Türkiye’de İşçi Sınıfının Doğuşu Ve Gelişimi / Cumhur KOCAMAN

30 July 2008 yazar dergi

 

 

 

İçinde bulunduğumuz 2008 Türkiyesi yaklaşık 200 yıllık bir çağdaşlaşma mücadelesinin ve 85 yıllık bir cumhuriyet tecrübesinin ürünüdür.Bu uzun süreçte başardığımız çok şey var.Ancak bir türlü sayına oturtamadığımız konular da var.Bunların başında sanırım “demokrasi” geliyor.Çağdaş Batı burjuva demokrasilerini tanımlamaya çalıştığımızda öz bir tabirle “emek ve sermayenin birbirini dengelediği sistem” dersek pek yanlış bir şey söylememiş oluruz.

Bu tabirden yola çıktığımız vakit neden Türkiye’nin bir türlü demokratikleşemediğini de anlıyoruz.Çünkü Osmanlı Meşrutiyeti’nin mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu emek semaye dengesinin oluşmasına izin vermemiştir.Daha doğrusu beceremiştir.Toplumsal sınıflara dayanmayan cumhuriyet önderleri devleti bu sınıflardan bağımsız bir aygıt olarak tanımlayıp sınıfları -en azından burjuvaları- kendi eliyle yaratmaya kalkmıştır.

Aslında yaptığı şey gayet basit bir mantıkla ifade edilebiliyor.”Batıda toplumsal evrimle ortaya çıkan burjuvaları, devrimi gerçekleştirmiş ve çağdaş medeniyet denen düzeni yaratmıştır.Öyleyse milli burjuvanı yaratırsan aynı süreci sen de yaşayabilirsin”. Bu uğurda devlet eliyle zengin yaratılırken emek sömürüsünden doğan tepkiler devlet eliyle susturulmuştur.

Ancak haksızlık etmemek gerekir ki cumhuriyetin ve onun yetiştirdiği kadronun amacı sadece çağdaş bir devlet yaratmaktı.Bir avuç kaymak tabakanın geniş kitleleri ezdiği bir düzen değil.Niyetlerinin bu olduğunu devletçilik yıllarda ve daha belirgin olarak 1961 Anayasası yapılırken görüyoruz.

Peki bu oluşum sürecinde işçiler hiç söz söylemedi?
Osmanlı’dan miras kalan halkın çoğunluğunun köylü olduğu hemen herkesin üzerinde anlaştığı bir mevzudur.Ancak bu hiç işçi yoktur anlamına gelmemektedir.Batılı sömürgecilerin temelini attığı maden ve demiryollarında hatırı sayılır bir işçi topluluğu bulunmaktadır.Bununda dışında pek çok küçük imalathanede sayıları çok ama dağınık bir emekçi kitlesi bulunmaktadır.bu dağınık kitle ise sanayileşme sürecine geçişle beraber “sanayi işçisi” diye nitelenmeye başlayacaktır.

İncelememizde göreceğiniz üzere tüm bu işçi grubu aslında fırsat bulduğunda sesi çıkan bir kitle olmuştur.Ancak çok az zaman devlet ve sermaye bunların ses çıkarmasına izin vermiştir.

Bu girişten sonra incelememize geçebiliriz.Türkiyede işçi sınıfının ortaya çıkış hiç kuşkusuz emperyalizm unsuruyla iç içedir.Bu yüzden öncelikle batıda işçi sınıfının nasıl oluştuğuna bakmak gerekiyor.

Sanayi Devrimi ve Emperyalizm

18.yy birinci yarısında el sanatları vardı.Ev ekonomisi vardı.İşçiler daha çok evlerinde kendi başlarına,yada aileden birkaç kişinin yardımıyla çalışıyorlardı.Çalışma isteklerine göre hareket ediyor,kendi kendilerinin amiri durumunda çalışıyorlardı.Bu tip çalışma Orta Çağ’da yıkıldı.Zenginleşen bir ayakkabıcı,zenginleşen bir dokumacı yanına aileden olmayan kimseleri yardımcı olarak almaya ve onlara ücret ödemeye başladı.Bu işi düzenleyen ve parası olan insan ortaya çıkardıkları mamulleri satar ve kazancından az miktarını yanında çalışanlara ücret olarak verirdi.(1)

Çalışma daha çok tarımda oluyordu.Memleket topraklarını ellerine geçirenler,devlet idaresinde görev alanlardı.Onların adamlarıydı.Din işleri ile uğraşanlardı.Asil oldukları iddia edilenlerdi.Köylü işlediği toprakları çeşitli baskılarla,toprağı bol olan ve arkasını hükümete,hükümet adamlarına dayayanlara kaptırmaya başladı.Derebeyleri topraklarını genişlettikçe genişletti.Sermaye yalnız büyük toprak sahiplerinde toplanıyordu.(2)

Ticaretle uğraşanlar birçok masraflara katlanmak zorundaydı.Bir tüccar satmak istediği malı ne kadar pahalandırırsa pahalandırsın,dilediği kadar kar elde edemiyordu.Toprak sahibi durumunda olmayanlar ancak ticaret yoluyla,yada tefecilik yoluyla para kazanabiliyorlardı.Faiz almak içinse yine büyük para gerekiyordu.İşte bu para yani sermaye, daha bilimsel deyimle kapitalist sömürgecilikle elde edildi.İngiltere 16. yüzyıldan başlayarak sömürgecilikle kendi ekonomik ve politik gücünü artırdı. Sömürgeciliğin ve yağmacılığın sonu yoktu.Sömürge ülkelerinden bol miktarda altın ve gümüş elde edildi.Birçok devlet memuru,tüccarlar yağmacılık yaptı.İşgal ettikleri ülkelerin altın ve gümüş madenlerini soyup durdular.Tüccarlar sömürgelere giyecek, kullanılacak şeyler götürüyor,incik boncuk veriyor,buna karşılık çok kıymetli maddeler elde ediyordu.(3)

Merkantilist politikaları dolayısıyla tek amaçları daha çok servet elde etmek olan sömürgeci ülkeler kısa zamanda esir ticaretine giriştiler.Kara Afrika bu uğurda milyonlarca insanını kurban verirken Avrupalılar zenginliklerin zenginlik katıyor ve beleş işgücü sağlıyorlardı.

Artan servetin bilimi desteklemesi ile beraber insanlık tarihinin en hızlı bilimsel dönemi yaşanıyor ve 18. yy başında ham insan emeğinden buhar gücüne geçiliyordu.Düşünürler bunu “Sanayi Devrimi”nin başlangıcı olarak nitediler.

Sanayi Devrimi,çok kişinin elle,el gücüne dayalı aletlerle az sayıda ortaya çıkardığı mamulleri yada mahsulleri, az kişinin makine kullanarak ortaya koyması ve el ustalığının çok geride ve pek az önemli kalmasıdır.Makineler icat edilmiş,buhar gücü keşfedilmiş, elektrik enerjisi insanın kullanacağı şekilde dizginlenmiş,böylece makine sanayinin süratle gelişmesi, ellerin ustalığına ve şahsi kabiliyetlerinin üstünlüğüne dayanarak para kazanan sanaatkar ve ustaların,ayrıca bunların yanındaki kalfa ve çırakların durumunu temelinden sarsmıştır.Küçük atölyelerin yerini büyük işletmeler fabrikalar almış,makineleri çalıştıran işçiler,önceleri bir ustanın ömür boyunca elde ettiği hünerle ortaya koyduğu eseri,daha az zamanda yapabilir hale gelmiştir.Böylece bir taraftan el sanatları değerini yitirirken bir taraftan da sanayi gelişmiş; yer altından kömür cevherlerinin çıkarılması ,maden kömürü gazının bulunması,çimento endüstrisinin kurulması,buharlı gemilerin yapılması sanayileşmeyi hızlandırmış,alanını genişletmiştir.Bu gelişen ve genişleyen sanayi,mekineleri ve bu makinelerin çalıştırıldığı fabrikaların hammaddelerini,yakıtını elde etme,mamullerini dışarıya gönderme işlerini yapacak insanlara olan ihtiyacı artırmıştır.Zaten toprak mülkiyetinde ve aile ekonomisinde başlayan değişiklik,az topralı insanları,önceleri el maharetlerine güvenenleri büyük kitleler halinde fabrika kapılarına çekmiştir.Adına “işçi” denen ve emeklerinden başka varlıkları olmayan insanlar,makinelere ve öteki üretici vasıtalara sahip bulunan insanların emrine girmiştir.(4)

İşçi sınıfı işte bu şekilde doğmuştur.İşçi sınıfının doğuşuna paralel olarak kapitalist sömürüye olan başkaldırı yolları da bir bir ortaya çıkmıştır.Bunlara “işçi hareketleri denmektedir.

Aslında işçilerin bağımsız örgütlerde bir araya gelmelerinden çok önceki tarihlerde de işçi hareketi diye nitelenebilecek işçi eylemleri görülmüştür.İlk iş bırakım örneği bilindiği kadarıyla Mısır’da kölelerden ayrı olarak firavun mezarlarında çalışan işçilerin İÖ 2100 tarihinde Thebai’de yaptıkları iş bırakımıdır.

Köleciliğin hakim olduğu Roma İmparatorluğu’nda da bir takım iş bırakım eylemleri görüldüğüne ve fırıncılar gibi bazı kesimlerin iş bırakma eylemlerinin yasaklandığına dair metinler bulunmaktadır.

Feodal Avrupa’da da bağımsız işçi benzeri statüdeki bazı çalışanların iş bırakma eylemleri yaptıkları görülmüştür.1293′te Fransa’nın Beavuis şehrinde dokuma işçilerin iş bırakması bu konuda bilinen örneklerdendir.O devirlerde bu tür eylemlerin de çok değişik isimleri vardı.(5)

Sözcük olarak grev ise 19 yy.da kullanılmaya başlandı.Yukarıda sözü edilen tüm bu eylemler boyunca iş bırakma eylemleri yasaktı ve bu tür eylemlere girişen işçi konumundaki çalışanlara şiddetli baskılar uygulanırdı.Bu baskılar çoğu kez çatışmalara kadar varırdı.

Kapitalizmin ortaya çıkıp gelişmesiyle işçi eylemlerinde,iş bırakma eylemlerinde de büyük bir hızlanma görüldü.Karşılaştıkları ekonomik ve toplumsal sorunlara ayrı ayrı bireysel çözümle bulabilme olanaklarından yoksun oldularını farkederek birlikte hareket etmek ve bunun için örgütlenme yolunu seçen işçiler,çalışma ve yaşam koşullarını iyileştime eylemlerinde daha büyük baskılar karşılaşmışlardır.Grevler ve sendikal örgütlenmeler çeşitli yasalar ve baskı uygulamaları ile engellenmeye çalışılmış,ama işçiler bu tür hareketlerden geri durmamıştır.Eylemlerı sırasında devlet organlarıyla karşı karşıya gelmeleri işçi hareketlerine siyasi bir nitelik de kazandırmış,demokrasi anlayışı ve insan hakları düşüncelerinin yayılıp etkinlik kazanmasıyla işçi hareketlerine karşı devlet ve hükümet tutumları giderek yumuşayıp hak olarak tanınma noktasına varmıştır.On iki saatlik iş günü için uzun mücadeleler vermesi gereken işçilerin, -bugün dünyanın hemen her yerinde tanınan- sekiz saatlik iş günü hakını elde etmesi için,örneğin, ABD’de bir işçinin ölümü, bir çoğunun yaralanmasıyla sonuçlanan beş bini aşkın grevlerin yapılması (1 Mayıs 1886) ve bu eylemlerin sonunda dört sendikacının idamı gerekmiştir.(6)

Osmanlı’da İşçiler ve İşçi Hareketleri

Üretim tarzı kapitalizmden çok uzak olmakla birlikte,Osmanlı İmparatorluğunda da işçi hareketinin geçmişi 16. yüzyıla kadar uzanır.Bu yüzyılda inşaat amelelerinin gündeliklerinin yükseltimesi için eylemlere giriştiklerini o devirden kalma çeşitli belgelerden öğreniyoruz.1587′de “yevmiyelerin artırılmasını,aksi takdirde çalışmayacaklarını” belirten inşaat ameleleri işbırakımına gitmişlardir.Devrin padişahı 3.Murat’ın bugün elimizde olan konuyla ilgili fermanında ise “ziyade yevmiye talep edenlerin haklarından gelinmesini” buyurulmuştu.O yıllarda inşaatlarda çalışanların yevmiyelerinin tavanı devletçe belirlenir,daha yüksek ücret alanlar ve verenler cezalandırılırdı.

Günümüz grev tanımına uymayan bu tür eylemlere o devirde “tatil-i mesalih,terk-i hizmet,terk-i eşgal ve tatil-i eşgal” gibi isimler verilirdi.Ama görürünen o ki 16 yy. Osmanlısında bile çalışanların haklarını kabul ettirebilmesinde en etkili gördükleri eylem yine iş bırakmaydı.(7)

Osmanlı kent ve kasabalarında meta üretiminin küçük birimlerde,tümü de lonca sistemine bağlı usta,kalfa ve çıraklar tarafından yapılması ve bu sistemde dinsel yönleri de içeren ataerkil bir düzenin bulunması,belirli evreler sonunda kurallara uyan ve gerekli bilgi düzeyine erişen çırakların önce kalfa,daha sonra usta olmalarına açık olan lonca sisteminde çalışanların hak arama eylemleri pek görülmezdi.Her bireyin,her kesimin görev,sorumluluk ve haklarının geleneksel ilkelerle belirlenmiş olması,bir zanaatlar atölyesinde usta ile kalfa ve çıraklar arasında çıkabilecek sorunlar ve anlaşmazlıkların lonca sistemi içinde çözümlenip haksız tarafın cezalandırılmaısyla çalışanların topluca hak aramalarını gereksiz kılıyor ve engelliyordu.Ama iş sürecinin özellkleri gereği,lonca sisteminin uygulanamadığı tarım ve madencilik alanlarında çalışanların eylemleri daha sık görülebiliyordu.Daha çok da köylülerin zorunlu çalışmalarını öngören angarya sistemi nedeniyle madencilik kesiminde.(8)

Yine de esnaf ve zanaatkarın, hoşuna gitmeyen loncalarla ilgili padişah fermanları karşısında direnişe geçtikleri,usta,çırak ve kalfaların her beraber “terk-i mesai” ederek dükkanlarını,atölyelerini kapattıkları oluyordu.Bu tür eylemler de padişahın baskısıyla karşılaşırdı.1845 yılında çıkarılan Polis Nizamnamesi bu amaca yönelik ilk yasal düzenleme sayılır(9)

19.yy ortalarından başlayarak hızla imparatorluk ekonomisine giren yabancı sermayeyle,devletin ilk fabrikalarının kurulması,demiryollarının yapımına başlanması,buharlı gemi ve trenlerin işletilmeye başlanması,bunlar için gereken kömür üretiminin artması ve fabrikaların açılmasıyla işçi sayısı da işçi eylemleri de hızlı bir artış gösterdi.

On beş-on altı saati bulan iş günü,çalışma ve sağlık koşullarının uygunsuzluğu ve çok düşük ücret düzeyi,yeni yeni oluşan Osmanlı işçi kesiminin de pek kısa sürede en etkili direniş yolu olarak, iş bırakımını görmelerine neden oldu.Bugünkü anlamıyla ilk grev 1872′de Tersane işçileri tarafından yapıldı.Bu grevi,demokrasi düşüncesinin ilk kez Osmanlı yaşamına ciddi olarak girmeye başladığı 1908 İkinci Meşrutiyet dönemine dek,çeşitli iş kollarında düzenlenen yüz kadar grev izlemiştir.işçiliğin henüz yeni yeni başladığı,işçi sayısının,işletme sayısının çok düşük olduğu bir dönem için bu sayı dikkat çekicidir.İlk işçi örgütleri de bu dönemde kurulacaktır.(10)

Bunların içinde ilki 1871′de kurulan “Ameleperver Cemiyeti” idi.Bu örgüt aslında bir işçi derneğinden çok vicdan sahibi birkaç zenginin kurduğu hayır kurumu idi.Halbuki 1895′te gizlice kurulan Osmanlı Cemiyeti gerçek anlamda bir işçi örgütü olarak bilinecektir.

2.Meşruiyete dek çeşitli baskılarla zor koşullarda çalışan bu örgütler, Meşruiyetten sonra beliren özgürlük ortamıyla çok daha hızlı bir gelişim süreci yakalamıştır.

2.Meşruiyetten sonra ilk dikkatı çeken husus grev sayılarındaki önemli artıştır.Abdülhamitin yıllarca süren istibdatından sonra adeta bir özgürlük patlaması yaşanır ve her alanda bir fikir karmaşası belirir.Bu durum işçileri de etkileyecektir.

İmparatorluğun ekonomik yönden gelişkin hemen her kentinde yeni yeni işçi örgütleri kurulacaktır.Selanik’ten Varna’ya önce Balkanlarda görülen grevler İstanbul’a,İzmir’e, Adana’ya ve öbür büyük kentlere yayıldı. Bunların içinde en dikkat çekeni,yabancı sermayeye karşı gerçekleştirilen Anadolu-Bağdat Demiryolu grevidir.Ama besin,dokuma,tramvay,deniz taşımacılığı ve maden gibi,ekonominin birçok sektöründe peşpeşe başlatılan grevler daha büyük bir önem ve etkinlik göstermektedir.Nitekim bu grevler,imparatorluk ekonomisini büyük ölçüde sarsmıştı.

Bu dönemin işçi hareketleri açısından bir başka önemi de,Osmanlı Devletinin güvenlik kuvvetleriyle yabancı şirketlerin yanında yer alarak kendi yurttaşlarına karşı cephe almasıdır.Bu durum yabancı sermayederler tarafından da kışkırtılmış,zaman zaman devlet yöneticileri grevlere müdahale etmeye zorlanmıştır.Bu baskıların en can alıcı örneği,1908 sonbaharındaki yoğun ve etkili grevlerin sonucunda 27 Temmuz 1909′da grev hakkını düzenleyen yani kısıtlayan ilk yasa “Tatil-i Eşgal Kanunu”nun çıkarılmasıdır.Osmanlı Devleti’nin kabul edip yürürlüğü soktuğu bu yasayı Polonya kökenli bir Fransız olan Kont Leon Ostrorog hazırlamıştır.

Yine de bu yasaya rağmen,işçi eylemleri devam etti.İzmir’de tütün ve ticarethane işçilerinin grevini İstanbul’daki ve Selanik’teki grevler izledi.Mart 1911′de Selanik’te başlatılan Tütün Rejisi grevi, İstanbul-Cibali’deki Reji işçileri arasında da kısa sürede yayıldı.1911′in öbür önemli grevleri Rumeli Demiryolları ve Zonguldak kömür madeni işçilerinin yaptıklarıdır.1913 İzmir Liman işçileri grevi de o yılların en önemli işçi eylemlerindendi.(11)

Osmanlı işçi hareketinin siyasal boyut kazanması da bu yıllarda başlamıştır.Selanik, İzmir, İstanbul,Samsun gibi büyük kentlerde kurulan işçi örgütlerinde çok sayıda taraftar kazanmıştır.Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu gibi isminde “sosyalist” kelimesine yer veren ilk örgütler bu dönemde kurulmuştur.Yine Marangoz İşçileri Sendikası,Dersaadet Tramvay İşçileri Sendikası,İmalat-ı Harbiye İşçileri Cemiyeti,Tütün Rejisi İşçileri Cemiyeti gibi bu dönemde kurulan işçi örgütleri etkili çalışmalar yapmıştır.

Grev dışında ilk işçi eylemlerini de bu dönemde görüyoruz.Örneğin 1 Mayıs İşçi Bayramı ilk kez 1909′da Selanik’te sonra İstanbul,Üsküp ve başka büyük kentlerde devlet yetkililerince konan yasak ve engelleme çabalarına karşın yürüyüşlerle kutlanmış,bu eylemler sonraki yıllarda da sürdürülmüştür.(12)

Mütareke ve Kurtuluş Savaşı dönemlerinde işçi hareketinde siyasi yön daha da belirginleşip birinci plana yükselmiştir.İtilaf Devletlerinin ve Yunan ordusunun işgal ve istilasına karşın grevler ve yürüyüşler yapılmış,İstanbul hükümetine ve padişaha rağmen Anadolu’da sürdürülen Kurtuluş Mücadelesine İstanbul ve İzmir gibi işgal altındaki kentlerde yaşayan işçiler türlü direniş eylemleri düzenlemiş,daha sonra aktif olarak Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere Anadolu’ya geçmişlerdir.Bu dönemin en göze çarpan işçi eylemlerinin başında 1919′da İzmir’in işgaline karşı İzmir ve İstanbul’da yapılan mitingler ve 1921′de işgal altındaki İstanbul’da kalabalık törenlerle Türkiye Sosyalist Fırkası önderliğinde 1 Mayıs’ın kutlanmasıdır.(13)

Cumhuriyet’ten Milli Şef Dönemine

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında ekonominin kırsal faaliyete dayalı yapısı üzerinde oluşabilen sınırlı bir ücretli emekçi kesimi,esas olarak ülkenin ilk defa sanayileşmeye sahne olmuş yörelerinde,yani İstanbul ve çevresinde kümelenmiş bulunuyordu.

Devlet İstatik Enstitüsü verilerine göre 1927 yılında 13,5 milyona ulaşmış olan nüfusun yaklaşık yüzde 76’sı kırsal kesimde yaşamaktadır.Kentlerde yaşayanların çoğunlukla sendikalaşmaya ortam oluşturabilecek bir çalışma ilişkisi içinde olduğu söylenemez.Nitekim 1927 Sanayi Sayımı sonuçlarına göre işletmelerin %70 inden fazlası,dörtten az kişinin çalıştırıldığı küçük boyutlu işletmelerdir.Dört ve daha çok kişinin çalıştığı işletmelerde istihdam edilen yaklaşık 1,5 milyon kişinin yalnızca 150 bin kadarı işçi ve yaklaşık 8 bini memur durumundadır.(14)

Cumhuriyet yönetimi Osmanlı döneminden 1909 tarihli Tatil-i Eşgal Kanunu ile yine aynı tarihte yürürlüğe girmiş olan İçtimaat-ı Umumiye Kanunu (Dernekler yasası) hükümleri çerçevesinde kurulmuş ve faaliyetlerini sürdüren bazı sendikaların yer aldığı bir sendikal yaşam devralmıştır.Çoğu yabancılara ait işyerlerinde kurulmuş bulunan sendikaların eylemlerinin Kurtuluş Savaşının kazanılmasından dolaylı veya doğrudan nazı katkıları olmuştur.

1924 yılında kabul edilerek yürürlüğe girmiş olan Cumhuriyet Anayasası da bütünüyle demokratik sayılabilecek niteliği ile toplanma ve dernek kurma hakkı çerçevesinde sendika hakkını da öngörmüş bulunuyordu.Bu çerçeve içinde,İstanbul başta olmak üzere ve Anadolu-Bağdat Demiryolu gibi göreli olarak yoğun işçi birikimine ortam hazırlanmış faaliyet alanlarında,ülkenin çeşitli yörelerinde sendikalar varlığını sürdürmekteydi.Ancak birkaç istisnanın dışında bu sendikaların çoğunluğu 500-1000 kadar işçiyi kapsayan küçük ölçekli örgütlerdi.

Bu dönemin etkili sendikal örgütlerinden Türkiye İşçi Derneği,Şefik Hüsnü’nün başkanlığını yaptığı Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nın etkisi altında faaliyet göstermekteydi. Buna karşılık İstanbul Amele Birliği ve 1924′te gerçekleştirilen bir başka örgütlenme, siyasal iktidarla ile uyumlu bir işçi hareketi oluşturma çabasının izleyicisi olarak belirmiştir.(15)

1923′te toplanan İzmir İktisat Kongresinde çeşitli toplumsal kesimlerin yanısıra işçiler de taleplerini duyurma olanağı bulmuşlardır.Kongrede alınan kararlarla işçilerle ilgili olarak 1 Mayıs’ın İşçi Bayramı olarak kabul edilmesine,çalışma yaşamı ile ilgili çeşitli yasaların çıkartılmasına ve bu arada sendika hakkının tanınmasına da yer verilmiştir.

Ne var ki sendikal faaliyete olanak tanıyan ve sendikal hakların gelişimi açısından elverişli görülen bu hukuksal ve siyasa ortam çok uzun sürmemiştir.1925 Takrir-i Sükun Kanunu,pekçok bakımlardan olduğu gibi sendikların varlığı konusunda da bir dönüm noktası olmuştur.Bu yasa çerçvesinde gerçekleştirilen uygulamalarla her türlü işçi hareketi fiilen yasaklanmıştır.1928 yılında Amele Teali Cemiyeti’nin de kapatılmasıyla sendikal hayat, uzunca bir süre tümüyle sona ermiştir.Bu yöndeki uygulamalar daha sonra çıkarılan mevzuat hükümleriyle yasal dayanaklara oturtulmuştur.1933 yılında Ceza kanununda yapılan değişikle grev, cezayi müeyyideye tabi tutulmuştur.1936 yılında çıkarılan İş Kanunu da uygulama alanına giren işyerlerinde grev yasaklayıcı hükümler getirmiştir.Nihayet 1938 tarihli Cemiyetler Kanunu “sınıf esasına dayalı” cemiyet kurulmasını yasaklamakla, mevzuatın sendika hakkına karşıt niteliğine kesinlik getirmişti.(16)

Tek partili dönemde sendika hakkına ilişkin olarak benimsenen bu politikayı rejimin genel yapısı içine oturtmak bir bakıma kolay değildir.Yeryüzünde mazlum milletlerin kurtuluşu mücadelesine başarıyla öncülük etmiş bir önder olarak Atatürk’ün döneminde gerçekleşmiş bu durumu,O’nun adalet ve emeğe saygı ilkesi üzerine kurulu düşünceleriyle ve bu düşüncelerin ifadesi olan açıklamalarıyla bağdaştırmak zor olabilir.Ancak belirtmek gerekir ki Kemalizmin dayandığı temeller arasında “Türk toplumunun sınıfsız,imtiyazsız kaynaşmış bir kitle” olduğu görüşü de yer almaktadır.Gerçekten de padişahlık yönetiminde kurulmuş ve tümüyle yoksul bir ülke olarak,o zamanın Türkiye’sinde, bu sözlerden yansıyan derin bir özlemin gerçekleşmiş olduğu izlenimini verebilecek bir yapıyı gözlemlemek mümkün olabilirdi.Ayrıca kapitülasyonların kaldırılması ve ekonomide yabancı sermayedarlarının egemenliğinin son bulmuş gözükmesi de artık sendikalara konu olabilecek bir ortamın mevcut bulunmadığı kanısını haklı çıkarabilecek bir gelişme olarak algılanmaktaydı.Bu koşullar içinde “baba devlet” anlayışı,uzun süre,toplumsal sorunların çözülmesinde yeterli görülen bir siyasal ve hukuksal modelin temeli olmuş ve bu anlayışın doğal sonucu olarak sendikalaşma,gereksiz ve sakıncalı sayılabilmiştir.Ne var ki zamanla kapitalist ekenomik gelişmenin sonuçları olan çelişkiler belirginleştikçe ve işçi sınıfı birikimi belli bir düzeye ulaştıkça sendika hakkının gerekliliği ve kaçınılmazlığı reddedilmez bir boyuta gelmiştir.Toplum ve devlet yapısının bu gelişime cevap verebilecek yönde bir evrime uğraması,daha sonraki dönemde uluslar arası koşullarda ve evrensel düzeyde egemen dünya görüşünün bileşiminde meydana gelen dönüşümlerin belirlediği çerçeveye geniş ölçüde bağlı olarak gerçeklik kazanmıştır.(17)

Bu dönemdeki grevlere bakacak olursak işçilerin çalışma ve yaşam koşulları değişmediği için 1925-1933 arasında 35 kadar grev ve direniş eylemi yaşandı.Bu arada telgrafçıların Erzurum,Sivas ve Adana’da ücret zammı isteğiyle başlattıkları greve katılanlar İstiklal Mahkemesine verildi.

İstanbul Limanı İşletmesi’Nin 3 bin dolayından kayıkçısı,alacakları olan 25 bin lirayı ayladır vermeyen idareye karşı 1927 Ocak’ında işi bıraktılar.Bunun üzerine işe alınan işçilerle direnişçiler arasında çıkan çatışmayı kolluk kuvvetleri ateş ederek bastırmak istedi.Bu olayda on kadar işçi öldü.Aynı yılın Ağustos ayında Adana-Nusaybin demiryolunda çalışan 850 kadar yapı işçisinin 31 maddelik isteiğini geri çeviren Fransız şirketinin tahrikiyle işçilere karşı yine kolluk kuvvetleri ateş açtı.Sonuçta grev kanla bastırılmış oldu.(18)

Bu dönemin kısa bir değerlendirmesini yapmak gerekirse 1932-39 yıllarındaki dönemde KİT’lerin sayısının artmasıyla işçi diye nitenebilecek emekçilerin sayısı artmıştır.Cumhuriyetin ilk iki yılında belirli bir özgürlük ortamı varken Takrir-i Sükun yasası sonrası tüm Türkiye’yi etkileyen bir baskı ortamı oluştuğu için işçi örgütlenmesi de bundan nasibini almıştır.Buna rağmen gerçekleştirilen direniş eylemleri ise her zaman olduğu gibi güvenlik güçlerinin şiddetiyle bastırılmıştır.

Cihan Harbi’nden 27 Mayıs’a

İkinci Dünya Savaşı sırasında işçi hareketi de zor günler geçirdi.Almaya’nın Polonya’ya saldırmasıyla beraber Türkiye’de olağanüstü önlemler alınmaya başlandı.Çeşitli malların ihracatı yasaklanırken,Ocak 1940′da hükümete olağanüstü yetkiler veren Milli Korunma Kanunu kabul edildi.Akabinde Rus işgaline karşı Doğu Anadolu’da sıkıyönetim ilan edildi.

Bu yasaya dayanarak Zongulduk civarında çalışanlara mecburi hizmet konurken,çeşitli KİT’lerde çalışanlara ek çalışma hükümlükleri getirildi.Savaştan sonra da yürürlükte kalan bu kanun işçi hareketinin önüne çeşitli engeller koymaya devam etti.Tüm hükümleri ancak 1960 yılında kaldırabildi.

Savaş boyunca alınan tedbirlerin yarattığı memnuniyetsizlik,savaş zenginlerinin ortaya çıkmasıyla beraber toplumsal bir husursuzluk yaratmıştı.Bu husursuzluğun yarattığı baskı çok partili siyasal yaşama geçilmesine yok açacaktır.

Yeni kurulan partiler arasında pek çok “sol” parti de olacaktır.1946 yılında İhsan ve Ziyneti Temelveren önderliğinde Sosyal Adalet Partisi,Şefik Hüsnü Deymer önderliğinde Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi,Şevki Şeren ve Hasan Yaşartürk liderliğindeki Türkiye Sosyalist İşçi Partisi,Esat Adil ve Macit Güçlü önderliğinde Türkiye Sosyalist Partisi ve EtheM Ruhi Balkan,Selahittin Yorulmaz ve Mehmet Şükrü Sekban önderliğindeki Türkiye İşçi ve Çiftçi Partisi gibi beş parti kurulmuştu.Bunların ilki aynı yıl kapatılırken,TSEKP ve yayın organ “Sendika” gazetesi ile TSİP yine 1946 yılın içinde komünizm propagandası yaptıkları gerekçesiyle kapatıldı.Ancak son ikisi 1946 ara seçimlerine ve 1950 gene seçimlerine katılabildi,1952 de TSP yine komünizm propagandası yapmak suşundan kapatılıp üyelerini tutuklanırken TİÇP de aynı yıl kapandı.Bu partiler içinde pek çok sendikacı bulunmaktaydı.Dolasıyla partiler iler beraber pek çok sendika da kapanmıştır.(19)

20 Şubat 1947′de CHP iktidarı Sendikalar Kanunu’nu çıkarmıştı.Ancak geçen seneki parti kapatmalar yüzünden kimse sendikalaşmaya heveslenmedi.Bunun üzerine CHP kendine bağlı işçi büroları araclığıyla CHP’li işçilere sendikalar kurdurdu.Ancak işçiler bu tür güdümlü sendikacılığa rağbet etmeyecektir.1947′de sıkıyönetimin kaldırılmasından sonra ise bazı bağımsız sendikalar kurulmaya başlanacaktır.Bunlardan ilki Metal-İş Sendikasıdır.

1949 yılında kurulan DP ise CHP’yi izleyecek ve kendine bağlı sendikalar kurmaya başlayacaktır.Muhalefet Partisi konumundaki DP sendikları elde etmek için sık sık grev hakkını geri vaad edecektir.Ancak iktidara gelince bu vaadini çabucak unutacaktır.

Burada bir değerlendirmek yapmak gerekisek sendikalar güçlü ve bilinçli bir tabandan yoksun oldukları için grev hakkını elde edememişlerdir;karşılık olarak,grev hakkının tanınmadığı bu dönemde işçilerin sendikalara dönük beklentileri dolayısıyla bu alanda ortaya koydukları ilgi ve destek sınırlı kalmıştır denilebilir.

Sendikaların gelir düzeyleri genel olarak aidat ödemeye elvermeyecek düzeyde bulunan işçilerden ve üyelerden gördüğü ilgi ve desteğin yetersizliği,mali bakımdan zayıf kalmaları sonucunu doğal olarak beraberinde getirmiştir.Bu dönemlerde sendikaların yararlanacağı başlıca kaynak,İş Kanuna göre kesilen ceza paralarından Çalışma Bakanlığı eliyle sendikalara dağtılmak üzere biriktirilen fondur.Ne var ki bu fon da çoğu zaman siyasal iktidar tarafından sendikaları baskı altında tutma ve bağımlılaştırma girişimlerinin bir aracı olarak kullanılmıştır.(20)

Sendikalı işçi sayısına baktığımızda ise karşımızda şöyle bir tablo çıkmaktadır.

1947′de toplam 33 bin üyeli 49 sendika varken 1952′de işçi sayısı 148′e sendikalı işçi sayısı ise 130 bine yükselecektir.Bu sendikalar kendi arasından 16 sendika birliği ve federasyon kursalarda tüm ülke çapında hakim olacak bir konfederasyon kurulamayacaktır.

Çok ilginçtir ki memleketin ilk konfedarasyonu ABD yardımıyla ve tabii ki onun güdüminde kurulacaktır.Bu konfedarasyonun adı TÜRK-İŞ olacaktır.

14 Mayıs 1950′de iktidar koltuğu CHP’de DP’ye geçmiştir.Soğuk savaşın bu hazırlık yıllarında Türkiye tarafını seçmiş ve Amerikanın ileri karakolu olmayı zevkle üstlenmiştir.Truman Doktrini icabı kendini komünizmle savaşa adayan Türkiye, sendiklarını bile bu doğrultuda oluşturacaktır.

Başta Irwing Brown adlı bir Amerikalı sendika uzmanı olmak üzere pek çok ABD’li sendikacı Türkiye’ye gelip incelemelerde bulunmaktadır.ABD li “Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu adına gelen bu uzmanlar yurt çapında örgütlü bir konfedarasyonun kurulmasını önermeye başlamışlardır.

DP iktidarının bu önerileri kabul etmesinden sonra bir yandan Türkiye’ye gelen ABD’li sendikacılar sendikacılık eğitimi vermeye,bir yandan seçtikleri bazı sendikacıları eğitim için ABD’ye göndermeye başladılar.Bu eğitim çalışmaları sonucunda tüm çalışanların ekonomik haklarını sınırlayan,doğrudan çalışma yaşamı ile ilgili bile olsa siyasal konulara girmeyen “Amerikan tipi Sendikacılık” anlayışı Türkiye’de de benimsenmeye başlandı. Sonuçta 11 Temmuz 1952′de Türk-İş resmen kuruldu.

Türk-İş kuruluşunda yer alanlar 1950 öncesinin CHP ve DP doğrultusundaki sendikalarıydı. İlginç bir anekdot ise bu sendikada yer alan çoğu kişinin göçmen olmasıdır.Osmanlı İmparatorluğunda kapitalistleşmesinin ilk görüldüğü ve en çok geliştiği yer Balkanlardı.Balkan Savaşları Cihan Harbi ve Cumhuriyet sonrası pek çok göçmen Türkiye’ye gelmişti.Göçmenler hem sendikacılıkta,hem siyaset içinde hem de işçiler arasında önemli bir kesimdi.Türk-İş’in ilk icra kurulunun beş üyesinden üçü;Şaban Yıldız, Seyfi Demirsoy ve Mehmet İnhanlı Balkan göçmeniydi.(21)

Amerikan uzmanların öğrettiği, yalnızca ekonomik anlamda ve insiyatifi devlete ve işveren verenlere bırakıp onlarla uyumlu olma politikasını, Türk-İş ilk kurulduğu günden uygulamaya koymuş,ABD’ye staj için sendikacı yollanması ve Amerikan AFL-CIO konfederasyonunun yardımlarıyla açtığı Türk-İş Eğitim Kolejinin eğitim programlarıyla bu sendikacılık anlayışını tüm Türk-İş üyesi sendikalarda yaygınlaştırılmıştı.Türk-İş bu dönemde AID(Uluslararası yardım ajansı) ve OECD’den önemli miktarda yardım almıştır.(22).İşin ilginci AID’nin adı daha sonra Güney Amerika’da gerçekleşen pek çok ABD yanlısı askeri darbenin finansörü olarak geçecektir

1940-60 dönemi her ne kadar 10 yıllık dönemler halinde iki parti arasında bölüşülmüş ise de işçiler ve sendikalaşma açısından hiçbir farklılık göstermez.Hem CHP hem de DP bu konuda ortak bir politika izlemişlerdir diyebiliriz: ”İşçi sendikalarını ya kendine bağlı ya da kapat”.

İşçiler açısından bu dönemde belki de en önemli gelişme ise “sanayi işçisi” diye tanımlanan kesimin sayısının hızla artmasıdır:

1947′de 274.277 olan sanayi işçisi sayısı 1952′ye gelindiğinde %12.3′lük artışla 604.295′e, 1960′da ise tüm ekonomik bunalıma karşın %36.5 lik artışla 824.881′e ulaşmıştır.

İşçi eylemlerine baktığımızda ise 1947 yılında Ankara fırın işçileri,İzmir Belediyesi temizlik işçileri,İstanbul’da çimanto sanayinde çalışan işçileri ve Ereğli Kömür İşletmeleri’nda çalışan işçiler çeşitli iş bırakma eylemlerine gitmişlerdir.1950′de İzmir’de,52′de İskenderun’da,54 ve 55′de İzmir’de kötü çalışma koşulları ve ücret düşüklüğü nedeniyle liman işçileri greve gittiler.1959 yılında Sivas ve İstanbul’da işçi temsilcilerinin işten çıkarılmaları yürüyüş ve grevlere neden oldu.Bu yüzden yürürlükteki yasaları göre bazı işçiler tutuklandılar.(23)

1940-60 döneminde işçi hareketi cumhuriyet dönemine benzer bir deneyim yaşamıştır.Savaş yüzünden oldukça ağır bir yükün altına giren işçiler,çok partili yaşama geçişle beraber seslerinin çıkabileceğini sanmışlardır.Ance önce CHP sonra’da DP buna izin vermemiştir.Sendikacılık açısından bakıldığında her iktidarın kendine yakın bir sendika kurmaya çalıştığını görüyoruz.Ayrıca soğuk savaşın etkisiyle işin içine ABD’de girmiş ve ilk büyük konfederasyon olan Türk-İş’in kurulmasına aracı olmuştur.

27 Mayıs ve 1961 Anayasası

1960′a gelindiğinde sendikalı işçi sayısı 300 bine yaklaşmış durumdadır.Daha önce örgütlenmekte sıkıntı çeken işçiler 27 Mayıs’dan sonra hazırlanan anayasa ile daha rahat bir örgütlenme ve faaliyet alanı bulacak;işçi hakları açısından önemli yenilikler gelecektir.

Ancak 27 Mayıs anayasası ile sağlanan hakları işçi sınıfı birikimin temel teşkil ettiği kitlesel taleplerle açıklamaya çalışmak,geniş ölçüde yanıtlıcı bir değerlendirme olabilir.Zira 27 Mayıs’a gelindiğinde sendikalar önemli bir bölümyle suskunlaştırılmış veya devrilen iktidarla uyumlu konuma sokulmuştur.Bu arada Türk-İş de DP iktidarına yakın dolayısıyla Anayasaya işçi haklarının geçirilmesinde etkili olan güçlerle kopukluk içinde veya karşıt kanumda bir kadronun yönetiminde bulundğu bir sırada 27 Mayıs hareketi gerçekleşmiştir.

27 Mayıs hareketi kuşkusuz çok değişik unsurların bileşkesi olan bir muhakefetin ürünü olarak gerçeklik kazanmıştır.Ancak Kurucu Meclis’te Anayasanın kabulünde özellikle işçi haklarına ilişkin maddelerin belirlenmesinde,bu hakların toplumsal çalkantılara ve acılara yol açabilecek mücadelelere yer bırakmaksızın sağlanması kaygısıyla hareket eden, Batı’nın deneyimlerinden etkilenmiş aydın kadroların önemli bir işlev gördükleri söylenebilir.Aynı durum 2 yıl sonra Anayasa’da öngürülen işçi haklarını düzenleyen yasaların yürürlüğe girmesinde de görülmektedir.(Dönemin Çalışma Bakanı Ecevit’tir).(24)

1961 anayasası gerek temel haklara ve sosyal haklara ilişkin hükümleri gerek sendika hakkı ile doğrudan ilgili hükümleri dolayısıyla birçok bakımlardan olduğu gibi sendikacılık alanında da yeni bir dönemin başlangıcını simgelemiştir.Anayasa’nın 46.maddesinde “çalışanlar”a sendika hakkını ve 47. maddesinde ise “işçiler”e grev ve toplu sözleşme hakkını tanımış bulunuyordu.46.maddede “çalışanlar” sözünün kullanılmış olması özellikle memurların da sendika hakkı kapsamında olduklarını ifade etmesi bakımından önem taşımaktaydı.

Anayasa’nın öngördüğü sendika hakkını ilişkin hükümler doğrultusundaki yasal düzenlemeler, 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ile sağlanmıştır.Her iki yasa da 24 Temmuz 1960 tarihinde yürürlüğe girmiştir.Öte yandan Memur statüsünde çalışanların sendika hakkını düzenlemek üzere 14 Ağustos 1965 tarihinde çıkan 624 sayılı yasa yürürlüğe girmiştir.(25)

1960-70 dönemi işçiler açısından bilinç düzeyinin oldukça yükseldiği bir dönem olmuştur.Bunun yansıması olarak Türk-İş’in Amerikan tipi ya da “partiler üstü politikacılık” anlayışına tepkiler gelmeye başlamıştır.

1961′de çoğu Türk-iş bünyesinde olan 12 sendikacı tarafından Türkiye İşçi Partisi(TİP) kurulur. TİP’de toplanan ve bu parti kanalıyla sendikaları etkileyen birikimle Türk-İş’deki egemenlik kazanan çizgi arasındaki çelişki bazı kopmalara yol açacak(Özellikle 1966 yılında Paşabahçe Grevine Türk-İş’in tepkisizliği dönüm noktası olacaktır) ve 1967′de Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) kurulacaktır.

Diğer bir tepki ise CHP içinden gelecek ve bir yenilenme süreci başlayacaktır.1966′ dan itibaren başlayan ortanın solu ve daha sonraları bunun bir uzantısı olarak benimsenen demokratik sol hareketi genel olarak sendikalarda ve bu arada Türk-İş tabanında geniş bir kitlesel ilgi uyandırmaya başladığı görülmüştür.

Tüm bu kopma ve değişimler Türk-İş’i daha fazla etkileyecek ve hareketin ana damarlarından olan Genel-İş ve Oleyis Türk-İş’ten ayrılıp DİSK’e katılacaklardır.Ayrıca Yol-İş,Petrol-İş vb sosyal demokrat sendikalar Türk-İş’te kalıp konfederasyon içinde egemenlik kurmaya çalışacaklardır.(28)

Kurulduğu tarihte 40 bin üyesi olan DİSK hızla gelişti.1970′de üyes sayısı 100 bini aştı.Bu hızlı büyüme işverenleri,hükümeti ürküttüğü gibi Türk-İş’i de etkiledi.1317 sayılı yasa ile DİSK kapatılmaya çalışıldı.Türk-İş hükümetlerin desteğiyle daha çok kamu kesiminde örgütlüyken,DİSK ağırlıklı olarak özel kesim kuruluşlarında örgütlenmişti.Bunda kamu kurulşlarına atanan yöneticilerin ve iktidarların istihdam politikasının büyük rolü vardı.Bu dönemde DİSK’in en etkili olduğu iş kolu metal sanayiydi.

Türk-İş’ bakıldığında Amerikan ve İsrail işçi örgütleriyle (Hür İşçiler ve Hisardut) yakın bir dialog içine girmiştir.1965′de AP iktidara gelmesiyle örgüt içinde sağa kayış başlamıştır.(29)

İşçi eylemlerine baktığımızda 1963-71 yılları arasında ILO verilerine göre yaklaşık 603 grev olurken 85,700 işçi greve katılmıştır.Grevde yitirilen iş günü sayısı ise 2.381.400 dür.Bundan çıkan sonuç ise az sayıda işçinin çok sayıda greve katıldığıdır.

Grevlerin iş kollarına olan dağılımına baktığımızda ise en çok grevin gıda sanayinde gerçekleştiğidir.Bunu dokuma sanayi izlemektedir.Ardından genel işler,yapı işleri ve petrol işleri gelmektedir.Dikkat çeken özellik demiryollarında neredeyse hiç grev olmamaısıdır.Cumhuriyet döneminde demiryollarının devlet tekeli haline gelmesi ve işçilerin memur statüsüne sokulmasıyla devlet bu kollardaki emekçi hareketlerini bertaraf etmiştir.

Grevin özel-devlet sektörüne göre dağılımında ise yüzde 74.2 ile özel sektör ağırlık kazanırken,katılan işçi sayılarına baktığımızda devlet grevlerine daha fazla çalışanın katıldıığını görüyoruz(%53.4)

Bu dönemlerde yaşanan önemli işçi hareketlerinden birkaçına bakmamız gerekebilir.Bunlardan ilki 1961 İstanbul Mitingi ve yürüyüşleridir.27 Mayıs sonrası artan keyfi işten çıkarmalara karşı ve grev-toplu sözleşme isteyen işçiler tarafından bir miting düzenlenmiştir.2 gün süren gösterilere yaklaşık 200 bin kişi katılmıştır.

Yine 1961 yılında İzmir temizlik işçileri çok aktif olmuştur.10 binden fazla işçi asgari ücretin artırılması işçi yürüyüş yapmıştır.

1963 yılında gerçekleşn Kavel Kabro Fabriklası grevi ise işverenlerin tahrikiyle ortaya çıkmıştır.Yeni sendika ve toplu iş sözleşmesi Meclis’te görüşülürken bu yasanın yumuşak olmaması için mebusların gözünü korkutmak maksadıyla işçiler greve zorlanmıştır.Yıllardır ödenen yılbaşı ikramiyeleri ödenmemiş,ücret tarifesi değiştirilmiş,sendika üyesi işçilere sendikadan ayrılmaları için baskı yapılmış ve işçi önderlerinin işine seon verilmişti.Bunun üzerine işçiler 4 Şubatta 36 gün sürecek grev ve fabrika işgali kararı aldılar.Türk-İş grevcileri yalnız bırakırken sonradan DİSK’i kuracak Maden-İş ve Lastik-İş grevcilerle dayanışma içine girer.Grev ancak Turhan Feyzioğlu ve Bülent Ecevit’in araya girmesiyle son bulacaktır.

1969 yılında ise Türkiye “Aktif Grev”le tanışacaktır.Alpagut Linyit Madenleri işçileri kötü çalışma koşulları ve ücret düşüklüğü yüzünden işletme bürolarını işgal ettiler.İşçilerin amacı fabrikayı kendilleri işletmek ve maden verimliliğini kanıtlayarak işletmeyi Türkiye Kömür İşletmeleri’nin (TKİ) almasını sağlamaktı.Bu yüzden işçileri bir yandan linyit çıkarırken diğer yandan linyitin satışını bizzat denetlemişlerdir.Oluşturdukları “İşçi Kurulu” denetimi eline aldı.Ocaklardan sağlanan linyit,grevcilerce köy köy,kasaba kasaba satıldı.Satış giderlerinin çalışanlarca nasıl paylaşılacağı da işçilerce belirlendi.Sonuçta İşçiler amaçlarına ulaşıyor ve işletme TKİ tarafından satın alınıyordu.

İşçi tarihi açısından çok önemli bir olayda 15-16 Haziran 1970 olayları idi.1970 yılı Haziran ayından Sendikalar Yasası’nda değişklik getiren yeni bir yasa önerisi TBMM’ye sunuldu.DİSK hemen bu yasaya tepki gösterdi.Çünkü bu yasa sendikal örgütlenmeye yeni yasaklar getirecek DİSK’in kapanmasına yol açacak,Türk-İş’inse elini güçlendirecekti.Yasa görüşülürken 15 Haziran’da İstanbul,Kocaeli ve İzmir’de birçok işyerinde işçiler işi bırakarak yürüyüşe geçti.Aynı olayların ertesi günde devam etmesi üzerine Sıkıyönetim ilan edildi.DİSK yöneticileri tutuklandı.Bu arada yasa TBMM’de kabul edildi.Ancak bir süre sonra TİP ve CHP’nin Anayasa Mahkemesine başvurmalarıyla yasa iptal edildi.(30)

İncelememiz işçi sınıfının doğuşu ve gelişimi ile sınırlı olduğu için 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerine inmeyeceğiz.Kısaca değinmek gerekise bu dönemlerde de aslında bir tekrar yaşanmıştır.12 Mart yönetimi yaptıkları değişiklikle grev hakkını sadece işçilere tanıyacak,DİSK yönetimini çeşitli kovuşturmalarla tutuklayacaktır.Milliyetçi Cephe Dönemlerinde sendikal hareket yeni bölünmelere uğrayacak MHP’ye yakın MİSK ve Erbakan’ın MSP’sine yakın Hak-İş kurulacaktır.

1980′e gelindiğinde İşçi sayısı sendikalı 1.5 milyona ulaşırken 19 milyonluk çalışanlar arasında ancak %10 luk bir kesime ulaçacaktır.Halbuki Batı ülkelerinde bu oran %50′nin üzerindedir.

İşçi eylemleri 1970-80 dönemleri arasında da yaşanmaya devam edecek bunları kanlı olaylar takip edecektir.1977 yılındaki 1 Mayıs kutlamaları kanla boğulacak ve 37 kişi ölecektir.Sendika üyeleri gizli ellerce bir bir öldürülecek sonunda 12 Eylül yönetimi başta DİSK’i kapatmak üzere her türlü işçi örgütlenmesini ezecektir.Sonunda Özal’ın 24 Ocak Kararlarını uygulayabileceği dikensiz bir gül bahçesi yaratılacaktır.

İşçi hareketinin Osmanlı’dan başlayarak gelişimini incelemeye çalıştık.Günümüz Türkiye’sine yönelik dersler çıkarmak gerekirse başta söylediğimiz gibi demokrasinin kökleşmesi ancak emek-sermaye dengesinin kurulmasıyla gerçekleşebilir.MGK ayda bir değil de iki ayda bir toplanması ya da Genelkurmay Başkanının sesinin kısılması demokrasiye fazla bir şey getirmeyecektir.Bu sadece cemaatçi bir iktidarın gücünü artıracaktır.Aynı iktidarın işçilere bakışı ise 1 Mayıs olaylarında ve “Ayakların baş olduğu yerde kıyamet kopar” sözlerinde saklıdır.Türkiyenin takunyalılar ve postallar arasında sıkışmış demokrasisi ancak geniş kitleleri temsil eden emek örgütlerinin toparlanmasıyla ve partileşmesiylşle yaşayabilir.Bunu düzeltmeye uğraşmayan hiçbir iktidar yada düşünce grubu demokrat değildir…

Kaynaklar:
1- Kemal Sülker; İşçi Sınıfının Doğuşu
2- Sülker;age
3- Sülker;age
4- Sülker;age
5- Mehmet Şehmus Güzel;Cumhuriyet Türkiyesi’nde İşçi Hareketleri
6- Şehmus;age
7- Şehmus;age
8- Şehmus;age
9- Şehmus;age
10- Şehmus;age
11- Şehmus;age
12- Şehmus;age
13- Şehmus;age
14- Alpaslan Işıklı;Cumhuriyet Döneminde Türk Sendikacılığı
15- Işıklı;age
16- Işıklı;age
17- Işıklı;age
18- Işıklı;age
19- Şehmus;age
20- Şehmus;age
21- Şehmus;age
22- Şehmus;age
23- Şehmus;age
24- Kemal Sülker;Cumhuriyet Döneminde İşçi Hareketleri
25- Işıklı;age
26- Işıklı;age
27- Işıklı;age
28- Işıklı;age
29- Şehmus;age
30- Şehmus;age
 

Kategori Siyaset ,

Yorum yapma kapalı.