Kalp Yetmezliği / Aslı YAMAN
…küçük kelimeler
…havalanıp küçük kadının dudaklarından
…kondular yaranın üstüne
-küçük bir yara bandı gibi-
Olmadı anne! Ben kocaman bir beceriksizim. Anladım ki sevmeye yeteneksizim. Oysa pür dikkat izlemiştim seni, her halini. Sevgiyi yüreğinde nasıl damıtıp, cömertçe dağıttığını… “Çıkar denizinde” boğulmadan karşı kıyıya geçebilenlerin nasıl ölümsüzlük iksiriyle ödüllendirildiğini. Öyle basitti ki her şey! Ama yapamadım. Sevmek uğruna çıktığım yolda kaybolan ben oldum. Sevdikçe yittim; yittikçe, sevmeye ibadet ettim. En sonunda kendimi kaybettim! Neydi adım? Ne renkti saçlarım? Tüneldeyim… Ağır bir nem kokusu… Ve karanlık…
Var olabilme hevesiydi benimkisi. Beyaz bir çakıl taşı gibi sessiz ve huzurlu! Aslına bakarsan zaten sessizdim ve huzursuz. Yüzümü, içime dönmekten korkunca, başkalarına döndüm pervasızca. Kendi ışığım yetmeyince, güneşe kul oldum. İtaatkâr… Oysa beyaz bir çakıl taşı olmaktı arzum. Ama bilemedim; çakıl taşları sadece “derinde” hayat bulurmuş. Güneşe çıktığı an kuruyup, ufalanırmış avuçta! Her gün bir parçam daha kopuyor anne! Geçtiğim bereketli topraklara özenle diziyorum her birini. Yol yapıyorum kendimce. Kaybolursam, izim kolay bulunsun diye.
Hani derler ya hep “yerin dolmuyor.” Olmuyor anne! Kimse senin gibi dokunmuyor. Ve hiç kimse örtmüyor yüreğini, damarlarında alkol, sızıp kalan bedenin üstüne. Gelmiyor burnuma çoktandır limonlu kekin kokusu. Şehrin tüm sesi akıyor da odama, tek eksik seninkisi. Skor ortada! Boyumca rakamlarla yazılmış: Hayat:1-ben…
İnsan her şeye alışır. Sessizliğe, kaybolmalara, değişime, paraya–parasızlığa… Her birine alıştım. Bir tek, bozkırın ortasında yükselip, aramıza giren bu yıkılası dağlara alışamadım anne. Sensizliğe, sevgisizliğe alışamadım! Yalandan gülüşleri, yalandan dokunuşları, yalan içinde yaşamayı sindirse de sevginin yalanını ret ediyormuş insanın bünyesi. Aslına alışınca, sahtesiyle avunmak –avunmaya çalışmak- yalın ayak koşmaya eşmiş; cam kırıkları üstünde. Hep mi yanlış insanlarda takılı kaldım? Sevgiyi çok mu hoyratça harcadım? Ama anne sen öğretmiştin! Hani “sevmekti” her şeyin başlangıcı. Hani er geç anlardı herkes sevginin hasını? Örselense de, eğilse de kırılmazdı asla “doğrular.” Olmadı anne! Olduramadım. Belki de müzminleşti bendeki “kalp yetmezliği.” Yetmedi sevdam kimseye, yetinemedim bana biçilenlerle. Arsız mıyım? Belki! Sende mucizevî duran bu tılsımlı elbise, bana büyük gelmekte. İşte bu tüm hadise!
Ekmek kavgasına düşüp, savrulduk her birimiz başka yana. Kolay değil! Hayatta kalma savaşıydı bizimkisi. Bunca çirkefin içinde temiz kalabilme hevesi. Başarabildik mi? Bilmiyorum… Her akşamüstüme yapışanları arıtmak istercesine yıkıyorum ellerimi bir kez… Bir kez daha… Ellerimdeki kir akıp gidiyor da, ya yüreğe yapışanlar… “Sev” diyorsun. “İçinden geldiği gibi sev. Kuralsız ve sınırsız” Güçlü değilim anne. Maharetli hiç değil! Büyütmek balçık deryası içinde, bir ebruli menekşe… Ne mümkün!
Ne mümkün paylaşmak sofradaki ekmeği, cebindeki hayali, bedendeki yüreği… Savrulurken acınası halde o diyardan o diyara…
Kabullenmiyor beni hiçbir toprak
…Yurtsuzum anne!
Ne cennet mekânım, ne cehennem
Kayıp bedenim arafta
Pes ettim sevdalara…
Bu son kelam tanrıya…
Yıkılsın bozkırın dağları
…ve anne ört yüreğimi yüreğinle

2008/04 |