Öfke / Metin ÇULHAOĞLU

30 July 2008 yazar dergi

 

 

 

Sıradan Hollywood gerilimidir, ama akılda kalacak bir sahnesi vardır.Mutlak Güç (Absolute Power) adlı filmde, hırsızlık alanındaki ihtisasını değerli sanat eserleri üzerine yapan Luther Whitney (Clint Eastwood) soygun amacıyla girdiği bir malikânede ABD Başkanı ile metresinin halvetine tanık olur. Metres, Başkanın siyasal destekçisi yaşlı birinin genç karısıdır. Arada bir kavga başlar ve oynaşı Başkan’ı tam hacamat etmek üzereyken yetişen korumalar kadını öldürür. Whitney’nin o sırada orada, olaya tanık olduğu anlaşılır ve FBI’ından bilmem kimine kadar cümlesi adamın peşine düşer. Whitney ise, usta bir hırsızdır. Her şeyi ayarlamıştır ve ülke dışına kaçmak üzere havaalanındadır.

“Selamet” an meselesidir.

Tam o sırada televizyonda konuşan Başkan gözüne ilişir. Başkan, en yakının dostunun eşinin “hunharca” öldürülmesinden duyduğu üzüntüyü yaşlı gözlerle dile getirmektedir. Whitney’in gözleri kısılır, suratı gerilir ve kendi kendi kendine mırıldanır:

“Aşağılık herif, senden kaçmayacağım.”

Öfkenin damga vurduğu anlık bir iç hesaplaşmadır; insanidir, değerlidir.

* * *

Bize gelince…

Türkiye’deki gidişatı anlatıyoruz. ABD’nin kumpaslarından, Avrupa Birliği’nin ülkeyi sirk hayvanına çevirmesinden, AKP’nin teslimiyetinden, tam boy emekçi düşmanlığından, tasfiyeden ve “felaketten” söz ediyoruz.

Öyle desteksiz atmıyoruz, salt ajitasyon olsun diye üfürmüyoruz da; tüm bu süreçlerin tezgâhçılarını ve aktörlerini sıralıyoruz, hedeflerini ortaya koyuyoruz.

Bunları duyan elbette oluyordur. Ya sonrası?

Sonrasında, “canım zaten başımızda sermayenin iktidarı var, başka ne bekliyordunuz ki?” türü soğuk ve bilgiççe bir yanıt geliyorsa, burada sorun vardır.

Asıl gereken, “bu ülkeyi bu pazarlamacılara bırakan namerttir” tepkisi ve öfkesidir.

Gereken, örneğin biri kalkıp “Sümerbank imajını kafalardan sileceğiz” dediğinde, tersane ölümlerini “işin gereği” saydığında veya “ayaklar baş olmaz” vecizesini yumurtladığında, Whitney’nin başta anlatılan tepkisini verebilmektir.

Gerçekten de, kimi durumların layıkıyla kavranmış olduğunu gösteren işaretler arasında öfkenin ve tepkinin özel yeri vardır. Hele hele günümüzde, öfkenin eşlik etmediği soğuk ve bilgiççe bir “anlama”, işin kararlılık, direnç ve müdahale boyutlarını güdük bırakacaktır.

Kısacası, bize gereken, “anlamanın” da ötesinde “namussuzlar, size bu dünyayı dar edelim de görün” öfkesidir.

* * *

Öfke, yalnızca iktidara, onun arkasındaki sermayeye ve dış güçlere yoğunlaşmakla kalmamalıdır.

Öfke gündemimizde başkaları da olmalıdır; örneğin, Türkiye solunu aptal yerine koyanlar.

Neymiş efendim; “on yıllardır ezilip sindirilen çevre artık merkeze baş kaldırıyormuş”.

Neymiş efendim; “ülkede iktidara yapışan dar bir bürokratik elit varmış da, demokrasi güçleri şimdi bu odağa karşı çıkıyormuş.”

Kısacası, ortada ne emperyalizm, ne sermaye egemenliği, ne de sınıf sömürüsü vardır. Her şey, yukarıda söylenenler çevresinde dönmektedir!

Bir de, bu tür tahlilleri temcit pilavı gibi gündeme taşıyanlara “dönek Marksist” diyenler çıkıyor. Katılmıyorum. “Dönek Marksist” prototipi olarak örneğin Kautsky’yi alacak olursak, bu kişilere bu sıfatın yakıştırılması onlar için bir taltif, Kautsky için de ağır bir aşağılama sayılmalıdır.

Şöyle bir düşünün: “Çevre merkeze baş kaldırırken” ve “demokrasi güçleri merkezi bürokratik eliti geriletirken”, bu süreçte ABD nereye oturuyor? Avrupa Birliği’nin konumu ne? Neo-liberalizm ve elbette Türkiye’deki sermaye sınıfı, emek ve emekçi düşmanlığı bu tablonun neresinde yer alıyor?

İşte bu sorulara hiç değinmeden “merkezden”, “çevreden”, “bürokratik elit”ten ve “demokrasiden” söz edenlere “dönek Marksist” denmesi, Kaustky’yi geçtik, Marksizm’e de hakarettir. Marx mezarından kalksa, “bu adamlarda benden kala kala bunlar mı kalmış” deyip bir ihtimal boş yere kendini üzecektir.

Süreci, gelişen olayları izliyorsunuz; işin aslını astarını biliyorsunuz. Bildiğinizi onlar da biliyor ve telaşa kapılıyor: İşte darbeciler orada; kızıl elmacılar bu tarafta; şunlar şunlar vesayet rejiminden yana; öbürleri ise dünyadan izole olmuş, içine kapanmış bir Türkiye peşinde, vb. vb…

Söylenecek tek şey vardır:

“Aşağılık herifler, sizlerle de hesaplaşacağız.”

* * *

Hepsi tamam da, bu kişilerin solla alıp veremedikleri ne?

Sorsanız, solun “marjinal” ve “etkisiz” olduğundan dem vururlar. O zaman nedir bu gayretkeşlik? “Marjinal” solun tutup sizin çizginizde yer alması neden bu karar önemli ve gerekli?

Bu sorunun biri “tarihsel-teorik” diğeri ise güncel ve pratik iki yanıtı vardır.

Birincisi, liberalizm bu ülkedeki en köksüz, entelektüel donanımı en güçsüz ideolojidir. Bu nedenle, “soldan” gelenlerin akademik ve teorik cilalı güzellemelerine gerek duymaktadır. Şimdi, işte bu siparişi karşılıyorlar.

İkincisi, tarihini tamamen kazıyıp yok ederek, geleneklerini lekeleyerek, solu büsbütün köksüz ve havada bırakma peşindedirler. Aradan 40 yıl geçtikten sonra 68-71 yükselişine, bu arada Deniz Gezmiş’lere “darbecilik” yakıştırılması bu nedenle rastlantı değildir. Bir de, bugün “marjinal” kalsa bile, toplumun vicdanı olma özelliğini hala koruyabilen solu bu özelliğinden de yoksun bırakma çabaları gündemdedir.

Özetle, abartı sayılmasın, bugünkü “operasyon”, solun köküne kibrit suyu ekme operasyonudur.

Kendileri ve patronları için daha rahat bir Türkiye için…

O halde bir kez daha:

Aşağılık herifler, sizden kaçmayacağız; siz ise bizden hiç kaçamayacaksınız. .
 

Kategori Siyaset ,

Yorum yapma kapalı.