Haziranda Ölmek Zor / Ömer FARUK
Karadeniz’in hırçın dalgası, asi sesi; şair ceketli çocuk…Hangisini seviyorsanız onu kullanın; ben “şair ceketli çocuk” diyorum. Evet, o şair ceketli bir çocuktu; geldi, gördü, sevdi ve 34 yaşında şarkılarla geçip gitti aramızdan. Ölümünün 3. yılında sevgiyle, saygıyla ve rahmetle anıyoruz.
Yaşamının Özeti
Kazım Koyuncu, 7 Kasım 1971 tarihinde Artvin’in Hopa ilçesine bağlı Yeşilköy (Lazca: Pançol) köyünde doğdu. Nüfusa geç kaydedildiği için resmi doğum tarihi; 10 Mayıs 1972.
Müziğe ortaokul birinci sınıfta mandolin çalarak başlamış, çocukluğu, “üstadım” dediği, “Kemençeci Yaşar” lakabı ile tanınan Yaşar Turna’nın yanında türkü dinleyerek geçmiş. İstanbul’a üniversite eğitimi için geldikten sonra müzikle yoğun olarak uğraşmaya başlayan Şair Ceketli Çocuk, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden siyasi nedenlerle ayrıldıktan sonra, 21 yaşındayken, 1992 yılında profesyonel müzik hayatına atılır…
Bir röportajında müzik kariyerini, sanata ve sanatçıya bakışını şöyle özetliyor Kazım Koyuncu:
“…Müziğe çocukken, ortaokul birinci sınıfta, Mandolin çalarak başladım. Sonra biraz gitara merak sardım. İstanbul’da üniversiteye geldikten sonra müzikle yoğun olarak uğraşmaya başladım. Profesyonel olarak 1992 yılından bu yana müzikle uğraşıyorum. İlk müzik grubunu 92’de kurduk. “Dinmeyen” isminde Türkçe müzik yapan politik bir gruptu bu. 96′da “Sisler Bulvarı” adlı bir albüm yaptıktan sonra grubumuz dağıldı. “Dinmeyen”i kurduktan hemen sonra 93 yılında “Zuğasi Berepe” (Denizin Çocukları) isimli yeni bir grup kurduk. Yani hem “Dinmeyen” devam ederken hem de bu grup devam etti. “Zuğasi Berepe” ile 95’de “Va Mişkunan” (Bilmiyoruz), 98’de “İgsaz” (Gidiyor) isimli albümleri yaptık. Sonra 98’in sonunda “Zuğasi Berepe” de dağıldı. Ben o tarihten itibaren tek başıma müzik yapmaya devam ettim. “Salkım Söğüt” isimli bir proje vardı. Şu ana kadar dört tane çıktı. “Salkım Söğüt” projelerinin ikincisinde, üç şarkıyla yer aldım. Ondan sonra 2001 yılında ilk solo albümüm “Viya”yı çıkardım… Aslında Zuğasi Berepe’nin son dönemlerinde tartıştığımız, konuştuğumuz bir şey vardı. Daha otantik bir çalışmaya yönelmek istemiştik… Ama bunu yapamadan gurup dağıldı. Ben çok da içime sinmeyen bir birinci albüm yaptım. Askere gidiyordum. Bedelli hikayeleri filan; bir an önce o işi halletmem lazımdı. Yarım yamalak bir albüm çıktı. Tam da istediğim gibi olmadı. Fakat içimdeki zaten o eski Rock ateşi biraz müzikal olarak sönmüştü. Sonra işte öyle çalışmalar geldi. İkinci albüm yine elektrik gitarın, akustik gitarın ağırlık kazandığı bir çalışma oldu. Çok otantik değil çok da modern değil. Arada bir yerde. Ama ikinci albüm daha beni anlatan bir şey…”
“Şarkılar sistemden daha güçlüdür”
Bir soru soracağım şimdi; yıl 1480, Milano ya da Floransa dükünün adını bana bir çırpıda söyleyebilir misiniz? Hadi onu geçelim; Rönesans döneminden bir Kral ya da devlet adamı adı söyleyin desem… Söyleyemezsiniz, hiç kimse –eğer tarihçi ya da ilgili uzman değilse- söyleyemez; ama Rönesans İtalya’sı dediğim anda Da Vinci, Michelangelo, Raffaello isimleri ardı ardına sıralanır zihninizde değil mi… ‘Sıradan’ bir vatandaş dahi olsanız o meşhur Mona Lisa mutlaka bir yerlerde Meryem Ana’nın sıcak tebessümüyle bakmıştır size…
Gelmek istediğim nokta; insanlık tarihinde eğer bin kral ya da devlet adamı, bakan veya yönetici adı hatırlanıyorsa bunun on katı kadar sanatçı, yazar, aydın, ressam, müzisyen, heykeltıraş… vesaire… adı hatırlanıyordur.
Devletleri, insan denen varlığın en büyük ve sistemli organizasyonu olan devletleri yönetmişler değil de sıradan adamlar, sanatçılar daha çok hatırlanıyor, seviliyor ve biliniyor. Hani der ya Baki; ”bıraktığımız bu boş kubbede bir hoş sedaymış.”
“Şarkılar politikadan, kurumlardan, sistemden daha güçlüdür. Hayatın sonuna kadar kalabilirler, temizdirler ve bir çok güzel şeye sebep olabilirler. İktidarlar, sistemler yıkılabilir, devirler değişebilir, şimdi dünyayı yönetenler kısa bir süre sonra üstelik bütün kötülüklerine rağmen unutulabilirler.”
Kazım Koyuncu’dan alıntıladığım bu pasaj sonrası geçti bunlar aklımdan bir anda; bütün kötülüklerine rağmen bir gün unutulduklarında geriye insanlık için kalemiyle, fırçasıyla dövüşmüş olanlar hatırlanacak; bu ne kadar adil, ne kadar doğru bilemiyorum. Unutmalı mıyız onları, insanlara haksız bir zulmü uygun görenleri; tarihe gömüp daha önce gelecek için, aydınlık için yazmış-söylemişlerin türküsünü mü çalmalıyız yalnızca?
Kazım Koyuncu bu toprağın yetiştirdiği, o yazmış-söylemişlerin en güzellerinden birisiydi, onu bu kadar özel yapan belki de gencecik yaşta aramızdan geçip gitmesiydi. Ama onu bu şekilde anmak, fikirlerinden ve ürettiklerinden soyutlamak salt bir “tapınma ve yüceltme” olgusu yaratabilir. Asıl ve yaşayacak olan düşüncedir, düşünceyi doğuran bu düzendir.
Peki düzene sesini çıkararak yükselen Kazım Koyuncu nasıl bakıyordu bu düzene?
“Bizler çok genç çocuklardık. Rockçıydık. Aslında dışarıdan bakıldığında büyük sorumluluklar taşımayacak, oldukça bireysel durumlarına, kendi hallerine düşkün gençlerdik. Bu da doğaldı. Ama çok da öyle değildi, korkunç sorumlulukları da içinde barındıran tuhaf gençlerdik. Türkiye’de 89 döneminde böyle gençler vardı. Ben öyle bir çocuktum mesela, serseri, uzun saçlı, küpeli memleketten gelmiş öyle bir çocuktum ama bir taraftan halkımın sorunları, siyaset vs…biz tam o dönemde böyle bir müziğe başladık. Hem Rockçıydık hem de halkın sorunlarına duyarlı gençlerdik… Artık yok öyle şeyler; eskiden öyle şeyler söylüyorlardı. Şimdi hikaye oldu. Bizde o vardı. Kendi bireysel özgürlüklerine çok düşkün gençler hem de mesela Lazca’nın yok olmasından çok büyük rahatsızlık duyan, o kültürün yok olmasını istemeyen insanlardık.”“Hayatta yerinde durmamak, muhalif olmak, hep karşı çıkmak gerekiyor. Genellikle güzellikleri oradan buluyoruz. Ve genellikle o güzellikleri karşı çıkanlar değil, karşı çıkmayanlar yaşıyor sonra; fakat eninde sonunda anlıyorlar. Bundan beş sene önce Viya albümüm yayınlandı. Sanki gazete çıkarıyormuşum gibi sahil yolu projesinden söz ettim orada. İnsan albümünde sahil yolunu yazar mı? Ama yazmak zorundaydım. Çok gücüme gidiyordu. Kimse bir şey söylemiyordu. Ben de memlekete geldiğim zaman çok sinirlerim geriliyordu. Onu yazdım. 5 sene sonra sahil yolu bitti. İnsanlar sahilimiz yok oldu diyorlar. O dönemde çok kızıyordu insanlar. Akrabalarımız bile kızıyordu. Ama o yaramazlığımdan gurur duyuyorum. Ya da başka bir şey; Fırtına Deresi için de öyle. Bunlar olmasa bu hayat çekilmezmiş. Bu yüzden yaramazlığa devam edeceğiz. Merak etmesinler yanlarındayım; ben kenarda kalanların sesiyim.”
Kenarda kalanlar…
“Şarkılarla geçtim aranızdan…”
“Bu hayat böyle mi olur / düşen hep yerde mi kalır / gün olur belin doğrulur / kim n’olacak bellim olur” dizeleriyle “düşen” yani kendi deyişi ile “kenarda kalanlar” için, “düşen ve kenarda kalanlar” adına sorgulayan bir “isyan bayrağı” idi Kazım; devrimin Karadeniz’den yükselen bayrağı. “Karadeniz’in hırçın çocuğu” diyorlardı ona; demokrasi adına atılan adımlarda müziğiyle, fikirleriyle yer aldı; Fırtına Deresi’ne yapılacak santrali ve Karadenizliyle Karadeniz arasına örülecek beton sahil yolunu protestodan, insan hakları ihlallerine karşı çıkmaya, Çernobil mağdurlarına (nereden bilebilirdi ki o zamanlar; aynı kaderi kendisinin de paylaşacak olduğunu) moral olacak bir dolu etkinliğe destek veriyordu. Müzikte de, birkaç halk müziği sanatçısının tekelinde sıkışmış kalmış Karadeniz bölgesinin müziğini, hem yurt çapında hem evrensel normlarda yayımlamayı düşünüyordu… Yarım kalmasaydı ömrü, İskoçların Gaydası ile Karadeniz’in Tulumunu buluşturacaktı, olmadı.
Ama o birilerinin gözüne sokarcasına dalgalandırırken gitarına sardığı müziğini bir bayrak misali; görmezden geldi sistemin tepesindekiler, “Media” çeşmesinin başını tutanlar onu; yok saydılar; halk için üreten bir sanatçıyı değil, kendi çıkarları için halka ninni söyleyen sanatçıları (!!!), mankenden bozma şarkıcıları alkışladılar, alkışlattılar. Kazım Koyuncu gibi, sanatı halk için yapan toplumcuları görmediler.
Ta ki 2002 yılında Gülbeyaz, Sultan Makamı gibi televizyon dizilerinin müziklerini yapmaya başlayıncaya kadar. Kendisinin de dediği gibi; “Gülbeyaz’ın çok büyük etkisi oldu, Gülbeyaz’dan sonra zaten popüler bir halk sanatçısı olma yolunda ilerledim…” Gene de eline geçirdiğini hızla tüketip öğüten popüler kültürün değirmenlerinde kaybolmadı o; daima halkının mutluluğu için çalıştı, halkının arasında oldu.
Taraftarı olduğu Trabzonspor için marş yazmak istediğiyse buruk bir rivayettir.
Evet; Karadeniz’in ötesindeki Türkiye onu geç kazandı, fark etti; ve ne yazık ki bir çok değerinin kıymetini bilemediği gibi, çok kolay ve erken kaybetti.
Ölümünün ardından, Ocak 2007’de sanatçının şarkılarını derleyerek “Dünya’da bir yerdeyim” adlı tek bir albümde toplayan Halkevleri, bu çalışmadan elde edilen gelirle İstanbul / Kadıköy’de “Kazım Koyuncu Kültür Merkezi”nin kurulmasına öncülük etti. Kültür Merkezi bugün; müzikten resme, sinemadan felsefeye kadar birçok sanat ve bilim dalında meraklı ve öğrenmeye açık, başta gençler olmak üzere herkese ücretsiz hizmet vermektedir.
İçinde bulunduğumuz 2008 yılında, Kazım Koyuncu’nun hayat hikayesinin yanı sıra bir kısmı hiçbir yerde yayınlanmamış görüntülerinin de sunulduğu, yönetmenliğini Ümit Kıvanç’ın yaptığı “Şarkılarla Geçtim Aranızdan” belgeseli 3 DVD halinde yayınlanmıştır.
“Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.”
“Devrimi düşlüyorsan ona göre yaşarsın. Yürüyüşün farklı olur. Bakkala, manava başka türlü davranırsın. Bunun için sana kimse puan yazmaz tabii ama anlarlar, orada birisi farklı yürüyordur.”“Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar’a, ateş hırsızlarına, Ernesto “Çe” Guevara’ya, yollara - yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen - öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.”
Teşekkürler Kazım Koyuncu.

2008/06 |