Pozitivizme Eleştiri, “Kültür Endüstrisi” Kavramı Ve Sanat / Serkan ÖZGÜCÜ

 

 

 

Yeni-Marksistler olarak nitelendirilen Frankfurt Okulu düşünürlerinin en önemlilerinden biri Theodor Adorno’dur. Horkheimer ile birlikte Marksizm üzerine eleştirilerde bulunmuşlar ve toplumsal sorunların hangi açılardan yorumlanması gerektiği üzerinde teoriler geliştirmişlerdir. Adorno’nun fikirlerinde pozitivizme karşı çıkış gözlenir. Rönesans ve sanayi devrimi sonrasında düşünsel alanda temel eğilim pozitivizm olmuştur. Pozitivizmde dinsel değerler, gelenekler gibi dogmaların yerini ampirik bilgi almıştır. Fakat bir süre sonra pozitivizmin gelişme çizgisinin her şeyi şeyleştirmeye (nesneleştirmeye) yöneldiği gözlenir. Hemen her şeyi deneye dayalı olarak rasyonel bir şekilde yorumlama yoluna giden ve bu yoldan başka bir yol olmadığı her gün kendisine deklare edilen insanoğlu, pozitivizmin gerçek boyutlarının değiştirildiğinden ya da pozitivizmin insan aklını gerçekten mantıksallığa mı yönlendirdiğinden şüphe etme yetisini kaybetmeye başlamıştır. Deneyle gözlemlenebilen, bir somutluğu olan konularda ampirik bilgiye gidilmesi normaldir, fakat pozitivizm öyle bir hal almıştır ki artık sosyal konular, insan ilişkileri bile sanki birer fizik problemleriymişçesine yorumlanmaya çalışılır olmuştur. Her fırsatta akla bağlı olmak bir süre sonra insanda akıl dışında var olan etik, ahlak kavramlarını unutturacak ve böylece insanlık kavramı da zayıflayacaktır. Teknolojide her gün daha büyük bir ivmeyle ilerleme hırsı, insan hayatında en önemli konuların (vicdan, ahlaki değerler, kültürel değerler vb.) unutulmasına sebep olmuştur. Bu durum, pozitivizmin başlangıçtaki ilkelerinden saptığı ve hayatı kapitalizm, liberalizm yönünde desteklemeye başladığı anlamına gelir. Eğer insanoğlu her türlü sorununu bilimin ışığında çözmeye devam edecekse, kendi varlığından gelen içsel değerlerini, hislerini kullanmayı sıfıra indirecekse bir aşamadan sonra mantık ve bilim, insanoğluna hükmetmeye başlayacak demektir. Sosyal konularda da pozitivizmi tek geçer yol olarak kabul etmesinden dolayıdır ki, bilimin en hızlı geliştiği 20. yy’da üstün insan ırkını, üstün milleti yaratma tezleri bazı halklara mantıklı gelebilmiştir! “Modern bilim, tıp ve endüstrinin gelişim süreci, insanları faşist ideolojiye tahammül etmeye, soykırımı bile bile hayata geçirmeye ve kitlesel yıkımlara neden olan öldürücü silahlar geliştirmeye yönlendirirken, insanları cehaletten, hastalıklardan, gaddarlıktan, beyin uyuşturan işlerden özgür kılmaya nasıl söz verecek?”(1) Etikten soyutlanmış bir pozitivimin (bu durum, sadece akla-mantığa tapmak anlamına gelir) kitleleri yok etmenin aslında ahlak/insanlık dışı bir hareket olduğunu görmezden gelmesi hiç de küçümsenemeyecek bir ihtimale sahiptir. Diğer yandan Adorno ve Horkheimer’a göre, mantıksallığın/bilimselliğin mantık dışılığa yönelmesi yeni bir olay değildir. Bu yönelimin eskilerden beri var olduğunu Eski Antlaşma metinlerinden ve Antik Yunan filozoflarının oluşturduğu kuramlardan görebiliriz. Örneğin Eski Antlaşma’da kavimlerin gelişen bilime ve teknolojiye rağmen ahlakta ve insanlık onurunda ne hallere düştüğünden sıklıkla bahsedilir. Burada verilmek istenen mesaj da aslında, insan beyninde tek başına egemenlik süren bir pozitivizmin insanlığı ve meselenin sosyal boyutlarındaki sorunları unutturacağıdır. Bunlardan dolayı Adorno, insanın içinde kendiliğinden var olduğu kabul edilegelen ilerici eğilim kavramının da aslında hiç olmayabileceğini ileri sürdü. Tarihin sürekli iyiye doğru eğilim göstermesi doğru bir ifade olmayabilir. Tarihin ve insanlığın ilerlemesini teknolojide ve bilimdeki ilerlemeyle birebir ölçülebilir bir süreç olarak düşündüğümüzde yanlış noktadan hareket etmiş olacağımızdan tarihin iyiye yönelik bir gelişim gösterdiğini ileri sürmek pek mantıklı olmayacaktır. Yüzyıllardır süregelen teknolojik/bilimsel evrimin her seferinde aynı sonucu vermesi (insandışılığa ve etiğin dışına taşması), bizim değiştirmemiz gereken kavramın gelenekler, dini dogmalar vb. başka kavramlar değil, aslında ussallığın biçimi olduğu sonucunu doğurabilir. Zira mantıksallık (akılcılık) Adorno’ya göre, insanın doğa karşısında üstün olma isteğinden türemiş bir kavramdır. Daha ileri gidersek, ussallığın bireyin bencil tutkularını hayata kavuşturmak amacıyla ortaya çıkmış olduğunu söyleyebiliriz. Teknolojik icatların gerçekleştirilme sıklığının liberal düşüncelerin ağırlık kazanmasından sonra arttığını akla getirdiğimizde bunun doğru olabileceğini söylemek çok akıl dışı olmayacaktır. Frankfurt Okulu düşünürlerine göre, pozitivizmin insanın sosyal davranışlarını yeterli seviyede araştıramamasının bir sebebi de onun gözlemleyen kişiye göre değişmeyen sonuçlara ulaşmaya çalışmasıdır. Bir sosyal davranışın yapılması, onu yapan kişiye ya da o kişiyle benzer düşüncede olan başka bir kişiye oldukça mantıklı gelebilirken, farklı bir kişiye son derece ters gelebilir. Bu gibi sosyal konularda kişisel bakış açılarını dikkate almadan ampirik araştırmalar yapılma yoluna gidilmesi sosyalliğin kişisellik boyutunun atlandığı anlamına gelebilir. Bu açıdan bakıldığında bu tip bir mantık yürütmenin Hegel’in tezlerine yakın olduğu söylenebilir. Hegel’e göre, sosyal gerçekliğe ulaşmak ve insan davranışlarını doğru gözlemleyebilmek, farklı sosyo-ekonomik koşulların önemsenmesiyle gerçekleştirilebilir. Ayrıca Hegel’e göre insanın kendi öz-bilincinin gelişme süreci ile bu insan diğer kişilerle olan ilişkisinin/etkileşiminin ilerleme süreci birbiriyle çakışır. Tek başına yaşayan ya da toplumdan soyutlanmış hiçbir insan, öz-bilince ulaşmada ve kendi mantığını pratiğe dönüştürmede başarı gösteremez. Hegel’e göre sosyal gerçeklik kendisini, maddenin somut bedeniyle birleşmiş olan kavramda/konuda gösterir. Pozitivizme karşı çıkan bir filozof olarak Hegel’in ısrarla önemli olduğunu düşündüğü nokta, sosyal gerçekliğe ulaşmada maddenin somut bedeniyle ilişki içerisinde olan konunun/ideanın en fazla öneme sahip olduğudur. Onun iddialarına göre, konuların/düşüncelerin değişmesi mümkün olmaz ve bu da sosyal gerçekliğe ulaşmak, insan davranışlarını daha sağlıklı değerlendirebilmek demektir (6). Adorno, sosyal meselelerin ele alınmasında Hegel’e benzeyen bir metodun kullanılmasını savunmuştur, fakat aralarında önemli bir fark, Adorno’nun düşünceye/konuya maddenin kendisinden daha az önem vermesidir. Bu da Adorno’nun materyalist kökenli bir düşünür olduğunu gösterir. Adorno’nun öz-bilinç gelişimi konusunda etkilendiği diğer bir filozof da Nietzsche’dir. Nietzsche’ye göre, yaratıcı inan davranışlarının ortaya çıkmasını sağlayan nesnel kurallar, evrensel değerler ya da prosedürler yoktur. İnsanın kendi öz-bilince ulaşmasını sağlayan en önemli etken, insanın yine kendi içinde barındırdığı estetik yaratım gücüdür. Bu bağlamda insan, kendi duygularına ve düşüncelerine uyan eserler ortaya koyduğunda ve bu eserler estetik olmaya başladığında öz-bilince, bir bakıma aydınlanmaya ulaşmış olacaktır. İnsanın hayatta zorlayıcı güçlere karşı özerkleşmesi, insanın her türlü davranışında sanatsallaşma derecesi ile paralellik gösterir. Bu açıdan baktığımızda, Nietzsche’nin mevcut düzende kendisini geliştirerek sanatsallık yaratmasına oldukça olası bir durummuş gibi baktığını söyleyebiliriz. Adorno, Nietzsche’nin bu düşüncesine oldukça karşıdır. Onun düşüncesine göre mevcut tüketim kültürü, insanlara her gün aynı şekilde yaşamayı dayattığından insanın kendi içerisinde bir sanatsallık yaratabilmesi mümkün değildir. Adorno ile Nietzsche’nin ayrıldığı diğer bir nokta da mantık ve baskıcılık arasındaki ilişkinin boyutudur. Nietzsche, mantığın kendiliğinden doğal olarak ortaya çıkan bir sonucu olarak toplumun bazı kesimleri üzerinde baskının oluşacağını söyler. Çünkü bu durum mantığın doğasında vardır. İnsanoğlu mantığı sayesinde doğaya, sorunlara karşı hükmetme gücünü kazandığına göre, ona bu gücü kazandıran mantık, kendi cinsleri üzerinde de etkili bir güç haline pekâlâ dönüştürülebilir. Hatta bunun ortaya çıkması, mantığın hayatımızda önemli bir yer edinmesine bağlı olarak kaçınılmaz bir hal alır. Bu yüzden mantığın, toplumdaki çelişkileri ortadan kaldırmak amacıyla bir araç olarak kullanılması söz konusu olamaz. Adorno’ya göre ise toplumu oluşturan büyük kitlelerin baskı altında bulunduğu rejimler, mantığın doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmamıştır. Bundan dolayı da ortadan kaldırılabilmesi muhtemeldir. Aksine, bugünkü baskıcı koşulların ortaya çıkmasının sonucu olarak mantık içerik değiştirmiş ve insan için faydalı olana yönelmekte önü kesilmiştir.Frankfurt Okulu düşünürlerinin türettiği ve sıkça kullandığı bir kavram olarak “kültür endüstrisi”, mevcut kapitalist düzende tüketim odaklı ekonominin ve insanların tükettikleri malların kullanım değerlerinden (faydalarından) çok, onların değişim (parasal) değerlerine odaklanmasının açıklanması biçiminde tanımlanabilir. İnsanlar kendi hayatlarının yöneticisi durumunda olma gücünü kaybetmiş olduklarından tüketim mallarını değerlendirme biçimleri de değişime uğramıştır. Artık ne tükettikleri ve niçin tükettikleri üzerinde fazla kafa yormazlar, bunun yerine o tüketim malının (metanın) kendilerine lanse edildiği anlamı kabullenerek tüketim yoluna giderler. Bundan dolayıdır ki popüler kültür, insanları oyalar, işlem dışı bırakır ve durumun korunmasını sağlar. Teknolojik ilerleme ile iletişim araçlarının da önemli bir gelişim göstermesi, insanların sürekli istenilen yöne kaydırılmasının olanaklarını artırmıştır, bu da aslında iletişim araçlarının statükonun bir denetim mekanizması haline geldiğini gösterir.

Metaların insanlardan ve doğadan ayrılarak kendi varlığını yaratması ve sermaye sahipleri tarafından en büyük ilah olarak görülmesi, modern kapitalist ekonomide “meta fetişizmi” kavramını doğurmuştur. Bir meta, ne kullanıldığı insanın elde ettiği faydayla (kullanım şekliyle), ne de kendi başına var oluşundan kaynaklanan anlamıyla ilişkisi kalmıştır. Bir metanın tek var olan ilişkisi başka metalarla arasındadır. Bundan dolayıdır ki ekonomide sıkça kullanılan ikame ürün kavramı üretimde hangi ürünlerin üretileceğine, hangilerinden vazgeçileceğine karar verilmesinde ana etkenlerden birini oluşturur. Kapitalizmin evrilmesiyle birlikte metalarla ilgili iki farklı değer ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri “kullanım (fayda) değeri” diğeri ise “değişim değeri”dir. Kullanım değeri, insanın satın alım isteklerinden oluşur. Geçmişte insanların satın alma istekleri onların tam anlamıyla ihtiyaçlarından kaynaklanmasına rağmen şimdi tutkular, duygular vb. hisler ihtiyaçları belirler hale gelmiştir. Bu noktada metanın artık insanları cezbetme, göz boyama yönüne daha fazla ağırlık verilmesi anlamı ortaya çıkar. Örneğin teknolojinin yeterli olmadığı zamanlarda, üretilen ilk cep telefonlarını ele alalım. Meta fetişizminin ortaya çıkmadığı ve metaların kullanım değerlerinin ekonomik hayatta baskın olduğu zamanlarda birkaç model cep telefonu vardı ve insanlar bu kadar az sayıdaki modeller arasında seçim yaparken onların şıklığına, görünüşüne dikkat etmekten ziyade fonksiyonlarına bakarlardı. Çünkü diyelim ki iki farklı model var ve bu iki model de birbirine yakın fonksiyonlarda (arama, mesaj çekme vb. en temel fonksiyonlarda) olsun. Böyle bir durumda meta fetişizmi ve metanın değişim değeri etkili olamayacaktır. Çünkü zaten birçok alternatif değil, iki alternatif var. Ayrıca bu iki alternatif de insanların zevklerine hitap etmiyorlar, insanların statülerini bugünkü gibi belli eder derecede farklılaştırılmamışlar. Bunlardan dolayı bu iki farklı modelin var olduğu zamanda insanlar cep telefonunu ne kendini ayrıcalıklı göstermek amacıyla alabilirler, ne de kendilerini tatmin etmek amacıyla sıklıkla model değiştirebilirler. Fakat birçok marka ve modelin olduğu bir cep telefonu piyasası oluştuğundan beridir ki (bu marka ve modellerin hepsi aynı ortak amaca-konuşma ve mesajlaşmaya-hizmet etmelerine rağmen) insanlar tercihlerini hangi özellikleri istediğinden dolayı değil, çevreye nasıl görünmelerini istediklerinden dolayı kullanmaktadırlar. Meta fetişizminin ve değişim değerinin üzerinde durduğu nokta tam da budur. Ticari ürünler hangi amaca hizmet edeceklerse tüketiciler tarafından o yönde bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdırlar. Esas bakından birbirinin aynısı olan ürünlerin çok farklı özelliktelermiş gibi gösterilmesini Adorno şu ifade ile oldukça iyi özetlemiştir: “Kültür endüstrisinde ilerleme olarak gösterilen, sürekli yeni diye yüceltilen şey, başsız-sonsuz bir aynılığı gizlemektedir; bu bağlamda değişimler, kültüre ilk egemen olduğu günden beri kar güdüsü ne kadar değiştiyse o kadar değişmiş olan bir iskeleti maskelemektedir.” (2) Diğer yandan meta piyasası öyle bir hale gelmiştir ki, artık kullanım (fayda) değeri sıfıra yaklaşmıştır. Çünkü bir ürün satılabilir hale geldikten sonra, eğer bu ürünü kimse almıyorsa o ürünün değeri sıfırdır. Oysa o ürün insanların önemli bir ihtiyacını karşılıyor olabilir. Bu noktada da metaların değerinin insanların ihtiyacını karşılamayla ilişkisi bitirilip, piyasada bulduğu satış rakamları ile ilişkisi baskın hale gelmiştir. Bunu bir örnekle ifade edecek olursak; X liradan satılan bir ürün, insanların bir ihtiyacını karşılamak üzere tasarlanmış ve piyasaya sunulmuş olsun. Eğer bu ürünü X liradan alan çıkmazsa bu ürünün değeri satış olmadığından dolayı sıfıra düşecektir, ya da fayda değerinden daha az bir fiyata düşecektir. Halbuki X fiyatından o ürünü almaya gücü yetmeyen birsürü insan vardır. Burada o ürün ihtiyacı olan insanlara sunulamaması ile esas sahip olduğu değerden (ihtiyacı olan insanlara sağlayacağı faydadan) değil, üreticiyi kar bakımından tatmin edecek fiyattan değerlenir. Yani insanlığın hizmetine sunulmasından ziyade kara sunulması söz konusu olur. Böylece fayda değeri (use value), yerini değişim değerine (echange value) bırakmış olur. Bu konuda Georg Lukacs’ın sözlerini anımsamakta fayda var: “Kapitalizm artık toplumu oluşturan öğelerden biri değildir. Meta değişimi, toplumu oluşturan tüm öğelerde organize edici temel güç olmuştur. Bu durum, meta fetişizminin felsefe dahil tüm eğitim anlayışlarına, hukuk, idare ve gazetecilik dahil tüm sosyal kurumlara nüfuz etmesine neden olmuştur.” (1) Adorno, bu konu ile ilgili eleştirisinde ilginç bir noktaya değinir. Frankfurt Okulu düşünürleri dahil tüm filozofların, sosyologların, özellikle kendilerinin geliştirdiği “eleştirel teori”nin üzerinde durması gereken kısım; gelişen teknolojinin ve bilimin, açlığı, yoksulluğu ve insanlığın acı çekmesine sebep olan diğer etmenleri tümüyle ortadan kaldıracak güce sahip olmasına rağmen nasıl bunu başaramadığıdır. Sebep hiç de masum değildir. Adorno’ya göre temel sebep; kapitalist üretim ilişkilerinin toplumun bütününde egemenlik kurması, refah ile gücün aşırı derecede çarpık olması ve böyle olurken de bu durumun kendini insanlardan gizleyebilmesidir (anlaşılamamasıdır).

Adorno’nun kültür endüstrisini yorumlarken üzerinde durduğu diğer bir konu da sanatın kapitalist üretim ilişkileri sonucu özerkliğini kaybetmesi ve sanatın üretimde kullanılır hale gelmesidir. Son dönem kapitalizmi ile birlikte, ürün farklılaştırması arttıkça ürünün içeriğinden (teknik özelliklerinden) çok, dış görünüşü önem kazanır hale gelmiştir. Bu durumda ürünün nasıl bir şekle sahip olacağı konusunda sanat tutsak alınmıştır. Örneğin, bugün hemen her türlü buzdolabı aynı işlevi yerine getirmesine rağmen yandan açılanları, sürgülü kapılıları, değişik biçimde kapısı olanları vb. üretilmeye başlanmıştır. Bu şekilde yapılmasının sebebi, sanatın sözde daha estetik görünen mamuller üretmek amacıyla kullanılmasıdır. Artık sanata yetenekli kişiler bu yeteneklerini topluma fayda sağlamak amacıyla kullanmak yerine sermaye sahipleri tarafından kiralanırlar ve ürünlerin insanları daha fazla cezp etmek amacıyla kullanırlar. Böylece sanat, kapitalist üretim ilişkilerine bağlanmış olur ve özerkliğini kaybeder. Adorno’ya göre, toplumun bilincini artıran asıl öğe sanat olduğuna göre sanat da bu şekilde etkisiz hale getirilmiş olur ve kapitalist rejim tahtını sağlamlaştırır.

Adorno’nun sanatla ilgili diğer tezi sanatı yüksek ve düşük sanat düzeyi diye ikiye ayırmasıdır. Kapitalist sistem bu iki sanatı da halka çarpıtarak anlatarak onların halk üzerindeki aydınlatıcı etkisini gölgelemeyi başarmıştır. Yüksek sanat, kapitalist sosyologlara ve aydınlara(!) göre elit kesime aittir. Onlara göre yüksek sanatı ancak kültürel bakımdan kendini yetiştirmiş kişiler anlayabilir ve bu kişilerin sayısı toplumun çok azınlığını oluşturur. Bu bakımdan yüksek sanat düzeyinin topluma faydalı olmasından bahsedilemez. Adorno, kapitalistlerin bu iddialarına karşı çıkmıştır. Fakat bu iddialar bir bakıma doğru olabilir. Halkın sanat eserlerinden yarar sağlayabilmesi için öncelikli şart olarak onları anlayabilmesini söyleyebiliriz. Halk sanatı anlayamadığında (bunu “sanat halk düzeyine indirgenmediğinde”, “halka hitap etmediğinde” olarak da değiştirebiliriz) ondan ne gibi faydalar elde edebilir ki? Sanat eserlerini insanların yorumlayabilmesi ve onlardan kendilerine göre çıkarımlar yapabilmesi için öncelikle onları anlayabilmesi gerekir. Düşük sanat düzeyiyle ilgili olarak da kapitalistler, bu sanat düzeyinin mevcut düzene isyanı teşvik ettiğini ileri sürerler. Bu yüzden halk düşük sanat düzeyiyle oluşturulmuş eserlerden kaçınmalıdır. Bu iddianın desteklenebilmesi için halkın mevcut dizene başkaldırıyı “kötü”, başkaldıranı “terörist” vb. tabirlerle yorumlaması gerekir. Her gün basın-yayın organlarında isyan eğiliminde olan kişilerin bu tip “topluma zarar veren” kişiler olarak lanse edilmesinin sebebi işte budur. Kapitalist propagandacılara ve sermaye sahiplerine göre, isyana teşvik eden düşük sanat düzeyi kültürün değil, ancak kültürsüzlüğün sembolü olabilir.

Sonuç olarak diğer Frankfurt Okulu düşünürleri gibi Adorno da Marksist kökenlidir fakat marksizmde olduğu gibi sorunların kökenin ekonomik olarak görmez. Toplumsal sorunların daha çok sosyal-kültürel eksikliklerden kaynaklandığını savunur. Bu yüzden mevcut düzenin (kapitalizmin) eleştirisinde ekonomik terimleri değil, sosyo-kültürel terimleri kullanmıştır. “Kültür endüstrisi” kavramı bunların en tanınmışı ve en önemlisidir. Diğer yandan toplumsal sorunları kültürel temelli görmesinin başka bir sonucu, sanata bakışının daha önemli hale gelmesidir. Ona göre sanat seviyesi bir toplumda refahı belirleyen başlıca unsurlardan biridir. Kültürün gelişmesi sanatla olur. Ancak sanatın kapitalizm tarafından tutsak alınmaması ve özerkleşmesi gerekir. Kapitalizmin insanları tektipleştirmesi ve bilinçsizleştirmesiyle ilgili olarak ondan bir alıntıyla yazıyı sonlandırmak yerinde bir karar olacaktır sanırım: “…Böylece, kültür endüstrisi yöneltilmiş olduğu milyonların bilincini ve bilinçaltını yönlendiriyor olmasına rağmen, kitleler birincil değil, ikincil role düşerler ve hesaplanabilir nesneler makinenin tali parçaları olurlar. Tüketici, kültür endüstrisinin bizi ikna etmeye çalıştığı gibi hükmedici ya da özne değil, aksine nesnedir. Özellikle kültür endüstrisi için biçimlendirilmiş olan kitle iletişim araçları terimi, vurguyu nispeten zararsız kaydırmakta çok işe yaramıştır.” (2)

Kaynaklar:
(1)“Theodor W.Adorno”, 3 Ağustos 2007, Stanford Encyclopedia of Philosophy
(2)“Kültür endüstrisini yeniden düşünürken”, T.Adorno, Çeviren: Bülent E.Doğan, Cogito, Sayı 36, Yaz 2003
(3)“Minima Moralia’dan Seçmeler”, T.Adorno, Çeviren: Orhan Koçak
(4)“Theodor Adorno”, Wikipedia Free Encyclopedia
(5)“T.Adorno”, Felsefe Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları
(6)“T.Adorno”, Andrew Fagan, University of Essex, Internet Encyclopedia of Philosophy