Aylardan ocak, günlerden perşembe; yeni yılın gülümseyen yüzü… Mevsimlerden kış… Ağlatan ve aldatan; tek dişi kalmış, azgın canavar… Zalim mi zalim; kindar mı kindar…
Cevdet bu düşüncelerle hımbıl hımbıl pencereye doğru yürüdü. Ağırdı adımları; mimikleri donuktu.
—Abanmış kabadayı hünkâr, dedi.
Günler öncesinden farklıydı; güç bulmuştu. Uzak diyarlardan gelmiş, doğaya hükmediyordu. Şiddeti hiddetindendi; çarpıyordu dağa, taşa, insana… Cevdet kışı tanımlıyordu kendince… Düşünceleri yankılanmıyordu. Saplanıp kalmışlar, yapışkanla bağlanmışlardı.
Savlarına devam ediyor ve onay bekliyordu.
Kışın merhameti yoktu; yüreği katıydı, kaskatı… Acımasız yüzünü saklamıyor ve saklanmaya ihtiyaç duymuyordu. Diktatörlüğünü ilan etmiş; tepelere bayrağını dikmişti. İnsanlar evlerine çekilmişti. Perde arkasından olan biteni takip ediyordu, sessizliğin gölgesinde…
Düşünceleri donmuştu, gördüğü manzaradan… İhtilalin kara yüzü, beyaz örtüyle gizlenmişti.
—Tepelerde kurduğu hâkimiyet, vadide etkisini yitiriyor, dedi
Orta yaşlarına yaklaşmış, saçlarına sıra sıra aklar düşmüştü Cevdet’in… Zamana yenilmiş ve ihtilal gelmişti bedenine… Karşı durmaya ve olağanüstü hali kaldırmaya kudretinin yetmeyeceğine inanıyordu. Güçbelâ ambargolara dirensem de benden bu kadar diyerek, pes ediyordu.
Tespitlerinden ötürü kendini kutlamak istedi.
— Saçmalık, dedi.
Buna rağmen yüzüne gururlu insanların kibri oturmuştu. Havayı içine çekti; burun delikleri buz tuttu.
—Senin yaptığın antidemokratik uygulama, dedi.
Gözlerini dağların tepesine doğru dikmişti.
—Evin içinde güvendeyim, dedi.
Korkmuştu rüzgârın sert esintisinden; tüyleri ürperten soğuk temastan… Baharın ılımlı atmosferine özlem duydu. Ardından kızışan atmosfer sıcaklığı arttırmış; görkemli yaz kendini getirmişti. Soğuk savaş dönemi yazın sıcak günlerinin sonunda gelmişti. Ağaçları vurmuştu önceleri… Onların ölümüne sebep olan kurşunlar kalplerini hedef almıştı. Tam orta yerini hedef almış ve binlerce canlı toprağa süzülerek düşmüştü. Sararmış yüzlerine oturan hüzünle daha fazla solmuşlardı Beklenen gün ihtilal bayrağı gizlice gece yarısı gelmişti. Tüm bayraklar inmiş, kanlı gökyüzü dağları beyaza bürümüştü. Dağlardan inmeye cesaret edemiyordu uzun süredir. Korkudan mı yoksa çözülmekten çekindiklerinden mi bilinmez, sığlaşıp birikmişlerdi. Ara sıra güllelerini vadiye doğru fırlatıyorlar, şahsi korkularını yansıtma fikriyle bastırmaya çalışıyorlardı. Cevdet düşüncelerinin yoğunluğuna kapılıp, kaymıştı ıraklara… Boylu boyuna uzanan çıplak dağları sarmış kar yığınına, kin güdüp dişlerini sıkıyordu. Cesaretsiz olmaktan utanç duydu. Benliğini kahraman olabilirsin fikriyle aşılıyordu. Savaşın farklı boyutuydu, yüreğinde baş gösteren isyan… —Ah temmuz akşamları, dedi.
O günlerin sıcak tebessümünü şimdilerin soğuk sarılmalarına tercih ederim, diyordu içinden…
Yazın ongun görünüşünü, imbatların sevecenliğine bağlıyordu. Keskin soğuk rüzgârlarla kıyaslamaydı yaptığı.
—İmbatlar denizden karaya doğru yeni gizler getiriyordu, diyerek daldı uzaklara…
—Uzaklardan gelen bir mektup gibileri, dedi. Dudak büktü dışarıdaki haşin rüzgârlara bakarak…
—Ah keşke, dedi ve ardından;
—Senin kıymetini bilemedim. Uzaklardan gelen bir sevgiliydin. Geldiğin gibi gittin apansız… Kırmadım üzmedim seni… Sebepsiz gidişine anlam veremiyor benliğim, diyordu.
Yüreğine sinsice sokulan özlem, hükmetmeye başlamıştı. Her mevsimin kendine has sevimliliğini kabul etmiyor ve bu yüzden itirazlarını sıralıyordu.
—İhtilal sona erecek, bahar demokrasi getirecek, dedi alaylı alaylı…
Sonrada pencerenin öte yüzünde bekleyen hırçın esintiye doğru bakarak;
—Karakteri sağlamdı, dedi.
Bu sözleri imbata övgü olarak dizmişti. Sonra daha farklı bir düşünceyle zihni karışıverdi.
—Mert olan mı yoksa sıcak yüzünü gösterip çekip giden mi, dedi.
Dışarıdaki havaya fazla yüklendim galiba diye yanılmış olmaktan çekindi. Gönül almak gibi niyeti olmamasına rağmen suçsuzluğu suçlu kılmak istemiyordu. Bu itiraf korkuyla birlikte gelmişti. Tehlikeyi sezinleyince sırtını döndü.
—Bunların içeriye girmeye niyeti var, diyordu.
Telaşa kapılmıştı, kalın giysilerini saklamak istiyordu. Kendisini çıplak bırakabilirdi bu zalimler…Ardından;
—Önemsemezsem unuturlar. Onları üzerime çekmemeli sakin olmalıyım, dedi.
Bu düşünce avuntu olabilir mi diye söylendi. İçinde bir yerlere sesleniyordu.—İmbatın okşayıcı esintisini hayal etmekten kimse alıkoyamaz beni, dedi.
Gitmesi sırtından vurması önemsizdi şuan. Gittiği gibi gelecek diyerek, yürümeye başladı.
—Uzaklaşmalıyım buradan, diyordu.
Odanın ortasına kadar gelmişti. Birilerine çatmak için bahane arıyordu.
—Evet, buldum, dedi.
Takvime dikti gözlerini; gülümsedi. Salonun orta yeri Romalıların arenasına dönmüştü. Çanlar çalmıştı borular ötüyordu. Gladyatör sahneye çıkmalıydı.
—Gelsenize, dedi.
Yüzyıllar önceye gitmiş; meydanda vuruşmak için bekliyordu. Gözlerini tam karşıya odakladı. Şaşmamalı, hedefi belirlemeli, göz hapsine almalıydı ve öyle yapıyordu. Orada balaban bir hayvan duruyordu. Kapılar açıldı; hayvan yerinden fırladı.
—Mum gibi tükeneceksin, dedi hayvana bakarak.
Hayvan pis pis sırıttı.
—Üzerime gel de ezeyim seni, diyordu.
Gözlerini kapamış olduğunu fark edince açıverdi ve karşısında takvim duruyordu. Takvim ve hayvan arasında kayıp duran zihnine hükmedemiyordu. Duvarda asılı duran kâğıt parçalarının kendisiyle dalga geçtiği fikrine kapıldı. Eskiyen bir yılın ardından yenileri gelecekti; her tükeniş ömürden giden bir parça olacaktı.
—Ölüp gideceksin seneye bu günlerde, dedi.
Takvimin kahkahaları her tarafı sarmıştı. Cevdet asabi yüz ifadesiyle;
—Gülme. Sus artık, dedi.
Adam takvimin alaycı tavırlar sergilediğine öylesine kaptırmıştı ki kendini; zaman ikisi arasında bir maratonun işleyişinden başka bir şey değildi.
—Her vakit seni kovmak istedim, dedi.
—Benden kurtulmayı çok mu istiyorsun? Hiç düşünmez misin? Kendi ölümüne imza attığını… Benim yanımda sen bir parazitsin benden beslenen, dedi takvim sırıtarak…
Cevdet trans halindeydi. —Ben parazit değilim. Öyle olmaktansa ölmeyi yeğlerim. Ama gitmeden önce seni de gayyanın en dibine gömerim. Cehennemin en derin çukurunda rahat edersin, dedi.
Takvim yine aynı alaycılığıyla;
—Ölüm senin elinde değil. Zamana karşı galip gelmek sandığın ölüm fikri acizliktir. Cehennem çukuruysa siz insanlara özgüdür, dedi.
Takvimin sesi Cevdet’in iç labirentlerine doğru ilerlemiş ve merkeze ulaşmıştı. İstila edip bayrağını dikmişti adamın beynine…
—Ben ne acizim ne de parazitim, dedi Cevdet. Takvim durmuyor, hücuma geçmişti adamın üzerine doğru…
—Benden besleniyorsun. Ben seni besliyorum ve sen doyuyorsun. Bu böyle devam etmek zorunda, diyordu takvim.
Cevdet saçına konan böcekleri kovalamaya çalışır gibiydi. Eliyle bilinç dışı hareketler yapıyordu. Takvimin dürtülerinden huylanmış onu uzaklaştırmak için çaba harcıyordu. Takvim Cevdet’i kaşıyordu. Cevdet’se ondan kurtulmak için adeta yırtınıyordu. Bir süre sonra odanın içinde dönmeye başladı semaviler gibi… Sağdan sola doğru ritmik hareketler sistematik bir hal almıştı. Bir yerlerden gelen ney eşliğinde dönüyor, dönüyordu. Farklı bir dünyaya yelken açmıştı. Gladyatörlükten semaviliğe terfi ettiği için huzurluydu.
—Evet, senin tükenişin benim bitişim, dedi.
Biraz önce canavar olarak gördüğü takvim şimdi müridiydi. Böylece parazit olmadığını ispat etmek istiyordu.
—Her yaprak ömürden bir sayfanın eksilmesi, dedi.
Yavaş yavaş dönüşü bıraktı. Kendine acıyor, aşağılık bir yaratık olduğuna inanıyordu. Onun benliğinde bu davranış alışkanlık haline gelmişti.
Kalebentleşmiş kadersiz bireyim, diyordu. Suçluydu; kendisi kesmişti cezayı… Ama hapsedildiği kalenin surları yoktu. Mahkûmiyet, kalebentlik manevi dünyanın sınırları içindeydi. Kasaba balaban bir kaleydi; surları ise etrafı saran dağlardı.
— İçinde mahkûm olanda ben… Kalebent, diyordu.
Dua etme gereği duydu o an… Bu hapislik bitmeliydi. Hayatında hiç dua etmediğini itiraf ediyordu yüreğinde… Neden dua etmemişti? Çünkü bütün güçlerin kendisinde var olduğuna inanmıştı. Bu inanç hüküm sürmüştü benliğinde.
—Ama neden?
Bu sorunun ardından yenileri geliyordu. Durmak bilmeyen kuyruklar uzayıp gidiyordu. İman gücünün zayıflığını yaşamındaki olgulara bağlıyordu. Bir zamanlar inançlarına bağlı olan adam deist olmuştu. Sonra tanrı inancıyla kavga etmeye başlamıştı. Ancak tanrıyı söküp atamamıştı yüreğinden. Tanrı inancının yerine başka bir olgu koyamamıştı. O dönüş tekrar iman filizini doğursa da gerektiği gibi yüreğinde sevgiye yer vermediğine inanıyordu. Nasıl dua edeceğim, diyordu Takılıp kalan sorulara yanıt veremeyişinin nedeni olarak, gerekli adımları gerektiği şekilde atamamış olmaya bağlıyordu. Karışık duyguları daha da karışmıştı.
—Bu kasabaya geldiğim günden beri canlı olmayan varlıklarla dertleşmek alışkanlık oldu bende, diyordu içinden.
İçgüdüsel hareketin tutarsızlığından yakındı. Ellerini duvarlara vurdu. İçgüdüsel dürtülerin egosunu yüzeye fırlatmasından yakındı. Füzenin düştüğü yeri darmadağın edişi gibi bilinçaltındaki olgular benliğini ufalttıkça ufaltmıştı.
—Hastayım ben, dedi.
Ardından;
—Bir insan bu kadar dengesiz olur, diye ekledi.
Tekrar gülümsedi. —Kendi kendine gülen adam oldum. Bu halimi başkaları görürse, dedi ve sustu.
Ama içindeki çelişkileri ve polemikleri bitirememekten huzursuzluk duyuyordu. Kavga ve tartışmaların sürekliliği beyni ile yüreğinin arasında uçurumlar açmıştı. İkiye bölündüm, diyordu. Kendini kontrol edememekten korkmaya başlamıştı. Atom bombası misali radyasyon yaydığına inanıyordu. Mikroplu adi bir yaratığım, diyordu. İyice hırslanmıştı; takvimin asılı durduğu duvara doğru yürüdü, yumruğuyla çarptı. Parçalamak istedi ve zamanı durdurmak… Düşüncelerine gerekçe olarak takvimi görüyordu. Sinyallerin akışını duymaya başlamıştı.
—Fazla acele etme… Beni bitirmen senin yararına olmaz. Her günü bir asır gibi yaşa; günlerin akışı, yaşamın akışıdır, diyen sesler sığlaşıp yapıştırıyordu onu köşeye…
Kasvetli bir ağırlığın esareti altında, olduğu yere çöktü. Başını tuttu; unutmak istediği binlerce hatıra beyin hücrelerine hücum etmekteydi. O düşüncelerden ürküyordu ve kapamıştı kulaklarını duymak, hissetmek istemiyordu.
—Gidin artık, diye bağırdı.
Gözlerini açtığında her şeyin zihninde ortaya çıkmış olduğuna kendini ikna etmeye çalıştı. Fakat zorluk çekiyordu. — Mevlana’yı özümsemiş olan ben kendime hâkim değilim, diyordu.
Sakinleşmek ve damarlarında ilerleyen sinsi yılanı durdurmak için yegane yol sıcak bir şeyler içmekti. Kahve içersem rahatlarım fikriyle;
“Varda” diyerek kapıyı açtı.
Önündeki düşmanları kovmak için nara atıyordu. Birilerinden kurtulmuştu devam etmeliydi yoluna… Mutfağa doğru yöneldi. Bir fincan kahvenin tüm gerginliğini alacağına iyice inanmıştı. Kahvenin dehşete iten fikirlerin bastırılması için merhem olduğuna karar vermişti. Hemen ocağı yaktı. Demlikte bulunan suyu döküp yeniden doldurdu. Çabuk kaynamalı ve kahvesine kavuşmalıydı. Fincana biraz kahve ve birazda süt tozu koyduktan sonra beklemeye başladı.Gözlerini kahve fincanına dikti; fokur fokur kaynayan suyu üzerine döktü. Şekeri atıp; bir yudum içti. İçi ısınmıştı ve zihni dinginleşmişti. Bu sıcaklık çevresine ve düşüncelerine yayılmıştı. Kasabanın küçük sahil köyüne yerleşmiş olmaktan huzur duyuyordu. Çevresine bakındı. Maalesef mutfak için aynı düşüncelere sahip değildi. Mutfağın karışıklığından yakındı. Birkaç gündür bulaşık yıkamamıştı. Tezgâh da kurumuş tabakları gördükçe gözlerini kapadı. Mevsimin kış olmasına ilk kez seviniyordu. Aksi takdirde bu manzaranın üstüne burnunu da kapamak zorunda kalacağını biliyordu. İçinden burayı toparlamak zorundayım, diye geçirdi. Ama canı istemiyordu. Hemen kahvesini alıp, daha derli toplu olan oturma odasına geçti. İçinden “ Oh be burası daha iyi” dedi. Pencereye doğru yöneldi, camı açtı. Temiz havayı ciğerlerine çekti. Sonrada;
—Bugün hava çok sertmiş, dedi.
Biraz önce de aynı şeyi söylemiştim diye tenkit etti kendini. Köy ahalisinden Fatma kadını gördü. Başında bulunan örtü kaymış, saçları dökülmüştü öne doğru. Üzerinde uzunca bir etek sarmalamıştı bedenini… Hafiften çökmüş omuzları, yılların birikimini taşır gibiydi. Kadının gözleri deniz mavisi teni buğday karasıydı.
—Günaydın, diye seslendi.
Kadının onu duyup duyamayacağından emin değildi. Ama Fatma kadının kulakları iyi işitiyordu ki ona doğru baktı ve gülümsedi.
—Size de günaydın. Bu gün erkencisiniz? Ben her sabah buradan geçerken sizin pencereniz kapalı oluyor, dedi.
Adam sesini biraz daha yükselterek;
—Haklısın, bu sabah uyku tutmadı. Sebebini de bilmiyorum, dedi.
Sonrada ekledi.
—Sen nereye gidiyorsun bu saatte?
Kadın gülümsedi.
—Ben kızlarım için yaprak toplamaya gidiyorum. Kar bastırmadan hazırlıkları tamamlamam gerekir. Kıyamam kızlarıma, dedi.
Cevdet biran düşündü. Bu kadının kızları yoktu, dedi. Aniden bir şeyler hatırlamışçasına gülümsedi.
—Senin kızın doğurdu mu?
Kadın kahkaha atarak;
—Altı ay olacak nerdeyse. Siz daha duymadınız mı?
Cevdet hafızasını yokladı. Ardından;—Duymadım, dedi
—Hem de ikiz doğurdu. Altı ay sonra satarım ben onları. İnşallah gelecek senede ikiz doğurur, dedi Fatma KadınCevdet tekrar gülümsedi.
—Desene sen köşeyi dönmenin yolunu buldun. Kızların doğursun sen sat, dedi.
Kadın kafasına vurarak;
—Buna kafa derler. İyi işleteceksin, para kazanacaksın, dedi.
—Ne diyelim kolay gelsin. Bende mi o işe girsem?
Cevdet espri yapıyordu. Kadının sözleri ise ona nazaran ciddiydi.
Kadın burun bükerek;
—Benim kızlarım gibi kızlar bulamazsınız. Ben onları gözüm gibi bakıyorum. Bir veriyorum bin alıyorum. Akşama kadar ormanlarda onlar için çalışıyorum. Sizin yapacağınız iş değil, dedi.
Cevdet kadının saflığına hayran kalmıştı. Onun davranışları ve tavırlarını su kadar berrak buluyordu.—Haklısın, herkesin anlayacağı bir iş vardır, dedi
Kadın;
—Ben daha fazla geç kalmayayım. Akşama kadar ancak işimi hallederim. Bu havada yaprak bulmak zor, dedi.
Yürümeye başladı elini sallayarak;
Cevdet “Kolay gelsin” dedi.
Elindeki kahvenin içmeden soğuduğunu hissetti. Fincanı sehpahanın üzerine bıraktı. Tekrar düşüncelerine daldı. Pınar’
la Fatma kadını karşılaştırmaya başladı. Pınar sevdiği kadın, uğruna hayatını adadığı yegâne insandı. Fatma kadının yüzünde Pınar’ı anımsatan işaretler vardı.
—Benzerliklerinin yanında farklılıkları da var, dedi içinden…
Pınar her vakit gizlerle doluydu ona göre. Derinliğine inilmesi gereken, çözülmeden bırakılmayacak, bağımlılık yaratan varlıktı.
—Benim katı ve ağır hitaplarıma bile gocunmazdı, dedi.
Pınar’ın yüzü karşısında belirmişti. Donuk ve solgun vaziyette bakıyordu.
—Her zaman durgun sular misali içimi deler geçerdi bakışları, diye ekledi.
Daldığı resim içindeki tüm acıları ve sevda kırıntılarını saklanıldığı mahzenden çıkarmıştı.
—Yıllarca kendimi kilitlediğim kadın Afrodit, mağrur bakışlım, diyerek iç geçirdi. Gözlerinden yaşlar süzüldü. Kaçmak, unutmak için yeterli olmamıştı. Pınar’ı kaybetmenin verdiği acıyla şehirde günlerce kıvranmıştı. Ardından dağlara vurmuştu kendini. Meskeni dağlar, umudu ise ölüm olmuştu. Kapatmıştı benliğini dünyaya o günden sonra. Pınar’ın ölümünden sorumlu olduğunu dikte etmişti zihnine ve vicdanında sürekli hesaplar yapmıştı. Aynı hesaplar zihninde yeniden yeşermişti. Gidin artık diye bağırıyordu. Gitmeyeceklerini bildiği halde tüm gücü ile duvarları yumruklamaya başlamıştı. Meftun olduğu kadının yokluğuna alışmak kolay değildi onun için. Onun leylak kokusunu, baharda daha fazla duyuyordu. “Leylağım” diye seslenişlerin üzerinden çok zaman geçmişti. Eflatun tonlarında rengi ve hoş kokusuyla doğaya hâkim olan leylaklar misali beni çektin kendine, diyordu.
—Harami, hırsız, diye bağırdı. Gönlünü çalan kadına kızmaya başlamıştı.
—Beni tuzağa düşürdün, dedi. Sözünü tamamlayamamıştı. Sustu…
Bir süre sonra “Kaltak” dedi. Kızgınlık, nefret ve sevgi iç içe geçmişti. Dermansız, bitkin düşmüştü. Pınar’ın yaşamıyor olması, sessizliğine sebepti.
—Pınar’ı ben öldürmedim, demeye başlamıştı.
İçten içe de Pınar’a kızıyordu. Bunu bana nasıl yaptın diyerek haykırıyordu. Kurtulmalıyım bu düşüncelerden demesine rağmen başarılı olamıyordu. Evden çıkmak, uzaklaşmak, en ücra köşelere saklanmak istiyordu. Kendisini takip eden şeytandan kaçışın mümkün olamayacağını biliyordu oysaki. Yine de mantosunu giyip, aklına ilk gelen hareketi uygulamak için çaba harcadı. Duvarların üzerine doğru abandığını hissettiğinden kendisini salıvermenin kurtuluş olduğuna karar vermişti. Olgular olaylar dizisi film senaryosu gibi sergileniyordu zihninde… Sonucu değiştirmek için dünyaları bağışlamak istiyor ama zamanı geri getirmek olanaksız diyordu. Günler asırlar gibiydi. Bu asırlar mazideki her bir taşı defalarca omzuna bindirmekteydi. Sessiz bir yaşamın karanlık dünyasını sileceğini ummuştu. Nafile sonuçlar negatif bir etkiyle yüzüne vurmuştu, vurmaktaydı.
Fatma kadının nasırlı ellerinden farklıydı Pınarın parmakları. İnce, narin ve zarif bir edası vardı.
—Rüzgârın Pınar’ın saçlarını okşamasına öfkelenirdim; içten içe kıskançlık duyardım, diye söylendi.
Her şeyden esirgediği kadının kendisini incitmesine bozulmuştu. Evden çıkarken; “Çok kırıldım Pınar sana” dedi. Kapıyı sertçe çekti.
Denize doğru yürüdü. Dalgalar şiddetle kayalıklara çarpıyordu, bir zamanlar Pınar’a çarpmak istediği tokatlar gibiydi. Yapamamıştı, sevdiği kadına kırıldığı halde nefretini akıtamamıştı.
—Senden nefret ediyorum. Nefret ettikçe seni daha çok seviyorum. Seni ben öldürmedim. Öldürmeyi çok isterdim. İçimde varolan kin ve nefretin sönmesi için belki yapmalıydım. Ama yapmadım, yapamadım. Senin beyaz tenine dokunanı kıskanan ben, sana kıyamazdı, diyordu kayalıkların en uç noktasında.
Her şeyi uçlarda yaşamıştı ve uçlarda bitmişti her şey. Bazen dehlizlere inmiş, bazen bulutlarda raks etmişti. Onu bu kadar sevmenin nedenini anlamak için zihnini zorluyordu. Her zamanki gibi soruların yanında cevaplar yoktu. Sadece sevmişti. —Fatma kadından farklıydın sen, dedi.
Ama Fatma kadın gibi olmasını istiyordu. Onun gibi mağrur boyun eğen; saf ve tekil bir yaşamın içine hapsetmek istemişti kadınını…
—Yapamadım; seni çekip alamadım bataklıktan, dedi.
Onu çukurun içine atanın kendisi olduğuna inanıyordu. Pişmanlık tüm duyguların üzerine oturmuştu. Tacını takmış kral gibi otoritesini kanıtlamaya çalışıyordu. Birilerinin yaptığı suçtan ötürü cezalandırılması için fetvasını veriyordu. Cevdet sukunet içinde kendine verilen cezayı bekledi. Sonuç kendi kendini tokatlayıp, işkence etmekti. İsyan etmedi; makul ve mantıklıydı.
—Şimdi ölmemiş olabilirdin. Birlikte el ele denizi seyredebilirdik. Ya da şöminenin başında diz dize… Her şey geçmişte kaldı. Geçen zamanı getirmek mümkün değil, dedi.
Kendini denizle özdeştirmeye başladı. Onun susuzluğu ölümse Cevdet içinde Pınar’sızlık ölümdü. Bir zamanlar susuzluk çektiğini düşündü. Çöldeydi; kuraklık yaşıyordu. Her zaman daha fazlasını istediğine inandı. Bu arzu, kaybetme duygusunu yaşatmış olmalıydı. Cevdet hırsın kaybetme ile eş değer olduğuna inanmaya başlamıştı.
—Evet, bu yüzden kaybettim, dedi.
Yosun bağlamış deniz tabanına baktı. Karalar bağlayan yüreği gibi o da sevdasını, sevdalılarını yosunlarla örtmüştü. Birden arkasını döndü. Telaşlı bir tavırla öteye beriye birkaç adım attıktan sonra
—Denizden de sıkıldım dedi. Dertlerine derman olmuyordu.
Yosunların yanı sıra kayalara çarpan dalgaların bıraktığı köpükleri izledi. Gördüğü köpükler, yüreğindeki yaraları anımsatıyordu. Onları yok etmek için uğraş vermekteydi.
—Öyleyse buradan gitmeliyim, dedi.
Verdiği mücadelenin direncini artırmadığına inanıyordu. Evinin yanı başında uzanan ormana doğru baktı. Uçsuz bucaksız bir doğaydı; ama çıplaktı. Hem de çırılçıplak. Yine Pınar geldi aklına. Onun çıplaklığını anımsadı, gözlerini kapadı. Ormanın içinde kaybolmak hissiyle o yöne doğru yürümeye başladı. Yürüdükçe özlemi artıyordu. Burnuna gelen kokular Pınar’a aitti. Her şeyde Pınar vardı. Uçan kuşlarda, sürünen böceklerde, gökyüzüne kadar uzanan ağaçlarda; onlarda Pınar gibi süzülmüşlerdi. Pınar gibi çırılçıplak uzanıyorlardı dağlarda. Sevmiyordu kışın ölüm sessizliğini. Yürüdü, yürüdü. Yüzünü gülümsetecek bir nesne aradı. Küçük bir kuşun cıvıltısı ile etrafına bakındı. Onu görmek istedi. Yuvasız bir kuş olmalıydı.
—Aylin’de yuvasız, dedi.
—Evet, Aylin. İşte hayatının en güzel gülü, dedi.
Onu özlemişti. Küçük kız anne ve babasını kaybettikten sonra babaannesi ile kalmaya başlamıştı. Bu köyde tanımıştı o küçük kızı. Okumaya meraklı, araştırmacı bir o kadar da zekiydi. Onun kasabada olmasını hazmedememişti. Yazları iple çekiyordu. Küçük kızın her sabah kapısını vurup hal hatır sormasını özlemişti. Bahçeye kurdukları masanın etrafında saatlerce sohbet ediyorlardı. Bu sohbetler Aylin’in ufkunu genişletiyor. Kendisi ise büyük bir zevk alıyordu.
-Ah o yaz akşamları, dedi.
Nefret ettiği mevsimin zindanlar kadar bunaltıcı olduğunu haykırıyordu. Küçük kuşa baktı. Ağacın dalına konmuştu.
—Sende mi garibansın, dedi.
Küçük kuş ötüverdi. Korumasız yapa yalnız bir canlı daha vardı kendisi gibi.
—Geç kalınmış bir zaman kuşlar için, dedi.
Onlarca kuş aylar öncesinden yolculuğa çıkmıştı. Ama zavallıcık, kaybetmiş olmalıydı ailesini. Sığınacak bir kovuk olsa da karnını doyuracak besin bulmasının imkânsız olduğunu yineliyordu. Besin bulabilir miydi? Bu soru zihnine takılıp kalmıştı.
—Bu kışı atlatamaz, diyordu.
Kışın zor koşullarında savunmasız iki kana ve iki zayıf ayakla direnemezdi. Kanatları soğuktan donuverir, ayakları adım atamazdı.
—Güçlü müsün? Dedi kuşa.
Kuş yine öttü.
—Mücadele ettiğini mi söylüyorsun bana?
Cevdet’in son sorusuna kuş yanıt vermemişti. Sorularını kuşa yöneltmekten vazgeçmeyecekti.
—Bahar gelene kadar yaşaya bilecek misin?
Yaşarsa baharın ilk günlerinde sesinin her zamankinden daha güçlü namelere imza atacağını biliyordu.
—Bahar gelecek; ağaçlar yaprak açacak, çiçekler rengârenk sarıverecek doğayı. Sen bir ağaçtan diğerine uçup şarkılar söyleyeceksin. Senin için bir umut. Ama benim umudum bile yok. Senin şarkıların benim ağıtım olacak. Pınar’a yakacağım ağıtları; içler acısı türkülerin, destanların içinde sevdalı olduğum kadın, dedi.
Kuşun küçük gözleri adamı süzüyordu. Adam ona baktı.
—Titriyor musun sen, dedi.
Titrediğini biliyordu. Ama kendisi her mevsim titremekteydi. Aylin’e duyduğu sevgi hafiften ağrı kesici gibiydi. Pınar’ın yerine Aylin’i koymuştu. Acıların üzerine hafiften yağmur yağıyordu. Islanmak ne güzel şey diye geçirdi içinden. Arındığını hissediyordu günahlarından. Küçük kuşa baktı, ortalıklarda yoktu. Saklanacak bir yer arıyordur diye geçirdi içinden. Yürümeye devam etti. Bu arada küçük kuşa da sesleniyordu.
—Korkma benden. Sana zarar vermeyeceğim. Ben sevdiğim insana bile zarar vermedim, dedi. Kuşun sesini duydu aniden. Sevindi.
—Yaşamının zor olduğunu biliyorum. Ben dayanıyorsam sende dayanmalısın, dedi Cevdet.
Bu ses tonunda biraz neşe vardı. Yalnız bırakılmadığı için minnettarlık duyuyordu.
Küçük kuş önünde ki ağacın dalına kondu. Kanadını çırptı. Adeta sen beni anlayamazsın, der gibiydi. Soğuk kış günlerinde karanlık gecelerin, kuşlar için azap verici olduğunu bilemezsin diyen tavrı adamı endişelendirmişti.
—Alıp seni götürsem evime, yaşamıma ortak etsem; sırlarımı seninle paylaşsam, dedi.
Küçük kuş ses vermiyordu. Uçtu, uçtu. İleride başka bir ağacın dalına kondu. Adam ona yetişmek için adımlarını hızlandırdı. Bir ses geliyordu derinden. Su sesiydi, çağlayan bir dere olmalıydı. Yazın kuraklıkla boğuşan; kışın şahlanan. Görmüştü sonunda onu. Bu defa dere ile sohbete başladı. Kuşu unutmuştu.
—Kışı en çok sen seversin, dedi.
Akan su sesi, onaylıyordu adamı. Akarsuyun kenarına indi. Büyükçe bir taşın üzerine oturdu. Ormana kulak verdi. Onun dertlerini dinlemek istiyordu. Kendisine seslenen yoktu. Herkes bir taraflara saklanmış, korkulu rüyanın bitmesini bekliyordu. Orman da büyük bir ölüm yaşanmıştı; derin bir sessizlik, uzaklardan gelen iniltili ağlayışlar duyuyordu. Tek konuşan küçük kuştu. Beni unuttun diyerek cıvıldamaya başladı. Adam arkasını döndü, kuş oradaydı. Kendisine eşlik eden yol arkadaşını, unutmuş olmanın hüznünü duyuyordu. Bir de Pınarsızlığı… Ölüm korkusu çok uzaklardaydı. Doğanın ölümü bile korkusuzluğunu bastıramamıştı. İçinden iki kafadar omuz omuza verip ağlamalıyız sonsuza dek, dedi. Hiçbir acı ya da ölüm kalıcı olamazdı. Sevdiği kadının yokluğu ise sonsuzun ötesindeydi.
—Beni aldatmamalıydın, dedi. Derin bir nefes aldıktan sonra;
—Bu doğa bir gün uyanacak ama sen bir daha geri dönmeyeceksin. Hatanın bedelini çekiyorsun. Bu bedel ölümün soğukluğudur. Parlayan güneş hayat verecek bu ağaçlara. Hepsi gülümseyecek minnettarlık içerisinde. Renklenecek ve etrafı süsleyecekler. Minik kuşuma eşlik edecek şarkı söylerken. Bir gün gökyüzünden kafileler gelecek ve kuşum onları kucaklayacak ama seni kimse sarmayacak kara topraktan başka, diyordu.
Sesinde kırgınlık vardı. Mazi üzerine doğru geliyordu. Hatırlamak istemediği kara gün sahne sahne canlanıyordu. Pınar’ın gözleri çınar ağacının tepesindeydi. Anlamadın, dinlemedin beni diyordu.
Oturduğu yerden kalktı; ona doğru koşmaya başladı. İçinde öfke ve sönmek bilmeyen bir intikam hırsı vardı. Bağırıyordu ve onun sesi ile orman inlemeye başlamıştı.
—Neyini anlamalıydım, ortada dinlenecek nasıl bir bahane olabilir? Pınar’dan geldiğini düşündüğü ses o kadar kuvvetliydi ki bastıramıyordu.—Anlamadın, dinlemedin beni, diyordu. Tekrar tekrar yeniliyordu.
Cevdet hırçınlanmış, avını parçalayacak kartallar gibiydi.
—Aldattın beni… Oysaki ben seni çok sevdim. Senin için hayatımı adamıştım, dedi.
Sözlerine cevap alamamıştı. Bir anda Pınar kaybolmuştu ortalıktan. Çınar ağacına yaslandı, diz çöktü. Düşünceleri ardı sıra diziliyordu. Kendi evinde, kendi yatağında Pınar çırılçıplaktı. Salonda arkadaşı Murat kahve içiyordu. Zihni bulanıklaşmıştı. Adamın üzerine doğru yürümeye başlamıştı.
—Ne yapıyorsun sen?
Murat korku dolu bakışlarıyla soruyor, Cevdet saldırıyordu. Adam kaçışa karar verip en ufak boşluktan yararlanmak için bekliyordu.
—Ne mi yapıyorum? Seni öldürmek istiyorum. Sen benim sevdiğim kadınla, dedi ve cümlenin arkasını getirememişti.
Dili böyle bir söylemi açığa vurmak istemiyordu. Aldatılmış, kandırılmış bir insanın acizliğini en uç noktada hissetmişti. Yüreği paramparça nereye saldıracağını bilemiyordu. Gözleri dönmüş ateşler saçıyordu.
Arkadaşı ondaki tuhaflığı anlamıştı.
—Ağabey sen biraz dinlen. Sonra konuşuruz, dedi Murat.
Dinlemiyordu onun sözlerini. Elinden zor kurtulmuştu. Murat kapıyı çekip gitti. Gürültüye uyanan Pınar şaşkındı.
“Bu gürültüde ne?” dedi.
Birden dondu bakışları. Karşısında gördüğü sevgilisiydi; apansız gelmişti eve. Konuşamıyordu Pınar. Adam bu senaryoyu öylesine canlı ve diri görüyordu ki zamanın akıcılığı bile unutturamamıştı.
—Olamaz, dedi.
—Bana bunları yapmamalıydın. Sevgime ihanet etmek, dedi.
Pınar karşısındaydı, cümlesini tamamlayamamıştı. Pınar’ın sırtı ona dönüktü. Yere eğilmişti, siyah saçları rüzgârla savruluyordu.
—Ne yapıyorsun sen, diye seslendi Cevdet.
Beyni dönmüştü. Pınar’ın onu önemsemeyen tavırlarından sıkılmıştı. Öldükten sonra bile beni değersiz kılıyorsun, diyordu.Kadının sesi duyuldu.
—Ne dediğini anlamadım, dedi kadın. Adam daha da sinirlenmişti.
—Sen o gün de beni anlamamıştın. Beni hayal kurmakla iftara atmakla suçlamıştın, dedi.
Kadının bakışlarında endişe hâkimdi. Adamın üzerine gitmekten çekiniyordu.
—Hastasın sen, kendine gel lütfen. Her şey oldubitti; geleceğe bakmalısın, dedi.
Cevdet onun bu davranışlarını ve kendisini aşağılayan tavırlarını çekemediğini düşünüyordu.
—Her şeyi sen bilirsin değil mi? Doğrular senden sorulur, dedikten sonra yere doğru eğildi.
Hayalle konuşmaktan kendini ayırmak istiyordu. Pınar ölmüştü, geçmişte kalmalıydı. Gözleri ile görmüştü öldüğünü. Hayal görmeliydi, onun hayali gidinceye kadar yüzünü kaldırmayacaktı topraktan. Düşüncelerinden emin olmak istiyordu. Yaşıyor olabilir miydi? Başına gelenlerden kendisini sorumlu tutabilir miydi? İçinden onun balkondan düşmesine ben vesile olmadım, dedi. Büyük bir kavga ve ardından Pınar’ın balkondan atlayışı… Yıllarca kendisini sorumlu tuttuğu bu olayı defalarca yaşamıştı. Şimdi ormanda tekrar tekrar yenilenmemeliydi. Yüzünü kapattığı halde o gün yaşananlar toprağa kazınıyordu.
Pınar bornozu ile birlikte salonun orta yerindeydi.
—Utanmadın mı? Seni seven bir erkeği aldatmaya, demişti Pınar’a.
Pınar önce kendine bakmıştı. Ardından da ona. Olaylara anlam veremiyordu.
Ben bir şey yapmadım. Ya da hatırlamıyorum, demişti.
Adam onun boynuna sarılmıştı. Boğmak ve nefes almasını engellemek istiyordu. Bu kadın yaşamamalıydı. Kirlenmiş hatıraları bir çırpıda dağıtmıştı. Anılara saygısı olmayan birinin hayatta kalma şansı olmamalıydı.
Sevdiği kadına baktı tekrar. Elleri onun boynunda, gözleri ise gözlerindeydi.
—Değmezsin, dedi.
Mantıklı bir karar vermişti. Sevdiği kadın da olsa; aldatıyorsa ancak kendisini küçük düşürürdü. Ani bir hareketle Pınar’ın boynunu sıkmayı bıraktı. Koltuğa doğru fırlattı kadını. Pınar sessizdi, gözü dönmüş adama bakıyordu.
—Akşam çok içtik. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Ben bir şey yapmadım, diyordu.
—Sen ne yapabilirsin ki? Alkol kokainle hayatını geçiriyorsun. Zehir ettin yaşamı kendine ve bana. Çocuğumuz olmadı senin yüzünden, dedi.
Kadın ilk kez sinirlenmişti.
—Kızımızı sen öldürdün. O kazaya sebep olan sendin. Kırmızı ışıkta geçmeseydin kızımız yaşıyor olacaktı, demişti.
Adam Pınar’dan ilk kez suçlayıcı ifadeler duymuştu. Pınar kazadan sonra çocuğu düşürmüş, bir daha anne olamayacaktı. Ardından sevdiği kadın karanlıklara gömmüştü kendini. O karanlıklarda, alkol ve uyuşturucuyla derdine derman arıyordu. Adam kadınının matemini bildiğinden göz yummuştu. Pişmanlık sarmıştı ruhunu. Kazayı yapan bendim. Benim yüzünden çocuğumuz düştü ve benim yüzümden Pınar anneliği yaşayamadı, diyordu içinden. Pınar’ın intihar etmesine vesile olduğuna inanıyordu. Bu duygulardan arınmak kolay değildi onun için. Hayalleri ormanın içinde köşeye sıkıştırmıştı.
Pınar’ın son sözleri;
—Bıktım bu hayattan, bu yaşam çileden başka ne getirebilir bana? Akşam hepsini birbirine karıştırdım. Murat’
la Hülya eve getirdiler beni. Sabah Hülya işe gitmiş olmalı. Ama sen inanmayacaksın; biliyorum. Hayatın içinde fazlalığım, diyerek balkona doğru fırlamıştı.
Hiç düşünmeden kendini boşluğa atmıştı. Cevdet ardından koşuyor, koşuyordu. Tam Pınar’ın ellerinden tutup çekeceği sırada kayıyordu beden aşağıya… Güm diye bir ses… Taş zemin üzerinde kanlı bir yazı… Sen öldürdün beni diyen farklı bir dilden yazı, farklı bir resim.
Pınar’ın ölümünden sonra ev mezar olmuştu. Kuşkularıyla, vicdanıyla hesaplaşmaktaydı. Bitmeli bu hesap, diyordu.
—Sevdiğim kadın aldattı. İnanmıyorum sözlerine, ela gözlerinin altında ki kara dünyanı biliyorum. Ogün yapamadığımı, hayalini öldürerek gerçekleştireceğim, dedikten sonra ayağı kalktı. Kadın karşısında duruyordu. Bakışlarını ona dikmiş öylesine bakıyordu.
—Neden bana bakıyorsun? Dedi Cevdet…
Kadın durgun yanıt vermekten korkar bir edayla adamın kolunu tuttu. Sonra da; “Eve gidelim. Burası çok soğuk… Üşütüp hasta olacaksın, dedi.
Adam etrafına bakındı.
—Küçük kuş nerede, dedi.
Kadın onun gözlerini takip ediyordu. Adamın aradığının ne olduğunu anlamamıştı. Kendi kendine “Hangi kuş? Bu mevsimde kuş olur mu?” dedi.
Adam onu dinlemiyordu.
—Kuşumu bulmalıyım. O senden masum. Kimseye zarar vermeyen aciz bir varlık. Sevmeyi ve sevilmeyi hak ediyor, dedi.
Kadın onu telkin etmek istercesine
—Anlıyorum seni. Biz şimdi gidelim, sonra kuşu bulmaya geliriz, dedi.
Adam öfke ile yerinden kalktı.—Bu sefer kiminle aldatıyorsun beni? Söyle, dedi.
Kadının suskun tavırları aniden değişmişti.
—Sen ne diyorsun be adam? Ben ve aldatmak… Sen aklını yitirmişsin. Bir an önce hastaneye yatmalısın, dedi.
Adam gülümsemeye başladı.
—Tabi ya. Beni akıl hastanesine yatır, sevgililerinle rahat rahat birlikte olursun, dedi.
Kadın hiddetlenmişti.
—Beni sen böyle mi tanıdın?
Cevdet kadının boğazına yapıştı.
—Bu sefer kurtulamayacaksın Pınar. Öldüreceğim seni. Oynadığın oyunlar boşuna. Burada kimse yok seni kurtaramaz, dedi.
Kadının boğazını sıkıyordu tüm gücüyle. Ardı sırada ölmelisin diyordu. Kadın derinden gelen inlemeyle;
—Ben Pınar değilim, Fatma kadınım. Bırak beni. Kızlarım akşama benden yemek bekler, dedi. Adam yavaş yavaş ellerini çekti.
—Fatma kadın Fatma kadın, dedi. Sonra da
—Affet beni, diyerek yere diz çöktü; ağlamaya başladı. Hıçkıra hıçkıra bağırıyordu. Fatma kadın onu yerinden kaldırdı. Omuzlarından tutup yürümeye başladılar. O dakika küçük kuşun sesi duyuldu. “Cik cik” diye ötüyordu. Adam etrafına bakındı; küçük bir taşın kenarına düşmüştü kuş. Onu oradan aldı, okşayarak göğsüne bastırdı. Hem ağlıyordu, hem okşuyordu. Birlikte eve geldiler. Küçük kuşu minderin üzerine bıraktı. Fatma kadın şömineyi yaktı.
—Ben çorba yapayım. İçince kendinize gelirsiniz, dedi.
Kadın mutfağa gittikten sonra adam gözlerini şöminede yanmakta olan odunlara dikti. Onlar yandıkça adamın içi ısınıyordu. Geçmişi geride bırakıp, yeniden hayata bağlanması gerektiğini kendine defalarca söylüyordu. Hatalar ya da yanlışlar insanı olgunlaştırır diye empoze ediyordu kendini. Pınar’ı kaybetmiş olmanın yüreğinde her daim kanayan yara olduğunu unutmayacaktı. Buna rağmen yaşamı gerektiği şekilde idame ettirmesi gerektiğini biliyordu.
—Pınar’ı ölümden kurtarabilmeyi isterdim, dedi kendi kendine. Fatma kadının sesi ile zihnindeki karmaşık düşüncelerden kopuverdi.
—Al iç; inan kendini çok iyi hissedeceksin, dedi.
Adam sıcak çorbayı yudumlamaya başlamıştı. Fatma kadın; —Ormanda ki davranışlarınız beni çok ürküttü. Uzun süre size yaklaşamadım. Bana bakıp bağırıyordunuz. Saçlarını dağıtmışsın diye, dedi. Adama baktı. Adam; Fatma kadına ne söyleyebilirim, diye geçirdi içinden.
—Şoka girmiştim. Ölen karımın hayali gözlerimin önündeydi. Seni değil, onu görüyordum. Sana değil, ona bağırıyordum. Kendimce intikam alıyordum, dedi.
Fatma kadın başını salladı.
—Ölen bir insandan intikam alamazsın. Gördüğüm kadarıyla o senden intikam alıyor. Sen bu kadına ne yaptın?
Adam şaşırmıştı.
—Böyle mi düşünüyorsun? Ben ona bir şey yapmadım ki? Onu, kendi evimde arkadaşımla buldum. Karım çıplaktı, dedi.
Fatma kadın gülümsedi.
—Her çıplak olan ahlaksız mıdır? Bak kışın doğa da çıplak, yeni doğan çocuklar da çıplak, dedi.
Adam yıllardır bu mantıkla bakmamıştı hayata. Pınar sevdiği kadın onu aldatmamıştı. Arkadaşının dediği gibi alkol komasına girmiş, Hülya da onu banyoya sokup, şoktan çıkarmıştı. Ama yıllarca o şüpheden kendini alı koyamadığı için Fatma kadının karşısında kendini ezik hissediyordu. Her ikisi de sustu. Duygular konuşuyordu.
—Çok pişmanım. Sevdiğim kadını kurtarabilirdim. Balkondan atlayarak canına kıymayabilirdi. Ya da onunla birlikte buralara gelip yerleşebilirdim, dedi.
Sonra uzun uzun takvime daldı gözleri. O takvimin yaprakları tükenecek. Yeni bir takvim gelecek. Onun arasında bir gün son nefesini verip, karısına kavuşacaktı. Fatma kadın gülümsedi yine.
—Geçmişe takılma, yeniden bir hayat kurabilirsin. Acılar hep geçmişte kalıyor. Bizler mutluluğu gelecekte arıyoruz. Asıl mutluluk, acılara sarılarak gülebilmektir hayata. Direnebilmektir, kızgın kor alevlere, dedi.
Adam Fatma kadına baktı.
-Bu köylü kadın benden daha aydın, dedi kendi kendine…