Laiklik Üzerine Bir İnceleme Ve Bugünle Benzerlikler / Serkan ÖZGÜCÜ
30 July 2008 yazar dergi
Bugün iktidardaki parti nedeniyle Türkiye’yi de ilgilendiren bir konu olması sebebiyle laiklik konusunu incelemeyi uygun gördüm. İncelemede ele alınacak kaynak Sn. Toktamış Ateş’in Ekim 1996’da sekizinci baskısı yapılan kitabı “Dünyada ve Türkiye’de Laiklik”tir. Bu kitap üzerinden gitmemin sebebi, kitabın laiklik kavramını tarihsel süreç üzerinden işlemesi ve Refahyol hükümeti döneminde yazılmış konuyla ilgili makaleleri de barındırmasıdır. Özellikle makaleler bölümünde (kitabın son kısmında) yazarın makalelerinde değindiği ifadelerin birebir aynısının bugünkü iktidar tarafından da iddia edilmesi gerçekten çok ilginçtir. Bu ifadelere yazının son kısmında değinilecektir.
Kitapta ilk olarak laikliğin din-vicdan özürlüğü ve hoşgörü kavramları ile olan bağlantılarına değinilmiştir. Laiklik bu kavramları da içerisinde bulundurmasına rağmen, somut kurallara indirgendiğinde bu kavramlardan uzaklaşılması haklı olarak mümkün görünür. Laikliği eğer ülke yönetiminde resmiyet kazandıracaksanız illa bir sürü kısıtlayıcı kurallar da koymak zorundasınızdır. Bu kısıtlayıcı kuralların dindar vatandaşlar tarafından hoşgörüyle karşılanması toplumsal uyum bakımından oldukça gereklidir. İlk olarak din ve vicdan özgürlüğü kavramını ele alalım. Halkın dini değerlerini yaşamasına imkan tanınır fakat halkı oluşturan insanların dinden ne anladığı birbirinden farklıdır. İnsanların bir kısmı Kuran’da yazılanlara kesin olarak uymak isteyeceğinden din özgürlüğünü hayatında bu anlamda anlayacaktır. Örnek vermek gerekirse, Kuran’daki hükümlere hayatında evinden dışarı çıkınca da uymak zorunda hisseden insanlar çocuklarına miras bırakmak isterken şu an mevcut olan kanunlara göre değil de Kuran’da yazan miras bırakma kurallarına uymak isteyebilirler. Güncel bir sorun olan türban konusunu ele alırsak, Kuran’ın türbanı emrettiğini iddia eden bazı insanlar evinin dışına çıktığında her yerde türban takmak isteyebilirler. Beş vakit namaz var diye namaz vakitlerinde iş yerlerinin çalışanlarına ara vererek hak tanımasında ısrar edebilirler. Kuran’da yazılı olan (yazıldığı iddia edilen) daha birçok kuralın resmi kurallar haline getirilmesinden başka çare yoktur bunların uygulanması için. Yazıldığı iddia edilen diyorum, çünkü bazı kuralların Kuran’da olup olmadığıyla ilgili akademisyenler arasında tartışmalar vardır. Bazıları zorunluluktur bunları uygulamak derken, bazıları öyle bir kuralın olmadığı bile savunurlar. Din özgürlüğü İslami kesimin iddialarına göre sağlandığında Kuran’daki sayısız kuralın hukuk kuralları haline getirilmesi şart olacaktır. O halde Kuran’da yazılan kuralların hangilerinin ve kaç tanesinin resmi hukuki kurallar haline getirilmesi din ve vicdan özgürlüğünün sağlandığını o insanlara kabul ettirecektir? Yani bir grup insan, Kuran’daki toplumsal kuralların hepsinin resmiyet kazandırılmasını din özgürlüğü olarak sayarken, bazı insanlar sadece belli başlılarının resmiyet kazandırılmasını din özgürlüğünün sağlanması için yeterli görecektir. Bu durumda toplumu oluşturan insanlar arasında büyük tartışmaların çıkması kesindir ve nitekim öyle olmuştur. Herkese uyan kuralların oluşturulabilmesi için Kuran hükümlerinin de oldukça dışına çıkılması şart görünebilmektedir. Laikliğin en önemli katkılarından biri bu noktada ortaya çıkar.
Hoşgörü kavramı üzerinde de dursak iyi olabilir. Bu alt başlıkta yine toplumu oluşturan insanların birbirinden çok farklı düşüncelerde olmasından dolayı her insanın isteklerine devletin hoşgörü göstermesi mümkün müdür? Hoşgörü denilen kavram insanlarla insanlar arasında ortaya çıkar. Yani belli kurallar devlet tarafından oluşturulmuştur. O kuralların çizdiği sınırlar içerisinde bir kişi diğerinin davranışına karışmamak zorundadır. Hukuk kurallarının dışına çıkmak hoşgörü göstermek anlamında lanse edilebilir mi? Devletin, vatandaşlarından bazıları birçok Kuran hükmünün uygulanmasını istiyor diye diğer insanlarını hiçe sayıp bu hükümlerini resmi kurallar haline getirmesi mi gerekir? Devletle vatandaş arasındaki ilişkilerde, yani kamu hukukunda böyle bir hoşgörüden bahsedilemez. İnsanla insan arasındaki ilişkileri, devleti araya katmadan düzenleyen kurallar olan medeni kanunda zaten hoşgörüyü gerçekleştiren kurallar vardır. Daha açık söylemek gerekirse medeni kanun tüm insanları birbirine karşı hukuk kuralları çerçevesinde hoşgörüye zorlar zaten. Demek ki hoşgörünün Kuran hükümlerini dikkate almayan modern hukukta kendinden var olduğunu söyleyebiliriz. Tabi eklemek gerekir ki burada bahsedilen modern hukuk, despot iktidarların hazırladığı hukuk kuralları değildir.
Hoşgörü konusunda belirtmemiz gereken diğer bir husus da, hoşgörüyü asıl laikliğin desteklediğidir. Cemaat ve tarikatlaşmanın fazla olduğu ülkelerde (Türkiye de buna bir örnek olarak kolaylıkla gösterilebilir) din kurallarının ne kadar gerçeğe uygun olduğu tartışmalıdır. Tarikat ve cemaatlerde ne tür uygulamaların din kuralları olarak inanlara dayatıldığını hepimiz biliyoruzdur. Tarikatlaşmanın bu derece yaygın olduğu bir ülkede insanların din konusunda özgürce düşündüğü söylenebilir mi? Aksine, insanların din bilgisini, bağlı bulunduğu veya etkisi altında bulunduğu tarikat öğretilerinden bağımsız olarak mı sağlamıştır? Tarikatların kuralları esnek midir ve insanların dini kendi anlayışlarına göre yorumlamasına izin vermiş midir? Bu sorulara verilen yanıtlar “hayır” olacağına göre, halkın büyük çoğunluğunu etkisi altına almış olan tarikatların bu etkisini kırmak amacıyla laikliğin resmi hukuk kuralları biçiminde uygulanması hoşgörüyü artıracaktır denilebilir. Tarikatların etkisinin kırılması ile insanların tarikat yönlendirmesinden kurtulmaları sayesinde dinini kendi mantığına göre yorumlayabilme şansı artar. Herhangi bir baskı unsuru oluşmasına da izin verilmemiş olunur. Tüm bunlara rağmen laikliğin dini hoşgörüye ters olan bir kurallar bütünü olduğu iddia edilebilir mi? Oldukça iyi vurgulamış olması nedeniyle Toktamış Ateş’in yazdıklarından alıntı yapmamız yerinde bir karar olacaktır: “…Bir İslam şeriatı içinde yaşamayı uman ve bu uğurda çalışan kimi yazarlarımız, Hz.Muhammed’in Medine’de önerdiği bir yaşam biçiminden esinlenerek, İslam düzeni içinde herkesin kendi yaşamında özgür olacağını ileri sürmekte ve savunmaktadırlar… Acaba herkes istediği gibi yaşayabilecek mi? Kendini Müslüman olarak tanımlayan bir insan nasıl yaşayacak? Bu sorunun yanıtını “Müslümanın nasıl yaşaması gerektiğini kitaplar yazıyor” diye yanıtlıyorlar. İslam şeriatının kaynaklarının belli olduğunu, Müslümanım diyen insanın da buna uyması gerektiğini vurguluyorlar. Burada yoruma açık bir noktanın da bulunmadığını dile getiriyorlar. Acaba İslamiyet yoruma açık değil mi?… Bizdeki şeriatçılar, bunların (şeriatla yönetildiği iddia edilen ülkelerin) hiçbirini kabul etmiyorlar. Hepsine birer kulp takıyorlar. “Peki sizin modeliniz nasıl olacak?” diye sorduğunuz zaman da, modellerinin Kuran’da yazılı olduğunu ileri sürüyorlar. Sanki yukarıda adını verdiğimiz İslam ülkeleri (Libya, Suudi Arabistan, İran İslam Cumhuriyeti, Pakistan, Afganistan) başka bir kaynağa dayanıyorlarmış gibi… Görülüyor ki özgür düzen olarak ileri sürülen bu düzen içinde, Müslümanlar için hiçbir özgürlük yok. Hiç kimse Müslümanlığı kendi istediği gibi yorumlayamıyor ve yaşayamıyor. “İslamiyet’te yoruma yer yok” diyorlar. Sanki kendi yaptıkları da bir yorum değilmiş gibi.”
Kitapta laikliğe benzeyen bir başka kavram olan sekülerizm hakkında da açıklamalarda bulunulmuştur. Birebir aktarmak gerekirse: “Sekülerizm kavramı Latincedeki seacularis sözcüğünden kaynaklanmaktadır ve dünyaya ait (dünyevi), maddeye ait (cismani) anlamına gelmektedir. A.Altındal’ın Webster’den özetlediği üzere sekülerizm, dine ve kiliseye bağlı olmayan, ruhbanlara ait olmayan; toplumsal ahlak standartlarının dine ve dinlere göre değil, güncel yaşama göre düzenlenmesinden ve ayarlanmasından yana olmak anlamına gelmektedir.” Özetlenişinden anlaşıldığı üzere aydınlanma yüzyılından (17. ve 18. yüzyıllar) beri batıda uygulanan anlayıştır diyebiliriz. Bilimin gelişmesinin dinselliğin reddedilip yerine dünyeviliğin konulması ile olduğu bilinen bir gerçektir. Türkiye halkı ise dine ait olan, daha doğrusu olduğu bazı çevrelerce iddia edilen kurallara tüm varlığıyla sarılarak dünyeviliği reddetmekte. Yani bilimin ilerlemesini reddetmiş olmaktalar. Diğer yandan, sekülerizm ateizme laiklikten çok daha fazla yaklaşır. Daha açık konuşmak gerekirse, seküler bir devlette uygulanan eğitim politikalarında din eğitiminin hiçbir şekilde barınmaması, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevindeki bir resmi kurumun olmaması, resmi Kuran kurslarının bile yasaklanması gerektiğinden bahsedebiliriz. Sekülerizmde dini kavramlar resmi hukuk kuralları tarafından kesin olarak reddedilir. Demek oluyor ki sekülerizm laiklikten daha ileri bir kurallar bütünüdür. Sekülerizmin bilimin gelişmesini laiklikten daha fazla desteklediğini dikkate alırsak, Türkiye halkının sekülerizmi bırakın, laikliği bile tam benimseyemediğini hesaba katarsak bilimde neden gelişemeyişimizi daha iyi anlayabiliriz sanırım. Seküler devletle laik devletin birbirinden ayırt edilmesi konusunda Toktamış Ateş’in yazdığı şu ifade oldukça açıklayıcıdır: “(Seküler devletlerde) hiçbir grubun devleti din esaslarına göre yönetme konusunda hiçbir gayreti yoktur. Batı demokrasilerinin çoğunda Hristiyan partiler bulunur. Ve elbette bu partiler önemli ölçüde tutucu/ muhafazakar partilerdir. Ancak bunlardan hiçbir devletin Hristiyan temellere göre yönetileceğini ileri sürmez.”
Seküler devletle laik devletin ortak noktası olarak, ikisinde de dine dayalı bazı kuralların reddedilmesini söyleyebiliriz. Seküler devlette bu durum, devlet anlayışından ileri gelir. Laik devlette ise halk dine karşı halen oldukça duyarlı olduğundan bunun etkisini kırmak amacını taşır. Halkın dini kuralları resmi kurallar halinde görmek isteme ihtiyacını kademeli olarak azaltmak amacıyla bu kurallar uygulanır. Yeri gelmişken söyleyelim; laik devlette bu kuralların yerine hukuk kurallarının resmiyet kazanmasında halkın isteklerine ters hareket edildiği anlamına gelmez. Din kurallarının toplum hayatında etkinliğini son derece koruduğu Türkiye gibi ülkelerde, iddia edilen bazı dini emirlerin resmi kurallar tarafından reddedilmesi, bu dini emirlerin halkın direkt olarak kendisi tarafından öne sürülmesinden değil, cemaat ve tarikat önderleri tarafından öne sürülmesinden ileri gelir. Yani bu dini kuralların resmi olarak reddedilişi halka karşıt bir hareket değil, aksine halkı din etkisiyle kullanmaya çalışan cemaat ve tarikatlara karşıt bir harekettir. Önlenmek istenen halkın istekleri değil, tarikatların halkı kullanmasıdır. Halkın önemli bir bölümü, tarikat iddialarını dinin kendisi öne sürüyormuş gibi düşündüklerinden dolayı zaman zaman din eksenli olaylar yaşanır. Laik ülkedeki halkın büyük bölümü bu ayrımı henüz anlayamadığı içindir ki, seküler devlette görülen kimi uygulamalar laik devlette hayata geçirilmez. Yukarıda bahsettiğimiz üzere, seküler devlette hiç olmayan Diyanet İşleri Başkanlığı, zorunlu din dersleri, resmi Kuran kursları vb. kurumların laik devlette devlet denetiminde olmasının sebebi budur. Cemaat/tarikat etkisinin şiddetle hissedildiği bir ortamda bu gibi kurumları seküler devlette olduğu gibi tamamen kapatmak, bu kurumların işlevlerini resmi olmayan, daha açık dile getirecek olursak, tarikatlara bağlı kurumların devralması anlamına gelir. Laikliğe ihtiyaç duyulan bir ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı olmadığında şu an görülen, Kuran’a dayandırıldığı iddia edilen fakat çoğu asılsız olan din kuralları tarikatların kendilerine ait evlerde gizli olarak insanlara öğretilmeye başlanacaktır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın olması, halkın tarikat evlerinde söylenenler yerine bu resmi kurum tarafından söylenenleri dikkate almasını sağlar. Ek olarak belirtelim ki, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu görevi layıkıyla yerine getirebilmesi ve tarafsız/bilimsel olabilmesi için elbette iktidardaki siyasilerin etkisinden tamamen kurtularak bağımsızlaşması gerekir. Aksi halde iktidarda gücü eline geçiren hükümetler rahatlıkla Diyanet İşleri Başkanlığı’nı da etkisi altına alabilecek ve ona kendi doğrularını halka sunması yönünde baskı yapabilecektir. Bu durumların aynısı zorunlu din dersleri ve resmi Kuran kursları için de söylenebilir. Bu konunun daha iyi anlatılabilmesi için Toktamış Ateş şunları yazmıştır: “…Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı çok tartışılmakta ve kimileri tarafından laikliğe aykırı bir kurum olarak değerlendirilmektedir. Biz bu görüşlere katılmıyoruz. Laik devlet, dinle her türlü bağlantısını kopartmış devlet değildir…Bu yetki kaynağına (devlet rejimine) yönelik bir tehdit potansiyelini taşıyan her şeyi kontrol etmek zorundadır. Laik devletin dini denetlemek istemesi ve yönlendirmesi, din kurumunu baskı altına almak amacına da yönelik değildir. Laik devletin buradaki amacı; dinin, devletin meşru egemenliğine yönelecek tehditleri frenlemek ve farklı inançlardaki yurttaşlara yönelebilecek tehditlere engel olmaktır…(Laik devlet) her türlü inanca yönelik saldırıyı engelleyecektir. Seküler demokrasinin bu türden sorunları yoktur… Laik devlet, dinsel yapılanma ve örgütlenmeyi dinsel cemaatlere bırakmak istemez. Zira bu durumda bireysel din ve vicdan özgürlüğü tehlikeye girebilir. Toplumda yaygın bir hoşgörü olsa bile bu olgu değişmez.” Laikliğe karşı çıkmayı içlerinde taşıyan bazı cemaat ve tarikat yöneticilerine yönelik olarak ise şunları söylemektedir: “…Çünkü laiklikle öylesine çok dünyevi (din kurallarının resmi olarak kabul edilmesini, bu kuralların dünyevileşmesi olarak kabul etmiştir burada sn Toktamış Ateş) şeyi yitirmişlerdir ki, kendi açılarından baktıkları zaman, laiklik düşüncesinin dine karşı olduğunu söyleyebilirler.”
Laiklik karşıtı kesimlerin günümüzle yetinmeyip cumhuriyetin kuruluş yıllarını da aynı şekilde eleştirmeye başlamasını, Toktamış Ateş 1996 yılında şu şekilde yorumlamıştır (Aynıları bugün de yaşandığı için önemlidir): “…Hiç kuşku yok ki; halkın çok büyük bir çoğunluğunun Müslüman olduğu Türkiye’de din adamı gereksinmesi süregelmekteydi. Bu gereksinme devlet tarafından karşılanmadıkça, ya da bunların yetiştiği kurumlar devletçe denetlenmedikçe; zaten belirli bir hınç ve birikim içinde olan kimi çevrelerin bu gereksinmeyi kendi bildikleri ve istedikleri gibi karşılayacakları açıktı… Yeni yetişen bu din adamlarının yarattığı boşluktan yararlanan ve İslamlıkla hiçbir ilgisi olmayan kimi görüşler de şeriat adı altında yeniden sergilenmeye başladı. Ancak M. Kemal’in yaşadığı sürece pek ortaya çıkamayan bu güçler, onun ölümünden sonra da özellikle çok partili yaşamın fırsatçı ortamı içinde canlandılar.”
Laikliğin fundamentalizme (köktendincilik) karşı olarak gelişim gösterdiği de söylenebilir. Köktendincilikte iki özellik barınır; bunlardan birincisi, ezberci inanç da diyebileceğimiz, ilahi kitapta yazılı olduğu için doğru olduğunu araştırmadan kabul etmek, ikincisi ise yazılı olan bu din kurallarını hayata geçirmektir. Buradan bakıldığında fundamentalizmin teokrtik devletlerdeki temel devlet felsefesi olduğunu söyleyebiliriz. İncelediğim kitapta yobazlığın tanımı şu şekilde yapılmıştır: “Yobazlık ve bağnazlık, inançları konusunda tartışmaya yer vermeyen, tek doğru şeyin kendi doğrusu olduğuna inanan, kendi gibi düşünmeyenlere ağır biçimde saldıran, hoşgörüsüz insanları nitelemesi gereken kavramlardır.” Teokrasilerde din kuralları yazılıdır/belidir. Çünkü hukuk kuralları haline getirilmişlerdir. O halde yobaz bir rejim vardır demek çok yanlış olmayacaktır. Bir devletin rejimi değiştirip teokrasiye veya İslam Cumhuriyeti’ne dönüştüren kesim, bu dönüşümü yaptıktan kısa süre sonra hukuk kurallarını da değiştirecektir. Eski hukuk kuralları yerine getirdiği din kuralları, kendi yorumundan ibaret olacağına ve hukuk kuralları gibi kesin yargılar ifade edeceğine göre İslam’ı insanların kendi mantığına göre anlama ve uygulama şansı ortadan kalkacaktır. Böylece yobazlık kelimesinin barındırdığı “kendinden olmayanı zorlama” kuralı yerine getirilmiş olunur. Fundamentalizmin iki ilkesi de şeriat rejiminde (şeriatı getirdiği iddia edilen ülkelerdeki rejimlerde) gerçekleştirilmiş olduğuna göre fundamentalizm ile yobazlık arasındaki yakın ilişki de gözler önüne serilmiş olunur.
Laikliğin ortaya çıkışına ve tarihsel gelişimine değinirken, tarihin ta en başından başlanan bir açıklamasını yapmak konuyla pek ilgili olmayacağı için tarihe sadece laikliğin oluşmaya başladığı son kısmından itibaren değinilecektir. Laikliğin kelime olarak Latincedeki “laos” sözcüğünden geldiği ileri sürülür. Yani Hristiyanlık yeterince yayılıp ruhban sınıfı oluşumunu tamamladıktan sonra, “ruhban sınıfından olmayan” anlamındadır. Ortaçağda ruhban sınıfının dışında bir de asiller (derebeyleri) sınıfı var olduğu için laos sözcüğünün bu asiller sınıfını kapsamayıp, sadece serfleri (bizde ırgat olarak nitelendirdiğimiz, asillere bağlı köylü sınıfı) kapsadığı açıktır. O halde laiklik kelimesi de kelime anlamıyla “serflerden yana olmak” anlamına gelebilir mi? Aynı zamanda ruhbanları dışladığı için, laikliğin metafiziksel öğeleri dışlayıp yerine dünyeviliği koyduğu söylenebilir mi? Ruhban sınıfı bilindiği üzere dünyadaki işlerinde de her an Tanrı’ya dua etmekteydi, düyadaki işlerini de Tanrı’ya dua etmeye dayandırmaktaydı ve bu işlerin Tanrı tarafından geçekleştirildiğine inanmaktaydı. Kısaca hemen her türlü dünyevi işi Tanrı’yla ilişkilendirmişlerdi. Laikliğin temel öğretisi o halde hayattaki herhangi bir işimizde Tanrı’yı araya karıştırmayıp kendi imkanlarımıza dayanmamız, daha doğrusu maddeciliğe doğru yönelmemiz anlamına gelebilir mi? Tanrı gücünü dünyevi işlere karıştırmayıp maddeciliğe dayanmak bir anlamda bilimden yana olmak olarak algılanacağına göre laikliğin halkı temel olarak bilime yönlendirmesinden bahsedilebilir mi? Laikliği, daha da ilerisine giderek sekülerizmi benimsemiş toplumların demokraside, sosyal-kültürel alanda daha ileri topluluklar olması, bu soruları destekleyen bir olgu değil midir? Bizim aydınlarımızdan(!) bazıları laikliğe çok fazla değinmeden de bilime sahip çıkılabileceğini iddia etmekte. Bazıları da İran’ın kendine özgü şeriat düzenini getirmiş olmasına rağmen Türkiye’den daha ileri olduğunu kendi şeriatçı fikirlerine dayanak yapmakta. Hatta bazı cemaatlere ait öğretim kurumlarındaki öğretim kalitesinin diğer okullardan çok daha ileri olduğunu öne sürerek dine dayalı bir rejimde bilimin hiç de reddedilmeyeceğini iddia etmekte. Tüm bunların hepsi gerçekçi savlar mıdır? Bu soruların birincisinden başlayarak şunlardan bahsedebiliriz:
Bir kere, yukarıdaki anlatımlara dayanarak öne sürebiliriz ki, laikliğe sahip çıkmadan bilime sahip çıkmak pek mümkün değildir. Laiklik, ruhban sınıfını reddetmek demektir. Yani din adamlarının dini öğretilerini gerçek hayatta uygulamayı reddetmek, bunların yerine mantığı koymak demektir bir anlamda. Laiklikten uzaklaşmak, serflerden (serf o zamanın halkını oluşturan sınıftı) uzaklaşıp ruhban sınıfına ve asillere yaklaşmak anlamına gelir. Ruhban sınıfı, gerçek hayatta Tanrısal öğelere göre hareket etmeyi benimsediğine göre, asiller sınıfı da halkı (serfleri) sömürüp zenginleşmeyi benimsediğine göre demek ki laikliği reddetmek bir anlamda hem din sömürüsüne, hem de meta sömürüsüne (meta fetişizmine) ortak olmak demektir. Laiklik reddedilip bilime yaklaşmak, teorik olarak mümkün görünmemektedir.
İran’ın kendine özgü bir şeriatla yönetilmesine rağmen Türkiye’den daha ileri olduğunu iddia edenlere verilebilecek en iyi yanıt ise “ileri” kelimesinin neleri kapsadığını belirtmektir. İleri olmak, sadece teknolojide daha iyi aletleri kullanmak, atom enerjisinden daha fazla yararlanmak anlamıyla sınırlandırılacaksa o zaman İran’ın daha ileri olduğundan bahsedilebilir. Fakat ileri olmak, doğa bilimlerinin yanında sosyal bilimlerde de, yani sosyal-kültürel bakımdan da ileri olmayı gerektirir. Sosyal bakımdan hangi ülkenin daha ileri olduğu ise bu ülkelerin medeni kanunlarının karşılaştırılmasıyla belirlenir. Medeni kanunun uğraş alanı, yazının ta en başında bahsedildiği gibi insanlarla insanlar arasındaki ilişkilerdir. “Sosyal” ve “kültürel” kelimeleri de bir insan kitlesinin oluşmasından doğmuştur zaten. Yani insanları birey olarak değil, birbirleriyle etkileşim halinde olan kitle olarak ele alırlar. Medeni kanun maddelerinin ortaya çıktığı asıl kısım ise evlilik kurumunu düzenleyen maddeleridir. Hukukta toplumsal ilişkileri belirleyen asıl kurumun aile olduğu öne sürülür ve aile kurumunu düzenleyen maddeler medeni kanunun esasını oluşturur. Bu bakımdan, İran ile Türkiye’nin sosyal-kültürel bakımdan karşılaştırılmasında aile ve evlilik kurumlarının yapısına bakmak daha yerinde bir karar olur.
Cemaatlere ait okullardaki kalitenin daha yüksek olması konusunda ise şunlar söylenebilir: Eğer bir ilk ve orta öğretim okulun kalitesi doğa bilimlerini öğrencilere öğretme derecesi olarak ölçülecekse yine İran örneğinde olduğu gibi, cemaat okullarının daha ileri oldukları öne sürülebilir. Burada belirtmemiz gereken önemli bir husus, doğa bilimlerini öğrencilere benimsetme derecesinin o okulun bütçesi ile yakından ilişkisi olduğudur. Bütçe olduktan sonra okulda doğa bilimlerini öğrencilere benimsetme derecesi, o okulun bir cemaate bağlı olup olmadığına bakılmaksızın artar. Türkiye’deki cemaatlere de 1980 sonrasında Yeşil Kuşak projesiyle sermaye aktarıldığına göre, bu sermayeye fazlasıyla sahip olan cemaatlerin açacağı özel okullardaki doğa bilimlerini öğretme derecesi elbette fazla olacaktır. Bu, dinin başarısı değil, yüksek bütçenin başarısıdır. Okulların öğretimden başka bir görevinin daha olduğunu, bu görevin de eğitim olduğunu düşünürsek cemaat okullarındaki eğitim kalitesinin nasıl olduğu konusunu da ele alabiliriz. Eğitimin temeli sosyal bilimlere dayalı sosyalleştirme süreci olduğuna göre cemaat okullarında okuyan öğrencilerin ne yönde sosyalleştiğini bir düşünün. Sosyal bilimlere dayalı olarak mı sosyalleştirilmekteler, yoksa din kurallarına dayalı olarak mı sosyalleştirilmekteler? Yorumu sizlere bırakıyorum ve bu soruyu da geçiyorum.
Laikliğin ortaya çıkması konusunda öne sürülen diğer bir görüşü de şu şekilde anlatabiliriz: 11. yüzyılda, ticaretle uğraşan ve kentlerin nüfus bakımından büyük bölümünü oluşturan burjuva sınıfı olgunlaşmaya başladıktan sonra devlet yönetiminde de etkin olmak isteyecektir. Bu tarihlere kadar devlet yönetiminde ellerinde bulunduran ruhban ve asiller sınıfı sermaye gücünü gitgide kaybetmeye başladığından devleti elinde bulundurma gücünü de kaybedeceklerdir. Sermaye gücünü himayesi altına alan burjuvalar, dini kurallara dayalı devlet rejimini değiştirirler ve bu amaçla laiklik kavramını insanlığa kazandırırlar. Laikliğin gerçekte bu şekilde ortaya çıktığı daha doğru görünmektedir. Fakat bu ortaya çıkış şekli benimsendiğinde laikliğin önemine dair neler öne sürülebilecektir? Laiklik denilen kavramın, aslında iktidar kavgasındaki etkili bir araçtan başka bir anlam ifade edecek midir? Üstelik laikliğin önem kazanmasından sonra, o dönemin sermaye sınıfı olan burjuvaların daha da güçlenmiş olması laiklikten soğumalara yol açmayacak mıdır? Daha da önemlisi, burjuvaların güçlenmeye başladığı bu dönemden 4-5 yüzyıl sonrasında laikliğin bilime ne derece yardım ettiği önem yitirmiş olmayacak mıdır? Bu nedenlerle, laikliğin burjuva iktidarını perçinleyen bir kavram olduğunu öne sürmek yerine, Rönesans ve Aydınlanma yüzyıllarında bilimin önünü açtığını belirtmek çok daha mantıklı bir açıklama olacaktır. Aydınlanma yüzyıllarında (17. ve 18. yüzyıllar) engizisyonun ruhban sınıfı tarafından bilim adamlarına uygulanması hepimizin bildiği bir gerçektir. Laikliğin engizisyonu ortadan kaldırmaktaki etkisi de bir gerçektir. O halde, burjuvanın devleti yeniden şekillendirmesine değinmek yerine, engizisyonun nasıl ortadan kaldırıldığına değinmek daha yerinde bir uğraş olacaktır. Engizisyonun din kurallarına dayalı diye ortaya atılma mantığı ise şu alıntıdan kolaylıkla anlaşılabilecektir: “…Parkinson’un deyişiyle; teokratik hükümetin ana temasını tüm Ortaçağ Avrupa’sında izlemek mümkündür. Bu ana tema, “inanmayanların kurtarılması için her yolun kullanılması” gereğidir. Çünkü inanmayanların görecekleri cezalar düşünüldüğü zaman, bunları inanç yoluna çekmek için yapılan her şey o günahkarların lehinedir. Kör bir adamı uçuruma düşmekten alıkoymak için biraz zor kullanmak gereklidir. Dinsizin ötekileri zehirlemesine göz yummak en büyük zalimliktir. Günahkarların pişman olmasına yardımcı olan ceza, hepsinden daha iyidir.”
Üzerinde durmamız gereken bir başka husus da Türkiye’de laikliğin halifelik kaldırıldıktan sonra bununla yakından ilişkili olarak ortaya çıkarılmasıdır. Laikliği kuran zihniyetin temel düşüncesi hilafeti kaldırmak olduğuna göre, cumhuriyetin ilk yıllarında laikliğin getirilmesine karşı çıkanların (cumhuriyetin ilk yıllarını bugün eleştiren bazı kişilerin) isteğinin hilafeti geri getirmek olduğu söylenebilir. Çünkü ya laiklik/sekülerizm olacaktır, ya da hilafet. Bunlardan birini istemeyen bir kişinin diğerini istediğini öne sürebiliriz. Bu bakımdan, halifeliğin nasıl br makam olduğunun üzerinde durmak yararlı olacaktır ki laikliğe karşı çıkılmadan, yerine getirilecek kurumun nasıl bir şey olduğu anlaşılabilsin. Türkiye’de laiklik konusundaki asıl eksiklik de budur aslında. İnsanlar laiklik olmadığında aynı zamanda teokrasinin, hilafetin de olmayabileceğini düşünmekteler. Halbuki bu karşıt kurumların ikisini birden reddetmek mümkün değildir. Hilafet kurumu ise İslam tarihinde hiçbir zaman seçimleri/demokrasiyi destekleyen bir kurum olmamıştır. Ne dört halife döneminde, ne Emeviler’de, ne Abbasiler’de, ne de Osmanlılar’da. Dört halife dönemiyle ilgili İlhan Arsel’den aynen alıntılamak yerinde olacaktır: “…Görülüyor ki Ebu Bekr’in halifeliğe getirilişi serbest ve özgür bir seçim yoluyla olmamıştır. Çünkü Ensar (seçici kurul), Ebu Bekr’in halifeliğine karar verirken, halifelik görevinin Tanrı emri şeklinde ona ait olduğuna kanarak hareket etmiş, yani Tanrı ve peygamber emridir diye söylenenlere uymuştur. Unutmamak gerekir ki, Ebu Bekr’in halifeliğini ilan eden heyet, halkın temsilcisi durumunda olmadıktan başka, sayıca da pek önemsizdi; Mavardi’nin ifadesine göre sayıları beş kişiyi geçmemiştir.” Hz.Ömer’in halifeliği konusunda ise şunları söylemiştir: “Ebu Bekr’den sonra halifeliğe gelen Ömer bin Hattab, seçim yolu ile değil, fakat bir tür atama (tayin) yolu ile göreve gelmiştir. Şu bakımdan ki, Ebu Bekr ölmeden önce onu kendisine halef seçmiştir.” Daha sonrasında ise şunu ekler: “Hristiyan bir köle tarafından bıçaklanarak öldürülen Hz.Ömer, yaralı durudayken, yerine kimi önerdiği konusundaki soruları ısrarla yanıtsız ve bu seçimi de altı kişilik bir kurula bıraktı.” Muaviye’den sonra halifeliğin babadan oğla geçtiğini ise hepimiz biliyoruz. Ayrıca, dört halife döneminden başlayarak Osmanlı padişahlarına kadar her dönemde, halifelerin aynı zamanda devlet başkanı ve ordu komutanı oldukları da bazı kısa dönemler hariç açıktır. Laiklik istenmediği takdirde istenmesi muhtemel olan hilafet makamının seçimleri barındırmadığı, ayrı bir yasama-yürütme organını da barındırmadığı açıktır. Laiklik istenmediği takdirde böyle bir kurum mu istenmektedir? Türkiye’de laikliğe üstü kapalı bir şekilde karşı olan kişiler ise sonrasında neyi istediklerini açık olarak söylememekte ya da söyleyememektedirler. Yoksa hilafetten ve teokrasiden farklı bir rejim mi geliştirmişlerdir? Diğer yandan, bu kişiler oldukça ters baktıkları papalık kurumunu da son derece sert eleştirebilmekteler dinlerin farklı olmasından dolayı. Papalık kurumu hilafetten daha mı geri bir kurumdur? Papalıkta sadece dini liderlik var iken, hilafette dini liderliğe ek olarak ordu komutanlığı ve devlet başkanlığı yetkileri de yok mudur? Yani hilafet tam anlamıyla monarşi rejiminde bulunan bir kurum değil midir? Laikliğe ters bakan kesimler papalığın neden bu yanlarını görmezlikten gelmekteler? Tüm bunlardan, laikliği eleştiren kişilerin bu söylediklerinde samimi oldukları söylenebilir mi? Hilafetin kaldırıldığı gün (3 Mart 1924), aynı zamanda Din İşleri ve Vakıflar Bakanlıklarının genel müdürlüğe dönüştürülmesi ve Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun da meclisten geçmiş olması; laiklik karşıtlarının bu karşıtlıklarının sebepleri arasında sayılabilir mi? Bu kişiler sadece laikliğe mi karşıdırlar, yoksa buna ek olarak eğitim-öğretimin milli eğitim bakanlığı bünyesinde birleştirilmesine ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devlet himayesi altına alınmasına da mı karşıdırlar? Hepsinin aynı gün değiştirilmiş olması bunların hepsinin birbirleriyle yakın ilişki içerisinde olduğunu göstermez mi? Acaba bunlardan biri gittiğinde diğerleri hayatta kalabilecek midir, yoksa diğerleri de işlemez mi olacaktır? İşin bu tarafının da şiddetle düşünülmesi gerekir.
Son olarak, bugün de gündemde olan konularla ilgili alıntılara değinmek faydalı olacaktır. Bunlardan bazıları şunlardır:
Latin harflerinin neden değiştirildiğine yanıt olarak, M.Kemal’in Milli Eğitim Politikası konusundaki kendi sözleridir (1 Mart 1922): “Bu yurdun gerçek sahibi ve toplumumuzun temel öğesi köylüdür. İşte bu köylüdür ki, bugüne dek eğitim ışığından yoksun bırakılmıştır. Bu durumda bizim izleyeceğimiz eğitim politikasının temeli bu bilgisizliği ortadan kaldırmaktır…Genel olarak tüm köylüye okumayı, yazmayı ve dört işlemi öğretmek; yurdunu, ulusunu, dinin, dünyasını tanıyacak ölçüde coğrafya, tarih, din ve töre bilgisi vermek, eğitim politikamızın ilk amacıdır.” 9 Ağustos 1922’deki konuşmasından: “Vatandaşlar! Yeni Türk harflerini çabuk öğreniniz. Bütün ulusa, köylüye, çobana, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu bir yurtseverlik ve ulusçuluk görevi biliniz.”
“Konya’nın Refah Partili belediye başkanı, üçten fazla çocuk yapan ailelere kent suyunu indirimli veriyormuş. Gerekçesi de Müslüman nüfusun artmasını teşvik etmekmiş. İnanılır gibi değil…” (Müslümanları Çoğaltmak, Toktamış Ateş, 25.05.1993, Cumhuriyet gazetesi) Görüldüğü gibi bugün Tayyip Erdoğan’ın önerisinden tek farkı gerekçesidir. Erdoğan, görünürde demecini “çocuk aileye hayır getirir” görüşüne dayandırmıştı.
“…Bugünlerde sık sık, “yüzde 98’i Müslüman olan halk” ifadesini duyuyoruz.” (Din ve Vicdan Özgürlüğü, Toktamış Ateş, 17.07.1993, Cumhuriyet gazetesi) Bugün bu oran bir birim artarak yüzde 99 yapıldı. AKP’ye oy oranının, RP’ye oy oranından fazla olduğuna göre bir birim artmış olması normaldir(!).
“İslam kurallarının egemen olduğu bir toplum düzeninden yana olan insanlarımızın dillerinden düşürmedikleri bir iddia vardır. Sürekli olarak “Bu memlekette Müslümanlara zulmediliyor” diye şikayet ederler. “Rahatça ibadet edemiyoruz” derler.” (Müslümanlara Zulmetmek, Toktamış Ateş, 11.12.1993, Cumhuriyet gazetesi) Ne ilginçtir ki bugün de dış işleri bakanımız tarafından AB yetkililerine aynı şikayette bulunulmuştur.
“…Üniversitelerimize YÖK düzeninin egemen olduğu 1980’li yıllarda, başını örten öğrencilerin eşarplarına “türban” ve bu hanım kızlarımıza da “türbanlı” denir oldu… Bizim okulda yok, ama kimi fakültelerde çarşaflı öğrencilere de rastlıyorum. Bu çarşafların farklı renkleri de oluyor. Bu farklı renkler, farklı tarikatların simgesi imiş. Henüz ben inceliklerini anlamadım, ama başörtüsünü bağlama biçimi de farklı anlayışları temsil ediyormuş…Bunların sarıklarının biçimleri ve renkleri de farklılıklarını simgeliyormuş. Her tarikatın biçim ve rengi farklıymış.” (Türban Sorunu, Toktamış Ateş, 14.12.1993, Cumhuriyet gazetesi) Türbanın çoğu kişi tarafından saf duygularla takıldığını iddia edenlere 15 yıl öncesinde yazılmış bir makaleden bir örnek!
“Garip bir atağa kalktı Refah Partisi. Toplumda anti-laik bir partiye karşı ne tür direnmeler olacağını bildiğinden, vitrinini değiştiriyor. Bir türlü laikiz diyemiyorlar, ama başta laiklik olmak üzere tüm kavramları altüst ederek insanların kafasını karıştırıyorlar. Ve insanlar “acaba” diyorlar, “acaba biz RP ve RP’lileri yanlış mı tanıdık, yanlış mı değerlendirdik?” Öyle ya, kendileri gibi düşünmeyen ve kendileri gibi yaşamayan insanları da aralarına aldıklarına göre, önerdikleri adil düzen pekala özgürlükçü bir düzen olabilir mi acaba?… Ancak bence endişe duyulması gereken şey, bu tür bir siyasal hareketin kendini farklı bir biçimde sunması ve başka insanların da buna aldanmalarıdır.” (Müslüman Mankenler, Toktamış Ateş, 10.02.1994, Cumhuriyet gazetesi) Bugün oynanan da bu demokratçılık oyunu değil midir!
“ “Atatürk demokrat değildi”, “Cumhuriyetimiz ordunun vesayetinden kurtulmalıdır”, “Devlet sivilleştirilmelidir”, “Demokrasinin önündeki en ciddi engel Kemalizm’dir” gibisinden inciler döktüren “süper üstatlar”, Sivas cehenneminin sıcaklığını hissediyor musunuz şimdi? Gözünüz aydın olsun, Refah geliyor.” (Eyvah Refah Geliyor, Toktamış Ateş, 24.02.1994, Cumhuriyet gazetesi) Bugün de aynı söylemlerin iktidardakiler tarafından dile getirilmesi basit bir rastlantı mıdır?
“…Türkiye’de son yıllarda Atatürk ve laik devlet, bir de özgürlük ve demokrasi adına bombardıman altında tutuluyor. Bence asıl tehdit ve tehlike buradan geliyor… Anti-Atatürkçü olmak, anti-laik olmak, anti-cumhuriyetçi olmak; kimi çevrelerde demokrat olmanın, özgürlükçü olmanın ve aydın olmanın temel koşulları arasında görülüyor. Bir kısım solcu eskisiyle özgürlük heveslisi kimi süper zekalılardan oluşan garip bir koro, kitle iletişim araçlarında ele geçirdikleri köşelerden topa tutuyorlar Atatürk’ü yıllardır.” (Laikliğe Asıl Tehdit, Toktamış Ateş, 01.03.1994, Cumhuriyet gazetesi)
Laiklik konusuna elimden geldiğince güncelleştirerek değinmeye çalıştım. Sanırım insanların düşünmesi gereken öncelikli konu, neleri özgürlük olarak görmeleri gerektiğidir. Saygılar.
Kategori Siyaset ,