Biz Sanatın Ne Olduğunu Sanıyoruz? / Yusuf DİNÇER
30 July 2008 yazar dergi
Kaçınılmaz biçimde, yaşama, dışımızda olan her şeye karşı, kendimize ait bir fikrimiz oluşur. Nedenleri bir tarafa, bu durumu doğru kabul etme eğiliminde olmamız, başkalarının farklı düşünebileceği gerçeğini bize bağışlamıyor
Ülkemizin yaşadığı ağır faşizm şartlarının yıllar boyunca süren etkisiyle içselleşmesi, her konuya olduğu gibi sanata bakışı da etkiledi.
Sanat, önceden de kanadı kırık kuştu, kafasına kurşun sıkılması normal sayılır oldu.
Bakış açımızı şartlandıran, kendi istediği gibi eğilmemizi sağlayan faşist ideoloji, sanata bakışımız konusunda da istediği gibi düşünmemizi sağladı. Bunu başarmak için, yeterince de vakti oldu
Herkes demokratlığı bir yere satmışken, sanat kendi başına kaldı uzun zamandır. Sanatı savunacak demokratik bir anlayış gereksiz bulunur oldu.
Sanatın içeriği hakkında hiçbir fikri olmayanlar, her şeyi bildiklerini sananlar, her yeri sardılar.
Toplumun değer yargıları, önyargılar haline gelince, herkes, karşısındakine, seneler boyunca içselleşmiş olan faşizmin çizdiği pencereden bakar oldu.
Kimse neden pencereden bakıyorum, neden pencereden bakmam gerekiyor. İlle de bir pencereden bakacaksam, neden kendi penceremden değil de, bana gösterilenden bakmam gerekiyor, demiyor.
Üstelik pencere kirli, iyi göstermiyor.
Tek bilinen bakış bu kirli pencere olunca, “diğerine” başka bir bakış açısı olabileceği konusuna gelmenin olanağı olmuyor.
Her konuda olduğu gibi sanata da tek boyutlu bir bakışın olması, normal, doğal, doğru sanılıyor.
Oysa sanat bütün bu kavramların hepsini teker teker inkar edebilir.
Ülke kendini koruyamazken, sanatın kendini faşizmden koruyabileceği düşünülemezdi.
Ama pencerelerden kurtulmak için yeterince zaman geçmişken, sanata karşı önyargıyı, artık haklı bir gerekçe ile açıklamak mümkün değil.
Faşizmin içselleşmiş olmasından başka bir gerekçe bu durumu açıklamıyor.
Sanatçı deyince, içkili ortamlarda pipo atkı, anlaşılmaz şeyler söyleyen kişi, sanat deyince bu kişinin yaptığı anlaşılır oldu.
Herkes kendine göre bir sanat tanımladı da, herkes aynı tipte kararlı oldu.
Herkes sanatı nasıl gördüğünü sorgulamak yerine bu varsayılmış tipi eleştirmeyi seçince, sanat toz toprak arasında, saldırganlıklarla baş başa kaldı.
Faşizmin, sanatın sorgulayan, karşı çıkan yapısına tahammül edemeyeceği bellidir.
Bu tavrını bireyler içselleştirdikleri için, sanata karşı benzer bir bakışa sahip oldular.
Karşı olan, aykırı olan farklı olan her şeye karşı saldırı.
Ama sanat zaten karşı çıkıştır. Aykırı olanı göze sokmaktır. Sıradan olanı değil, aykırı olanı göstermektir. Hep bildiğimizi bize tekrar gösterecekse, sanat neden gerekli olsun?
Sanat bizim ne olduğuna dair bize sunulmuş içerik değildir. Sanat kendi tanımı dahil, her şeyi tekrar tekrar yeniden yıkıp kurmaktır. Hiçbir kavram sanat için kutsal değildir. Hiçbir yapı sanat için yıkılamaz değildir.
En can alıcı nokta buradan sonra başlar.
Ya sanatçı faşizmi içselleştirirse ne olacak? Toplumun bir bireyiyse, o da tıpkı herkes kadar faşist ideolojinin söyleminden etkilenecek. Sanatçı sonunda bir birey, her şeyi doğru algılayabileceğine dair bir veri yok elimizde. Böylece sanat için bütün duygularımız kendi elimizle yıkmış olduk. Sançtı faşizm içselleştirdiyse, sanatın yukarıdaki içeriğini kim savunacak?
Sanata saldırılara hangi zeminde göğüs gerecek?
Saldırganlarla aynı içsel “derinlikteyse” hiç bir zeminde.
Geriye çok fazla umudumuz kalmıyor. Faşist söyleme direnecek sanatçıların, dirençlerini sürdüreceği umudundan başka.
Sanatçı özgür olmak zorundadır. Yaratıcılık özgürlüğü sever. Sanatçı aykırı olmak zorundadır. Sanat, sıradan olanı, sırasını beklemeye zorlar. Sonrada, sıranın hiç gelmeyeceğini söyler.
Sanat faşizme karşı erotizmi savunur. Bireyin kişisel ruh halini yansıtacağına dair direnç gösterir. Herkesin her gece yaptığını resmeder. Bunu yapmayı özgürlüğünün temeline koyar.
Tanımların hepsine karşı çıkarken, önce bireyin içselleştirip sorgulamadan yansıttığı faşizme işaret eder.
Bunu içinse, önce sanatçının içselleşen bu faşizmin yanılsamasından kurtulması gerekir.
Şaşılacak biçimde, sanat, bunu yapma olanağını kendinde korur ve sanatçıya bahşeder.
Bir kere özgürlüğün ruhunu hissedince sançtı, artık, geri dönülmez biçimde yerleşik olan her şeye karşı çıkacaktır.
İlk saldıracağı yerde faşist söylem olacaktır.
Bu belki siyasi bir söylem olarak fark edilmeyebilir ilk anda,
Ama Diyarbakır’da farklı bir sanat söylemi gerçekleştirerek kendini gösterir. O kadar derin bir etki bırakır ki, dünyanın geri kalanının dikkatini çeker.
Sanatçı, bunu görür ve sanata, demokrasiye sahip çıktığını göstermek için dünyanın geri kalan her yerinden bu dirence sahip çıktığını göstermek için işini yollar.
Ülkenin bu sorunlu noktasında sanat parıldar. Kendini, sadece kendini yansıtmak için öne çıkar.
Derindir, sessizdir, ama dirençlidir. Kimseye saldırmaz, kimseye bir şey “öğretmeye” kalkmaz. O sadece kendisidir, sanattır. Varlığını sürdürdüğü ortamın niteliğinden ötürü faşizme karşı çıktığını bilir.
İçeriği değil, biçimi değil sadece nerede olduğunun bile faşist söyleme direnç göstermeye yeteceğini göstermek için orada olur.
Ne öncüdür, ne öğreticidir. Kendisidir. İzleyicisine buraya kadar sadece sanat için geldim, sadece sanattır gerçek olan der.
Bilir ki izleyen anlayacak, duyacak. Farkına varacak. Zaten bildiklerini onlar tekrar anlatmaya gelmemiş. O sanatın ruhunu duyacak olanlara, kendini anlatmaya gelmiş.
İşte bu duygu, sanatı hissedip, dirençlerini kendi içlerinde yeniden güçlendirir. Faşist ideolojilerin söylemlerine karşı, sanatın direncini kendilerine mal etmelerini sağlar.
İşte sanat böyle toplumsal olur. Böyle faşizme karşı çıkar.
Direncini izleyenlerinden, kendine böyle devşirir. Tekrar karşı çıkabilme gücünü böyle elde eder.
Metropollerde eski mendillerini sanat nesnesi olarak gösterenler varmış kimin umurunda. Sanat radikal olmak için böyle oyunlar oynamayı değil, kendini bu oyunlara rağmen özgürleştirmeyi seçer.
Kategori Kültür - Sanat ,