Ömer Zülfü Livaneli – Savaşan Bir Yaşam / Emre MAZLUMOĞLU

 

 

 

“Keçi!”

20 Haziran 1946 doğumlu Ömer Zülfü Livaneli’ye babaannesi böyle sesleniyordu. Yaşadığı dönem boyunca verdiği amansız mücadele, onca engel karşısında yılmadan ilerlemesini ve hiçbir şekilde zorluklar karşısında yılmamasını tanımlayan en güzel lakaptı belki “Keçi”. Babaannesi bu lakabı elbette bu durum için kullanmamıştı, ancak Livaneli’ye küçükken taktığı bu lakap, onun yıllar boyunca büyük bir inat ve inançla verdiği mücadelenin tek kelimelik özeti gibiydi adeta.

Ankara’da kolej okuduğu dönemlerde dedesi ve babaannesiyle kalıyordu Livaneli. Dedesi emekli olduktan sonra kendini iyice dine vermiş ve torununu din yönünde eğitmeye kararlı asık suratlı biriydi. Babaannesi ise bu sıkı eğitimden kendisi bile sıkılıyordu. Başı açık bir kadındı. Sıkı bir CHP’liydi babaannesi. Zülfü Livaneli yazdığı son kitabında bu durum için şöyle diyordu:

“1990’lı yıllarda doruğa tırmanan başörtü tartışması beni çok şaşırttı. Eğer inançsız bir bürokrat aileden gelseydim, o zaman başı açıklara yöneltilen ‘dinsiz cumhuriyet eliti’ sözünün doğru olduğunu düşünebilirdim. Ama bu nasıl bir elittir ki çocuğunu Kuran kurslarına yolluyor, camilere götürüyor, evde sıkı bir din eğitiminden geçiriyor, hac ziyaretleri yapıyordu.” Bu cümlelerle aslında 90’lı yıllarda üst seviyeye çıkan başörtü kavgasının tamamen siyasi nedenlere bağlı olduğunu anlatmaya çalışıyordu.

Ömer Zülfü Livaneli küçüklüğünden beri kitaplara çok meraklıydı. Onun bu aşırı merakı ve durmadan kitap okuması okuldaki derslerini ciddi biçimde etkiliyordu. Bu yüzden ailesi kitap okumasına biraz acımasız bir gözle bakıyor ve derslere daha çok yönelmesini istiyordu. Hatta bu yüzden geceleri çocuklarının kitap okumasını yasaklamışlardı. Babası geceleri kalkıyor ve çocuğunun ışığının açık olup olmadığına bakıyor, kitap okumadığından emin olunca tekrar yatağına giriyordu. Ancak Livaneli o kadar kitaplara düşkün bir çocuk olarak yetişmişti ki ışığın dışarıya sızmayacağı bir yöntem bulmuştu ve bu yöntemle yeniden sabahlara kadar kitap okuyordu. Hayal gücünün bu dönemde inanılmaz bir biçimde geliştiğini söyleyecekti gelecekte. Sazla tanışması ise bir gün babasının ona aldığı hediye sayesinde olmuştu. Babası bir gün ona saz almıştı. Başta bu Livaneli için tam bir hayal kırıklığıydı çünkü bu hediyeden hiç de hoşlanmamıştı, ama gelecekte o sazla yapacağı besteleri, o bestelerin dünyaca ün kazanacağını ve birçok ödül toplayacağını bilmiyordu tabi.

Gençlik yıllarına gelindiğinde Türkiye 61 döneminin anayasasının verdiği özgürlükler doğrultusunda örgütleniyor, bir baş kaldırı sokak sokak her yere yayılıyordu. Halk bilinçleniyor ve bu bilinçlenme doğrultusunda gelişen sol hareketlere sempati duyuyordu. Öğrenciler ise kurdukları fikir kulüpleriyle, yaptıkları çalışmalarla Türkiye’nin politik sorunlarıyla sık sık ilgileniyor ve çözüm arayışına giriyordu. O dönem gençlerini şöyle tanımlıyor Livaneli:

“Siyah balıkçı kazak, siyah pantolon ve hep üzgün duran kaygılı bir yüz… İşte gençlik yıllarımızda hepimizi peşinden sürükleyen moda buydu. Fransa’dan yayılan Jean Paul Sartre ve Albert Camus rüzgarı dünyayı kasıp kavuruyordu. Elimizde Jaspers ve Kierkegaard’ın kitaplarıyla Ankara sokaklarında sürtüp duruyorduk. Gerçi bu düşünürleri okurken zorlanıyorduk ama ne de olsa zevkli bir zorlanmaydı bu.”

Gençlik dönemlerinde Ülker’le tanıştı. Yıllarca hayat arkadaşı olacak Ülker’i o dönemlerde sevdi ve evlendi. Okuma yılları tamamlandıktan sonra Karadeniz’de görev aldı. Trabzon’da görev yaparken sık sık arkadaşlarıyla bir araya gelir; gündemden, sanattan, siyasetten bahsederlerdi. Ancak bu bir araya gelişler 12 Mart döneminde onlar için tam bir sıkıntı doğuracaktı. Çünkü bu insanların tamamı MİT’in hazırladığı bir rapora göre örgüt üyesi olmakla suçlanacak ve örgütün ismi ise “Titrek Hamsi” olacaktı. 12 Mart döneminde de çoğu aynı koğuşta bulunup, koğuşun adına da “Titrek hamsi koğuşu” denilecekti. Ve koğuş sıradan işkenceye tabii tutulduğunda o kara günlerde Livaneli asıl işkencenin “İşkenceyi bekleme işkencesi” olduğunu söyleyecekti.

12 Mart döneminde serbest bırakıldıktan sonra tekrar arandığına dair haberler sıklaşıyordu. Bu haberler hem kendisini hem de eşi Ülker’i çok korkutuyordu. Bunun üzerine Livaneli ne pahasına olursa olsun yurt dışına çıkma kararı aldı. Bunun üzerine hazırlattığı sahte pasaportla ve pasaportun üzerinde yazan Mehmet Yılmaz Basmacı adıyla yurt dışına çıkmayı başardı. Stockholm’e gitti. Bir süre sonra Karısı ve kızının da buraya gelmesinden sonra yeni bir hayat başlayacaklardı. Stockholm’e ilk gelişlerinde Zülfü Livaneli karısına şunları diyordu:

“Artık her şeyi unutalım, çok çektik ama şimdi yeni bir dönem başlıyor. Burada barış ve huzur bulacağız. Aylin medeni bir ülkede yetişecek. Birkaç dil öğrenecek. Polis, işkence, öldürme korkularından uzak mutlu bir yaşam kuracağız kendimize.” Livaneli İsveç’e gelişinde ve gelecekte yaşadığı bir dönemle sahte pasaportla başlayıp, kırmızı pasaportlarla devam eden bu olaylara ilişkin şöyle diyor: “İşte insanoğlunun kuruduğu bu bürokratik düzenin saçmalığı, anlamsızlığı, insan yapısına aykırı burada. Matbaada basılmış kağıtlar insanoğlunun ruhundan, yüreğinden, bilgisinden, dürüstlüğünden çok daha önemli. Elinizdeki kağıdın rengine göre ya sizi hırpalıyorlar ya da önünüzde yerlere kadar eğiliyorlar.”

İsveç’te kaldığı dönemde Yaşar Kemal’in “Bebek” hikayesi İsveç televizyonu için Cezayir’de çekilmişti ve jenerik müziğini de Zülfü Livaneli hazırlamıştı. Bu ilk film müziğiydi Livaneli’nin. Oldukça kısaydı ancak yaptığı müzikten kazandığı ilk paraydı ve bunu 35 film müziği daha izleyecekti. Bu dönemde bir de Oslo radyosunda program yapan Livaneli’yi beğenenler ona Plak önerinde bulundular. Europa stüdyolarında yaptığı plak hiç beklemediği bir şekilde Türkiye’de 12 Mart döneminin direniş müzikleri olacak ve cenazelerde, direnişlerde herkesin ağzında ses bulacaktı. İşte bu haberler Zülfü Livaneli için tam bir dönüm noktası niteliğindeydi.

İsveç’te geçen uzun dönem sonrası Livaneli Türkiye’ye dönmek istiyordu. Gerçek yerinin orası olduğu düşünüyordu. Artık İsveç’te geçireceği her gün kayıp gibi geliyordu ona. Türkiye özlemi giderek bütün düşüncelerini kaplamaya başlamıştı. Ve 1975 yılında yeniden İstanbul’a döndü. Ancak kendi vatanı olan ve yıllarca geri dönme özlemi çektiği bu topraklarda rahat yaşamak mümkün değildi. Tedirgin yaşıyor, tedirgin dolaşıyordu ancak buradan ayrılmakta istemiyordu. Bir dönem tekrar Stockholm’e gittikten sonra 1977 yılında İstanbul’a “Kesin dönüş” yapmaya karar verdi ve 1978 başında bu karar gerçeğe döküldü. Türkiye’de kaldığı süre boyunca tedirgin geçen günlerde müzikle uğraşmaya devam etti. Yılmaz Güney’in filmlerine müzikler yaptı. Müzikleri gençler tarafından dinleniyor, yeniden yükselen sol hareketin kopmaz bir bağı niteliğini taşıyordu. Bu durum hem onun için iyiydi hem de kötü. Müziğinin her geçen gün yeni kitlelere ulaşması onu çok sevindirirken, aynı zamanda Türkiye gibi bir ülkede “Sanat” kavramının aşağılanması yüzünden her an gözaltı korkusu büyüyordu.

Bu arada İstanbul ve Atina’da konserler vermeye başladı. İki ülke arasında son derece gergin olan bağlara karşın bir barış elçisi görevi üstlenmiş gibiydi adeta Maria Farandouri’yle birlikte. Türkiye’de ise durum her geçen gün kötüye gidiyordu. “Cana saygı”nın en önemli kültürlerinden biri sayıldığı Anadolu’da artık adam öldüreni kahraman yapıyorlar, siyasi cinayetler ise gururla karşılanıyordu. Yaşamak her gün biraz daha zorlaşıyordu bu ülkede. Tedirginlik olağanca hızıyla artıyordu. 12 Eylül günü Almanya’da bulunduğu bir sabah radyodan “Darbe haberini” almışlardı. Darbeyle beraber Türkiye çok daha kötü bir hal almıştı. Cunta her yerde korku salıyor, istediğini gözaltına alıp günlerce işkenceden geçiriyor, istediğini sokaklarda ulu orta öldürüyor, istediğini asıyordu. Türkiye’de tam bir faşizm havası hakimden bu da doğal olarak bir sanatçı olan Livaneli’yi derinden yaralıyordu. Bu dönemde yurt dışında olan sanatçılar darbe hükümeti tarafından ülkeye çağrılıyor, gelmeyenler belli bir süre sonra vatandaşlıktan çıkarılıyordu. Gidenlere ise akıl almaz muameleler yapılıyordu. Ömer Zülfü Livaneli ülkeye çağrılma korkusuyla yaşıyordu bu kez de bu günlerini. Darbe sadece yurdun içine değil, dışına da korku yayıyordu. Türkiye vatandaşı olup da rahat yaşamak mümkün değildi.

Yıllar böyle sürüp giderken Yılmaz Güney’in filmleri olan “Yol” ve “Sürü”ye yaptığı müzikler Avrupa’da çok beğenilmişti. Ünü giderek artıyordu ve yankısı uzun sürüyordu Avrupa’da. Bu Livaneli’ye bir Avrupa turnesi yapmayı gerektirdi. Yunanistan’da çalışmaları devam ederken çeşitli festivallerde Maria Farandouri’yle birlikte konserler veriyordu. Turne başladığında ise Livaneli için unutulmayacak günlerde başlamıştı. Her gittiği şehirde inanılmaz bir şekilde ağırlanıyorlar, biletler hemen tükeniyor ve tıka basa salonlara konserler veriyorlardı. Avrupa’da müzikleriyle çok sevilen bir sanatçı olmuştu. Ama elbette her şey böylesine düzgün yürümüyordu. Maria’ya ülkesinde vatan haini gözüyle bakmaya başlamışlar, bir Türk’le yaptığı bu çalışmalara sert gözle bakar olmuşlardı. İşte bu durum Livaneli ve Farandouri için zor bir ayrılık anlamına geliyordu. İşte politika sanatı bile parçalıyordu. Milliyetçi düşünceler sanatın bile o muhteşem sihrini bozacak kadar tehlikeliydi.

Türkiye’de ise artık darbe döneminin etkileri iyiden iyiye azalmıştı. Türkiye’ye geri dönme isteği tekrar öne çıkıyordu ve yine gerçeğe dönüşen bu istek sıkıyönetim mahkemelerince Livaneli hakkında lınan bir tebligatla hüzne boğuluyordu. Sıkıyönetim bitmişti, ancak mahkemeler devam ediyordu. Selimiye sıkıyönetim savcılığına çağrılmıştı Livaneli. Suçu neydi peki? Sanat yapmak… Sorgulandıktan sonra ise ifadesi alınarak serbest bırakılıyordu tekrar.

Bugünden sonra Yunan sanatçı Mikis Theodorakis’le çalışmalara başlamıştı. Bu çalışmalar sonucu ikisi çok iyi dost olacaktı. Hem müziğin en güzel ritimlerini yapacaklar hem de sonsuz bir arkadaşlık bağı kuracaklardı. Yıllar birbirini kovalıyordu. Verilen konserler, yapılan yeni müzikler birbirini izliyordu. Moskova’da Gorbaçov’un masasından, bir başka yerde verilen konserler, yapılan besteler arasında devam ediyordu yaşam Livaneli için. Bu arada Cengiz Aytmatov’un daveti üzerine Federico Major, Yaşar Kemal, Arthur Miller ve diğer ünlü sanatçı ve düşünürlerin katıldığı Kırgızistan ve daha sonra Wengen, Granada ve Mexico City’de toplanan Issyk - Kul Forumu’nda yer aldı. Cannes’da jurilik yaptı ve orada bile politikanın sanat üzerindeki etkisini gördü.

Daha sonra Türkiye’de aktif olarak siyasete katıldı. Bir dönem SHP İstanbul belediye başkanlığına adaylığını koydu ve seçimlerde izlenen çirkin yolların, karalamaların yakından farkına vardı. Daha sonra CHP İstanbul milletvekili olarak meclise girdi. Dört yıl bu görevi sürdürdükten sonra ise milletvekilliği görevine de son verdi. Köşe yazarlığı yaparak siyaset yapmaya devam etti.

Ömer Zülfü Livaneli tüm yaşamı boyunca, Türkiye’deki sanatçıların ortak bir kaderini yaşadı aslında. Sanat yaptığı için kötü gözle bakılan ülkesine uzak hasret günle geçirdi. Gözaltılar yaşadı, tutuklandı cezaevlerine tıkıldı. Sürekli bir ölüm tedirginliğiyle yaşadı. Ancak her zaman kavgasını sürdürdü. O da diğer sanatçılar gibi çizdiği yoldan vazgeçmedi. Ne pahasına olursa olsun mücadelesini sürdürdü. Babaannesinin ona küçükken taktığı “Keçi” lakabını tüm yaşamı boyunca doğruladı. Ve gerçek bir sanat adamı olarak sevenlerinin kalbinde erişilmesi çok güç konumlarda uzun yıllar yapamadığı sıcak yuvasını buralarda kurdu…

“ Okulda defterime, sırama ağaçlara, yazarım adını
Okunmuş yapraklara, bembeyaz sayfalara yazarım adını
Yaldızlı imgelere, toplara tüfeklere, kralların tacına
En güzel gecelere, günün ak ekmeğine, yazarım adını
Tarlalara ve ufka, kuşların kanadına,
Gölgede değirmene yazarım.
Uyanmış patikaya, serilip giden yola,
Hınca hınç meydanlara adini ey Özgürlük.

Kapımın esiğine, kabıma kaçağıma, içindeki aleve,
Canların oyununa, uyanık dudaklara yazarım adını.
Yıkılmış evlerime, sönmüş fenerlerime, derdimin duvarına,
Arzu duymaz yokluğa, çırçıplak yalnızlığa, yazarım adını.
Geri gelen sağlığa, geçen her tehlikeye,
Yazarım ben adini, yazarım.
Bir sözün coşkusuyla, dönüyorum hayata,
Senin için doğmuşum, haykırmaya.
EY ÖZGÜRLÜK! “