Jean Paul Sartre ve Varoluşçuluk / Havva GÜLBEYAZ
Jean Paul Sartre ile ne zaman tanıştığımı hatırlamıyorum. Uzun zaman önce kendisiyle bir kitabı aracılığıyla birlikteliğimiz olmuştu. O hayatını tamamlayıp özünü oluşturmuş inzivaya çekilmişti. Bense varolmuş olmama rağmen özselliğin insan hayatına neler kazandıracağını algılayamayacak kadar gençtim. Kitabın adı gibi sesleniyordu bana “Bulantı”. Ona inat “ben bulantı içinde değilim” diyerek inatlaşıyordum kendisiyle… Kitabının ilk satırlarından sonuna kadar ilerlediğimde kendisine yakın olduğumu anladım. Beni adeta hapsetmişti. Gençlik yıllarının pembe dünyasından çıkmam da etkisini anlatamam. Hayatın gerçekleriyle yüzleşme imkânı tanımıştı. Ünlü sözü “Varoluş özden önce gelir” O günden sonra bu söz zihnimden çıkmamıştı. Anlayamamıştım. Zihnimde on beşli yaşların kurgularıyla cebelleşiyordum. Bu adamın sözünde ne var diyordum. Zaten önce var oluyor sonrada kendimizi tamamlıyorduk. Ama dünya bunun üzerine kurulu değilmiş. Elbette ki bir felsefe akımının temsilcisi olduğunu da bilmiyordum. Lise yılları ve üniversite yaşamı boyunca da kendisiyle bir daha yüz yüze gelmedik.Şimdi çok iyi tanıyorum onu… Düşüncelerini de
Sartre’a göre, insan zor da olsa çevresiyle ilişki içindedir. Çevremizdeki insanların bakışları altında ezilmemek ve nesnelleşmemek adına çaba harcamaktayız. Bunu en iyi açıklayan “Cehennemdir başkaları” ifadesidir. İnsanların, tek insanın özünde meydana getirdiği fırtınaları ve depremleri yalın bir dille anlatmıştır. Yıllar sonra bulantısını tekrar okuduğumda “keşke senin bu kitabını kılavuz olarak kullansaydım” demiştim. Bu defa kitap beni anlatıyordu, kahraman benim öteki versiyonumdu.
Burada kitabın içeriğinden bahsetme lüzumu görüyorum.
Antoine Roquentin, arkadaşları, ailesi ve hatta bir işi bile olmayan biridir, yalnızlığın pençesinde asılıdır. Yazmaktan, dolaşmaktan başka uğraşı olmayan birinin dilinden dökülmüş günlük tarzında bir kitaptı bulantı. O bir entelektüeldir başkalarınca, bu sebeple onların cehennemine girmemekte; o başkalarının hayatlarını irdeleyip bayağı davranışları gözleriyle ezmektedir. Kimsenin anlamayacağı bir tarzda onları cehenneme hapsetmektedir.
Her cümlesinde ruh zenginliğinin izine rastlanır. Yani var olma arayışındadır. Antoine özgür bir insandır. Bayağılıktan ve bayağı insanlardan tiksinir. Çevresindeki her şey; eşyalar, cisimler ve insanlar onu içine çeker. Hiçbir şey onu hayata bağlamak için yeterli değildir. Ancak şunu da belirtmek icap ediyor. Ana karakter tiksintinin yanında arayış yolculuğunda kabullenmeyi de öğreniyor. Bazen başkalarının iğrendiği insanlara kol kanat açabiliyor. Örneğin “Kitap kurdunun” cinsel sapkınlığında onun yanında yer alıyor. Yıllar önce ayrıldığı sevgilisiyle buluşacağı günü dört gözle bekleyip; hayaller kurarken, buluşma günü onun kilolarını ve fiziksel değişikliklerini hafiften yeren ifadeleri görüyoruz. Diğer taraftan kadının da ondan intikam alan tavırları var ortada… Bunlar her okuyucuya göre farklı yorumlanacak bir tarzla dile getirilmiş…
Tekrar tekrar okunduğunda insan kendinden yeni bir iz görür onun satırlarında…
Bu bağlamda Sartre’nin felsefenin aristokrat çevresine has olan yönünü sokak insanına indirgediğini görmekteyiz.
Bulantıyla başlayan Sartre sevdası son yıllarda daha fazla nükte etmeye başladı. Hangi kitapçıya girsem Sartre’nin kitaplarını sorar olmuştum. Bu sayede kendisiyle haşır neşir oluşumuz katlanarak büyüdü. İşin garibi; Sartre’nin eleştiri tarzında yazdığı yöntem araştırmaları ve edebiyat adlı kitaplarını okurken; onun eleştiri getirdiği yazarların kitaplarını da araştırıp okur olmuştum. Örneğin Gustave Flaubert ve Madame Bovary hakkında yaptığı eleştirilerin ardından realist yazarların kitaplarını okuma fırsatı buldum. Binbir zorluklarla edindiğim kitaplarda yine Sartre’ın insana özgün yaptığı tespitlerin doğruluğunu gördüm. Flaubert’in baskıcı bir babanın ve ateist aile reisinin etkisiyle dine yatkınlığı eserlerinde fark edilebiliyordu. Bir öyküsünde anne ve babasını öldüren kahraman aslında kendisi olabilir, diye düşünmüştüm. Aile içindeki tutarsız ilişkiler yumağında kabaran tepkileri eserine yansımıştı. Sonra kendime baktım ve yazmış olduğum eserlerimi tekrar gözden geçirdim. Realist bir bakış açısıyla yazılmış eserler diyebilirim. Ama bu noktada kimsecikler görmese de onlarda benden bir şeyler vardı. Neydi bunlar? Belki yıllar boyu gizli kalacak belki de birgün sıralayacağım. Yazarlar eserlerinde hep yadırgadıkları yaşam koşullarını dile getirirler ve sonuçta o faktörü ortadan kaldırarak kendilerince sona ulaşırlar. Öze ulaşmak bu olsa gerek…
Bu sebeple bence Sartre geçen yüzyılın en iyi düşünce adamıdır. Onun bulantısı aslında hepimizde var olan bulantılardır. Onlar ki dile getiremediğimiz, iğrendiğimiz şeylerin bütünüdür. Örneğin geçenlerde trendeyim. Karşımda oturan kız “şapur şupur” sakız çiğniyor. Önceleri önemsemediğim bu davranış, daha sonra bende şartellerin atmasına neden oldu. Sakızı patlatırken dudaklarının kenarına yapışan sakız parçalarını yalayarak toparlaması ve dudak kenarının ıslanması ve tükrüğün dudağın kıvrım bölgelerinde birikmesi, midemin bulanmasına yol açtı. En sonunda kıza bakıp “Şu sakızı yavaş çiğnesen ve patlatmasan” deyiverdim. Önce umursamadı; sonra da kalkıp ön sıralarda bulunan boş bir yere oturdu. Eve gelirken bir sakız aldım. Aynanın karşısına geçtim. Çiğnemeye başladım. Sonrada onun gibi patlata patlata çinemeye… Kendimden neden iğrenmiyordum, başkalarından iğrendiğim kadar. O kızda beni iğrendiren başka öğeler var olmalıydı, bende olmayan bir şeyler… İşte Sartre bizlere bunları irdelememiz için binlerce sayfalık tümceler yığını bırakmış. Her tümcesi yüzlerce sayfalık yorumlara yol açacak ifadelerdir.
Nerde kalmıştık?
Sartre’ı tanımaya başlarken onun diğer kitaplarıyla da buluştum. Beni felsefeyle tanıştıran eseri “Varlık ve Hiçlik”. Olağan üstü bir dil yoğunluğuna sahip bir karakteri tanımanın verdiği hazzı anlatmam mümkün değil… Onun felsefesi “Varoluşculuk” ve yığınlarca eleştiriler alan kimlik nasıl baş edebilmiş bunlarla dedirten tarzdan…
Ona göre varoluş olgusundan başka olgu yoktur. Varlık’ı bu varoluş olgusu oluşturur; bu varlık’a temel alan herhangi başka bir varlık’ın var olduğunu düşünemeyiz. Sartre’a göre olgu; “Varoluşsal gerçekliği içinde, zihinsel sezgiye açılan şeydir.”der.
Filozof varlığın her yerde olduğunu söylemektedir. Onun bu sözleri kabullenilebilecek tarzda değildir. Düşünen yargılayan bireyler dışında kalan kesim onu sürekli olarak farklı tartışma platformuna taşıyacaktır. Onun sözlerinin çoğu kısmını kabul etsem de ayrıldığım taraflar vardır. Daha ileriki bölümlerde açıkça dile getireceğim bunları. Onun “varlığa temel alan başka bir varlık yoktur” ifadesini kabul etmiyorum. Çünkü bizler yani varlık olarak temel aldığımız başka varlıklardan değişim ve dönüşüm ile asırlar boyunca gen havuzunda biriken genlerin alışımı sonucu evrimsel bir düzenekle meydana gelmişiz. Varlık olarak var olan başka bir varlıktan temel alıp; kendi populasyonumuz içerisindeki kriterlerimize göre özümüze yol almaktayız. Bizlerden sonra bizden temel alan başka varlıkların oluşması mümkündür. Yalnız burada Sartre’ın sözlerinin tanrı baz alınarak yapıldığını düşündüğümü de belirtmeliyim.
Onun insan sınırı içinde kalan felsefesine karşı değilim. O insanı bilinçli bir varlık olması dolayısıyla sahip olduğu erekleri koruması gerektiğini savunmaktadır. Böylece, varoluşsal varlık’ı bir “kendinde şey” olarak belirleyen Sartre, insan bilincini de bir “kendi için şey” olarak belirler.
“Düşünen özne ya da bilinç, özüne, varlık’ın karşıtı olan hiçlik’le ortaya konur.
Bilinçlenmek demek, tanımak demektir, bilen’i (özne) bilinen’den (nesne) ayırmak demektir. Bilinç, bir boşlukla ayrılır nesneden. Bu anlamda o, olmadığı şeydir, hiçlik’tir, kendi kendinin hiçlik’idir”.
Yani insanın diğer insanları nesnel olarak hiçlik olarak görüp kendi öznelliğine yönelmesi gerektiğini savunmaktadır. Böylece tüm insanların öznelliğini tamamlamasıyla nesnellik yapaylık ortadan kalkacaktır.
Altona Mahpusları bir diğer eseridir. Bu yapıtında savaşın kötülüğünü kusar faşizme ve onun ardındaki kapitalist pençeyi görmemizi sağlar.
“Savaş, onu biz yaratmayız. Bizi yaratan odur. Savaşırken çok eğleniyordum. Üniforma giymiş bir sivildim. Bir gece, asker oluverdim, sonsuza dek. Zavallı, yenik bir asker… Bir çaresiz.”
Ünlü sözünde savaşı ne güzel tanımlamış. Savaş bizlerin kitlelerin kendini yarattıkları sahadır. Vurucu, kırıcı ve yıkıcı unsurlarıyla özden yoksunluğa hapseder insanı. İnsanlık için iğrenilecek aşağı bir durum olarak tanımlamaktadır.
Beni bulantı kadar tetikleyen diğer bir kitabı ”Baudelaire”
Kendini çaresiz, kimsesiz hisseden bir adamın hikâyesidir. Dehlizleri kalbinin derinlikleridir. Orada kendine bir ayna bulup bakmakta ve baktıkça yüzleştiği kimlikten kaçmaktadır. Sonrasında varoluşunu hatırlayarak bireysel özüne koşmaktadır. Nedir bu kitaptaki imgeler: Gurur, sıkıntı, baş dönmesi…
Yüreğinde gizemli köşeleri dolaşan yalnız bir adam ve toplum içinde mücadele eden sosyal bir nesne… Birçok şeyi elinden kaçırmış bir bedendir. Ne yazık ki, kendi imgesi de elinden kaçar.
Kimdi kahraman?
General Aupick’in oğlu, borçlu şair, zenci kız Dunal’in sevgilisi, Charles Baudelaire…
Kendini arayan adam… Ama bu adam Halit Ertuğrul’un kitabındaki adam gibi tanrıya giden yolu aramaz. Bu adam erdemlerin savunucusu… Birilerinin gölgesinden çıkıp kendi gölgesi ardında kendi değerlerini ortaya koyamayışına içlenen biri…
Nesne olarak varolmayı kendine yediremeyen ve gitgeller yaşayan bir adamın içsel öyküsünde Sartre felsefesini konuşturmuştur.
Bütün kitapları ilgiyle okunacak tatta olan yazarın en önemli özelliğini de vurgulamadan geçemeyeceğim. Marksizm’e karşı eleştiri getirmesinin yanı sıra felsefesiyle onu örtüştürmesidir. Örneğin yöntem araştırmaları kitabında birçok bölümde buna değinmiştir.
“Biz, çağdaş Marksçılığı, insan yaşamının bütün somut belirlenimlerini rastlantıya bıraktığı ve tarihsel bütünleyişten soyut bir evrensellik iskeleti dışında hiçbir şey almamış olduğu için eleştiriyoruz” der.
İnsanı Marksçılık içinde yeniden ortaya çıkarmak gerektiğini vurgulamaktadır. Sartre bazılarının dediği gibi marksa karşı değil yöntemleri ve kapitalde belirttiği bazı olgulara eleştiri getirmiştir.
Öte yandan varoluşçuluk ona göre iyimser bir felsefedir ve özünde hümanisttir. Hümanizm Sartre’ın felsefesinde önemli bir yöndür. 20.yüzyılın ikinci yarısı özellikle Hümanizmin kuramsala ve felsefi olarak reddedilmesi ve eleştirilmesi olarak ortaya çıkmış olmasına ve bunların çoğunluğunun Fransa kaynaklı olmalarına rağmen, Sartre ısrarla, özgül bir şekilde anladığı anlamda Hümanizmi vurgular, kendi felsefi konumunu ifade etmek için. “Varoluşçuluk Hümanizm’dir” der Sartre ve metinlerini değişik dergilerde yayınlar. Bazılarının varoluşçuluğu kötümserlik olarak görmesini sürekli eleştirir ve onların aksine iyimserlik olduğunu ispatlamakla geçer ömrü. Kör olduğu günlerde bile felsefesini sağlam temeller üzerine oturtmak adına savaş vermiştir.
İşte onun felsefesinin içine gömüldükten sonra değişik yazarların kimliklerini zihnimde sıralamaya başlamıştım. Daha önceleri okuduğum yazarlardan Albert Camus ve Dostoyevski’nin bu felsefe akımının salt ilkeleri ile eserlerinin özdeştiğini gördüm. Bu bakış açısı kitaplara yazarlara ve dünyaya olan yönelimimi değiştirdi diyebilirim.
Şimdi Sartrenin temelini attığı felsefeye geçiş yapabiliriz.
Biraz da Varoluşculuk:
Varoluşçuluk felsefe ve akımını irdelemek tüm yönleriyle ele alabilmek onu bütünsel olarak özümsemekle mümkündür. Temel anlamıyla ele alacağımız akım ve felsefenin ana hatlarını vermeye çalışacağız. Şöyle bir soruyla başlayalım öyleyse “Nedir Varoluşculuk ve varoluşçu?”
Sartre bana bu soruyu sordurtmuştu sonunda… Önceleri bireyselcilik olarak algılamış olsam da şuan bu fikirde olmadığımı söylemeliyim. Hatta önceleri yazdığım bir metinden kısa bir kesitle bu fikri nasıl benimsemiş olduğum görülecektir.
“Kaynaklar ve kitaplar farklı yönlerden tanımlamış olsa da ben şahsi olarak bireyselcilik olarak değerlendirmekteyim.”
Bu cümleyi kurduğum için pişman mıyım? Değilim elbet… Sadece yorumlamada azcık bir sapma yapmış olduğumu düşünüyorum.
Peki, neden bu düşünceye kapılmıştım?
Önyargılar taşımamdan olsa gerek. Çünkü o dönemlerde her inanan insan gibi varoluşçuluğu ateistlikle eşdeğer görmekteydim belki de… Sartre ile iç içe girmeden önce…
“Varoluşçuluk, anahatlarıyla insanın hiçbir saltık değer ya da dini yasaya (ya da yasağa) bağlı kalmaksızın yaşaması gerektiğini düşünen, bir 20. yüzyıl felsefe akımıdır.”
Bu yavan tanımlama beni ve diğer birçok insanı eleştirel bir gözle bakmaya sevk etmiştir. Ama üzerinde durulacak, noktayı göz ardı edilerek yapılan bir infazdır. Arayış adını taşıyan kitabım, bir adamın yaşam analiziydi; ileri ve geri koşullu bir anlatımla yazmıştım. Bu kitabımda aslında yaşamın belli bir aşamasına gelmiş bir bireyin içinde bulunduğu boşluğu anlatmaya çalışmıştım. Realist bir anlatımla yazdığım kitapta eksik olan bir şeyler vardı. O da varoluş ve öz tanımlamasını dikte etmemekti. İnsanların niçin tatminkâr olmadıklarını düşünmeden kaleme alınmış bir roman diye bakabiliyorum eserime… Hayatının ortasına gelmiş bir birey; doğru bildikleriyle, içinde bulunduğu zamanda doğru buldukları arasında sıkışıp kalır. Hiçbir şey eskiden olduğu gibi değildir. Yaşama bakış açısı, dine olan bağlılık ve insanların davranışlarında olan tutarsızlık topyekün kararsızlığa gömülmektir.
İşte bu sebeple ki varoluşçuluk akımının savunucuları arasında ateistler olduğu gibi inanan insanlar da mevcut olabilir. Burada inanmanın kayıtsız bağlılık ya da dinlere ve onların yasaklarına boyun eğmek olmadığını da belirtmek gerekiyor. Çünkü insanlar inanmış olsalar dahi şüpheyle bakmalı ve inandığı değerleri irdelemelidir.
“Varoluşçuluk felsefesinde, insanın varoluşu anlaması söz konusudur. İnsanın kendini gerçekleştirmesi gerektiğine vurgu yapan bir felsefedir dersek yerinde olacaktır. Hiçlik içinde olan insanın varoluşu ve bu var oluşun içinde bireysel özgürlüğüyle özünü tamamlamasıdır. İnsan çoğul gurup yaşantısının içinde kendini bulmalıdır. Çünkü topluluk içinde kendinden uzaklaşmıştır. Topluluk içinde kaybolmuş insanın, tek insanın kendisini bulması, kendi olması, doğruluk ve ahlaklılık karşısında sahici davranışı-tutumu; bütün bu sorunlar söz konusudur varoluşçuluk felsefesinde.”
Birey gittikçe kendinden kopuk bir çizgide değerlerini yitiriyor. Bu değerlerin kazanılmasına vurgu yapan varoluşçular bireyi merkeze taşıyıp onun donanımlarına vurgu yapmaktadır. Birey topluluk içinde sıradan bir fert olarak kalıyorsa bu sıradanlığın dışına çıkabilecek güç onun kendisinde mevcuttur. Bu sebeple varoluşunun hiçliğini yaşamında taşımak yerine özüne ulaşabilmelidir.
Bir insanın yaşamına baktığımızda doğumla ölüm arasında geçen tek bir çizgiden ibarettir. Hiçlikten varolan bir insan önce çevresine adapte olmakta ardından okul hayatı, iş yaşamı , evlilik, çoluk çocukların geleceği için mücadeleyle geçişir. Ölümü bile kendi elinde olmayan faktörlerle olmaktadır. Kendine dönemeyen farklı olgulara bağımlı halde yaşayan birey olarak ölmektedir insanoğlu. Varoluş felsefesi insanın özgürlüğü ve bireysel seçimlerinin kontrolünü sağlama yetisinin bireyin elinde olduğunu söylemektedir. Varoluştan önce insanın sorumluluğu yoktur ancak varoluşla insan sorumluluklarını taşıyabilmelidir.
Varoluşculuk yukarıda değindiğimiz nedenlerin sonrasında ortaya çıkmıştır. Bu felsefenin getirdiği sınırsız bireyselcilik topluluk düşmanlığı, macera isteği, istediğini yapma özgürlüğü, bütün bunlar yığınlaşmaya karşı bu protesto olarak algılanmalıdır. Yani birey sorumluluklarının ve çilelerinin faturasını kendine çıkarmakta ve kendini eleştirmektedir. Bundan dolayı varoluş felsefesi bir bunalım felsefesi olmuştur kimilerince… Gerçekte öyle mi? Kesinlikle hayır… İnsanın kendiyle yüzleşmesi gerektiğini savunur.
İnsana yönelik açılımlar içeren felsefenin temelinde belirsizlikten varoluş gerçekleşmiş ama bununla yetinmemeli insan… Özünü sınıf içindeki yerini belirleyerek özgür açılımlarına ulaşmalıdır. Yine bir örnek çok kullanılır. Ben de bu örnekten yola çıkacağım. İnsan işçi olarak varolmuş olabilir. Ancak bu işçinin sınıf içerisindeki konumunu onun kendisi belirleyecektir. Ben bu olaya daha farklı bir örnekle yaklaşmak istiyorum. Çoğu zaman bunu arkadaş sohbetlerinde de dile getiririm. Heykeltıraş insan heykeli yapacaktır. Bunun için kendisine ana malzeme gerekir. O malzemeyi bulduğu zaman artık kesmeye biçmeye ve şekil vermeye başlar. Sonunda eserini tamamladığında biz bunun insan olduğunu anlarız. Burada taş parçası varoluş ve ileriki aşamalar ise öze giden yollardır. Bizler o taş şekillenmedikçe onun insan olduğunu anlayamayız. Bu örnek belki kafa karıştırıcı olabilir. Bazı eleştirmenlerde malzeme bulduk diyerek ortaya çıkabilirler.Çünkü seslerini duyar gibiyim.
“O taş parçası dediğin özdür ve sen onu keserek, şekil vererek var ediyorsun” diyecekler.
Ama göz ardı eden kendileridir. Neden mi? Taş parçası var olmadığı ölçüde öz olması mümkün müdür? Çünkü taş özdür doğru ama ondan önce başka bir malzemeden varolmuştur. Bizlerde o taştan sanat eseri olarak insan heykelini oluşturmaktayız.
Diğer bir nokta ise demek ki her eserin bir oluşturucusu var diyecek çatlak seslerdir. Yıllar önce Sartre’a yaptıkları eleştirilerde de bunu görmekteyiz. Çünkü Sartre ateist varoluşçudur. Kendisini iyi savunmuş olduğu için tüm eleştirilere kuramsal açılımlar sunabilmiştir. Kierkegaard kadar eleştirilmemiştir. Kierkegaard inanır olmasına rağmen… dini reddetmeyen varoluşçulardan biridir. Daha sonra onun bakış açısından da bahsedeceğim. Çünkü Sartre kendisini eleştirmiştir. Burada her eserin yaratıcısı vardır; ifadesi üzerinde durmayacağım. Çünkü bu insanların bireysel seçimleridir benim nezdimde… Eğer daha gerilere gidecek olursak; her varolan öz ise bir silsile mevcuttur. Yani determinant dediğimiz nedensellik çıkar ortaya… her özün varlığı var ise o varlık aynı zamanda özdür. Kendinden önceki varlığın özü olmuştur. Burada evrime doğru kayar konumuz. Aslında hepsinin birbiriyle çekimsel bir güce bağlı olduğunu söylemeliyim (Burada yaratıcılık olarak algılanmasın. Benim anlatmak istediğim konuların birbiriyle örgülü birlikteliğidir)
Ben insanın özüne ulaşmasıyla ilgileneceğim. Sartre’ninde insanı baz alan varoluşsal niteliğin kendini tamamlaması yani kültürel bağlamda kimliğini evrimleştirmesinden bahsetmektedir. Bu evrimleşme insanın kendi salt kimliğiyle özdeş bir açılımdır.
Varoluşçuluğun ilkeleriyle konuya devam edecek olursak; dört ana kriter olduğunu görürüz.
1.Varoluş Özden Önce Gelir
2.Sınırsız Özgürlük
3.Sorumluluk
4.İç Sıkıntısı
“Felsefe terimleri ile anlatmak istersek, diyebiliriz ki her nesnenin bir varoluşu ve bir de özü vardır. Öz, bir nesnenin özelliklerinin değişmez bir bütünüdür; varoluşu ise evrenin içinde gerçek olarak bulunuşudur. Varoluşçuluğa göre ise insanda -ve sadece insanda- varoluş özden önce gelir.”
“Bu kısaca şu anlama geliyor; önce insan vardır, şu ya da bu olması daha sonra gelir.” (J.P.Sartre, Action, 27 Aralık 1944).
İşte yukarıda eleştiri getirdiğim sözün Sartre tarafından yanıtı verilmiştir. O bilinçli insanın varoluşunun öze ulaşmak için ön koşul olduğunu söylemiştir. Bu bağlamda evrimle örtüşmektedir. Yani insandan başlayan açılımlarla yola çıkmıştır. Yaratmayı reddetmesi de bu bağlamda mantıklıdır.
Elbetteki biz, bizi insan türüne bağlayan, evrensel ya da türsel özümüzü yaratamayız; ancak, bize özgü olan, başka hiç kimsede bulunmayan bireysel özümüzü seçebiliriz. Bununla birlikte seçme olanağının yeri gene de önemlidir. Bunu anlamak için, başlangıçla eşdeğer olan bireylerin seçmiş oldukları mesleklerin çeşitliliğine bakmak yeter. Bundan başka, içinde olduğumuz sınıfı, boyumuzu, zekamızı biz seçemezsek de hiç olmazsa, bu ham veriler karşısında takınacağımız tavır bize bağlıdır. Seçmediğim halde sakat olabilirim, ancak “sakatlığa bakış biçimimi seçmeden sakat olamam.” (onu çekilmez, küçük düşürücü, gizlenmesi gerekli sayılabilir, herkese açıkça gösterebilir, kıvanç konusu, başarısızlıklarımın nedeni, v.b olarak görebilirim.)
Yaşamımıza dair bütün özgürlükler bizim elimizdedir. Onu bizden almaya kimsenin hakkı yoktur. İnsan davranışları üzerinde deneysel analizlerle bunu görebiliriz. On kişilik bir gurup içindeki bireylere yüklüce bir para verildiğinde hepsi farklı yollarda değerlendirecektir. İşte bu seçim onların özgürce yaptığı bireysel davranıştır.
Ereklerimizi seçme özgürlüğü karar alma yetimize ve öze açılan kapı olarak karşımıza çıkacaktır. Bu kararlar özgürlüğü arkamıza aldığımızın göstergesidir. Yanlışlığı ya da doğruluğu bu noktada sadece bizi bağlar. Bu sebeple başımıza gelen herhangi bir aksilikten dolayı başkalarına yüklenmek yersiz bir davranıştır. Haksızlık dediğimiz olgular karşısında kendi özümüzde saptamalar yapıp sentezleriyle ortaya koymalıyız.
Sartre’a göre insanın sorumluluğu, sağduyuya kalırsa, özgür olarak seçebildiklerinin çok daha ötesine geçer, hiçbir şey ona yabancı değildir: ne kişisel iç etkenliğimiz ne de dışımızdaki olaylar: ben herşeyden sorumluyum; “savaşı ben ilan etmişim gibi, savaştan sorumluyum.”
Bireysel sorumlulukların toplumsal sağduyuya döneşebilir fikrinden yola çıkarak varoluşsal anlayış sorumlulukların bireylerin bir özelliği olduğuna vurgu yapmaktadır.
İçsel sıkıntıların insanı kendinden uzaklaştırmayacaktır. Bu nedenle insan iç sıkıntısı çekmelidir. İç sıkıntısından kurtulmak adına yansıtmaya ya da kendinden uzaklaşmaya çalışmamalıdır.
Daha derinlemesine anlatımı seçecek olursak;
Varoluş bir sorunsaldır. İstemediğim halde gelmişsem bir özüm var ve ben bu öze ulaşmak adına bazı vasıflara sahibim. Düşünen benin özgürlüğü… Özgürlüğe giden yolda içsel sıkıntı ve ereklere karar vermenin tedirginliği ve arada yaşanan bulantı…
Seçme durumunda kalışı, insanda bu¬nalım yaratır. Edimlerinden doğacak sorumluluğu kendisinin dışında baş¬ka bir varlığa yükleyememesinden doğar bu bunalım.
Bu felsefenin öncülerini tanımakla konuya yön vermek gerekir.
Bu felsefenin ana çıkış tarihi 1800’lü yıllardır. Ama asıl kimliğini Sartre kazandırmıştır. Onunla birlikte Martin Heidegger ve Albert Camus gibi yazarlar varoluşculuğa katkıda bulunmuş yazarlardır. Eserlerinde bunun izlerini görmekteyiz. Albert Camus’un Vebası insan özüne ilişkin kriterlerle doludur. Başlangıçta öykücü ile başlayıp sonra bu öykücünün doktor olduğuna vurgu yapan, salgın hastalığın etkilerini anlatan; yanı sıra kişisel analizler çıkaran bir kitaptır. Son bölümde bana göre öykücünün doktor olduğu vurgusunun belirtilmesinin yegane sebebi, anlatılan olayların doktorun olduğu mekanlarda geçmesi ve onun gözünden kitaba yansıtıldığının belirtilmesidir. Burada bir kişinin varoluşsal arayışları söz konusudur.
Albert Camus inkâr etmiştir çoğukez; kendisini varoluşçu çizgide görmediğini söylemiştir. Ben kitaplarından o etkiyi aldığıma inanıyorum açıkçası… Bu bağlamda çekinceliğini anlamış değilim. Bu sebeple yaşadığı dönem itibariyle anlam bulacaktır. Babası Cezairli Fransız annesi ispanyol’dur. Küçük yaşlarda babasının ölümü fakirlikle geçen yıllar, ilk evliliğinin aldatılmakla sonuçlanması ve yakasını bırakmayan verem bence onun kaderciliğe sığınmasına neden olmuştur.
Daha geriye gittiğimizde Blaise Pascal‘da varoluşsal yanlar görmekteyiz. Sokrates’ın bazı metinlerinde izine rastlansa da asıl başlangıç miladı Paskal’dır. Bu felsefeye ilk şekli veren Soren Kierkegard’dır. Hayatındaki karanlık dönemler yazarlığının çizgisine yansımıştır.
Soren Kierkegard Kimdir?
Kierkegaard dindar bir ailenin ferdiydi ve babasının baskısı ya da etkisiyle din eğitimi alarak ve katı bir dinsel atmosfer içinde yetişti. İtiraf etmese de çocukluğundaki izler yaşamı boyunca iz bırakmıştır. Kierkegaard’ın düşüncelerinin hemen her yerinde yaşamında başından geçen olayların izleriyle karşılaşmak olanaklıdır. Bu anlamda annesiyle, babasıyla, uzatmalı nişanlısı Regine Olsen ile yaşadıkları Kierkegaard’ın felsefesinde etkilidir. Annesini erken yaşta kaybetmiş ve bu olgu hayatı boyunca onu etkilemiştir. Babasının tekrar evlenmesi ve ardından sevdiği kadınla yaşadığı fırtınalı dönemler onu içe dönük isyankâr ve bunaltı içerisinde depresip bir döneme hapsetmiştir. İşte bu olaylar onun düşüncelerinin doğmasında en büyük etkendir diyebilirim. İdealizm ve romantizmin egemen olduğu toplumda soyutluğun ötesinde somut olgularda kaygıları dile getirmiştir.
Dindar olmasına rağmen kiliseyle çatışmıştır. Yapıtlarında sınırları zorlayıcı bir tutum sergilemiştir. Kendi döneminde bu eleştirel yönünden dolayı toplumun her kesimi tarafından tepki almış ve hor görülmüştür. Dine getirdiği eleştiriler onu bu denli gözler önüne sermiştir diyebiliriz.. Onun dini eleştirmesi Hıristiyanlığı reddetmek değil; dinin yozlaştırılmış olduğunu düşünmesindendi. O dinin kalıplarının değişmesini şiddetle savunmuştur. Bu anlamda öteki alanlara yaptığı katkılar bir yana, Kierkegaard özgün düşünceleriyle hem din felsefesinin hem de tanrıbilimin geleceğine yaşamsal değerde katkılarda bulunmuştur.
Öyleyse biraz bu filozofa kulak kabartalım…
Varoluş sorusuna Kierkegaard’ın verdiği cevap: Varoluş, somut, öznel ve uyanık insanın yaşamıdır. Varoluş, uyanık insanın yaşamını en açık sorumluluğu içinde sürdürdüğü bir bölümüdür, bir parçasıdır. Ancak varoluş, üzerinde düşünmeye elverişli değildir, onu düşündüğümüz anda onu ortadan kaldırmış oluruz. “kendisini düşündürmeyen bir şey vardı” diyebiliriz ancak, o da şu: varolmuş olan, kavranamayan, olağanüstü bir şey ona ancak sezerek ve inanarak yakınlaşabiliriz.
Varoluş öyle ise irrasyonel yani us dışıdır. Onu kavramlarımızla kavramaya çalışır çalışılmaz, kaçıp gider elimizden. Öyle ise varoluş, paradoksal bir şeydir. Ancak düşünmeden önce veya sonra, ancak tutkular ve eylemlerle bir an için onu yakalayabiliriz, bir anlık, birden bire olan bir parlama içinde onu görebiliriz. Büyük ruh hareketlerinde ve tutkulu eylemlerde mantıksal düşünme çözülür, kaybolur. Düşünmek ve varoluş-olmak birleşemez.”der.
İnsanın varoluşunu sorunsal olarak ele almıştır. Bunun ardında çözümlenmesi gereken bir çözümler basamağında ilerleyerek insanın bireysel arayışıyla sonlanacağına inanmıştır. Kilise rahat durur mu? Onu katı bir şekilde eleştirerek gözden düşmesini sağlamışlardır. Yaşadığı dönemde aşağılık bir varlık olarak bakan insanların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Yine de felsefenin temelleri atılmış oldu.
Kierkegaard’ın itiraz ettiği ve sürekli eleştirdiği filozof Hegel’dir. Onun sistematik üzerine kurulmuş felsefesine şiddetle karşı çıkmıştır. Saçma, bulantı, korku ve kaygı. Kierkegaard’ın felsefi sorunsallarıdır. Bunu da nasıl Hıristiyan olunacağı düzlemine taşımıştır. Sartre bu noktada onu şiddetle eleştirmiştir. Ortak paydaların çözüm noktalarını farklı kulvarlarda bulduklarından olsa gerek Sartre Kierkegaard’ı varoluşsal düzlemde yermiştir diyebilirim. Ayrıca hegelciliğe olan başkaldırısı hegelcilik tahtına oturmak olarak değerlendirilmiştir.
Hegelciliğe yönelttiği eleştirilerin kaynağında da Hegel’ın geliştirdiği düşünce dizgesinin, bu dizgenin büyüsüne kapılan izleyicilerini yaşamın kendisinden bütünüyle uzaklaştırıyor olması vardır. Varoluşçu denebilecek bu eleştirinin, açımlandığında, bir filozofun yaşamı ile düşünceleri nasıl birbiriyle çelişebilir sorusunun öne çıkarılmasından oluştuğu görülür. Ona göre varoluşun tanrı tarafından değerlendirileceğini savunmaktadır.
Heidegger Ne Demiş?
Ona göre varoluş iki şekildedir. Gerçek olan ve gerçek olmayan varoluş…
Gerçek varoluş’da özgürlüğü ön plana çıkarır, insan bunu deneyerek ve hissederek kendi çizgisini ortaya koymaktadır. Yer yer bunalım isyankâr tutumuyla kendi içinde savaşlar verir. gerçek olmayan varoluş, insan toplulukları için geçerlidir. Topluluk olarak varlığı ortaya koyabilme mücadelesidir.
En ünlü yapıtı “Sein und Zeit”i (Varlık ve Zaman ) 1927′de yazmıştı. Heidegger’e göre insan dünyaya bırakılmıştır, varoluşun ortasına (Dasein). Bu bırakılmışlık onun istediği bir şey değildir, onun yaptığı bir seçimin sonucu değildir. Böylece ölüme adanmış çaresizlik içinde çare üretmeye çalışmıştır. İnsanın varoluşunu ölüme kadar bitireceğini savunur. Sartre tam aksine kötümser bir tablo çizer.
Ayrıca insan yarını kurtarma yoluna gittiğinden bugünü kaçırmaktadır. Büyük özgürlük arayışları küçük özgürlükleri kaçırmaya sebeptir ona göre…
Jaspers Ve Marcel
Jaspers’e göre insan bir özgürce seçme yetisine sahiptir. Bunu kullanarak yazgısını çizmelidir. Bu yazgı beni oluşturacaktır. Bu ben, başarısızlığa hazır olmalıdır. Başarısızlıktan kaçış tanrıya yönelişi getirmektedir. Ona göre insan özüne ulaştığında tanrıya yakın olacaktır. “Her şeyin temelinde Tanrı dediğimiz aşkınlık yatar.” ona göre… Marcel’in bakış açısı Jaspers’inkine çok yakındır.
Gabriel Marcel’in felsefesi, sorunları ve bu sorunlara getirilmiş belirli çözümleri olan bir felsefe değil, deyim yerindeyse bir inanç düşüncesidir. Onda mantıksal göstermelerden çok duygusal belirlemeler ağır basar.
Merleau – Ponty
Olgubilimden yola çıkarak varoluşa açıklık getirmektedirler. İnsan, dünyanın basit bir parçası olarak düşünülmemelidir, biyolojinin, toplumbilimin, ruhbilimin basit bir nesnesi olarak ele alınmalıdır. O, her şeyden önce, dünyayı kendi gözleriyle gören bir varlık- tır. “Ben mutlak kaynak’ım” der Merleau Ponty (Phenomenologie de la Perceptioy.)
“İnsan dünyadadır ve kendini dünyada tanır.” Merleau- Ponty’nin felsefesi Sartre’ın felsefesinden bir noktada kesinlikle ayrılır.
Kültür ortamında yaşandığına değinerek bağımsız bir yaşamın olamayacağını ortaya koyar.
“Başkasının varoluşu nesnel düşünceyi zorda bırakır. Başkasının bedeni, benim kargımda, anlamla dolu, işaretlerle yazılmış, okunacak bir kitap gibidir. Başkası cehennem değildir benim için, tersine büyük bir ilişki olanağıdır, büyük bir ilişki alanıdır. Başkasının bedeni, çünkü, bir nesne değildir benim için, benim bedenim de başkası için bir nesne değildir; benim bedenim de başkasının bedeni de işaretler demek olan davranışlarla kurulmuştur. Başkasının tutumu beni kendi alanında nesne durumuna indirgemez, benim başkasıyla ilgili algım da başkası- m benim alanımda nesne durumuna indirgemez.”
Merleau - Ponty, görüldüğü gibi Sartre’nin tanımladığı varoluşculuğa ters bir bakış açısıyla yaklaşır. Sartre’in parçadan bütüne giden anlayışına karşın onda bütünden parçaya doğru akan sistematik bir felsefi yaklaşım mevcuttur.
Sartre, başkasıyla ilişkiyi olası ama olumsuz bir ilişki ı olarak koymuş, bununla birlikte aşırı solcu bir dünya görüşü içinde insanın ortaklaşmasını, ortak eylemde bulunmasını bir gerçeklik olarak ileriye sürmüştü. Merleau - Ponty, ben - başkası ilişkisini, görüldüğü gibi, daha olumlu bir yönden, ben’le başkasının aynı yapıda oluşu yönünden alır.
Sonuç olarak varoluşçu filozofların üzerinde tartıştıkları olgular öyle hafife alınacak tarzdan görünmüyor. Kendi içinde bütünselliği yakalayamadıkları vurgulanmaktadır. Ben bunların hepsine karşı çıkıyorum. Varoluşculuk akımı insanın kendi “ben” ini vurguluyorsa bu bağlamda değişik benlerin bu akım içerisinde sabit fikirler oluşturmaları beklenemez
Bir kusurumuz olmuşsa affola… Bizler çağın felsefi ve edebi dâhilerini değerlendirecek niteliklere sahip olmadığımıza göre; bulantı şimdiden başladı bende… Hatalı bir ifade ya da Sartre filozofça fikirlerini farklı değerlendirmişsem en büyük tiksintiyi kendimde bulacağım…

2008/04 |