Kürt Sorununa Bakış / Cumhur KOCAMAN

 

 

 

“Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek” adlı kitabında Mustafa Akyol şöyle diyor:

“…Bugün seksen yılını doldurmuş, güçlü bir cumhuriyetin çocukları olarak dönüp de geçmişi serinkanlı bir biçimde irdelemek; bugünün düşünme biçimiyle “şöyle yapılsaydı” demek kolay elbette. Cumhuriyetin henüz kurulduğu ve büyük tehlikelerle yüz yüze geldiği bir dönemdeki psikoloji ve öncelikler ise çok daha farklıydı. Dev bir imparatorluk parçalanmış, bu imparatorluğu oluşturan unsurlar birbiri ardına ayrılıp bağımsızlığını ilan etmiş ve dahası çoğu Rusya, İngiltere gibi o zaman için “düşman” olan devletlerle işbirliği yapmıştı. Sadece Türkler ve Kürtlerin kaldığı bir vatan üzerinde kurulan Cumhuriyet’te bir de Kürtlerin arasından isyan çıkmasının, bunun İngiltere’nin Musul’u ele geçirme çabasının sürdüğü bir döneme denk gelmesinin yarattığı tepkiyi de anlamak gerek….”(1).

Tarih biliminin asıl amacının “geçmişi yargılamak değil geçmişi anlamak” olduğu ilkesi doğrultusunda bu sözler önemli bir noktaya değinmektedir. 2000’i 8 geçen bir vakitte bundan yaklaşık 90 yıl önceki olayları yargıç edasıyla değerlendirmek doğru bir yaklaşım değildir. Hele ki amacımız bugün için barışçı bir ülke kurmaksa… Ancak tarih geçmişten ders çıkarmak için vardır. Bu yüzden geçmişi anlarken, yapılan yanlışları dürüstçe söylemek tarihe bir vicdan borcudur. Önemli olan yanlışların tekrar edilmemesidir.

İş bu çalışmamızda daha önce isyanlar açısında incelediğimiz Kürt sorununa, bu sefer merkez ve çevrede bulunan grupların sahip oldukları ideoloji ve siyaset ekseninden bakacağız.

20. yüzyılın ilk çeyreğindeki Türkiye’ye baktığımızda farklı milletlerin din ekseninden gruplandığı ve İlber Ortaylı’nın bir trendeki kompartmana benzettiği teokratik bir imparatorluktan, çağdaş ve laik bir ulus devlete evrim sürecinde, merkezi oluşturan unsurlar(Türk milliyetçileri) laik bir milliyetçilik temelinde hareket etmektedir. Çevre unsurların(ayrılıkçı Kürt hareketi) şehirleşmiş bölümü tıpkı merkezdekiler gibi milliyetçi takılırken asıl öğeyi oluşturan kırsal unsurlar, dini-feodal bir ayrılıkçılığa sahiptir. Baskın Oran’ın belirttiği gibi emperyalist sömürüye karşı yükselen Türk milliyetçiliğinin anti-tezi olarak Kürt milliyetçiliği doğmaktadır(2).Bunun çeşitli toplumsal nedenlerini ilerde göreceğiz.

İşin ilginç yanı ise anti-tez Kürt milliyetçiliği “ağabeyi”ni taklit etmektedir. Öyle ki Türk Tarih Tezi’nin karşısına Kürt milliyetçileri bu tezin Kürtçe versiyonunu çıkartacak, Kürt milliyetçiliğinin önde gelenlerinden Nuri Dersimi Atatürk’ün “Gençliğe Hitabesi’ne çok benzeyen bir çağrıyı Kürt gençliğine yapacaktır.

Diğer yandan Türk milliyetçiliğinin yıktığı eski düzene(Osmanlı hilafeti) çok bağlı olan Kürt feodalitesi sonradan Türk milliyetçiliğinin karşısına çıkacaktır. Ancak bu kırsal hareket sadece Türk milliyetçilerine karşı değildir.

İncelememizi yaparken fark ettiğimiz bir unsur Kürt hareketinin milliyetçi ve feodal kolunun on yıllarca birbirlerine takındığı alerjik tutumdur. Şehirlerde milliyetçiliği kapan Kürt aydınları halklarını uyandırmak için memleketlerine geldikleri vakit tıpkı Türk aydınlarının yaşadığı “yabanlık”ı yaşayacaklardır. Kürt milliyetçilerin ilerici fikirleri, Kürt feodalleri ürkütecek, dinlerine bağlı köylüler ise hemen aşiret beylerinin arkasına kümelenecektir. Bunun sonucu olarak “Kürt hareketi” asla bir bütün olarak hareket edemeyecektir.

Cumhuriyet Öncesi Dönem: Kardeşlik ve Düşmanlık Arasında Bir Özerklik Denemesi

20.yy başında Osmanlı coğrafyası tam bir parçalanma içindedir. Avrupalı yeni emperyalistlerden Almanya’nın eski kodamanlar İngiltere ve Fransa’nın yemliklerine göz dikmesiyle bölgede baş gösteren sömürgeci çıkarlar, Fransız Devrim ideolojisinin bölgeye hâkim olmasıyla çok önceden oluşmuş ayrılıkçılık hareketleri daha da azdırmıştır. Bunun sonucu olarak batıda Balkan ulusları, doğu da ise Arap halkları bir bir Osmanlı’dan ayrılmaktadır. Buna bir tepki olarak ise imparatorluğu kurtarmak isteyen Osmanlı seçkinleri çeşitli çözüm yolları peşindedir. Tanzimatçıların Osmanlıcığı, Abdülhamit’in İslamcılığı derken en tutarlı yolun Milliyetçilik olduğu İttihat ve Terakki Döneminde anlaşılır.

Ancak iş işten geçmiş, imparatorluk toprağa verilmiştir. Artık dert bu yıkıntıdan bağımsız bir ulus-devlet çıkarmaktır. Bir yanda ülkeyi işgal etmiş emperyalist devletler ve aracılarına karşı savaşılırken diğer yanda ise tahtını kurtarma peşindeki padişahlık makamına karşı bir savaş verilmektedir. İşte bu var oluş mücadelesine şimdi Türkler ve Kürtler açısından bir bakalım.

Hem Türkler hem de Kürtler için aslında benzer şeyler söylenebilir. Abdülhamit istibdadına karşı hürriyet savaşçıları olan Osmanlı seçkinleri arasında hem Jön Türkler hem de Jön Kürtler vardır. Hatta İttihat ve Terakki’nin iki kurucusu Kürt kökenlidir. Abdullah Cevdet gibi hem Osmanlı hem de Cumhuriyet devrini etkilemiş bir düşünür Kürt kökenlidir ve bir dönem açık açık Kürtçülük yapmıştır.

Bu “jön”lerin ortak özelliği batılı fikirlerden etkilenmiş olmalarıdır. Mutlakıyet rejimine karşı parlamenter sistemi savunmaktadırlar. Osmanlı’nın içinde bulunduğu feodal düzeni yıkıp; batılı bir düzen getirmeyi amaçlamaktadırlar. Diğer bir ortak özellikleri din olgusuna soğuk olmalarıdır. Bunun yerine laik bir düzen getirmeyi amaçlamaktadırlar. Bu benzerlik onların ortak bir kaderi olarak kırsal unsurlara yani köylülere yabancı kalmalarına yol açacaktır. Çünkü düşünceleri ilericidir ve geri feodal düzenin ve onları kölesi haline gelmiş köylülerin bu “dinsiz(!)” fikirlere sıcak bakması olacak iş değildir.

Türk-Kürt aydınlarının Cihan Harbi öncesi İttihat ve Terakki çatısı altında ortak hareket ettiğini söylemiştik. Ancak Mondros sonrası başlayan süreçte “halkların kendi kaderini belirleme hakkı” ilkesi gereği her etnik unsur kendi ülkesini edinme peşine düşünce, Kürt aydınları da kendi yollarını çizmeye karar verir. Kurulan pek çok derneği ve bunların içinde en güçlüsü olan Kürdistan Teali Cemiyeti (KTC)’ni konuyla ilgili daha önceki çalışmamızda anlatmıştık. Bu yazıda zamanı geldikçe bu örgüte ve çalışmalarına değineceğiz.

Kırsala geçersek; Osmanlının hem Türk hem de Kürt unsurları milliyetçilikten uzak durmakta ve kendilerini Müslüman olarak tanımlamaktadırlar. Halifeliğe adeta içgüdüsel bir bağlılık vardır. Hatta bu yüzden kurtuluş savaşının verilme gerekçesi, halka, vatanı kurtarmaktan çok “padişahı ve halifeliği” yani dini kurtarmak gerekçesiyle açıklanmıştır. Ancak bu halifeye bağlılık İslamcı yazarların belirttiği gibi abartılı düzeyde değildir. Zira millet içinde bulunduğu kapalı ortamı biraz aralayınca ortada ne padişah ne de halifelik kalmaktadır. Bu sayede Mustafa Kemal iki kurumu sırası geldiği vakit bir anda kaldırabilmiştir.

Kürt feodal unsurlara gelince; Cihan Harbi boyunca halifenin cihat çağrısı dolayısıyla savaşa katılacak ve emirlerindeki kuvvetlerle Ruslara karşı savaşta Osmanlı ordusunda yer alacaklardır. Osmanlı ordusunun doğudaki pek çok tümeni Kürtlerden oluşmaktadır. Bunun yanı sıra sınırlandırılmış Hamidiye Alayları da elde mevcuttur. Savaş sonundaki Kürt kökenli Osmanlı askerlerinin kaybını Mustafa Akyol üç yüz bin olarak vermektedir. Çanakkale şehitlerinin mezar taşlarında şehitlerin doğum yerlerine bakınca bu sayının abartılı olmadığını rahatça anlayabiliyoruz.

Peki, yukarıda sıralığımız bu Türk ve Kürt unsurlar milli mücadele de ne yapmıştır?

19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Samsun’a ayak bastığında doğuda şöyle bir durum vardır: Osmanlı ordusu bölgedeki Kazım Karabekir kuvvetleri dışında ortadan kalkmıştır. İtilaf devletlerinin Karabekir Paşa kuvvetlerini silahsızlandırma çabalarını Paşa kurnazlıkla geciktirmektedir. Halk daha doğrusu halk adına konuşan eşraf tabakası ve aşiret şefleri bir Ermeni korkusuyla cebelleşmektedir. Savaşın İtilaf Devletleri tarafından kazanılmasıyla daha önce göç ettirilen Ermeniler bölgeye dönecektir. Bu dönüş hem can ve hem de mal için tehlikelidir. Zira geri dönen Ermeniler hem eşrafın el koyduğu mallarını hem de tehcirin acılarının intikamını almak isteyecektir.

İşte bu korku milli mücadelenin ilk başkaldırısının doğuda olmasını sağlar. Karabekir kuvvetlerine güvenen eşraf ve kent ileri gelenleri Milli Müdafaa derneklerini kurmaya başlarlar. Bunun yanı sıra hem Erzurum hem de Sivas Kongresine bölgedeki Kürt aşiretlerinin katılımı sağlanır

Burada Mustafa Kemal unsuru üzerinde durmalıyız. Mustafa Kemal’in Kürtlerle olan eski bir münasebeti vardır. M.Kemal,1916 yılında Diyarbakır’da 16.Kolordu’da görev yapmıştır. Bu sırada önce gelen Kürt aşiret liderleriyle yakınlık kurmuştur. Ayrıca doğuda Rus ilerleyişini durdurması ona büyük bir prestij sağlamıştır. Bununla ilgili olarak Kürt yazar Zinnar Silopi şöyle yazar:

“…M.Kemal, Diyarbakır’da Kolordu komutanı olarak bulunduğu zaman Kürt aşiret reisleriyle çok iyi ilişkilerde bulunarak, bunlarla adeta kardeşlik derecesine bir dostluk kurmuştu. Kemal Paşa karargâhın korunması için Kürt milli kıyafetleriyle bezenmiş bir tabur teşkil eder. Bu taburu Dersimli Hasan Bey komuta eder. Paşa, Kürt askeri taburunun giydiği elbise tarzında, temiz giyinmiş sekiz-on yaşlarında iki yetim Kürt-çocuğunu da daima arabasında beraber gezdiriyordu… Mustafa Kemal Paşa’nın aslında Kürt olduğunu söyleyenler bile vardı…”(3).

Kemal Paşa bu prestijini Kürt liderler arasında iyi kullanmış ve onların Kongrelere katılımını sağlamıştır. Burada Mustafa Kemal’in büyük bir başarısını görüyoruz. Kuvvet hesabına dayanan Kemal Paşa, Anadolu’nun farklı unsurlarını, onların ortak kimliğine vurgu yaparak bir dava için birleştirebilmiştir. Bölgenin en kalabalık ikinci Müslüman grubu olan Kürtlere hem bir dindaşlık hem de milli kurtuluş vurgusuyla hitap eder: “…Meclis-i alinizi teşkil eden zevat yalnız Kürt değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Türk değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslami’yedir…”(4).

Mustafa Kemal’in bu çabaları milliyetçilik iddialarıyla bölgenin dini-feodal bağlarına ters düştükleri için pek rağbet görmeyen KTC’lileri daha da yalnızlaştırır. Bunun ilk belirtisi Sevr’de ortaya çıkar. Sevr Konferansına KTC temsilcisi olarak katılan Kürt Şerif Paşa’nın Ermenilerle uzlaşıp bağımsız Kürdistan peşinde koşması Kürtler arasında büyük tepki çeker ve hem İstanbul’a hem de Sevr’e protesto telgrafları gönderilir. Erzincan’da 10 ayrı Kürt aşireti “Türklerin ve Kürtlerin soy ve din itibariyle kardeş olduklarını bildiren bir telgrafı Fransız Yüksek Komiserliği’ne yollarlar(5).Kürtlerin benzer bir desteği Misakı Milli’nin kabulünde ve Mart 1920 de İslami dayanışmayı vurgulayan bir deklarasyonda(21 Kürt aşiret reisi imzalamıştır)

Bu destek Kurtuluş Savaşı ve sonrasında da sürer. Özellikle Lozan Görüşmelerinde İsmet Paşa bu desteğe dayanarak siyaset yapar. Kasım 1922’de yapılan bir meclis toplantısında Doğu milletvekilleri şöyle bir öneride bulunurlar.

“Türk ve Kürt bir kütle-i vahidedir. Kürtler, hiçbir vakit Türkiye camiasından ayrılamaz ve bunu ayırmak için hiç kuvveti tesiri olamaz. Avrupa hükümetlerinin Kürtleri müdafaa etmeye salahiyetleri olmadığı gibi memleketimiz halkıyla beraber protesto edilmiş olduğu halde ekalliyetlerinden mevzubahis edilmesi şayanı teessüftür. Kürtlerin her vakit Türklerle beraber vatan uğrunda daima ölmüş ve ölmeye hazır oldukları cümlenin malumudur. Buna binaen Erzurum milletvekili Necati ve Bitlis milletvekili Yusuf Ziya Bey’lerin akalliyetler hakkındaki nutuklarının müsaharaten nesriyle yayımlanmasıyla cihana ilanını teklif ederiz.”(6).

İşte bu desteğe güvenerek Lozan’da İsmet Paşa, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Musul’da bir plesibit isteyebilecektir. Kongre boyunda Kürtlerin Türklere olan husumetini anlatan Lord Curzon ise nedense(!) bu plesibite soğuk bakacak: “Kürtler plesibitin ne olduğunu bile bilmez” diyerek teklifi geri çevirecektir.

Görüldüğü gibi savaş dönemi ve Lozan boyunca Türt-Kürt kardeşliği her iki tarafça da sahiplenilmiş bir konudur. Mustafa Kemal gibi pragmatist bir lider bu gerçeği kurtuluş savaşı boyunca ve tabii ki ilerisi için somut temeller üzerine oturtmak istemiştir. Eldeki yasalar da bu somut temeli destekliyordu. Daha önceki çalışmamızda ayrıntıları belirttiğimiz gibi 1921’de yürürlüğe girmiş olan Teşkilat-ı Esasiye Kanuna göre vilayet birimlerine tüzel kişilik ve özerklik veriliyor:  “Vakıflar, medreseler, eğitim, sağlık, iktisat, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım işlerinin düzenlenmesi halkın seçtiği vilayet idarecilerine bırakılıyordu”. Seçilen vilayet şuraları yalnız bir idare birimi değil yetki alanı çerçevesinde bir yasama birimiydi. Şuralar halk tarafından seçiliyor vali ise merkezi idare tarafından atanıyordu. Valinin görevi merkezi idare ile yerel görevler arasında çatışma çıkması durumunda müdahale etmekle sınırlıydı.

O devirde Bolşevizm bölgede moda olduğu için şuralar Sovyetler gibi tanımlanıyordu. Mustafa Kemal 3 Ocak 1922 günü yaptığı konuşmada şuralar sistemini Sovyet idaresine benzetiyordu:

“…milletimizin bugünkü idaresi, hakiki mahiyet ile beraber bir halk idaresidir. Ve bu idare tarzı, esası danışma olan şura idaresinden başka bir şey değildir. Ruslar buna “Sovyet idaresi” derler…”(7).

Cumhuriyet önderleri 1921 anayasasıyla “Kürtlere özerklik getirildiğini hem ulusal hem de uluslar arası sahada ifade edecektir. Nitekim 26 Şubat 1921 de Bekir Sami Bey Londra konferansında yaptığı konuşmada Kürtlere özerklik tanınacağını beyan eder(8). Ardından Koçgiri İsyanı sonrası Haziran 1921 deki bir Bakanlar Kurulu kararı ile El-Cezire komutanlığına Kürtlere özerklik verildiği ve idari yapılanmanın buna göre oluşturulması talimatı verilir. Kararda şu ifadeler yer almaktadır:”…Kürtlerin oturduğu bölgelerde ise hem iç hem dış siyasetimiz gereği adım adım mahalli bir idare kurulmasını gerekli bulmaktayız…”(9).

Burada gizemli bir konuyu da belirtmek gerekiyor. İngiliz Yüksek Komiseri H.Rumbold’un Dışişleri Bakanı Curzon’a yolladığı gizli bir yazıya göre TBMM 10 Şubat 1922 günü Kürtlere özerklik veren bir tasarıyı görüşmüş ve kabul etmiştir. Raporda yasanın 18 maddesi sıralanır. Ancak garip olan taraf Meclisin ne açık ne gizli celse zabıtlarında böyle bir toplantının yer almamasıdır. Zabıtlara göre meclis o tarihte toplanmış bile değildir. Meseleyi incelediğimizde böyle bir toplantı yapıldıysa bunun böylesine gizlenmesinin imkânın olmadığını söyleyebiliriz. Ancak koskoca İngiltere’nin bu kadar ayrıntılı olarak yazdığı bir istihbaratın uydurma olduğuna inanmak da zor. D.Perinçek’in bu konuda iki düşüncesi vardır. Birinci olarak meclisin gayri resmi olarak toplandığı ve böyle bir karar aldığı olasılığı üzerinde duruyor. İkinci olasılık ise bu kararın bir meclis kararı değil; Bakanlar Kurulu kararı olduğu şeklindedir(10). Bize göre ikinci olasılık daha yüksek bir ihtimale sahiptir.

Ne olursa olsun bu karar da uygulama şansı bulamamıştır. Biz burada sadece bazı dikkat çekici maddeleri belirteceğiz. Tasarı 21 Anayasasında öngörülen yapıdan daha ileri bir federatif oluşum öngörüyor. Tasarıya göre ayrı bir Kürt Meclisi oluşturuluyor. Merkezi idare ise sadece Genel Vali atayabiliyor. Meselenin can alıcı noktası illerin federatif bir yapı oluşturması ve özerklik konuları içerisine “askeri unsur”un da girmesi… Yani Kürtler kendi askeri güçlerini oluşturabilecekti. İç güvenlikte bağımsız olacak; bu güç yurt savunmasında ulusal ordu ile beraber hareket edecektir(11).

Kürtlere özerklik noktasında Mustafa Kemal’in bireysel görüşlerini de buraya eklemek gerekir. Mustafa Kemal 1923’te gazetecilerle yaptığı bir söyleyişi de Kürt sorunu ve özerklik meselesiyle ilgili şu ifadeleri kullanmıştır:

“…Bizim milli sınırlarımız içinde Kürt unsurları öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede kaybede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek, Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Örneğin Erzurum’a giden, Erzincan’a, Sivas’a giden, Harput’a kadar giden bir sınır çizmek gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürtleri de göz önünde tutmak gerekir.


Bu nedenle başlı başına bir Kürtlük düşünmekten çok, Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir. Bundan dolayı Türkiye’nin halkı söz olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarırlar. Şimdi TBMM hem Türklerin hem Kürtlerin yetkili meclislerinden oluşmuştur. Ve bu iki öğe, bütün çıkarını ve bütün yazgılarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olmaz…”(12).

Uğur Mumcu’nun kitabında belirttiği gibi bu özerklik “bir çeşit özerklik”tir(13). Özerklikten kasıt yerel yönetimlerin yetkilerinin genişletilmesidir. Federatif bir düzenleme söz konusu değildir. Yukarıda “şuralar sistemi” konusunda bu özerkliğin ne manaya geldiğini belirtmiştik.

Cumhuriyet öncesi döneme bakışımızı genel olarak toparlarsak; üç ana yolun çizildiğini görebiliyoruz. Birincisi Meclisin başını çektiği Türk-Kürt kardeşliği… İkinci olarak Kürt milliyetçilerinin savunduğu bağımsız Kürdistan… Son olarak da illerle sınırlı olmaktan federatif olmaya kadar giden bir özerklik teması… Başta M.Akyol’un görüşlerine katıldığımız için “keşke şu olsaydı” tarzından bir değerlendirme yapmayacağız. Sadece Kürtlerin bu dönemde Türklerle genel olarak beraber hareket ettiğini söyleyip bize göre bunun nedenlerini sıralayacağız.

Bir öncelik sırasına sokmadan birinci neden olarak “İslam Kardeşliği” temasını söyleyebiliriz. Anadolu toplumlarının genel bir özelliği olarak bireyler feodal bir yapının içine hapsolmuştu. Osmanlı yönetiminin halkı kendi haline terk etmesi sonucu köylü ile eşraf arasında sömürüye dayanan bir ilişki kurulmuştu. Bu ilişkinin dayanak noktalarından biri de İslam’dı. Yerel de bu durum mevcutken Osmanlı genelinde de bir milletler sistemi hâkimdi. Daha önce millet kavramının aslında ümmet kavramına denk düştüğünü belirtmiştik. İşte dini yapılanmaya dayalı gruplarda bireyin topluma aidiyeti sadece din üzerinden tanımlanıyordu. Doğal olarak bireyler kendilerini Türk veya Kürt olarak değil Müslüman olarak tanımlıyordu. Bunun doğal bir sonucu olarak dilleri farklı da olsa Türkler ve Kürtler arasında din yapıştırıcı bir işlev gördü. Bunun somutlaştığı kişi de halifeydi. Ayrıca feodal bağlar dolayısıyla halk aşiret liderine bağımlıydı. Abdülhamit kendi devrinde çeşitli araçlarla aşiret liderlerini kendine bağlayınca halkı da kendine bağlamış oldu. Böylece ortak tehlikeye karşılık din bayrağı altına birleşmek kolay olmuştu. Mustafa Kemal bu olguyu iyi anladığı için Kurtuluş Savaşı boyunca “İslam kardeşliği” temasını iyi kullandı. Hem Türk hem de Kürt halkını padişahı kurtaracağız diyerek peşine takabildi.

Burada tekrar değinmeliyiz ki bu İslam bağı sadece kapalı toplumlarda etkili olabilmiştir. Bir kere milliyetçilik yoluyla toplum bilinçlendiğinde ortada İslam kardeşliğinin tozu kalmayacaktır. Zira bu bilinçlenmeye sahip olan Araplar, halifeyi adam yerine koymamış ve İngiliz kuyruğunda Türklere karşı cihat etmiştir.

İkinci unsur olarak “Ermeni Korkusu”nu sayabiliriz. Daha önce Ermeni korkusunun bölge insanını nasıl etkilediğini belirtmiştik. Gerçekten de Ermenilerin hem Türk hem de Kürtlerin yaşadığı yerlere geri dönme çabaları bu grupların ortak çatı altında toplanmasına yol açmıştır. Nasıl ki Egeliler ancak Yunanlılar Anadolu’yu işgal edince harekete geçmiş, doğulularda işte bu ermeni korkusuyla akıllarını başlarına devşirmiştir.

Üçüncü ve son olarak da Kürtlerin “adam yerine konması”nı belirtmeliyiz. Savaş boyu Kürtlerin varlığı tanınıp onlara saygı gösterilmiştir. Meclise yetmiş kadar Kürt Milletvekili seçilmiş Erzurum’dan itibaren Kürtlere ön saflarda yer verilmiştir. Bunun bir sonucu olarak milletvekilleri sürekli olarak Türk-Kürt kardeşliğinden dem vurmuştur. Bu Kürtlerin üzerinde olumlu bir etki bırakmıştır. Hatta Lozan’da Kürtleri azınlık olarak tanımlayan Lord Curzon’a meclis’te epey laf edilmiştir. Demek oluyor ki kimlikleri adam gibi tanındığında Kürtlerin ayrılmaktan çok ortak hareket üzerinde durması daha büyük bir olasılıktır. Kurtuluş Savaşı bunun açık örneğidir. Özellikle bu unsur günümüz sorunlarına da ışık tutabilir.

1923 – 1945: Uluslaşma Veya Asimilasyon

Daha önce belirttiğimiz gibi Kurtuluş Savaşı sırasında Osmanlının millet sisteminde miras kalan halk dinle çok içe içe geçmiş bir vatanseverlik duygusuyla savaşıyordu. Burada bir ayrım yapmak gerekirse subaylar, aydınlar ve eşrafın bir kısmı milliyetçi inanışla, eşrafın geri kalanı mal-mülk davasıyla, halk ise biraz din biraz da sopa zoruyla savaşıyordu. Bunda yadırganacak bir taraf yoktur. Anadolu halk aktif olarak 10 yıldır savaşın pençesinde zarar görmüş memleket harap olmuştur. Bu yıkılmış içinde milletin sonu belli olmayan bir savaşa inançla katılması anormal bir durum olacaktır. Tüm bu yılgınlığa rağmen M.A.Aybar’ın dediği gibi Anadolu halkı millet olmanın bilincine Kurtuluş Savaşında varır ve o destansı kağnı yığınlarıyla varını yoğunu seferber ederek emperyalizmi kovmayı becerir.

Askeri zaferi Lozan’da diplomatik zafer takip eder. Şimdi sıra yeni ulus-devleti yaratmaya gelmiştir. Osmanlı imparatorluğu çökmüş, topraklar azalmış ve burada yer alan Müslüman unsurlar Anadolu’ya göç etmişlerdir. Bunun yanı sıra Müslüman olmayan ermeni ve Rum unsurlar Anadolu’nun dışına çıkarılmıştır. Araplar ise kendi yollarını çizmeye devam etmektedir. Peki, Mustafa Kemal ve arkadaşları şimdi ne yapacaktır?

Fransız Devrimine damgasını vuran Pozitivizmle büyümüş körpe Osmanlı çocuklarının, kovmuş oldukları Batılıların düşüncelerini takip etmek dışında bir seçenekleri yoktur. Zira kalkınmanın daha doğrusu var olmanın başka yolu yoktur. İslam coğrafyası Batının çizmeleri altında ezilmektedir. Aynı çizmelerden kurtulan genç Türkiye’nin kurtuluşu gidip İslamcılıkta araması tarihi bir hata olacaktır. Kuzey komşusundaki Bolşevik gelişmeler ise henüz bir şey öğretmeyecek kadar tazedir.

Fransız Devrimini yarattığı düşüncelerle aydın küçük burjuvazi ülkenin dizginlerini ele alır ve teokratik ve ümmetçi yapıyı yıkıp laik bir ulus-devlet yaratmak için kolları sıvar. Adım adım yaşanan bir dönüşüm süreci ile toplumu bir arada tutan köhnemiş dini-feodal yapılar ortadan kaldırılırken yerine çağdaş ulus olma bilinci aşılanmaya çalışılır. Bu yolda eski yapılar bir bir ortadan kaldırılırken yeni düzenin kurumları oluşturulur.

Bunun için öncelikle padişahlık makamı ortadan kaldırılıp yerine cumhuriyet ilan edilir. Böylece yönetme yetkisini Tanrıdan alan padişahlık makamı yerine, yetkisini ulus egemenliğinden alan bir siyasal düzen kurulur. Bu anda hilafetin padişahlıkla beraber kaldırılmadığını görüyoruz. Bunda en büyük sebep Mustafa Kemal’in arkadaşları arasında bile halifeliğe olan bağlılıktır. Kuvvet dengesine dayanan Mustafa Kemal bunu gördüğü için acele etmez.

Bunun yerine yeni kurumların oluşturulması üzerinde durur. En azından cumhuriyet kadar önemli olan Medeni Kanun’un hazırlıklarına başlanır. Ayrıca yeni düzeni gelecek nesillere aktarmak üzere eğitim faaliyetlerine ağırlık verilir. Eğitim, her ülkede aslında olduğu gibi sadece okulda bilgi vermekten ibaret değil;  toplumu şekillendirme aracı olarak kullanılır. Kısa bir hazırlık aşamasından sonra M.Kemal büyük hücumunu yapar. Büyük Zafer olduğu gibi düşmanın en güçlü noktasına saldırır. Bu saldırını tarihi 3 Mart 1924’tür. Bugün gerçek anlamda bir devrimdir.

Üç önemli karar alınır. Öncelikle padişahlığa özenmeye başlayan halifenin ipi çekilir ve makamı ortadan kaldırılır. Böylece dinci yapıların önemli bir manevi dayanağı ortadan kaldırılır. Ardından dinci yapıların maddi kaynağı olan Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırılır. Bu durum bu kurumlar yoluyla palazlanan gerici yapılara gerçek bir darbe olur. Son rötuş ise Tevhidi Tedrisat yani öğretim birliği yasasıdır. Böylece köhnemiş medrese benzeri kurumlar devlet denetimine geçer. Dini eğitimin yerini artık laik eğitim alacaktır.

Görüldüğü gibi pek çok kimsenin cesaret edemeyeceği bir atılımla Mustafa Kemal toplumun geleneksel yapılarını sarsar ve yeni yapıların temelini atar. Bu öngördüğü “sürekli devrim” anlayışının önemli bir göstergesidir.”Yüzyıllarca batının gerisinde kalmış ülkeyi arayı kapatmak için köklü reformlarla sarsmak.”Parola budur.

Peki, bu devrimler toplumu nasıl etkilemiştir? Halka kalsa problem yoktur. Zira onların sorunu geçim derdidir. Asıl rahatsız olanlar feodal yapılardan beslenen gerici kafalardır. Sonradan görüleceği gibi her isyanın altından bir hacı-hoca veya tarikat şeyhi çıkacaktır. Çünkü yeni düzen onların işine gelmemektedir. Bu noktayı ısrarla vurgulamak istiyorum. Zira halk eğer yenilikler kendi geçim şartlarını olumlu etkiliyorsa asla gericilik yapmaz. Ancak yeni düzen halkın durumunu iyileştirmiyor veya düzeltmiyorsa; işte o zaman halk bir iki gericinin peşine takılıyor. Her yerde olduğu gibi toplumsal meselelerin esas belirleyici unsuru iktisattır. Cumhuriyetin en büyük hatası işte bu iktisadi iyileşmeyi yeteri kadar önemsemeden üstyapı değişikliklerine kalkışmasıdır.

Asıl konumuza dönersek yeni düzende bireylerin kimlikleri nasıl tanınacaktı?

1924’teki Teşkilatı Esasiye’ye göre “Türk” terimi ilk kez bilinçli olarak tanımlanmaya çalışılır. Anayasa’nın 88.Maddesine göre “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle itlak olunur”(14). Yani Türkiye halkı vatandaşlık esasıyla tanımlanmaya çalışılır. Ancak esasen Türk tanımı vatandaşlığın ötesinde geniş ve daha çok romantiktir. Zaten birçok milletvekili milliyet ile vatandaşlığın aynı şey olmadığını ileri sürerek yukarıdaki tanıma itiraz eder(15). Bu itirazlarda öne çıkan nokta hep dinsel gruplardır. Ermeni, Rum ve Yahudilerin nereye konulacağı bilinememektedir. Kimileri gayri-müslimleri Türk milletinin parçası saymaz, kimileri ise onları Türklüğün dışında “Türkiyeli” olarak tanımlamak ister; kimisi ise onları Türklüğün dışında Türkiyeli olarak tanımlamaya çalışır. Görüldüğü gibi kafalar karışıktır ve halk Türk ulusundan çok Osmanlının İslam milleti gibi düşünülmektedir. Kürtler ise bu “millet”in bir parçası sayıldığı için kimse çıkıp da Kürtler ne olacaktır diye sormamıştır. Bunun bir nedeni de Türk milliyetçiliğinin hala emekleme aşamasında olmasıdır. Türk milliyetçiliğinin babası sayılan Gökalp o tarihlerde milleti “ırksal, etnik, coğrafi, siyasal yada gönüllü bir grup yada birlik” olarak değil de “aynı eğitimden geçen ve dilde, dinde, ahlakta ve estetikte aynı kazançları edinmiş insanlar olarak tanımlar(14). Mustafa Kemal ahlak ve dil konusunda Gökalp’ten etkilense de ondan farklı olarak ulus bilincinde dinsel kökenleri reddeder.

Buradan varmaya çalıştığımız sonuç o tarihte kimsenin çıkıp ulusu etnik temelde tanımlamadığıdır. Ümmet ile vatandaşlık arasında muğlâk bir tanımdır ulus. Hatta çok ilginçtir faşizme öykündüğü için suçlanan Recep Peker, o tarihte, ulus içinde Kürt, Çerkez hatta Laz veya Pomak etnisitesi düşünceleri telkin edilenleri bile sayar. Daha da ileri giderek “ortak bir dil ve gayeyi” benimsemeleri koşuluyla Hıristiyan ve Yahudi vatandaşları kendi ulus anlayışına dâhil eder(16).

Ne var ki Ankara’da bu tartışmalar sürerken doğu başka telden çalmaktadır. Halifeliğin kaldırılması, 1923 seçimlerinde TBMM’ye yeniden seçilemeyen aşiret liderlerinin rahatsızlığı ve feodal toprak ağalarının ve aşiret reislerinin ayrıcalıklarının azaltılacağı korkusu(16) Cumhuriyete gerçek manada bir başkaldırı olan “Şeyh Sait Ayaklanmasını” tetikler.

İsyan görünüşte dini temellidir. Ancak Sait’in kardeşi de dâhil çevresindeki belli bir grup isyanın Kürtlük davası olduğunu söyler. Bunun bir kanıtı da isyanın yürütücüsü olan “Azadi” adlı örgütün Kürt milliyetçiliğine dayanmasıdır. Anlaşılan odur ki topluma yabancılaşmış milliyetçiler bölgede etkin olan bir şeyhi başa geçirerek güç kazanmak istemişlerdir. Buna karşın isyana Alevi Kürtlerin katılmayışı dini yönü baskın tutar.

Kemal ve İsmet Paşa’lar ayaklanmayı bir karşı devrim olarak görürler. Bunun yarattığı tedirginlik sert tedbirlerin alınması ile sonuçlanır. (Burada isyanın muhalif Terakkiperver Cumhuriyet fırkasına karşı bir koz olarak kullanıldığı da iddia edilir).Takrir-i Sükûn kanununun çıkarılmasının ardından isyan kısa zamanda bastırılır. Kurulan İstiklal Mahkemeleri isyancıları cezalandırmakla kalmaz ülkedeki tüm muhalif sesleri susturulur. Mahkemeler bir devrim aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Şeyh Sait isyanı devletin politikasını gerçek manada etkilemiştir. Doğudaki feodal güçlerin halk üzerindeki gücü cumhuriyetçileri korkutmuştur. Üstelik isyanın dini vasfı çifte tehlikedir. Bundan sonra göreceğiz ki Ankara hem feodal şeflerin gücünü kırmaya hem de Kürtleri Türk ulusunun bir parçası haline getirmeye çalışacaktır. Buna isterseniz uluslaşma deyin isterseniz asimilasyon… Meclis tartışmaları bize iki kavramında kullanılmış olduğu gösterir.

Cumhuriyet yönetimi hem bölge için hem de Türkiye için hızlı bir devrim süreci işletir. Kılık kıyafetten ölçülere, soyadından şapkaya kadar toplumdaki geri feodal yapıları koparıp laik düzeni getirecek üstyapı hareketleri bir bir yapılır. Burada amaç iktisadi dönüşümden çok kafalarda hür düşünceyi doğurmaktır. Bunun için eğitim önemli bir araç olarak kullanılır. Altyapıya gelindiğinde ise toprak reformu gündeme gelmekle beraber uygulamada yavaş davranılmıştır. Bunun yerine iskân kanunları tercih edilir. Kürt ileri gelenleri batıya sürülürken göçmenler bu bölgelere yerleştirilmeye çalışılır. Ancak uygulamada ikisi de gerçekleşmez. Diğer bir yapılan şey ise ulusal dil oluşturmaktır. Ancak uygulamada çok yanlış yapılır ve “Türkçe Konuş” kampanyaları adeta bir baskı aracı haline gelir. Buna bir de bölgeye giden memurların angutluğu eklenince halk devletten tümden soğur. Yüzde 70–80 i Türkçe bilmeyen bölgede memurların Türkçeyi zorla dayatması ekonomiyi bile bozar. Şehre ürünü satmaya gelen köylü Türkçe konuşmadığı için sürekli ceza ödemek zorunda kalınca artık şehre inmemeye de başlar. Sonuç sadece öfke yaratmak olur. Ayrıca Sıdıka Avar’ın anılarından öğrendiğimiz kadarıyla aynı memur kafası 40’lara kadar halkı aşağılamaktan başka bir şeyi beceremez(17). Bu da nesiller boyu süren bir dram aktarmasına ve Kürt milliyetçiliğinin yükselmesine neden olur.

Sonuç olarak söyleyebiliriz ki bir yanda ilerici altyapı reformları diğer yanda ise adeta bir yok sayma. Sonuçta ikisi de başarısız olur ve Kürt milliyetçiliği yeni bir aşamaya geçer…

1945 -1960: “Liberal(!)” Ağalardan Sosyalist Devrimcilere

II. Dünya Savaşı sonrasından zaferin faşizme karşı kapitalist-sosyalist bloğun olması Türkiye’yi de yakından etkileyecek ve çok partili yaşama geçişi hızlandıracaktır. Önce DP’nin 1950’deki zaferi ardından 1961 Anayasasının ilanı bu demokratik dönüşümü perçinleyecektir.

Çok partili demokrasiye geçiş Kürtleri de yakından etkileyecektir.1950–60 arası Kürt feodalitesinin yükselişi gözlenecektir. DP ılımlı politikaları sonucu merkez ile çevre arasında bir ittifak sağlanırken 60’dan sonra şehirlere akmış olan Kürt gençliğinin bilinçlenmesiyle daha farklı bir oluşum gözlenecektir. Politikayla yakından ilgili olan bu gençlik daha önce İslamcı rengi yüksek olan Kürt Hareketini seküler bir sol çizgiye getireceklerdir.

Şimdi bu döneme daha yakından bakalım.

Çok partili yaşama geçişle beraber Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki halkın seçimlere yüksek bir katılım gösterdikleri gözlenmektedir. 1950 seçimlerinde Türkiye ortalamasının iki puan altında %87,7’lik bir katılım sağlanırken 54 ve 57 seçimlerinde Türkiye ortalamasının üstünde önce %89,5 sonra %77,9 gibi bir oran tutturulur. Buradan çıkarılacak en doğru sonuç aşiret şeflerinin halk üzerindeki etkisinin çok güçlü olduğudur.  Buna sanırım feodal demokrasi demek doğru olur.

Siyasetçiler aşiret şefleri ve köylü arasındaki ilişkiyi bildikleri için şefleri milletvekili yapmaya pek meraklı olmuşlardır. 1930–50 arası CHP ile aşiret şeflerinin arasının iyi olduğunu görüyoruz. 1945’deki Toprak Reformu denemesi sırasından bu ilişki bozulsa da 1950 seçimlerinde yine de CHP en çok oyu alır.(DP %43,7 alırken CHP %53,4 alır)

DP iktidara geldikten sonra durum değişir. Ilımlı ve bölge dengelerine oynayan bir politika izleyince 54 seçimlerinde %52,8 oy alarak birinci parti olur. 57 seçimlerinde ise ülkenin ekonomi durumu kötü gittiği için DP oyları düşer ve CHP ile beraber %45 oy alırlar(18).

Aşiret beylerinin meclise girmesiyle beraber bölgede feodalitenin gücü daha da artar. Beyler milletvekili olur; karşılığında halkın oyu beyin gösterdiği partiye gider. Bugün bile bu düzenin devam etmesi gerçekten çok acıdır. DP döneminde meseleye bir de din boyutu girince doğu ikili kıskaç arasında daha da ezilir.

Bölgeyi etkileyen bir diğer gelişme tarımda makineleşmenin artmasıyla işsiz kalan doğulu gençlerin şehirlere akmasıdır. Şehre gelen gençler bir yandan ülkeye entegre olurken diğer yandan Kürt kimliklerini kazanmaya başlarlar. Ancak ilk bilinçlenme feodal kökenli Kürt aydınları arasında olacaktır. Bu durum Kürt hareketinin sekülerleşmesine yol açacaktır.

1958 de Diyarbakır’da “İleri Yurt” gazetesi yayınlanmaya başlanır. Musa Anter’in de yazdığı gazete bir buçuk yıl yayımlanır; sonra kapatılır(19). Burada Kürt hareketinin izleri görülmektedir. Aynı dönemde Molla Mustafa Barzani’nin bölgeye geri dönmesi ile beraber Kürt hareketi daha da canlanacaktır.

Bu süreç 27 Mayıs’la beraber bir yandan budanırken, 61 Anayasasıyla gübrelenir. Ordu mensupları DP politikalarından rahatsız olmuştur. Onlara göre Menderes Kürtçülere göz yummaktadır. Bu çok tehlikelidir. Sonuç olarak Ordu Tek Parti dönemi politikalarına geri döner. 54’ü DP üyesi, 55 Kürt ileri geleni Batıya sürülür, yerleşim adları Türkçeleştirilir ve “Türkçe konuş” kampanyaları tekrar başlatılır.

Ancak bu baskı sonuç vermez. Zira 61 Anayasasının özgürlükleri adeta bu baskı politikasını delik deşik eder. Örgütlenme hakkı, basın-yayın özgürlüğünün genişletilmesi ve üniversitelere verilen özerklik Kürt emekçilerinin ve gençlerinin yükselen sol dalgaya eklemlenmesine yol açar. Bu dönemdeki belli başlı Kürt oluşumlarını daha önceki çalışmamızda vermiştik.

Bu dönemde Marksist-Leninist ideolojinin “sömürge tezleri” sıklıkla işlenir. Buna göre Türkiye’nin egemen sınıfları yerel feodaliteyle işbirliği yaparak bölgeyi sömürmektedir. Bundan kurtuluş da sosyalist devrimden geçmektedir.

Siyasal arenada bölgenin ileri gelenlerinin kurduğu Yeni Türkiye Partisi en güçlü partilerden biridir. 1962’deki İnönü’nün koalisyon hükümetinde YTP de vardır..

Bölgede oy alan diğer bir parti de Türkiye İşçi Partisi’dir. 1967’de düzenledikleri “Doğu Mitingleri” bölgenin sorunlarının kamusal ortamda tartışılmasını sağlayacaktır. Konu Doğu olunca bağımsızlardan bahsetmemek olmaz. 1969 seçimlerinde bağımsızlar Türkiye genelinde %5,6 oy alırken Güneydoğu’da %22,6 oy alacaktır(20)

Meseleye gençler açısından bakarsak; başlangıçta Türk ve Kürt solcuları arasında bir ittifak vardır. Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu yani Dev-Genç “Türk ve Kürt halkı da dâhil halkların kurtuluşu ve ideolojik bağımsızlık için faşizme ve emperyalizme karşı mücadeleyi destekliyoruz(21) demektedir. Türk solcuları meseleye Marksist devrim açısından bakmakta ve Kürtlerin haklarının bu yolla edinileceğini savunmaktadır. Yani öncelik devrimdedir. Kürt solcularının yaygın görüşü ise devrime giden yolda kendilerinin bir ulus olarak tanınması önceliklidir.

Aynı yıllarda aralarında Dicle Fırat, Deng, Yeni Akış gibi dergilerin Musa Anter, Şükrü Yastıman, Emin Bozarslan, Aşık İhsani ve İsmail Beşikçi’nin makale ve kitaplarının da bulunduğu çeşitli yayınlar liseli ve üniversiteli Kürt gençliği arasında yoğun ilgi görmektedir. 1968’de Kürt Edebiyatının önemli eseri Ehmede Xani’nin Mem-u-Zin’i yayımlanır. Benzer biçimde Ant, Türksolu, Aydınlık gibi sol dergilerde Kürt sorunu yoğun bir biçimde tartışılır.

1969’a kadar beraber giden süreç Devrimci Doğu Kültür Ocaklarının kurulmasıyla ayrışmaya başlar. DDKO Kürtlerin en etkili kuruluşu olacaktır. Kürt dilinin tanınması ve Kürtlere kültürel haklarının verilmesi öncelikli talepleridir. Burada ayrı bir devlet isteği henüz belirginleşmemiştir. Zira sol vurgu çok fazladır ve “Sosyalist Türkiye” herkese yetmektedir.

Ancak 12 Mart her şeyi bir kesintiye uğratır. Türk-Kürt ayrımı yapmadan her örgüt kapatılınca en azından demokratik düzlemde Kürt hareketi kesintiye uğrar. 12 Mart’ın baskıcı politikalarına karşılık olarak artık “şiddet kullanma” bir seçenek haline gelmiştir. Bununla beraber “Karaoğlan” Kürtler arasında da destek bulacaktır. Yani demokratik umut devam etmektedir. Ancak Karaoğlan iktidarda beklentileri karşılayamaz.

70’lerde Kürtler arasında Kürt kimliği belirginleşmiştir. Buna paralel olarak “ayrılıkçı” olarak tanımlanabilecek ve şiddete eğimli örgütler mantar gibi çoğalmaya başlar. İsmet İmset’e göre o dönemde en az 12 tane Kürt ayrılıkçı grubu vardır.

Bu “Kürtçü” hareketler ayrılıkçı ve pankürdist niteliktedir. Said Kızıltoprak – namı-ı diğer Dr.Şivan, Faik Bucak, Said Elçi, Necmettin Büyükkaya gibi milliyetçi isimler dönemin dikkat çeken isimleridir. Bu isimler kimi zaman birbirlerine düşecekler, önce Dr.Şivan, Said Elçi’yi öldürür, ardından Molla Mustafa Barzani’de Dr.Şivan ve yanındaki iki arkadaşı Çeko ile Brusk’ı kurşuna dizdirir.

Yukarıda zikrettiğimiz örgütlerden biri de Öcalan’ın “Apocular”ıdır. Bazı kaynaklara göre PKK’nın kuruluş tarihi 1977’e kadar götürülür. Öcalan Diyarbakır’da bir toplantı tertiplemiştir(22) Bu toplantıda “Kürdistan Devriminin Yolu” adlı bir belge kabul edilir. Buna göre Türkiye’de Kürtlerin oturduğu bölgeler sömürge olarak tarif edilir ve Kürt ağalarının ve burjuvazisinin, Kürt köylüsünü ve işçisini sömürmek için Türk egemen sınıflarıyla işbirliği yaptığı belirtilir(23). PKK Marksist-Leninist ideolojiye bağlıdır. Kürt devrimini Türk Devriminin bir ön koşulu sayar; hatta Abdullah Öcalan örgütünü THKP-C’ nin devamı olarak niteler.

Apocular için şiddet meşru ve kaçınılmazı bir yöntemdir. Bu dönemde şiddet henüz Türk ordusuna yönelik değildir. Bölgede etkin olan Kürtçü gruplar arasında bir iktidar savaşı yaşanır. PKK bu dönemde hepsini bastırarak en güçlü örgüt konumuna gelir. Ancak 12 Eylül’e hazırlıksız yakalandıkları için yurt dışına kaçmak zorunda kalırlar.

Çok partili yaşamın başlangıcından 12 Eylül’e kadar ki dönemi toparlarsak; halka hoşgörülü yaklaşılması hemen olumlu karşılanmaktadır. Ancak siyasetçilerimizin derin gafleti sonucu bu hoşgörü daha çok feodaliteye gösterilir ve bölgenin köhnemiş yapısı adeta devlet eliyle meşrulaştırılır.

Diğer yandan şehirleşme ile beraber kırsaldan akan yığınlar kente şurdan buradan eklemlenmeye çalışır. Dünyada rüzgârın soldan esmesinin sonucu olarak kentlere yığılan kitleler kurtuluş olarak sol düşünceye sarılır. Sosyalist ideolojinin farklı halkları bir çatı altında kimlikleriyle beraber uyum içinde kucaklaması bir yandan Türk-Kürt dayanışmasını sağlarken, diğer yandan Kürtlerin kimlik bilincinin gelişmesini sağlar. 61 Anayasasının içerde uygun bir ortam hazırlamasıyla da Kürt hareketi hızlı bir örgütlenme süreci yaşar. 70’lerin sonuna geldiğimizde Kürtler arasından kimlik bilinci epey yayılmıştır. Aşağıda göreceğimiz gibi 12 Eylül işte bu bilinçlenmeyi durdurmaya çalışacaktır….

1980’ den 2000’ lere: “Dağ Türkleri”nin Kimlik Kavgası

12 Eylül topal demokrasimizin diğer ayağını da kısa zamanda sakatlar. Ülkedeki iç savaş ortamına son verirken ülkedeki her aykırı sesi susturur. Kürt Hareketi de bundan fazlasıyla nasiplenir. Sanki Kürtleri nefrete boğmak istermiş gibi tam bir işkence ve sindirme dönemi yaşanır. Cinayetler, türlü türlü işkenceler, yasaklamalar birbiri ardına gelir. Bu dönemde bir askeri mahkemenin kararında “işkence, sanıktan doğru cevap almak içindir” gibi bir cümlenin yer alabildiğini düşünürseniz ne demek istediğimizi anlarsınız.

Evren’e göre doğu halkı kimlik bunalımı içindedir. Onlar aslında Türk’tür ve birilerinin bunu onlara hatırlatması gerekmektedir. Bu iş de tabii ki askerlere düşecektir. Öncelikle “Türkiye’de Kürtler vardır. Ben de bir Kürt’üm” diyen Ecevit dönemi bakanlarından Şerafettin Elçi hapse tıkılır. Ardından Anayasanın. 26 Maddesiyle Kürtçe yasaklı diller kapsamına alınır. İşin trajikomik tarafı 82 Anayasasına en büyük desteğin %96.4 le Ağrı’dan gelmesidir(24)

12 Eylül’ün ilk icraatlarından biri de Türk Dil ve Tarih Kurumlarının özerk yapısına son verip ve düşünürleri buradan tasfiye etmesidir. Çünkü TDK ve TTK nın daha önemli görevleri vardır. Devletleştirilen kurumların ilk icraatı Kürtlerin aslında “Dağ Türkleri” olduğu gerçeğini keşfetmesidir. 12 Eylül işe başlamışken Marksist fitnenin de önünü kesmeye ant içer ve Türk-İslam Sentezini devlet kurumları aracılığıyla tüm ülkeye şırınga etmeye çalışır.

Bu baskı hatta apaçık asimilasyon tepkisiz kalmayacaktır. Diyarbakır Cezaevindeki işkenceler Kürt hareketini hem coşturur; hem de radikalleştirir. Ve PKK ses getiren ilk eylemini 1984’te yapar.

PKK’nın hedefi ülkenin ekonomik, askeri ve sivil hedefleridir. Amacı devletin varlığını zayıflatmak, kamu hizmetlerini engellemek, oluşan boşlukta kendilerini meşru bir kurum olarak ortaya sürmektir. Bunun için ekonomik hedefler, elektrik santralleri, fabrikalar, petrol tesisleri, yol yapım ve bakım araçları gibi geniş bir menüden seçim yaparak saldırılar düzenlenir. Hatta PKK işi abartıp turistik tesislere saldırır, turistleri kaçırır ve öldürür.

Kendi gücünü kabul ettirmek için orduya karşılık bir gerilla harbi verirken halk desteğini zorla da olsa sağlamak için 1987–90 arası köy baskınlarına girişir. Oldukça kanlı baskınlar sonucu bölgede “Aydınlık Yol”culara benzer bir ün kazanır(25).

PKK okulların Kürtleri asimile etmekte bir araç olduğuna için Kürtçe öğrenime izin verilene kadar okulların hedef olacağını açıklar. İnsan Hakları Vakfı’nın hazırladığı bir rapora göre Ağustos 1984 ile Kasım 1994 arası 128 öğretmen öldürülecektir(26). Sonradan bu sayı 173’e çıkacaktır. Bunun yanı sıra bölgedeki 5210 okul güvenlik nedeniyle kapanır.

PKK gücünü 1993’te en tepe noktaya çıkarır. Şehirler gündüz devletinse gece PKK’nındır. Doğu’nun içlerine ve Güneydoğu’ya sızmıştır. Karakollara kalabalık gruplarla yapılan baskınlar, yol kesip haraç toplamalar ve adeta kurtarılmış bölgeler yaratmalar, PKK’nın gücünü gösterir. Öyle ki Lice’de PKK ile girilen bir çatışmada bir general şehit edilir. Bu durum adeta bir hükümet krizine yol açar. Devlet artık diş göstermeye karar vermiştir.

Bundan sonra uzmanların “düşük yoğunluklu savaş” olarak adlandıracağı bir dönem başlar. 1987’de başlamış olan OHAL uygulaması genişletilip sıkılaştırıldı. Bölgeye atanan OHAL valileri hem sivil hem de askeri kurumların başı haline getirildi. Özellikle Çiller döneminde askerlere adeta açık çek verildi.

Buna uygun olarak devlet iki yönlü bir savaş başlattı. Dağlarda PKK’lı teröristlere karşı özel hareket timleriyle anti-gerilla savaşı verilirken(ordunun dörtte biri yani 300 bin kişi bu iş için seferber edildi) şehirde PKK sempatizanlarına karşı kirli bir savaş verilmeye başlandı. Bir yandan devlet içindeki kontrgerilla diğer yandan devlet tarafından yaratılan Hizbullah(ya da hizbul-kontra) PKK’lı olarak şüphelendikleri kişileri ya da PKK’ya haraç verenleri infaz etmeye başladı. 1990–5 arası bölgede 1500 faili meçhul cinayet işlendi.

Dağlarda verilen savaşa geri dönersek; bu mücadelenin çok kanlı olduğu söyleyebiliriz. Halk ile terörist ayrımı pek yapılmadığı için PKK’ya gönüllü veya gönülsüz destek veren tüm köyler bir şekilde boşaltıldı. Bunun sonucu olarak milyonlar şehirlere aktı. Diğer yandan PKK’nın saklandığı bölgelerdeki ormanlık araziler yakılmaya başlandı. PKK da misilleme olarak batıdaki ormanları yakmaya başladı.

Sonuç olarak oldukça masraflı ve kirli bir savaş sonrası PKK önemli oranda etkisizleştirildi. Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra PKK adeta yok olmanın eşiğine gelecektir.

Siyasi sahada ise bir avuç incir adeta berbat edilir. Militarist Liberalizmin etkin temsilcisi Özal(*)’ın engelleme çabalarına rağmen merkez sağın DYP’si ile sosyal demokrat SHP 90’ların başında iktidara gelmeye başarır. 12 Eylül’ün simgesi Özal’ın ANAP’ına karşılık özgürlük temasını iyi işlerlerken Kürt sorununa da dokunmayı unutmazlar. Özellikle AGİT’in Paris Şartı’nın imzalanmasıyla ülkedeki bir özgürlük ve demokrasi havası eser. 12 Eylül anayasasında önemli değişikliklere imza atarlar. Bunun yanı sıra DYP lideri Demirel ilk kez “Kürt realitesi”ni tanıdığını duyurur. SHP ise daha ileri gitmiş ve Kürtlerin yoğun desteğine sahip Kürt gruplarla ittifak içine girmiştir. Bunun sonucu olarak pek çok Kürt kökenli milletvekili meclise girer. Ancak her iki tarafın da büyük yanlışları sonucu adeta bir avuç incir berbat olur. Sonuçta Zana ve arkadaşları hapse giderken SHP büyük oy kaybına uğrar.

Demirel cephesinde ise her zaman olduğu gibi “dün dündür”

90’ların ortalarında ise Çiller “terörün belini kıracağız” diyerekten ülkenin omurgasının çökertir. Zaten yolsuzluklar içinde yüzen bir iktidarın başı olarak devlet içinde meşruiyet sağlamak için devletin derin isimlerine “yürü ya kulum” der. Bunun sonucu olarak Doğu adeta kan gölüne döner. Çiller’den sonra iktidara gelen Ecevit ise Apo’yu paketlenmiş bir halde kucağında bulur.

Burada 90’ları özet olarak vermeye çalıştık. Bir şekilde PKK’nın askeri gücü etkisizleştirilirken, PKK tasfiye etmek için uygulanan iç göç Kürt sorununu içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir. Zaten kalabalık olan ve gecekondulara teslim olmuş büyük kentler, bu büyük akımı kaldıramaz. Sonuç olarak işsizlik içinde boğuşan kitleler dağlardaki gerilla hareketlerini şehirde uygulamaya başlamıştır. Bu işin nereye gideceğini ise kimse bilemiyor.

Kürt sorununu genel bir değerlendirmesini yaparken meseleye bir de dünya genelinde bakmak gerekir. Zira yaşanan uluslaşma süreci ve buna tepki olarak yükselen ayrılıkçılık hareketleri sadece bize özgü bir durum değildir.

Mustafa Akyol’un dediği gibi “….söz konusu süreç, modern çağda kurulan merkezi devletlerin, farklı bir kültüre ve dile sahip olan toplulukları, tek bir millete dahil etme çabasıdır. Bu çaba, ortak bir dilin ve kültürün vatan sınırları içindeki tüm topluluklara kabul ettirilmesini gerektirir. Çünkü aksi takdirde bu toplulukları birbirleriyle entegre etmek, aralarındaki ekonomik ve kültürel alışverişi geliştirmek ve dolayısıyla bir modern ülke kurmak mümkün değildir….”(27) Burada esas olan nasıl bir yöntemin uygulanacağıdır.

Viyana’daki Etnik ve Milli Meseleler Araştırma Merkezinden Albert F.Reiterer, sosyolog Elenanor Weber’in makalesinden yola çıkarak şöyle yazar:

“…E.Weber, yabancı bir dile geçmek zorunda kalan taşra halkının yaşadığı yabancılaşmaya dikkat çeker. Bu dil “onların duygularını ve deneyimlerini yansıtmamış”tır. Tarihsel gelişimin bu aşamasında, ulusal entegrasyonun ve onun dil alanındaki sonuçlarının gerekli olduğunu söyleyebiliriz. Bir lingua franca(ortak dil) geliştirmesi kaçınılmazdır. Ancak mesele bu değildir. Ulusal entegrasyonla birlikte gelen yabancılaşmanın nedeni yerel izolasyonun erimesi değildir.,,,

Yabancılaşma asıl olarak şehir merkezlerinden gelen insanların taşralı insanlara, üst sınıfların alt sınıflara, merkezin çevreye duyduğu küçümseme nedeniyle duymuştur. Bu nedenler ulus-inşası çoğu insan tarafından kendilerine zorla dayatılmış bir süreç olarak ve dünyalarının yabancı bir güç tarafından işgali olarak görülmüştür. Direndikleri şey, değişen şartlara adapte olmak zorunluluğu değildir. Direndikleri şey kendilerini küçümseyen güçlü insanların tavrıdır….”(28).

Yani Türkiye’deki Kürtlerde merkeze karşı gelişen yabancılaşma ve tepkinin asıl nedeni, merkezin devletin onları küçümsediğini, hatta dışladığını düşünmeleri olabilir(29). Yine aynı mantıktan yola çıkarsak devletin üst makamlarına gelmiş Kürt kökenli isimlerde herhangi bir ayrılıkçı düşüncenin var olmamasının sebebi de bir dışlanmışlık hissinin doğmamasıdır.

Sıdıka Avar’ın Dağ Çiçekleri adlı anılarında yazdığı olaylar, memurların Kürt çocuklarına yaptıkları angutça davranışlar işte bu küçümseme ve dışlamaların en tipik örneğidir. Sıdıka Avar’ın su anisini naklediyor: “…Nöbetçiyim bir gün. Kalkma zilinin çalmasına daha yarım saat var. Aşağı kati bir dolaşmaya gittim. Şaşırdım doğrusu: Büyük kızlar kalkmışlar, bir kısmı odun taşıyor, bir kısmı sobaları yakıyor, bir kısmı da mütalaa yapılan odunları temizliyor; erkek ve kadın hademeler de başlarında durmuş emir veriyorlar, fakat bu isler çok sessiz cereyan ediyor. Bu durum hem şaşırtıcı hem üzücüydü. Kadın hademeye sordum:

— Bu isleri hademeler yapmazlar mı?

Sobayı üfleyen çocuk basını kaldırdı, gözleri dumandan yas içindeydi. Kollarından odun yüküyle gelen iki kızcağız da kapıdan girmişti.

Hademe sinirli sinirli, sertçe söylendi:

— Elbet yapacaklar ya… Bunlar isyan eden Kürtlerin dölleri….”

Sıdıka Avar’ın anlattığı diğer bir olay da şudur:

Okulumuz üç vilayetin valileri, Milli Eğitim müdürleri ve 4. Umum Müfettişliği tarafından ayrı ayrı teftiş edilirdi. Bakanlık müfettişleri de ayrı.

Bir gün Bingöl Valisi Sayın Şahinbaş gelmişti. Yatılı son sınıfa girdi. Kızlar saygı ve sevgi bakışlarıyla ayağa kalktılar. Vali Bey sordu:

- Kürt kızları mi bunlar?

Çocukların bakışlarındaki sevgi derhal değişti, değiştikçe de hainleşti.

— Tunceli’nin Türk kızları efendim, dedim.

Vali Bey devam ediyordu:

—Babalarınızın, dedelerinizin isyan ederek yaptığı hataları gördünüz, canlarıyla ödediler.

Ben sözünü kesmek isteğiyle;

—Aman efendim, bu çocukların babası değil, bunlar şerefli…

—Nasıl değil? Hepsi Kürt değil mi? Sizler böyle hareket ederseniz…

Sözünü kesmek için bir iki defa karıştıysam da o devam etti:

—Hükümet çok kuvvetlidir. Hepinizi yok eder!

—Beyefendiciğim, öbür sınıflara lütfen teşrif etmez misiniz? Çayınız da soğuyor… diye kapıyı açtım. Ondan sonra bir iki enstitü sınıfında ve müdür odasında ikramlarda bulundum, çalışmalarımızın hedeflerini anlatmaya uğraştım. Yatılı üçlere gittim. Hepsi ağlıyordu. Gözyaşları arasında su soruyu soruyorlardı:

— Neden bizi bu kadar suçlu görüyorlar?

— Neden “Kürt” diye hep hakaret ediyorlar?

— Neden Kürtleri gariplerden aşağı görüyorlar?

— Hani siz “hepimiz Türküz” diyordunuz?

Bu acı dolu soruların sonu gelmiyordu…”(30)

Cumhuriyetin ilk dönemlerinden itibaren sürdürülen yanlış politikalar Kürt halkının yabancılaşmasına yol açmıştır. Bu demek değildir ki her Kürtçüyü devlet yaratmıştır. Ancak devletin attığı her yanlış adım Kürtçülerin safına daha geniş kitlelerin geçmesine yol açmıştır. Her Kürt isyanı isyancı, halk ayrımı yapılmaksızın şiddetle bastırılmış, suçlu-suçsuz herkes cezalandırılmıştır. Bundan dolayı adeta yara kangren halini almıştır. Üstüne üstlük Kürt halkına karşı suç işleyen devlet görevlileri cezalandırmak bir yana ödüllendirilmiş. Bu vakalarda Kürt halkının bilincine bir bir işlenmiştir. Biriken bu anılar yeni nesillere artan dozda aktarıldıkça yeni “isyancılar(!)” yetişmeye devam etmiştir.

Bu konuda Baskın Oran’ın genel değerlendirmesi şu şekildedir:

“Kürt milliyetçiliğinin esas beslenme kaynağı Türk milliyetçiliğinin akıldışı uygulamalarının yarattığı olumsuz öğe yani mağduriyet duygusu olmaktadır. Kürtlük bilinci 1925’ten sonar ortaya çıkmaya başladığı halde, ortak ekonomik pazarın ancak 1980’den sonra ortaya çıktığını (yani asimilasyonun artık imkansız olduğunu) Türkiye Cumhuriyeti hiç anlamıyor gibi gözükmektedir.

Bu arada, sabun köpüğü tedbirler dizisi de hiç değişmediği için, devletin bu sorunu çözmek için uyguladığı yöntemler doğudaki çocukları Atakule ve Tatilya gezdirmekten, Galatasaray maçlarının Diyarbakır’da oynatılmasından… ve konserler verilmesinden daha radikal bir düzeye henüz ulaşamamıştır”(31)

En başta Akyol’un belirttiği gibi cumhuriyetin ilk dönemlerinde yapılan yanlışları en azından anlamaya çalışabiliyoruz. Zor dönemler ve başka bir psikoloji hâkim. Buna rağmen bugünden daha ileri bir görüş açısına sahipler. Bizi asıl kızdıran nokta geçmişin hatalarından ders çıkarılmaması ve adeta aynı haltın tekrar tekrar yenmesidir. Günümüzde bile hala “Kürt diye bir halk yoktur” kafası beyinlerin bir kenarından durmakta ve okullarda üstü kapalı olarak işlenmektedir. Bu ise toplumuzda korkunun hüküm sürmesine ve yapılan yanlışların belli gerekçelerle toplum vicdanında meşruiyet kazanmasına yol açmaktadır. Düzeltmemiz gereken ilk şey işte kafalardaki bu tutumdur.

Öte yandan Kürtçü çevreler dünyanın bu coğrafyasında yaşanan kanlı etnik savaşları adeta görmezden gelip Türkiye’yi Yugoslavya’ya çevirecek politikalara devam etmektedirler. PKK gibi artık kanlı bir terör batağına batmış örgütü hala savunulmakta Türkiye gerçeğine uymayan ucuz politikalar takip edilmektedir. PKK ve APO’ya karşı gelemedikleri gibi karşı gelen insanların susturulmasına da seslerini çıkarmamaktadırlar. Muhalif ses çıkardığı için eski HADEP’li Hikmet Fidan’ın PKK tarafından infazına karşı tek ses çıkarılmaması hala akıllardadır. PKK’lılara devletin ambulansını esirgemeyen Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, Fidan’a bir ambulansı çok görmüştür.

Görüldüğü gibi Sonuç olarak diyoruz ki tarih ancak ders çıkarıldığı vakit tekerrür etmeyecektir…

Kaynaklar:
 
1- Mustafa Akyol; Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek; Doğan Kitap
2- Baskın Oran; Kürt Milliyetçiliği adlı makalesi-Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik-cilt 4; İletişim Yayınları
3- M.Akyol; age.
4- M.Akyol; age.
5- M.Akyol; age.
6- K.Kirişçi-G.M.Winrow;Kürt Sorunu:Tarih Vakfı Yayınları
7- Doğu Perinçek; Kurtuluş Savaşında Kürt Politikası;Kaynak Yayınları
8- D.Perinçek;age.
9- D.Perinçek;age.
10- D.Perinçek;age.
11- Uğur Mumcu;Kürt-İslam Ayaklanmaları; um:ag yayınları
12- Mumcu;age.
13- Mumcu;age.
14- K.Kirişçi-G.M.Winrow;age
15- K.Kirişçi-G.M.Winrow;age
16- K.Kirişçi-G.M.Winrow;age
17- Sıdıka Avar,Dağ Çiçekleri;Öğretmen Yayınları
18- K.Kirişçi-G.M.Winrow;age
19- Hamit Bozarslan,Kürt Milliyetçiliği ve Kürt Hareketi(1898-2000)-Milliyetçilik; İletişim Yayınları
20- K.Kirişçi-G.M.Winrow;age
21- K.Kirişçi-G.M.Winrow;age
22- K.Kirişçi-G.M.Winrow;age
23- M.Akyol; age
24- K.Kirişçi-G.M.Winrow;age
25- K.Kirişçi-G.M.Winrow;age
26- K.Kirişçi-G.M.Winrow;age
(*)-Özal’ın Kürt sorununa yaklaşımı özellikle Kürtler arasında olumlu bulunmaktadır.Kürtlerin varlığının tanınması,K.Irak’taki Kürt liderlerle görüşmesi,hatta ana tarafından Kürt olduğunu keşfetmesi(!) Kürtler arasında sempatik bir kimlik kazanmasına yol açmıştır.Ancak gerçek şudur ki mimarı olduğu ekonomik politikaların yarattığı işsizlik Kürt meselesinin çıkmaza girmesini sağlayan önemli bir etkendir.Ayrıca Irak savaşı sırasında ABD çıkarları lehinde Talabani ile izlediği siyaset onun gerçek düşünce tarzını açıklamaktadır.
27- M.Akyol; age
28- M.Akyol; age
29- M.Akyol; age
30- Sıdıka Avar;age.
31- B.Oran;age