Köşeleri Möşeleri Dön Baba Dönelim Rep Rep.. / Ömer FARUK

 

 

 

Ahlak düzeni sağlam olmayan
ve soyguncularıyla başa çıkamayan bir toplum
ruhunda arta kalmış barbarlık duygusunun da tesiriyle,
soyguncularına karşı hayranlık duyar.
Andre Maurois


 
 
Toplum kabuk değiştiriyor, bir yılanın derisini bırakması gibi; insanlar topyekün bir isyan bayrağı açarak yürüyor, öfke  yoksulluğa ve yokluğa!!!
 
Ne yazı ki Türk toplumunun “Kapitalizm”e tepkisi ve değişim isteği Batı toplumunda olduğu gibi “Sosyalizm”e sarılarak olmuyor, gene “Kapitalizm” biçiminde oluyor!!! Halk üretim araçlarının mülkiyetinde değişim istiyor ama bu toplumsal bir arzu olarak vücut bulmuyor; tek tek bireysel istekler şeklinde somutlaşıyor.
 
Kapitalizm’in şarkısı bütün sokaklarda, taşradan kentlere bütün memlekette çalınıyor, şairin dediği gibi “halk nasırlı ellerini toprağa basarak doğruluyor” ama bu doğruluş o dizelerin sahibinin öngördüğünden de çok farklı.
 
Halk ayağa kalkmış, bütün bir ülke yürüyor; köyler kentlere boşaldı, kentler kabına sığmayarak köylere uzandı. Halk bir şeyler istiyordu, ama ne?
 
 
Halk ne istiyor?

 
Kimilerinin “Karşı Devrim”, kimilerininse “Demokrasi Devrimi” diye nitelendirdiği (ben her ikisini de abartılmış yorumlar olarak görüyorum) 1950 tarihinden, içinde bulunduğumuz 2008 tarihine: halkımız ne istediğini defalarca başına gittiği seçim sandığında söylemiş, ne söylemesi, öyle ki kimi zaman bağırmış! Halktan iki yüz yıl evvel kopmuş olan ve bugün “Solcu / Kemalist” geçinen aydınlarımız ne yapmış; bu çığlığa kulak tıkamış, “gericilik, yobazlık, karşıdevrimcilik” olarak algılamış…
 
Halkın bugün ne istediğinden evvel, dün yani son 58 yıldır neler istemediğine bir bakalım öncelikle;
 
Ekmek, tüp, yağ kuyrukları, karaborsa istemiyor…
 
Devlet baskısı altında yaşamak istemiyor…
 
Cebindeki paraya, söylediği türküye, oynadığı oyuna, özetle gündelik hayatına karışılsın istemiyor…
 
Seçtiği başbakan ve bakanların asılmasını istemiyor…
 
Kendisini kurtarmak (!) adına birilerinin sabaha karşı yönetimi devir almasını ya da diğer taraftan elde silah, köy-kent “Gezmiş” ve gezen gençler istemiyor, vs… diye uzar gider.

 
Yazdıklarımın ispatını istiyorsanız buyurun:
 
Adnan Menderes 1950’de halk oyunun yüzde 57,7’sini alıyor.
Süleyman Demirel 1965’de halk oyunun yüzde 52,9’unu alıyor.
Turgut Özal 1983’de halk oyunun yüzde 45,1’ini alıyor.
Ve çok uzak değil, yıl 2007; R.Tayyip Erdoğan halk oyunun yüzde 46,7’sini alıyor.
 
Bunların hepsi de “demokrasi bayrağını” taşımaya niyetlenmiş (!), fakat ne yazık ki gerçekten “Demokrat” olmayı becerememiş, buna rağmen Kapitalist olmayı çok iyi becermiş halkın temsilcisi devlet adamlarıdır. Halkın bu adamları ardı ardına seçmesi tesadüf değildir; cahillikse asla!!!
 
Demem o ki; halk sosyalizmin hiçbir rengine, desenine destek vermedi, vermiyor! Yoklukta ve yoksullukta eşitlik istemiyor, Burjuvazinin kendisini “daha iyi yaşatacağını” sezgileriyle, el yordamıyla ve geçirdiği deneyimlerle öğreniyor! Halk inancına, düşüncesine ve cebine özgürlük istiyor, bu üçü de Kapitalizm’in altın kuralları, e var mı daha alası? Halk kapitalist kalkınmaya ve gelişmeye oy verdi, veriyor! Halk Kapitalizm istiyor! Biliyor ki, kendisine akmasa da damlayacak!
 
Halk 58 yıl önce iktidardan sürdüğü, 60 ve 70’lerin dağ dağlı günlerinde yükselen “sol” hareketleri denetim altına almak için “Ortanın Solu” söylemini ortaya atan Bürokrasiye de oy vermiyor! Çünkü otarşiye dayalı Güdümlü Devlet Kapitalizmi ile Ankara’dan gelen emirlere bağlı Kültür Devrimi’ni de hiçbir zaman unutmadı!
 
Bunu anlamayanlarımız ya şaşıp kalıyor, ya dönüp halka küfür ediyor yada satır aralarında darbe mesajları veriyor!
 
Bir kat, bir araba tutkusu
 
“Halk Kapitalizm istiyor” dedik, peki bu isteğini yalnızca siyasal düzlemde Sağ kulvarın (Sermayenin) partilerini iktidara getirerek mi somutlaştırıyor?
 
Tabi ki hayır! Kapitalizm talebinin en çarpıcı gerçeklerinden birisi de “bir kat, bir araba” tutkusudur!
Konuya yıllar evvel parmak basmış olan değerli düşünür A.İlhan’ın Hangi Sol adlı kitabından alıntıladığım yazısını okuyarak devam edelim istiyorum:
 
“Onları seviyor musunuz?
 
Adları işçidir ama doğrusu ben pek ısınamıyorum: Savaş yıllarında karikatür dergilerinin baş sermayesi olan “hacıağa” tiplerini andırıyorlar: Pahalı fakat yanlış seçilmiş giysiler içinde, yarı Anadolu, yarı İstanbul, yarı Münih kokan birtakım bol bıyıklı adamlar! Altlarında son model Avrupa arabaları, boyunlarında son model fotoğraf ya da transistorlu radyolar; tatil aylarında, büyük şehirlerimizde beliriyor, Anadolu yollarında inanılmaz trafik kazalarına neden olup bir hayli de kurban veriyorlar.
 
Almanya’daki işçilerden söz ediyorum canım!
 
Televizyon röportajlarında dinlemişsinizdir, hayat amaçları da işçilerimizin hayat amaçlarına benzemiyor pek: “Ben on yıldır Almanya’dayım, Ankara’da beş katlı bir apartman aldım, şimdi bir de un fabrikası kuracağım.” Ya da: “…teyze oğlumuz da burada, el ele verdik, önce bir apartman alacağız, arkasından bir somya fabrikası kurmak istiyoruz.” Ya da: “…ben filan çimento fabrikası şirketine hissedar oldum” vs… vs…
 
Sosyalist gözüyle baktınız mı, bu işçilerin amacının “sınıfını güçlü kılmak” değil de, “sınıf atlamak” olduğunu hemen görürsünüz. Almanya’daki işçilerimizin büyük bir çoğunluğu oraya işçi sınıfının bilincini elde etmeye değil, Almanya’yı atlama tahtası gibi kullanıp bir üst sınıfa yükselmeye gitmişlerdir. İki iki daha dört…
 
Peki, neden böyle oluyor?
 
Tarihten biliyorsunuz, toplumsal gelişmede, yükselen sınıf niteliğini taşıyan sınıflar, toplumun öteki katmanlarına kendi değerler sistemini benimsetirler! Sözgelişi, bir ülkede yükselen sınıf işçi sınıfı ise toplumun tümüne emek değerleri, Burjuvazi ise para değerleri egemen olur.
 
Türkiye’de yükselen sınıf, dinamik güç, burjuvazidir, bu açıkça görülüyor. Böyle olunca da değer ölçülerinin onun ölçüleri olmasını olağan karşılamak gerekir: Elbette toplumun temel ölçütü para ve zenginlik oluyor, çalışanlar da bu amaca yöneliyor.
 
İster istemez, beş yıl, on yıl Almanya’da yaşayan, orada işçi hareketinin nelere heveslendiğini gören Türk işçisi, bundan kesinlikle etkilenmiyor da, önce kapalı ekonomi sisteminden kalma bir üstyapısal davranışla düz mülk sahibi olmaya (ev, tarla, apartman, otomobil), giderek iş kurmaya ve kapitalistleşmeye özeniyor.
 
Bu özenti hepimizi rahatsız eden kılık kıyafetlerinden, gösterişli bir lükse yanlış düşkünlüklerinden, kısacası her şeylerinden belli olmuyor mu?” (A.İlhan. Hangi Sol. Sayfa 108)
 
Nerede okumuştum hatırlayamadım, bir araştırma yapmışlar, Türk halkının değişmeyen tek isteği “ev almak” çıkmış!
 
Kapitalizm yükseliş aşamasında, toplumun bütün sınıflarında da bir “ev ve araba almak”, “kendi işini kurmak” tutkusu olduğu gerçek! Başarabilen başarıyor ve “yırtıyor”; başaramayan köy-kent çelişkisinin yarattığı ucube bir kültürün ve yaşam biçiminin içinde debelenirken dönüp talihine sövüyor, “kader” diyerek kabulleniyor.
 
Ev, araba dedik; işte bunlar sınıf atlama isteğinin ekonomik göstergeleridir. Dikkatimi çeken bir nokta var; eline üç kuruş geçen ortalama her “bireyin” ilk amacı bir araba almakken, yaş ilerledikçe ihtiyaçlar değişmekte, arabaya olan ilgi apartman dairesine, konut’a kaymakta.
 
Yüzyıllara göçebe yaşamış olan Türk toplumunun bilinçaltından geçmişine doğru bir tepkiden midir bu ev almak tutkusu, sosyologlar için ilginç bir konudur.
 
“Erkek çocuğu için futbol, kız çocuğu için mankenlik”

 
“…Klasik Şema’ya uygun gelişmiş Batı Avrupa ülkelerinde, her şey o kadar milimi milimine yerleşmiştir ki, “sınıf atlamak”, handiyse imkansızdır; o yüzden, sınıf bilinci yoksul halk katmanlarında, hızla gelişir, kısa sürede siyasi hareketlere dönüşür; Birleşik Amerika toplumu, Klasik Gelişme Şeması’na uymuyor; henüz genç bir toplum ya, toplumsal hiyerarşi yerli yerine oturmamış, o yüzde, “sınıf atlama” şansı mevcut, ama kimlere? Kapitalist topluma başkaldırmış asilerin en kralları, bildiğimiz gibi, Amerikan toplumundan çıkmıştır: Nedir bir Al Capone, nedir bir Lucky Luciano? Kapitalist topluma bireysel tepkiler değil mi?.. Düzene isyanı, onu değiştirmek için değil, onlar gibi olmak için: Zaten onların yasalara uydurup da yaptığını ve yaşadığını, o yasadışı olarak yapıp yaşamaya çalışıyor!” (A.İlhan. Yıldız Hilal ve Kalpak. Sayfa 221-222)
 
Birisi illegal yollardan bir iş mi yaptı, büyük bir soygun ya da dolandırıcılık diyelim; “helal olsun adama” veya “adam kafayı kullanmış abi” gibi övgü dolu sözleri çevresinde duymayanınız var mı? Kapitalizm’in yükseliş aşamasını yaşayan, gelişmekte olan toplumlarda, kolay yoldan para kazananların, meteliğe kurşun atarken zengin olanların hikâyeleri dilden dile dolaşır, öyle ya, başarıları anlatılır, “dolandırıcılar” dahi birer efsane olurlar! Çünkü düzenden bir şekilde sıyrılıp kendilerini kurtarmışlardır, başarıya giden her yol mubahtır! Cennete (!) giden yolun taşları iyi niyetle (!) döşenmiştir.
 
Amerikalı aktör Leonardo DiCaprio ile Tom Hanks’in başrol oynadığı “Sıkıysa Yakala” adlı filmi izleyip de başta çek dolandırıcılığından tutunda sahte pilot, sahte doktor ve sahte avukat kılıklarına bürünüp devleti ve insanları kandıran “Frank William Abagnale” adlı karakteri takdir etmeyeniniz var mı? Bilmeyenler için bir not; filmde geçen olay baştan sona gerçekten yaşanmıştır! 
 
İllegal değil ama Legal bir öyküdür, Koç’ların bakkalcılıktan Holding patronluğuna yükselmesi mesela… Koç’ların ve diğerlerinin başarı öyküleri Dede Korkut masalları, halk fıkraları gibi toplumumuzun ağzındadır! Her ne kadar bu ilk zengin sınıfımızı (dikkat buyurun: Burjuva demiyorum çünkü zengin ile burjuva içerik olarak aynı kavramlar değildir) devlet eliyle saksıda sümbül yetiştirir misali yetiştirip büyütmüş olsak da, sokaktaki adamın ilgisini cezbeden Ankara’nın Karaoğlan Caddesi’nde oturdukları evin altındaki dükkânı, bir sandık ayakkabı lastiği, bir sandık şeker, birkaç teker kaşar peyniri, zeytin, makarna gibi mallarla bakkal dükkanı haline getirip de üzerine “Koçzade Hacı Mustafa Rahmi” tabelası konduran bu ailenin ticari serüvenidir.
 
İçinde yaşadığımız toplum şartları için A.İlhan, sınıf atlamanın en geçerli yolu ne sorusuna ise şu yanıtı veriyor:
 
“…Erkek çocuğu için futbol, kız çocuğu için mankenlik, modellik şarkıcılık vs! Daha dün ağzı sakızlı mahalle kızı, konuya komşuya gündeliğe gidiyor; biraz eli ayağı düzgün, sesi uygun; piyasadaki manken, foto/model, sunucu ve şarkıcıları, usturupluca taklit edebiliyorsa ya; şaşmaz, Media’nın –hassaten televizyonun- büyüleyici çekim alanına düşecek, düğünlerde şarkı okumaktan, ya da amatör defilelerde görünmekten başlayıp, kendini o dünyanın renkli ışıkları içine atacaktır: Görünüşte delikanlı, oysa yarı jigolo, yarı pezevenk bir it çıkar, elinden tutacak olursa, yaşadı: Baş döndürücü bir hızla, hem gizli fuhuş piyasasında nam salar, hem de paparazzilerin, salon magazinlerinin baş tacı olur: Hele bir de soyunursa, yok mu ya!” (A.İlhan. Yıldız Hilal ve Kalpak. Sayfa 222)
 
Bu hengamenin alkışlayıcıları, ayna tutucuları kim peki? Köyden kente göçmüş fakat sanayi fabrikalarında (yok ki…) soğutulmamış, bu nedenle tıpkı büyük kentin varoşlarında olduğu gibi üretimin de kıyısında tutulmuş Lumpen kitlelerde, gecekondu çocuklarında ve gençlerinde hali hazırda kıvılcım bekleyen sınıf atlamak, zengin olmak, gene Lumpen tabiri ile köşeyi dönmek tutkusunu ateşleyen kim?
 
Tabi ki, fikir yerine propagandayı, haber yerine dedikoduyu, yazarların-aydınların yerine mankeni ve futbolcuyu yücelten, mit’leştiren Kapitalist Media! Bu onun çıkarınadır, neden? Çünkü kara cahil Lumpen kalabalıklar es kazara işçi sınıfı ile bütünleşir ve ah bir bilinçlenirse, varın gerisini siz düşünün… İyisi mi bunların güngörmüşleri kaldırımda tezgâh açsın, yeniyetme çocukları trafik lambalarında araba camı silsin, üst geçitlerde adam tartsın. Egemen olduğun Televizyon ve Gazetelerle de verirsen uyuşturucuyu (!!!), kuzudan daha kuzu bir müşteri kitlen olur ki, sittin sene ne makinelerin tepesinden, ne de iktidardan inmezsin.
 
“Bizde sınıf değiştirmek, bir odadan öbür odaya geçmek kadar kolaydır”

Geçen gün Üsküdar vapur iskelesine doğru yürürken gazete büfesinin önüne serilmiş kitapların arasında rast geldim; “Kemal Tahir’in Sohbetleri”, yazarı İsmet Bozdağ. Hediyesi 3 Lira, alır almaz adımlarımı daha da hızlandırdım, bir an önce vapura binip kitabı okumak için.
 
İki günde bitirdim kitabı; bende epey iz bırakmış olan, tümünü benimsemesem de birçok konuda hemfikir olduğum, Türkiye Solu’nun çizgi dışı düşünür-yazarlarından Kemal Tahir ne diyor şu Sınıf atlamak hususunda, okuyalım:
 
“…bu iki sınıf yalnız Batı’da vardır, bizde işveren-işçi alışverişi, burjuva-proleterya alışverişine hiç benzemez! Onların işi başka, bizim işimiz büsbütün başka!.. Batı’da, soyca işçi ailelere bol bol rastlarsınız da, Türkiye’de soyca işçi kalmış aileler bulmak zordur. Çünkü bizde, (Batı’da olduğu gibi) sınıflar arası duvar yoktur! Batı insanı, sınıfının içinde sıkışıp kalmıştır. Başka sınıfa atlamayı düşünmez bile!.. Olası bir iş değildir! “Hiç olmaz” demek istemiyorum. Bazı olağanüstü insanlar, bir kolayını bulmuş, duvarı aşmayı becermiştir. Fakat bu istisnalar, kaideyi değiştirmezler! Asıl kural, sınıfının içinde yaşamaktır.
 
Bizde böyle sınıflar arası aşılmaz duvar yoktur.  Bir insan köyünden kopar, gelir şehrin kenar mahallelerine. Üretimle hiçbir ilişiği olmayan bir iş bulur kendisine. Tutalım bir apartman kapıcısı olur, ya da varlıklı bir ailenin yanında yanaşma. Az sonra, devleti ve vatandaşı soymanın yollarını öğrenmeye başlar. Eğer bir de yatkınlığı varsa, bir süre sonra bakarsın, şehrin göbeğinde koskoca bir apartman dairesine kurulmuş, purosunu tüttürerek, teneke karaborsası, bilet, sigara, viski karaborsasının kralı olmuştur. Soydan ticaretle uğraşa gelmiş öteki insanlar, bu zibidinin aralarına girmesine aldırış bile etmezler! İlk günlerde biraz dilinin kabalığına, görgüsünün azlığına gülüverirler ama sonraları bu da unutulur…
 
Bizde bir işçi, oğlunu pekâlâ okutur ve başka bir sınıfın adamı yapar… Bunun örnekleri sayısızdır. Türkiye’de orta sınıfı işçi besler. İşçi, bir kuşak sonra dükkân sahibidir. Ama Batı işçisi, çocuğunu parası olsa da dilediği okullarda okutamaz; almazlar! Alsalar bile sınıf geçirmezler! Diplomayı ele geçirse bile, iş vermezler; kurduğu işleri yıkarlar! Burjuva kızını ayarsa, evlenmelerine engel olurlar! Görüyorsun, Batı’da duvarı aşmak bir marifet! Bizde sınıf değiştirmek, bir odadan öbür odaya geçmek kadar kolaydır.” (İsmet Bozdağ. Kemal Tahir’in Sohbetleri. Sayfa 124)
 
Son cümle bende bir tebessüm yarattı; ya bir gün oda dolarsa da kapılar kapanırsa?
 
Faşizm gelir mi?
 
Marx “Das Kapital”de Sanayi Devrimi öncesi küçük dükkânında ayakkabıcılık yapan bir esnafın devrim sonrası açılan büyük fabrikalara karşı ayakta kalamadığını, kısa bir zaman sonra zavallının nasıl kepenk indirip ayakkabı fabrikalarından birine işçi yazıldığını anlatır.
 
Türkiye’de de böyle bir gelişme yaşanır mı? Ülkemizde de sermaye, “tekelleşip” bir “oligarşi” elinde toplanır mı? Bu faşizmin ilk ve en önemli koşuludur.
 
Almanya’da Hitler’i finanse eden Ren-Vestafalya Kömür İşverenleri Sendikası Alman kok üretiminin yüzde 90’ını, kömür üretiminin yüzde 74,5’ini, yine Hitler’i finanse eden Vereinigte Stahlwerke kömür üretiminin yüzde 20’sini, fontun yüzde 50’sini, çeliğin yüzde 40’ını tek başına sağlıyordu. Hitler Alman Kapitalizmi’nin ellerinde şekillenmiş ve “ilk büyük mal paylaşımını” (Ara bilgi: bana göre Birinci Dünya Savaşı Hasta Adam Osmanlı’nın mirasının paylaşım kavgasıydı, bu kavga bugünde devam etmektedir; “Osmanlı Hinterlandı” denilen bölgede doğan boşluğun doldurulma mücadelesi sürmektedir…), “ilk büyük mal paylaşımını” kaybeden Almanya’nın fakir, yenik ve umutsuz işçi sınıfının omuzlarında yükselmiş bir canavardı! Hitler’i yaratan ve dünya sahnesine sunan koşullar kabaca bunlar… Adolf, Sosyalizm’in sözlüğünü kullandı ama kısa sürede Alman Kapitalizmi’nin Emperyalist amacı, dünyayı kendi pazarı-sömürgesi yapma ideali için savaştı!
 
İmdi, demem o ki; Türk Burjuvazisi bir gün Faşizm’e yatacak kadar tekelleşebilir mi? Evet, büyük bir sermaye sınıfımız olduğu doğru; bu sınıfın Batı Emperyalizmine göbekten bağlı olduğu da doğru; fakat hızla bütün piyasayı kendi pazarı haline getirdiği…? Bu doğru mu?
 
Kapitalizm oligarşik bir yapıya bürünüp gerçek bir Faşizme kayar mı, yoksa kayamaz mı? Bu sorunun cevabı biraz da sermaye sınıfımızın kaderini ellerinde tutan “Amerikan Emperyalizminin” dünya ve bölgemiz üzerine planlarına bağlı; değil mi?
 
Ha bir de ülkemizde ki (henüz “bilinçli ve örgütlü bir işçi sınıfı” olamamış) Lumpen kitlelerin taleplerine bağlı bu gidişat. Kitleler ve halk Kapitalizm istediği sürece baskıya kaymaya gerek yok, ama ya bir gün “Sosyalizm” sesleri yükselirse, sokaklar gene “öfkeli ve güçlü” işçinin sesi ile inlerse? O zaman kartlar yeniden dağıtılır, oyun yeniden başlar…

İşte bu filmin sonunu ise izleyip göreceğiz…