Sol Gerçeklerden Kaçamaz / Kemal OKUYAN
Felaketten, kaostan, komplolardan değil, açık gerçeklerden, Türkiye’nin gerçeklerinden söz edelim. Söz edelim ve solun bu gerçeklerle nasıl yüzleşeceğini, bu gerçekler karşısında nasıl gerçek ve devrimci bir aktör olarak rol üstleneceğini tartışalım.Türkiye, dış dinamiklerin de etkisiyle şiddetini kimsenin öngöremediği bir ekonomik krize doğru sürükleniyor. Bu kriz, sermaye sınıfının yapısal dönüşümlerle işçi sınıfı üzerindeki baskıyı artırdığı, artırmak istediği bir döneme denk düşecek. Bu ne demektir? Bu, güncel gereksinimlerden çok, burjuvazinin tarihsel rövanşının ürünü olan saldırıların bu kez emek-sermaye çelişkisinin acil gereksinimlerinin etkisiyle katmerleşmesi demektir. Bu, sermayenin güle oynaya, belli esnekliklerle ve kırılmaları engellemeye özen göstererek uygulamaya koyduğu köleleştirici politikalara şiddet ve hız katılması demektir.
Irkçılık, liberalizm ve emperyalistler Türkiye’yi bölünme eşiğine getirmiş durumda. Bundan sonrası halklarımıza şantaj, ipleri kah gevşeterek kah gererek “çatışma”yı sürekli kılmak ve uygun anda parçalayıcı dinamiklere geçit vermektir. Başkentte “AKP kapatılırsa bunun ilk sonucu Kürtlerin uluslararası kuruluşlardan yardım talebi olacak” söylentisini yayan Avrupa Birliği uzantılarının büsbütün blöf yaptığı söylenebilir mi? ABD’nin Kürt sorununu bugüne kadarkinden çok daha farklı bir biçimde kaşıyabilecek olanaklara sahip olduğunu bilmeyen kaldı mı? Etkin Kürt siyasetçilerinin bu süreçte sorumlu ve “bağımsız” politikalar geliştirebileceğine inanan var mı?
Ülkemiz Avrupa Birliği ve ABD tarafından alabildiğine kişiliksizleştirilmiş, aşağılanmaya alıştırılmıştır. Emir verilen, azar işiten, horlanan Türkiye Cumhuriyeti “büyük”tür ve bu nedenle emperyalistler tarafından olağanın ötesinde hırpalanmakta, örselenmektedir. Bu büyüklükte, bu zenginlikte bir ülkenin bu denli bağımlı olmasının bedelini biz ödemekteyiz. İnsanlarımız her sabah gazete sayfalarında ülkelerinin aşağılanmasını ve teselli olarak egemenler cenahından gelen anlamsız, karşılığı olmayan çıkışları okumakta, gece yatarken aynı hakaret ve aşağılanmaya televizyon kanallarında misliyle tanık olmaktadır. Türkiye’nin bağımlılığını pek tartışan yoktu, şimdi herkes Türkiye’nin emperyalistlerin elinde oyuncak edildiğini kabullenmektedir. Böyle bir ortamda hangi anlamı yüklüyorsanız yükleyin istikrarı, demokrasiyi, refahı unutun. Geçiniz…
Mısır’da pirinç ayaklanmaları yaşanıyor. Birçok ülkenin temel besin maddesi, aç gözlü gıda tekelleri ve emperyalist ülkelerin zorladığı tarım politikaları sonucunda hızla pahalanıyor. Tarımı çöken, birkaç dayatma üründe yaşanan “patlama” dışında, tahıl, meyve, sebze ve et gereksinimini karşılayamayan Türkiye’de de pirinç bir anda iki katı değerlendi, ekmek zamlandı, semt pazarlarında dahi meyve sebzenin yanına yaklaşılmıyor. Kentler açlıkla tanışmaya hazırlanıyor, köyler terk edilerek hayaletlere teslim ediliyor.
Üretmeyen, borçlanan, tüketime ve satmaya zorlanan Türkiye’de haremlik selamlık uygulamasının girmediği alan kalmadı. Okullar, hastaneler, oteller, toplu taşım araçları… Birçok yerleşimde içki satışına izin verilmiyor. Başbakan bazı konularda ulemaya danışılmasını öneriyor. Sağlık ve eğitim piyasaya ama daha çok tarikatların piyasasına teslim ediliyor. Bir adım ileri iki adım geri memleketi tarif etmiyor, ülke sürekli geriye gidiyor, Türkiye’nin ilerici birikiminde cumhuriyetin kazanımlarını dahi savunmaya isteksiz unsurlarla demokrasi, devrim, sosyalizm kavgasına “hazırlanılıyor”!
Bu bizim sevgili ülkemizdir… Ve bu ülkede solun öncelikli görevi “darbe”yi tartışmak, onu deşifre etmek midir?
Darbeler kahrolsun, hiçbir şeyden çekmedik darbelerden çektiğimiz kadar, hele 12 Eylül’den çektiğimiz kadar!
Lakin bir terslik yok mu? Darbe emrini ABD ve sermaye verir, ABD’den büyük statükocu Kemalistler mi var?
ABD’ye rağmen bu ülkede darbe olmaz, olursa… İşler ve hesaplar karışır… Çok kaygılanan, Ahmet Altan’a, Yasemin Çongar’a sığınabileceğini düşünerek rahatlayabilir, nasılsa aslanlar gibi dövüşeceklerdir…
Yıl 2008, aylardan Nisan… Şu anki durumda bu ülkede işçi sınıfını daha fazla baskılayamazsınız, solu daha fazla geriletemezsiniz. Boşa yumruk sallayacak olan bir darbe orta vadede solu büyütmekten başka bir şeye yaramaz.
Kürtlere karşı darbenin karşılığı bağımsız Kürt devletidir. Bunu bilmesi gerekenler bilir ve bir takım adımlar atarken en az borsa kadar bu olasılığı da hesaba katarlar.
İslamcılara karşı darbe hiç olmaz. Ahmet Hakan’ın “mantar tabancası bile patlamaz” derken referans aldığı Menderes döneminin üzerinden çok geçmiş, kadayıfın altı 50 yılda bayağı kızarmıştır.
Peki darbe olmaz mı?..
Olur… ABD’nin gereksindiği model değişir, AKP bu yükü taşıyamaz, TSK Washington’a büyük bir hediye vaat eder…
Darbe olur, mümkündür… Ancak Uğur Mumcu’yu yüzlerce parçaya ayırarak uğurlayan uğursuz bombadan, Gündem gazetesini yerle bir eden plastik patlayıcıdan 14–15 yılda geldik çantalarda gezdirilen el bombalarına, çocukların eline tutuşturulan molotoflara, işportaya düşen suikast krokilerine…
Evet, bunlar can alıyor, kan akıtıyor… Ama Türkiye’ye bakınca ilk akla gelen darbe olunca, olmuyor, bunlarla olmuyor.
İşin gerçeği, Türkiye yok oluyor…
Yok, olan Türkiye’de piyasa güçlerine modernlik atfeden… Hâlâ var mıdır? Emperyalizmin kimi örneklerde demokratikleşmenin önünü açacağını düşünen… Bu ülkede mi yaşamaktadır? Dinci gericiliğin Kemalistler tarafından şişirilmiş bir balon ya da çağdışı kafaların ürettiği bir paranoya olduğuna inanan… Nereye bakmakta, nereye kulak kabartmaktadır? Bir yandan batılı güçlerin Türkiye’yi dağıtıcı bir sürece soktuğu düşüncesiyle alay edip öte yandan “ayrılmak isteyen ayrılır” rahatlığını sergileyen… Kardeşlikten ne anlamaktadır?
Sol gerçeklerden kaçamaz, tarihsel sorumluluklarından da…

2008/04 |