Son Sayfa
Demokrasi ve Yerel Yönetimler / Ali KIZILTOPRAK
Türkiye de çok derin bir sorun olarak duran olgudur demokrasi. Yani insanlar, yöneticiler, sivil toplum örgütleri vb. birçok kitlenin söylemi olan demokrasi, demokratik haklarımız, demokratik mücadelemiz, gibi kavramlar söz konusu. Acaba bu insanlar örgütler bu sözlerle ne anlatmaya çalışıyorlar. Düşüncelerimizi dile getirmeye çalışacağımız bu yazıda bakmak istediğimiz nokta DEMOKRSİ nedir ve uygulanması sorunudur. ( aslında yazının ilk bölümünde genel anlamda demokrasinin tanımından ve içeriğinden bahsedip ilerleyen bölümlerde ise yerel yönetimlerde ve yerellerdeki demokrasi mücadelesine yer vermeye çalışacağız.)
BİRİNCİ BÖLÜM (Demokrasi Kavramı Üzerine)
Demokrasinin tarifini yaparak başlamamız gerekirse; demokrasinin çoğunluğun yönetimi olan devlet biçimi olarak tarif edildiği ortadadır. Yani demokrasi dediğimizde aklıma ilk gelmesi gereken nokta örgütlenmiş olan devlet biçimi çoğunluğa ait olmalıdır. Yani içinde bulunulan ülkede yaşayan tüm insanlar ülkenin yönetiminde temsil edilmelidir ki orada demokrasiden bahsedile bilsin değil mi?
Ama bu tarife göre karşımıza çıkan bir sorun söz konusudur ülkemiz ve dünya gerçekliğinde. Eğer ki demokrasi çoğunluğun yönetimi ise bugün dünyada ve ülkemizde demokrasi havarisi kesilen devletler de neden çoğunluk yönetimde temsil edilmiyor? Temsil edilmiyor çünkü günümüz devletlerinde yönetim erkini elinde tutan sınıf ve bu yönetim araçlarını da ( yargı, yürütme, yasama vb) kendi çıkarları doğrultusunda düzenleyen çok küçük bir azınlıktır, yani sermaye sınıfıdır, (burjuvazidir). O zaman hemen belirtelim ki devlet dediğimiz baskı aracına sahip olan sınıfa göre de demokrasi anlayışı da, işleyişi de değişmektedir. İşte bu sebepten dolayı demokrasiyi de sınıfsal olarak ayırmaya çalışırsak;
a)Burjuva demokrasisi- yani azınlığın demokrasisi
b)İşçi sınıfını demokrasisi- yani çoğunluğun demokrasisi, yığın demokrasisi
Ortaya çıkmaktadır. Bu iki seçenek devlet aygıtındaki demokrasinin uygulanmasında kaynaklanan ve bunun sınıfsal yapısından kaynaklanan ayrımdır.
Burjuva demokrasisi dediğimiz olgu yaşadığımız dönemde de kapitalistlerin kendi yaşamlarını tehlikeye atmayacak kadar topluma ( yığınlara ) yaşama izni vermelerinden başka bir şey değildir. Yani burjuva demokrasisinde ki demokrasinin içeriği belli bir kesimin (burjuvazinin-sermaye sınıfının) çıkarlarına ters düşme eğilimi göstermeye başlayana kadardır. Bu tehlike sınırlarını zorlama eğilimine girildiği anda demokrasi kavramı ( burjuva demokrasisi ) her şekilde varlığını yitirip, anti demokratik yönetim biçimine geçilme refleksi sergilenir. Bu sebepten dolayı öz itibariyle burjuva demokrasisi dediğimiz biçim demokrasinin özüne yabancılaşmış bir yapıdır.
İşçi sınıfı demokrasisi ise işçi sınıfının erki eline aldıktan sonra karşımıza çıkan ( ya da çıkması gereken ) olgudur. Yani işçi sınıfı siyasal erki ele geçirmiş ve proletarya diktatörlüğünü kurduktan sonra demokrasisini gösterecektir. İşte burada çoğunluğun yönetimi olan bir devlet biçimi (bahsi geçen süreçte devlet tam anlamıyla bir kapitalist devlet gibi değildir. Devlet daha baştan sönümleşmeye başlamış olan bir devlettir. İşte zaten yığınların yönetime katılımı ve aktif olarak var olmaları devletin sönümleşmesini hızlandıran olgulardır ) söz konusudur. Burada işçi sınıfının devlet yönetiminin her aşamasında müdahale veya iştirak etme olanağı ( ve böyle bir tarihsel sorumluluğu söz konusudur) vardır. Yani sönümleşmekte olan devlet aygıtı azınlığın yönetimine değildir. Ama burada bir konuyu açmakta yarar vardır; proletarya diktatörlüğü döneminde devlet yönetimi hala biz uzmanlık gerektiren iştir. Ve bu uzmanlık vasfından dolayı proletaryanın aktif olarak görev almadığı alanlarda uzanmaların yönetimi söz konusudur. İşte proletarya diktatörlüğünde işçi sınıfının yönetime aktif olarak müdahale şansı elinden alındığı vakit ( kanunla ya da pratik yönetim faaliyetinde) devlet yönetiminde yer alan kesim apayrı bir bürokratik tabaka olmakla kaşı karşıya kalacaktır. Kaçınılmaz sonda gerçek yaşamda farklı bir sınıf (tabaka ) olmaya gitmiştir. Ve oluşmuş olan bu tabaka zaman içinde artık yığınlar adına yönetimde olduğu düşüncesini içselleştirerek demokrasi kavramını burjuva demokrasisinde olduğu gibi işe yaramaz hale getirirler kaçınılmaz olarak. İşte işçi sınıfının demokrasisinin temelinde yönetime aktif katılma temel taş olarak durmaktadır.
Yazdıklarımızın ışığında anlaşılması gereken demokrasi kavramının hangi sınıfın devlet biçimi olduğuna göre değişeceğidir. Ancak doğru olduğuna inandığımız proletarya diktatörlüğü döneminde bile demokrasi kavramını yığınlara içselleştirilemeyip yığınların
( işçi sınıfının ) yönetime aktif katılımı ve yönetimi üzerinde sınırsız denetimi sağlanamaz ise zaman içinde proletarya diktatörlüğünün de salt bir diktatörlüğe dönüşüp, kendini içten bitirmeye kadar varması söz konusudur. İşte son olarak yığınların yönetime aktif katılımı, bilinçli müdahale ve bilinçli denetimi gerektiğini içselleştirmeliyiz.
(*)
İKİNCİ BÖLÜM (Yerel Yönetimler ve Demokrasi İlişkisi)
Yazımızın ikinci bölümünde demokrasi kavramını yerel yönetimler ile birlikte irdelemeye çalışacağız. Şöyle ki hep bahsettiğimiz yığınların yönetime aktif katılımını kapitalist sistemde ancak yerel yönetimlerde mümkün kılınabilir. Çünkü yerel yönetimin yöneticileri yığınların
( halkın ) katıldıkları seçimler ile tespit edilir. ( burada seçimlerin demokratik ya da anti-demokratik olduğu konusu tartışılır )
Ülkede yerel yönetimler dendiğinde aklımıza gelen ilk ve etkin kurum belediyelerdir. Belediyelerin toplum yaşamında müdahalesi en çok görülen kurum olmasından ve yerel yöneticilerin seçilmiş olmalarından kaynaklı olarak yığınların ( halkın ) müdahale ve söz sahibi olması kaçınılmazdır. Yerel yönetimlerden bahsederken vurgulayacağımız ilk nokta Belediyeler Kanunun 15. maddesi olan belediyelerin yetki ve imtiyazlarıdır. 15.maddede yığınların ( halkın ) yoğun müdahalesini gerektiren ve kapitalizmin köhnemişliğini kırmaya yarayacak birçok nokta söz konusudur. Bunları sıralamak gerekirse; 15. maddeye göre
a)İlk olarak; halkın yaşamında direkt hissedilen toplu taşıma – içme suyunun organize edilmesi, artık suyun aktarılması – ve katı atıkların organize edilerek toplanması gibi bir yerel yönetimin asli görevleri söz konusudur. Ancak kanuna eklediği utanç sözcükleri olarak kanuna geçen‘’ yapmak ve yaptırmak ‘’ ‘’kurmak veya kurdurmak ‘’ ‘’ işletmek veya işlettirmek’’ gibi kelime oyunları ile kapitalizme pay taşıyan kapı haline getirilmesi. Bu şekilde ki kelime oyunun amacı artık yerel yönetimlerde verdiğin vergi ve pay kadar kamu hizmetlerinden faydalanırsın mantığını sermayeye devrederek işletme hakkını kapitalizmin saldırganlığını açık uygulamasına zemin sağlamak.
b)İnsan sağlığını ilgilendiren ve gıda üretimi gerçekleştiren meslek dallarında faaliyetlerine başlamaları için gerekli ‘’ işyeri açma ve çalıştırma ruhsatının’’ verilmesi konusunda belediyelerin ihmalkâr, tedbirsiz ve göz ardı ederek çalışmaları
c)Mücavir alan içinde kurulan yakıt depolarının, istasyonlarının veya hafriyat atıklarının atıldığı artık bölgelerinin tespit, kontrolü konusunda yaşanan aksaklıklar. ( bu madde aslında c maddesi ile ilintili olarak görülen bir sorundur. Belediyeler bu işyerleri ve alanlara kullanım ruhsatı vererek usulsüz uygulamaları resmileştiriyorlar. Bu konuda en çok aksaklığın görüldüğü mekânda anakent şehirlerin başını çeken İstanbul’dur. Çünkü adıma başı binaların yanı başında var olan yakıt istasyonları bunları göstergesidir.)
Kısaca yukarıda özetlemeye çalıştığımız konular, yığınların ( halkın) yaşamını birebir etkileyen ve mağdur olmalarının temelini oluşturan sorunlardır. Bu sorunlara karşı savaşmak, harekete geçmek demokratik savaşın temellerindendir. Yığınların, işçi sınıfının devriminden sonra yönetime aktif katılımı ile toplumsallaşması sürecinin yaşanacağını söylerken, yığınların kapitalist toplum, kapitalist ekonomik yaşamı içinde, bu sorunlara karşı demokratik hak savaşımları ile oluşacağını unutmamalıyız ve yığınlara da unutturmamalıyız.
Yani bizler ( komünistler, devrimciler, sosyalistler ) yığınları yerellerde yönetime aktif katılmalarını sağlayarak, demokratik savaşımın içinde gelişmelerini, bilinçlenmelerini sağlamalıyız.
Yazımızın başında ( ikinci bölümün ) dediğimiz gibi halkın iradesi ile seçilerek gelen ve belediye yönetiminin elindeki yetkileri bizler iyi kullanıp, doğru kanalize etmeliyiz. Yerel yönetimlerin giderek paran kadar ve ödediğin vergi kadar hizmet alabilirsin anlayışına ve işleyişine dur diyerek, kapitalizmin bu azgın saldırısına ( dayatmasına ) karşı, yığınların seçmelerinden, katılımlarında ve geri çağırma haklarını zorla kullanma inisiyatiflerinden gelen güçleri ile yerel yönetimlerin vermekle görevli oldukları zorunlu hizmetleri ücretsiz ve tüm halka eşi ve adil ulaşacak şekilde organize edilmesini için mücadele etmeliyiz.
— Mesela yukarıda bahsettiğimiz maddelerden ilkinden hareketle tüm mahallelere eşit katı atık tankeri, sağlıklı şebeke suyu temini ve atık suların kapalı sistemle ve arıtılarak aktarılması için,
— Yığınların yaşamını direkt etkileyen mücavir alan içinde yakıt istasyonu kurulması, hafriyat atıklarının şehir merkezlerinde barındırılması, gıda imalatı ve her türlü riskli üretim faaliyetinde bulunan işyerlerinin ruhsatlandırılmasında bilumum yerel yönetimlerin uzmanlarının yanında halkın yoğun temsil edildiği örgüt temsilcilerinin de heyetlere dâhil olması konusunda da aynı çaba harcanabilir. [ burada önemli olan olgu bu tür ruhsatlandırma işlemlerini yapanlar bürokratik kitleyi oluşturmaktadırlar. Ve unutmamak gerekir ki bürokrasi denen bu ara tabaka sürekli olarak sermayeye hizmet eden bir kesimdir, yani onlara ihaneti ya da eksi çalışması söz konusu olamaz. Çünkü memurların oluşturduğu bu elit bürokrat kesimin sermayeyle uzlaşmaması söz konusu da olamaz. İşte bu sebeple yığınların temsilcileri bu heyetlerde aktif görev almak zorundadırlar. (**)
Tüm söylediklerimizin ışığında açıklanması gereken birkaç konuda bahsettiklerimizin tüm halk için zorunlu olan ihtiyaçlar olduğudur. Ve devletin sosyal devlet olmasından yola çıkarak ( böyle bir şey yoktur, çünkü devletin kendisinin sosyal olduğunu iddia etmekten ileriye gitmemektedir. Yığınlar yaşamında sosyal devlet olgusunun faydalarını görememektedir. Zaten ekonomik olarak da imkânsızdır. Küreselleşmenin bugün ki konumunda Sovyetlerin yıkılması ve dünyada işçi hareketinin zayıflaması ve hiçbir alternatif ( güçlü ) işçi devletinin kalmaması da dünya da sosyal devlet olgusunun bitmesi için yeterli sebeplerdir.) tüm bunları yığınlara kar amacı güderek ve para kazanmak mantığı ile vermesi düşünülemez. Ama dediğimiz gibi kapitalizmin her şeyi kar mantığına odakladığı için tüm bu hizmetlerden paran kadar faydalanabiliyorsun. Bu da demek oluyor ki asgari ücretli ve çoğu zaman asgari ücretin altında çalışan emekçi halkın ( yoksulların-mülksüzlerin) yerel yönetimlerin hizmetlerinden faydalanması mümkün değildir. Ama burjuvazi her zaman ki gibi ukalaca belediye kanunun 15. maddesindeki yetki ve imtiyazlar bölümünün birinci maddesi olarak şu maddeyi koymuştur’’ Belde sakinlerinin mahalli müşterek nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla her türlü faaliyette ve girişimde bulunmak’’. Bugün parasız kılını kıpırdatmayan yerel yönetimlerde bu maddeye kar edeceği her girişimde bulunur demeleri daha doğru idi.
Buraya kadar yazdıklarımız Belediye Kanunun yetki ve imtiyazlarına dairdi ancak ya halkın
( YIĞINLARIN ) istekleri ve daha doğrusu gereksinimleri nelerdir? Sorulması gereken sorun budur. Ama bu soruyu cevaplamadan önce işçi sınıfının-mülksüzlerin-emekçi halkın-işsizlerin yani yığınların gereksiniminin kapitalizmin şartları altında karşılanması imkânsızdır. Yani sermaye sınıfın yığınlara bu gereksinimleri sağlamaz ve sağlamakta istemez yapı olarak.
Ama biz yığınların gücüne dayanarak talep etmesi gerekenleri aşağıdaki gibi sıralamalıyız.
1- İlk olarak son günlerde sağlık bakanının yaptığı açıklamalarında görüldüğü üzere aile hekimliği denilen ( ama açıkça Pazar doktorculuğu diye adlandırılabilecek ) sistemine karşı inatla yerellerde her mahallede tam tesisatlı-uzman kadrolu ve en fazla 3 000 kişi geçmeyecek
Kapasiteli Sağlık birimlerinin oluşturmaları gerekmektedir.
2-Sanayi bölgelerine çok yakın olan yerleşim birimlerinde sanayi kimyasallarının riskine karşı en uzun ayda bir kez olmak koşulu ile tam ekipmanlı sağlık taramasının yapılması ( bu geçici istemi kesinlikle sanayi bölgesindeki mahalleyi başka bir yerleşim birimine kaydırıp ve tüm giderlerinin mevcut mekândaki sermayedarlara ( sanayi bölgesindeki ) çektirilmesi gerekmektedir)
3- Anadolu da çoğunlukla geleneklerinde baskısı ile kadınların günlük tarım işlerine ve sürekli olarak tarıma dayalı endüstri işçiliğine iştirak etmelerinden dolayı bakıma muhtaç çocuklarının mesai saatlerinde ve gerekli olduğunda tam gün bırakabilecekleri çocuk bakım evleri ( kreşler-yuvalar) kurulmalıdır. Bu bakım evleri yoksul ve işçi mahallelerinde tüm bakıma muhtaç çocukları kapsayacak düzeyde kapsamlı ve kapasiteye sahip olmalıdır.
4- Bakıma muhtaç olan yukarıda bahsedilen çocukların en az 12 yaşına gelene kadar ( yani temel ilköğretimlerini tamamlayana kadar ) süt ve temel süt ürünleri gıdalarının temininden sorumlu oldukları organizeler kurulmalıdır.
5- İşçi mahallelerinde kadınların yoğun üretimin içinde olmalarından dolayı yaşamlarının devamı için gerekli olan beslenme ve giyinme ihtiyaçlarının toplu komünler şeklinde planlanmasının yerel yönetimler tarafından örgütlenmesi gerekmektedir. ( burada söylemek istediğimiz ortak komün mutfakları-toplu mahalle çamaşırhaneler gibi) Bu isteme gerçek yaşamda Latin Amerika da topraksız köylü hareketi tarafında başarılmıştır ve bu isyan içinde düzenli kurtarılış bölge diye hitap edilen yığınların yönetimindeki alanlarda gerçekleşmişti.
6- Yerel yönetimler bulundukları bölgede eğitim sürecinde ki gençlere ve öğrenme, ilerleme isteğini hiç kaybetmemiş ama kapitalizmin vahşiliği sonucu üretim sürecine iradesi dışında artı emek sağlamak için girmek zorunda kalmış gençliğin ve yetişkinlerin de faydalanabileceği; tüm dünyadan enformasyon yönünden beslenen aynı zamanda geniş teknolojik destekle desteklenmiş bilim, kültür ve kitap kolektifleri yaratmakla yükümlendirilmelidir.
7- Yerel yönetimler; bölgede ki gençliğin alternatif zamanlarını değerlendirebilmeleri hatta ve hatta profesyonel olarak spor organizasyonlarının örgütlenebileceği kompleksleri oluşturmakla sorumlu tutulmalıdır.
Yukarıda saymaya çalıştığımız birkaç istek programatik hale getirilebilecek yerel yönetimler meselesindeki birkaç öneridir. Unutmayalım ki komünistler her zaman için güçlü bir parti vücudunun ancak ve ancak yerellerden giden güçler ile ayakta kalabileceğini bilmelidir. (İşte yerel yönetimlere aktif katılım Yerellerde verilecek demokrasi mücadelesi ( tabi ki demokratik istemlerimizin çözümü ancak ve ancak devrimci yığın müdahalesi ile mümkündür.) güçlü ve kemikleşecek kadroların yetişmesine yardımcı olacaktır. Tüm bu taleplerimiz yığınları harekete geçirmeye ya da dikkatini nereye verilmesi gerektiğini öğretecektir. Unutmayalım ki devrim yığınların eseri olacaktır, yığınların devrimlerini sahiplenmeleri ve aktif olarak katılımlarıyla ebedileşecektir. (***)Yıldırım Girneli yoldaşın vurgulamak istediklerine giden yol yerellerde ki mücadeleden geçmektedir. Yıldırım Girneli yazısında işçi ve yoksul semtlerinde can alıcı acil sorunlara çözüm olabilmekten bahsetmektedir. Çözüm olabilmek için yığınları çözüm üretmenin içine aktif katılmaya yönlendirmeliyiz. Ve bu yönlendirmeyi yaparken yığınlara çözüm sadece ve sadece devrimden geçeceğini anlatmalıyız. Hem yereller eli ile yoksul semtlerde örgütlenecek bir yapının üretim alanında ( fabrikalarda ) örgütlenmeye kolaylık sağlayacağı açıktır.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM ( Çözüm-Öneri)İlk iki yazımızda anlatmaya çalıştığımız demokrasi kavramı ve yerellerde demokratik istemlerin neler olması gerektiği konusundan sonra bu talepleri örgütleyebilecek, talepler için halkı yığınsal, olarak harekete geçirecek ve demokrasi savaşını şekillendirecek bir yığın örgütü nasıl olmalıdır? Sorusunu cevaplamalıyız. İşte önemli sorunlardan bir tanesi de budur. Unutmayalım ki bahsettiğimiz tüm sorunlar-talepler ve bunların mücadelesi ancak yığınlar gerçek demokrasi ( asıl olarak devrimci ) mücadelesi ile çözülebilir. İşte bugün yerellerde ilerici, devrimci, demokrat kadrolar nasıl bir örgüt yaratmalılar.
Bu sorumuzun cevabı esasen çok basit ve nettir. Bugün kadrolar anti-kapitalist yığın örgütleri örgütlemeliler ve bu örgütleri yaşamsal acil sorunların karşılamaması önündeki en büyük engelin kapitalist sistemin ve bu sistemin aracı olan devletin engel olduğunu teşhir edici mücadele ekseni izlemeleridir. Şimdi birçok komünist olduğunu iddia eden kişi veya kurumlar diyebilir ki- işçi sınıfının öncü ve savaşken partisi ( herkese göre kendi örgüt-ya da partisi ) dururken neden başka örgütlenmeler.
Aslında neden çok açık;
1-Şu an için ülkede ve dünyada hali hazırda bir devrimci durumdan bahsedemeyeceğimiz için yığınların bu durağan anlarda devrimci savaşkan öncü partisini iştirak etmesi mümkün olmuyor. ( burada özverili yâda inanmış ve partisi ile bağdaşmaya hazır öncü işçiler ve devrimci neferler ayrı tutulmalıdır. Onlar örgütlenmeye hazır partisinin onları kucaklamasın beklemektedirler zaten )
2-Bu durağan dönemde yığınları demokrasi savaşımı içinde-(ama devrimci talepler ile)- savaşa hazırlamak yada devrim sonrası yığınların yönetime aktif katılımı sağlamak için bir öne hazırlık süreci olması için bir ara örgütlenme olmasından
3-Bu örgütlenmelerde devrimci durum anında ittifak yapabileceğimiz ara katmanlara ait yığınlar ile de birlikte hareket etme olanağı olmasından dolayı vb
İşte bu ve daha birçok sebepten dolayı bu yığın örgütleri yaratılmalıdır.
Bu yığın örgütleri eğer ki seçme haklarından ve geri çağıma güçlerinden- en önemlisi yığınların örgütlü sesi olmaktan gelen gücünü kullanabilirse yerellerde gerçekten devlet yönetim mekanizmasını yaşama geçirebilirler. Bu olayı detaylı olarak algılayabilmek için Sovyetler birliği örneği incelenmelidir. Bu incelemeyi yaparken işçinin sesi gazetesinin eski sayılarında yer alan Mustafa Kızıltepe’ye ait halkın gücü halk meclisleri yazı dizisi yardımcı olacaktır. (****)
Kaynakça
(*)Not: yukarıda bahsetmeğe çalıştığımız noktaların daha bilimsel açılımlarına ulaşmak için Rıza Yörük oğlu’nun SOSYALİZM ve DEMOKRASİ kitabına başvurmakta sınırsız fayda vardır. Kitabın PDF dosyasına ulaşmak için aşağıdaki linki tıklayınız.
http://www.t-k-p.org/yayinlar/kitaplar/SosyalizmVeDemokrasi.pdf
(**)Bürokrasinin hizmetini ve uzlaşmasını anlamak için RIZA YÖRÜKOĞLUNUN örgüt ve örgütçü broşürünün Marksizm ve Örgüt teorisi bölümünde detaylı olarak bulabilirsiniz. http://www.t-k-p.org/yazarlar/ry/kitaplar/OrgutveOrgutcu.pdf ]
(***)Bu konu hakkında Yıldırım Girneli yoldaşın işçinin sesi 445 sayısında ki semtler kalelerimiz olmalı adlı makalesine(***) bakmamızda yarar vardır. Yıldırım Girneli dostun makale linki http://www.t-k-p.org/eski/445/semtler.htm
(****) http://www.t-k-p.org/eski/is_eski_sayilar.htm ) Bu incelemelerde de göreceğiniz gibi Sovyetlerin gelişme sürecininde çok farklı olmadığını göreceksiniz.
***
Ulemaya mı Sormalı? / Tamer UYSAL
Günümüzden 2500 yıl önce yaşamış Devlet adlı ünlü yapıtın yazarı Eski Yunan’lı filozof Platon siyasetle ilgilenmeyen aydınları bekleyen kaçınılmaz sonun cahiller tarafından yönetilmek olduğunu belirtmekteydi.Platon yüzyıllar hatta binlerce yıl öncesi yönetim biçimine ilişkin arayışlarında idealist bir yönetim biçimi ortaya koymak istemiş ancak kendine özgü eşitlikçi toplum kurma düşü yani adına sofokrasi denilen ahlâki reformculuğu bir işe yaramayıp yozlaşarak timokrasiye yani zenginlerin diktatoryasına dönüşüvermiştir.Ne binlerce yıl öncesi özdeşleştiği Atina’sında ne de günümüzde demokrasi hiçbir biçimde insanlığın aradığı eşitlikçi, özgürlükçü ve adil bir yönetim şekli olmayı başaramamıştır.Eski Yunan ve Roma tüm uygarlık meziyetlerine rağmen mimari özenle görkemli tapınaklar yanında arenalar da inşa ederek vatandaş gördüklerine ikinci sınıf insan bile saymaktan imtina gösterdiği için ötekilerini ölesiye dövüştürerek hedonist duygulara feda etmekten çekinmemiştir.
Çağdaş hukuk sistemine temel teşkil eden Roma İmparatorluğu ilginçtir ki tarihteki ilk köle ayaklanmasına tanıklık etmiştir.
Günümüze egemen olan iletişim şekli dünün filozofik yaklaşımlarına bile rahmet okutacak düzeydedir.
Küreselleşen dünyada çözülen toplum yapıları, kültürel yaşamdaki yozlaşma, insan ilişkilerinde ulaşılan aşama iç açıcı tablo sergilemekten çok uzaktır. Tüketim anlayışları insanları daha saldırgan bireyler haline dönüştürmüş, yurttaşlık kavramının yerine para ve mülkiyet ilişkilerinin değişimi ile sistemin dayattığı meta kavramı ön plana geçmiştir.
İnsanların sahip olduğu parasal değerler arasına giren bilgi sınıfsal ayrımları belirleyici bir değer olarak artık metalaşmıştır.
Aydınlanmacı düşünürlerin de belirttikleri gibi bilgiye sahip olmanın yolu aynı zamanda egemen olmaktan geçiyor. Çünkü günümüzde bilgiye biçilen rol sınıfsal ilişkilerin gölgesinde piyasalaşmaktan öte iktidar olmak anlamına geliyor.
Her sınıflı toplum bilgiyi (gücü) kullanmaya cevaz veren kendi seçkinlerini yaratıyor.
Son günlerde şaşırtıcı olan Türkiye’de gelişen olaylarla gerilen siyaset arenasında tartışmaların odağında bu alanda politika dışı bir ismin gündeme gelmesidir.
Siyasetteki yozlaşma ve boşluk sebebiyle bir TV programında sarf ettiği sözler yüzünden kabak Aysun Kayacı adlı mankenin başına patlamıştır. Katli vacip bir aktör haline dönüşen Kayacı oysa bir figür olarak ne savunduğu sınıfı ne tam aksini mi temsil etmektedir?
Gerçek ne yazık ki sadece kendi ulema sınıfını oluşturmakla meşgul olanların yaralarına basılmasından ibarettir.
***
Çocuk Yaşamın Ta Kendisidir / Özgür KARAKAYA
Yeryüzünün en büyük neşesi, insanın dünyada sahip olacağı en güzel varlık ve ailenin sevgi meyvesidir. Hayatın ölüme verdiği gözdağı; umutla, ilk aşklarla, insanın içini yıkayan su, ışıl ışıl gözlerle hayatın anlamını taşıyandır. Büyüklerin dünyasın da gülümseyen canlı, dört mevsim gibidir. Gülüşüyle yüzümüzde çiçekler açtıran, pırıltısıyla içimizi ısıtandır. İki öpücük kondurmayı neden beceremiyoruz yanaklarına şımarmasın diye mi? Gözleri içtenlikle gülen bu canlıları, nasıl bizim gibi ruhsuz ve yaşamdan zevk almaz birer kişi haline geliyor? Ya da kimi zaman neden sokağa atıyoruz? Çalışsınlar sokaklarda, hayatı öğrensin diye mi?Türkiye çocuk sorunlarını ertelemektedir. Bununla birlikte ülkemizde çocuk sorunları her geçen yıl derinleşmektedir. Sosyal güvenceden yoksunluk nedeni ile güç koşullardaki aile sayısındaki artış devam ediyor. Onlara mutlu bir yaşamı, hayallerini gerçekleştirecek ortam da sağlanamadı. Okul başarısı ve hayat başarısı arasında denge kurulamadı.Çocuklarımız küçük yaşta hiç bitmeyecek sınavlı tek tip yaşamın içine itiliyor. Çocuk sorunlarına bakıldığında en büyük etken yoksulluk, dört çocuktan biri yoksul beş çocuktan biri çalışmaktadır. Çocuğun hayata karşı olumsuzluğunda ailenin etkisi bulunmaktadır.Diğer bir sorun ise, Doğu’da doğumların % 54′ü evde gerçekleşiyor. Son 5 yılda çocuk suçlarında artış göze çarpmakta, Türkiye, üstün yetenekli çocuklarını eğitemeyen bir ülke durumunda. 6-13 yaş grubu okullaşma oranı kızlarda daha az, kızların okullaşma oranı her alanda erkek öğrencilerin gerisinde. Töre namus olaylarında kız çocuklarının yaşama hakkı yeteri kadar sağlanamadı. 0 – 18 yaş sağlık güvencesi sağlanmayarak, çocukların beslenme bozukluğunun neden olduğu hastalıklarda yaygın. Korunmaya muhtaç çocuk sayısı da artmaktadır.
Çocuklar bizim geleceğimiz idi ama ne yazık ki kötü emellere alet ediliyorlar. Yakın zaman içersindeki olaylara baktığımızda Cumhuriyet gazetesine Molotof kokteyli atan üç saldırgandan birisi 13 yaşında bir çocuktu. İlk ifadesinde “İnternet kafe de oyun oynuyordum” demişti. “Birileri geldi, gidiyoruz diyordu.”
Yine Hrant Dink’i de bir çocuğa vurdurmuşlardı. Rahip Santoro’yu da öldürende çocuktu.
Egemen anlayış çocukların gerçeklik algılarını ve değer yargılarını medya, eğitim sistemi ve din gibi aygıtlarla yeniden şekillendirir. Hiçbir çocuk, değişimden, kendisinden farklı olandan öldüresiye nefret edemez. Onları yönlendiren dürtü, güçlüden yana olmanın, topluca bir şeyden nefret etmenin ya da topluca bir şeyi sevmenin dayanılmaz çekiciliğidir.
Bebek ve 5 yaş altı ölümleri hâlâ yüksekken ve işsizlik her geçen gün artarken Başbakanımız da “üç çocuk yapın diye çağrıda bulunuyor”. Yapalım ya sonrası?
Çocuklarımızın geleceğini garanti almadan onları bu dünya ya nasıl gönül rahatlıyla getirebiliriz ki. Her gelen çocuk borçla doğuyor. Yarınlarımız ipotek altında. Ne yazık ki bağımsız çocuklar dünyaya getiremiyoruz. Her yapılan yolsuzluk ve çevre tahribatı çocuklarımızın geleceğinden çalınmıştır.
***
Uyanış / Ayla KARANFİL
Bir gün uyanmıştık uyuduğumuz gaflet uykusundan. Kan damlamıştı üzerimize, yüzümüze ve her dokunuşumuzla yok ettiğimiz ellerimize.El sürdüğümüz her yere acı damlamıştı, bir silah olup patlamıştık. Sinsi bir dost gibi yavaşça tetiğe dokunmuşlardı fark ettirmeden. Paramparça edilmiştik; etlerimiz dağılmıştı etrafa, göklerden bereket yerine suç yağar olmuştu. Her damlasından nasiplenmişti insan.Tek tek esir almıştı, kaçmak isteyenlerin üzerine sıçramıştı ve bir bir yapışmıştı. Bir damgaydı üzerimize mühürlenen. Ya kalbimiz, o da öyle miydi? Sevgi, umut tohumlarının hiç mi bir zerresi yoktu? Birlik çağrıları yapmıyor muydu aynı kalbi taşıyan insanlara yoksa hep aynı rüyaya mı düşüyorduk. Hayat bir tekrar mıydı ve biz tekrarlanan hayatları mı öğütlüyorduk? Duvarlarımıza o mutlu gülen yüzlü aile tabloları asmayalı çok olmuştu… Hepsi yerlerinden çıkarılıp o sıcak mutluluklarla birlikte kaybolmuşlardı mazilerde.Kalabalıklar içinde kocaman yalnızlıklar yaşıyorduk. Zaten yalnız değil miydik doğarken de ölürken de? Doldurulmuştu kafalar itinayla yıkanıp yeni bir kalıba dökmek istiyorlardı bedenlerimizi. Sadece bedenlerimizi de değil ruhumuzu da almak istiyorlardı. Acıyla besliyorlardı ruhlarını ve şeytana satıyorlardı. Bizi yalnızlaştırmaktı çabaları, boynumuza sarılıp kanımızı emiyorlardı. Kan çanağına dönen gözler öfke saçıyordu. El kalkıyordu kutsanan insanlara, nesnelere, nefes alıp veren her canlıya. Mayınlar döşenmişti geçeceğimiz yollara, sınırların ardından el sallar olmuştuk sevilenlere. Beyinlerimize tek tek çakılan çivi gibi indiriyorlardı darbelerini bir vuruşta tuz buz oluyordu yüreklerde. Ama böyle olmamalıydı hiçbir şey… Bir gün yine uyanmalı yeni bir güneşle doğan güne… Hala umut var…
O mayın tarlaları bir bir gül bahçesine dönüşecek. Üzerinde çocuklar gibi koşuşturacağız. Ellerimizi toprağa değdirecek, çıplak ayaklarımızla hissedeceğiz. Avuçlayacağız bir karışını bile hiçbir şeye değişmeyeceğiz bir miras bırakacağız yarınlarımıza. Kenetlenecek ellerimiz birlikte su vereceğiz yeni tomurcuklanan çiçeklere. Boyun eğmeden eğilip bükülmeden büyüyeceğiz aynı topraklarda. Her şeyden geçeceğiz belki yapabilme, başarabilme umudumuzdan vazgeçmeyeceğiz.
Yepyeni başlangıçlar yapacağız çığlıkların, isyanların olmadığı gözyaşlarının akıtılmadığı umut denizlerinde yüzeceğiz. Her kulacımızda yeni bir hayat kurtaracak öpücüklerimizle yaşama döndüreceğiz. İnsanlığın nesli tüketilmeden üretime geçeceğiz çalışacağız durmadan çalışacağız. O gün gelip çattığında dimdik duracağız karşımızda olanların karşısında bir ağızdan haykıracağız sevinç nağmelerini. Vazgeçişlerin yaşanmayacağı direncimizi yitirmeyen insanlar olarak yürüyeceğiz yollarımızda. Artık adımlarımızı atarken kendimizi değil hepimizi, tüm insanlığı düşünerek basacağız topraklarımıza. Her karesinde emeğin ve alın terinin var olduğu vatan toprağına, aşkımıza…

2008/04 |