet olmayacaktır, sonuç olarak en doğrusuda budur.

Anti-Amerikan’cı dalga daha çok ulusalcılar ve muhafazakârlar tarafından son günlerde oldukça fazla dile getirilen bir harekettir. Muhafazakâr kesim “Orta Doğu’da Müslüman kardeşlerimiz ölüyor” der ve Amerikan karşıtlığına girişir, ulusalcılar ise kendi hareketlerine “anti-emperyalizm” yakıştırması yaparlar ancak emperyalizmin kapitalizmden bağımsız olmadığını, emperyalizmi alt edecek tek sınıfın proletarya olduğunu anlamamakta diretmekte ve buna karşın “ulusal çıkarlar” gibi burjuva karakterli kavramları desteklemektedirler.[7] Anti-kapitalist mücadeleden bağımsız bir anti-emperyalizm mücadelesi söylemi şüphesiz, ulusalcılığı savunan burjuva ve küçük-burjuva siyasetlerin göz boyamacılığı ve sınıfsal perspektife karşın “ulusal çıkarlar”, “ülke çıkarları” gibi burjuva karakterli kavramları desteklemesidir. Türkiye’de eskiden kimi sosyalist olmak iddiasındaki orta sınıf mensubu milliyetçi/ulusalcı aydınlar, uluslararası sermaye birliğini parçalayıp dışına çıkmak sorunundan ayrılmış, burjuvazinin sınıfsal egemenliğini yok etmek hedefinden koparılmış (burjuvazinin sınıfsal egemenliğini yok etme mücadelesi, devrimci bir kimlik taşır), sözde “tam bağımsız Türkiye” hedefi belirlemişlerdir. Ancak hayat burjuva ve küçük burjuva milliyetçi/ulusalcı aydınlar tayfasının hayallerini acımasızca paramparça etti ve bu orta sınıf mensubu milliyetçi/ulusalcı aydınların büyük çoğunluğu, hiçbir zaman ufku dışına çıkamadıkları kapitalist düzenle birleşmiş ve emperyalizmin bölgemizdeki egemenliğini kabullenme yolunu seçmiştir.

Anti-Amerikan’cılık ile anti-emperyalizmi karşılaştıracak olursak: (1) ilkinin ulusal, muhafazakar kapsamda sınırlı kalan, burjuvazinin çitleri dâhilinde verilen bir mücadele, diğerinin ise enternasyonal kapsamda verilen bir mücadele olduğunu; (2) ilkinde ulusal ve burjuvazinin ördüğü çitler alanının (kelimenin burjuva anlamıyla vatan) çıkarlarının savunulduğunu, diğerinde ise emperyalizmin boyunduruğu altındaki halkların (buna Türk halkı da dahil) özgürlük mücadelesinin savunulduğunu; (3) ilkinin neye hizmet ettiği belli olmayan, diğerinin ise işçi sınıfının ve ezilenlerin yanında olduğu bilinmektedir. Aradaki farklar daha da çoğaltılabilir ancak genel hatlarıyla aralarındaki farklar bu maddelerdir.

Aklımıza bu noktada şu soru gelebilir, “peki anti-emperyalist hareket nasıl olmalıdır?” şimdide bu sorunun cevabını araştıracağız.

Anti-Emperyalist Mücadele

Emperyalizme karşı amansız bir savaşım, ancak emperyalizmin bugünkü doğasını doğru analiz etmekle mümkündür. Bu noktada küçük-burjuva siyasetinin de sözde anti-emperyalist, gerçekte anti-Amerikan’cı hatası bir daha ortaya çıkmaktadır. Şu noktada fikir birliğine varılmalıdır, küresel kapitalizmden bağımsız bir emperyal güçten söz edilemez.

Emperyalizme karşı mücadele ekonomik ayağı olan neoliberalizme ve askeri ayağı olan savaş yanlısı ve işgalci politikalarına karşı çıkmakla mümkündür.

Ülkemiz açısından düşünecek olursak; bugün ülkemizin emperyalist kölelikten kurtulmasının, onun iktisadi, mali, ideolojik, siyasi ve kültürel vb. tüm alanlardaki boyunduruğunu kırmanın, sermaye iktidarını yıkmaktan ve uluslararası sermaye cephesinin dışına çıkmaktan başka bir yolu yoktur. Bugün Türkiye’de iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), emperyalizmin ekonomik ayağı olan neoliberal politikalar ile burjuvazinin çıkarına işlemekte ve emperyalizmin ülkemizdeki boyunduruğunun bağlarını daha da sıkılaştırmaktadır. Aynı AKP yine emperyalizmin, askeri ayağı olan savaş yanlısı olup emperyalizmin işgalci politikalarını desteklemektedir.

Anti-emperyalist mücadele; kapitalizme, düzene, sömürüye, burjuvaziye vb. tüm savaşımları da içerir.

“… küresel kapitalizmden bağımsız bir emperyal güçten söz edilemez.” dedik. O halde bugün ülkemizde emperyalizme karşı vereceğimiz mücadele, emperyalizmin kapitalizmin özünü (artı değer sömürüsünü) içermesi nedeniyle bizzat kapitalizme karşıda verilmelidir. Ülkemiz açısından biraz daha açacak olursak, Türkiye’nin bugünkü tarihsel gelişme payesinde, emperyalizmin bölgemizdeki egemenliği artık tümüyle kapitalist ilişkiler temeline dayanmasından dolayı emperyalizme karşı verilecek olan mücadele içerisinde anti-kapitalizmi de içermektedir. Emperyalizmin ekonomik ve askeri ayaklarına karşı verilecek olan anti-emperyalist mücadelede ulus-devlet içerisinde emekten ve barıştan yana talepleri yükseltmelidir. Aynı zamanda meşruiyetin en etkin devlet iktidarını ele geçirme hedefini de taşımalıdır. Kısacası sürekli tekrarladığımız gibi, kapitalizme karşı mücadele vererek iktidarı, işçi sınıfının ele geçirmesi ufkuna sahip olmalıdır.

Anti-emperyalist mücadele yurt sınırları ile kısıtlı olmamalıdır.

Emperyalizme karşı verilen mücadele, her şeyden önce ve genel anlamda, emperyalist dünya sistemine karşı verilen bir mücadeledir, bu nedenle emperyalizme karşı mücadele, sosyalist devriminde ötesinde, devriminde kapsanıldığı evrensel bir çerçevede ele alınır. Yurt sınırları ile kısıtlanan –sözde– anti-emperyalist hareket ulusalcılığın/milliyetçiliğin ve küçük-burjuva dar görüşlülüğünün ürünüdür. Bu küçük-burjuva dar görüşlülüğü özünde anti-Amerikan’cılık olup, milliyetçi, yabancı düşmanı ve “ülkemiz bölünüyor” gibi paranoyalara saplanması anlamını taşır. Bu nedenden dolayı emperyalizme karşı direniş; IMF’ye, neoliberalizme ve savaşa karşı enternasyonal boyutta, dünyadaki tüm anti-emperyalist hareketler ile dayanışma içerisinde olmalıdır.

Anti-emperyalist mücadele sınıfsal temelde olmalıdır.

“Emperyalizme” karşı verilen sınıfsal temelde[8] mücadelenin, sosyalist devrimin temel bir boyutu olduğu bir gerçektir. Bunun en büyük nedeni de işbirlikçi tekelci burjuvazinin sınıfsal egemenliğini yıkmak görevi, emperyalist boyunduruğun altında olan ülkeler zincirini Türkiye halkasından kırmak göreviyle organik bir bütünlük içerisinde olmasıdır. Emperyalizmin, Türkiye üzerindeki çok yönlü boyunduruk sahipliğine son vermek istemek, ilk olarak işbirlikçi tekelci burjuvazi ile hesaplaşmak anlamını taşır. O halde emperyalizme karşı mücadele, özünde kapitalizme ve doğal olarak burjuvaziye de karşı bir mücadeledir. Bunun sebebi ise daha önce belirttiğimiz gibi Türkiye’deki burjuvazinin sınıf egemenliğinin emperyalizmden, emperyalizmin ülkemiz üzerindeki boyunduruğunun ise burjuvazinin sınıf egemenliğinden bağımsız olmadığını, ikisi arasında organik bir bağ olmasıdır.
 

[1] 1898 tarihli Eski ve Yeni Sömürge Politikası ve 1908 tarihli Sosyalizm ve Sömürge Politikası isimli kaleme aldığı yapıtlar incelenebilir.
[2] 1915 tarihli Bir Revizyon İçin İki Yazı ve aynı tarihli Ulusal Devlet, Emperyalist Devlet ve Devletler Konfederasyonu isimli yapıtları incelenebilir.
[3] “(…) iktisadi ve siyasal koşulları, büyük değişiklikleriyle, çeşitli ülkelerin gelişim hızları arasındaki aşırı ölçüde eşitsizlikle, emperyalist devletlerin giriştikleri sert savaşımlarla birlikte, ‘barışçı’ ultra-emperyalizm konusunda Kautsky’nin küçük, ahmakça masalıyla karşılaştırınız. Israrla beliren gerçekten köşe-bucak gizlenmek için çabalayan ürkek bir küçük-burjuvanın gerici tavrı değil midir onunki? Kautsky’nin, içlerinde ‘ultra-emperyalizm’in embriyonunu gördüğü uluslararası karteller (tıpkı laboratuvarın tablet üretiminde bir ultra-tarımın çekirdeğinin görülebileceği gibi), dünyanın paylaşılmasının ve yeniden paylaşılmasının, barışçı paylaşmadan barışcı olmayan paylaşmaya, ve tersi bir duruma geçişin örnekleri değil midir? Eskiden, örneğin, Uluslararası Ray Sendikası ya da Uluslararası Deniz Ticaret Tröstü içinde, Almanya’nın da katılmasıyla dünyayı rahatça paylaşmış olan Amerika’yı ve başka ülkelere ait mali-sermaye, şimdilerde, hiç de barışçı olmayan usullerle işleyen yeni kuvvet ilişkileri içinde, bir yeniden paylaşma çabası içinde değil midir?” (Lenin, Emperyalizm, Sol Yayınları, Haziran 1979, Yedinci Baskı.)
[4] Lenin: Emperyalizm, s: 108
[5] Aynı zamanda Marx ve Engels Manifesto’da büyük bir öngörüyle açıklamış olduğu gidişat, aslında kapitalizmin emperyalizme doğru zorunlu dümen almasının ifadesiydi.
[6] İlker Belek, Antikapitalist antiemperyalizm, soL, 9 Ekim 2006.
[7] Bu konuyu Nisan 2008 tarihli dergimizde Ulusçuluk, Enternasyonalizm ve Sınıf başlığı ile ele almıştık, okumak isteyen arkadaşlarımız Nisan 2008 tarihli dergiye ulaşabilirler.
[8] Kelimenin tam anlamıyla anti-emperyalist mücadele.