|
Ana Sayfa
Dergi Sorumlusu
Utku MEREV
Gizem ÇAKMAK
Dergi Koordinatörü
Seha TISOĞLU
Yayın
Kurulu
Havva
GÜLBEYAZ
Serda PEKCAN
Ozan ÇAPRAZ
Cumhur KOCAMAN
Dergi İletişim
Yayın Türü: e-dergi
Yıl:2 Sayı 23
Temmuz 2008
|

Yurtsever: Tersane ölümleri ve eşinizin bu koşullarda çalışması sizi
nasıl etkiliyor?
Hatun: Ben ne yaparım ona bir şey olursa. Bize bazen haber geliyor
tersaneden işçiler için. Öldü… Ailesi ne yapıyor? Onların ailesi ne
durumda düşünüyorum. Onlar yardım da almamışlardır, belki üstü
kapatılmıştır Ne yapsın işçiler, iş yok. Eşim kaç yere form doldurdu.
Yaşı 40 olduğundan fabrikalar almıyorlar. Ne yapacağız mecbur, aç
kalırız yoksa. Ben de ilkokul mezunuyum. Ben de çalıştığım yerde yemek
yapıyorum, çay yapıyorum, tuvaletleri temizliyorum. Duruyorum aman
borcum var işten çıkarsam ne yaparım diye. Onun bunun eline bakamam. (
eşi giriyor sohbete)
Hüseyin: Savaşta böyle olmuyor. Tersanelerde ölen işçilerin sayısını
aslında kimse bilmiyor. Sadece ölüm de değil. Yanan, kolu bacağı
kırılan, zehirlenen, düşen bayılan işçilerin sayısı belli değil.
Kayıtlar tutulmuyor ki. Sadece ölenler biliniyor. Kamuoyunda duyulduğu
için ölümler daha duyarlı hale geldi ama iş kazaları da çok fazla. Bir
de en kötü işlerde çalışıyorlar. Bekar evlerinde kalıyorlar, 20-30 kişi.
Para biriktirip köye para yolluyor. Evlidir, yoksuldur. Yedi sekiz tane
çocukları var belki. Öyle tehlikeli yerlerde çalışıyorlar ki. Direkt
kanser riski. Özel kıyafetleri olması lazım ama nerde, eldiven bile yok.
Mücadeleden de korkuyorlar sanki iş güvenceleri varmış gibi. “Zaten
günlük işçisin neden korkuyorsun? Sen burada çalışıyorsan 60 yaşını
dolduramazsın ki!” İşçilerin soyunma yerlerini bir görsen. Ahırlar daha
iyi durumdadır. Ev bana saray gibi geliyor. Gemiden iniyorum elimi
yıkamak için sabun yok. En basiti ya sabun.
Hatun: Geçen ben de işyerinde düştüm. Yürüyemiyorum öyle kötü oldum, ama
patron bana sen de çok telaşlısın diyor. Başka hiçbir şey söylemedi.
Koca koca tencereleri kaldırırken düşüp ölecektim nerdeyse. Adam orda
bayılıyor, sen gidip ona bakamıyorsun. O orda ölmüş, sen çalışmak
zorundasın, devam ediyorsun Nasıl bir şey bu? Sen git çalış diyor. Benim
çalıştığım yer 50 kişilik. 12 tane ekmek alınıyor. Yetmez diyorum
patrona, kadınlar az yesin zayıf kalsın diyorlar. Erkeklerin önüne
koyuyorlar kadınların önünden aldığı ekmeği. Eee onun yemeği ne olacak.
Yurtsever: En son ölümle sonuçlanan kazadan sonra Selah tersanesini
kapattılar?
Hatun: İşçilere oldu olan kapatılınca. Ne yapacaklar şimdi? Mecbur
kalmasalar çalışırlar mı orda? Yoksulluk. Devlet el koymadıktan sonra
bir iki tanesini cezalandırsan ne olur. Eşim dün dedi ki, bizim oğlan,
Özgür okumuyor ben onu tersaneye götüreceğim. Sinirlendim Korkuyorum
zaten ondan, bir de oğlumuzu götürecek. Ben ölürüm. Onu götürme. Akşama
kadar tersanenin kapısında beklerim. Götüremez. Ben bakarım oğluma.
Okusun o!
Özgür: Ben tersaneye gitmem. Ben canımı sokakta bulmadım. Giderim
tekstilde çalışırım daha iyi.
Hatun: Tekstil daha iyi mi sanki? Kadınlar diyor ki Allahın yazısıydı,
düştü öldü. Patronlar ne kadar çok haram yiyorlar. Ben geçen gün yolda 5
lira buldum, alayım mı, almayayım mı diye düşündüm? Aldım, gittim
çikolata aldım işyerindeki arkadaşlara verdim. Biz beş lirayı düşünürken
adamlar hiçbir şeyden çekinmiyorlar.
( Yorumsuz.*)
***
Cumhuriyet’in 9 Mayıs tarihli “Bilim Teknoloji” dergi ekinde 34 ülkede
yapılan bir araştırmadan bilgiler veriliyor. Buna göre “evrim kuramını
kabullenmede ABD ve Türkiye en geri iki ülke!” Araştırma kapsamında
İzlanda, Danimarka, İsveç ve Fransa’da erişkin nüfusun yüzde 80 ya da daha fazlasının, Japonya’da ise yüzde yetmiş sekizinin
evrim kuramını kabul ettiği görülürken, Amerika Birleşik Devletlerinde
bu oran yüzde 40-45’lere gerilemekte, Türkiye’de ise yüzde yirmi beşe
düşmektedir.
Araştırma sonuçları dinsel inançlar konusunda aşırı tutucu olan ve
evrenin ilahi bir güç tarafından yaratılıp denetlendiğine ve sıklıkla
dua etmenin yararına inanan Amerikalıların evrim kuramını reddetme
olasılığının, benzer inançlara sahip Avrupalılara kıyasla çok daha
yüksek olduğunu ortaya koyuyor.
Araştırmacılar ülkeler arasındaki bu uyumsuzluğu Hıristiyan
topluluklarının İncil’i farklı biçimlerde yorumlamasına ve özellikle
ABD’li siyasetçilerin tutucu kesimin oylarını toplamak için,
kampanyalarında evrim kuramına karşıt bir tavır sergilemelerine
bağlamakta.
Bilim Eğitimi Ulusal Merkezi Yöneticisi Eugenie Scott ise bunun kültür
ve tarihle ilintili bir
durum olduğunu söyleyerek “Evrim karşıtlığı bilimle çözülebilecek bir
sorun değildir,” diyor.
Scott, Katoliklerle ılımlı Protestanların dinsel öğretilerinde evrim
kuramına yer verildiğini dile getirmelerini sağlamanın yararlı bir çözüm
olabileceğine inanıyor. “Daha ılımlı bu dinsel bakış açılarının
yaratılış konusuna daha sık odaklanmaları gerekir. Tanıdığım din
adamları
bizim dinsel görüşümüz sizinkinden daha üstün türünden tartışmalara
girmekten kaçınıyorlar. Oysa bu tür tartışmalar önemli, çünkü
Amerika’nın bilimsel okuryazarlığını olumsuz yönde etkiliyor, “ diyor.
Scott’un konuya yaklaşımı ve evrim konusunu bilimsel okuryazarlık
kavramına bağlaması önemli. Ama Türkiye açısından sorun çok daha
derinlerde. Kimi istatistiklere bakıldığında Türkiye’nin eğitim, bilim
ve kültür alanında ne kadar gerilerde olduğunu gösteren çok çarpıcı
rakamlar karşımıza çıkıyor. Sözgelimi Türkiye insanı 10-15 yılda bir
kitap okuyup, günde ortalama beş saat televizyon izlerken, Japonya’da
kişi başına yılda 25 kitap okunuyor. Gündelik gazete satışı 70
milyonluk Türkiye’de 3-5 milyon civarındayken nüfusu 120 milyon olan
Japonya’da bu rakam 75 milyonu aşıyor. Japonya’da ve gelişmiş ülkelerde
ortalama eğitim seviyesi lise düzeyindeyken, Türkiye’de ilkokul üç; dört
bile değil!
Bu veriler önemli ve düşündürücü. Çünkü okuyup öğrenmeden gelişmeye,
kalkınmaya ve aydınlanmaya çalışıyoruz. Sürekli kabaran bir borç yükü
altında ve sürekli artış gösteren yoksulluğumuzla her yıl dünya dolar
milyarderleri sıralamasına birilerini eklemenin çelişkilerini yaşıyoruz.
Sadece gökdelenler dikerek, nerdeyse her şeyi ithal ederek, bu yoksul
halkın yüz akı işletmelerini bir bir elden çıkararak geleceğimizin daha
iyi olacağını söyleyebilmek ve bunu halka inandırabilmek ancak böyle bir
tablo ile mümkün. Eğitimin uzun zamandır giderek özelleşmesi ve
önemsizleştirilmesi çabalarının altında nasıl bir çapanoğlu yattığını da
anlayabiliyoruz böylece… Halkımızın dört ya da beş yılda sadece oy
verdiği ve sonra egemenlerin sorgusuz sualsiz dilediklerini
yapabildikleri bir süreç dayatılıyor.
Bütün bu olan bitenin birbiriyle ilişkisi olmadığını söyleyebilmek
mümkün mü?
***
Önümüzdeki yıl, Charles Darwin’in “Türlerin Kökeni” adlı yapıtını
yayınladığının 150. yılını kutlayacak dünya. Bizler de, uzunca bir
zamandır ara verdiğimiz evrim-bilim konulu çalışmalara bu sayımızdan
başlayarak dergimizde kapak konusu yapmaya çalışacağız. Çünkü evrimi
önemsiyoruz. Evrimin sadece bir gerçeklik, sadece biyolojik bir kuram
olmanın ötesinde doğadaki bütün süreçleri anlamamızı sağlayan evrensel
bir kural olduğunu biliyoruz.
Evrim reddedilerek bilim yapılamaz. Çünkü bilim bir bütündür. Bütün
bilim dalları birbiriyle ilişkilidir ve birbirlerini tamamlarlar. Evrimi
çekip çıkardığınızda geride hiçbir şey kalmaz. Fizik ve kimya yasaları
dahil bilimi reddetmiş olursunuz.
Evrimi anlayabilmenin yolu bilimin ne olup ne olmadığını anlamaktan
geçer. Oysa bilim denildiğinde onun teknolojik uygulamalarını ve
bilimsel çalışmalar sonucu karşımıza çıkartılan ürünleri anlamaktayız
çoğu kez. Bilim denildiğinde akıl ve zekaları ile konulara yetkin
çözümler bulan insanları hatırlarız. Oysa bilim bunların çok ötesinde
bir anlama yöntemi ve bir düşünüş biçimidir. Olguları anlayabilmenin
yolu bu düşünüş biçimine yatkınlıktan geçmektedir. İnsanlığın tozlu
tarih raflarında bıraktığı düşünüş biçimleriyle çevremizi ve doğayı
anlayabilmek mümkün değildir. Ortaçağın karanlığını temsil eden düşünüş
biçimleriyle toplumsal hayatımıza etkiyen dinamikleri de anlayamaz ve bu
dinamikleri toplumsal çıkarlarımıza uygun bir doğrultuda
yönlendiremeyiz.
Bir kez daha yinelemek gerekirse yazıyaz dergi olarak bu konuda da
sorumluluklarımız olduğunu düşünüyor ve bu sayıdan başlamak üzere evrim
ve bilim konusunda özgün çalışmalara daha fazla yer vermeyi umuyoruz.
***
Yazıyaz dergi önümüzdeki ay çıkacak 24.sayısıyla iki yılı geride
bırakmış olacak. Bu iki yılın hesabını, eleştirisini ve özeleştirisini
bir sonraki aya bırakmakla birlikte, burada, bu sayfalarda küçük bir
sitemde bulunmak istiyoruz: Yazıyaz derginin yayınına başladığımızdan
beri karşımıza çıkan pek çok zorluğu, özellikle bize baştan beri destek
veren dostlarımız yardımıyla aşmasını bildik. Bu dostlarımız her ay
düzenli yazı göndererek, gerektiğinde eleştirilerde bulunarak ve yol
göstererek yazıyaz derginin bu günlere gelmesinde önemli katkıda
bulundular. Ama yazıyaz gibi, sürekli daha nitelikli olmayı hedefleyen
bir yayının bu iki yıllık zaman dilimi içinde aşması gereken daha pek
çok sorunları vardı ve ne yazık ki, bu sorunları halen aşmış değiliz.
Bizlerin sitemleri de tam bu noktada başlıyor.
Bilim okuryazarlığının olmadığı, siyaset yapmanın dinsel ritüellerden
geçtiği, egemenlerin kendi aydınlanma miraslarına bile sahip çıkamadığı
karanlık bir süreç içinden geçiyoruz. Bu koşullar içinde özgürlük ve
demokrasi adına söylenenlerin topluma, kafa karıştırmanın ötesinde
hiçbir getirisi de yok. Umutsuzluk, yılgınlık ve bıkkınlık diz boyu. Bu
ülkeyi bir yerlere taşıyacak yegane özne olan sol ise darmadağınık ve
etkisiz.
Koşullar ağır. Bu koşullarda daha kalabalık olmaya ihtiyacımız var.
Evet, sitemimiz tam da bu noktada. Sesimizi daha da gür bir hale
getirecek yazar kadrosuna ihtiyacımız var. Yazıyaz dergi ilkelerini
paylaşacak yazarlara, onların görüşlerine ve emek ürünlerine ihtiyacımız
var. Bu iki yıla yakın sürede yazıyaz dostlarından gerekli desteği alsak
da, bunun yeterli olmadığını, daha fazla sayıda nitelikli yazı ve
çalışmaların dergi sayfalarına yansıması gerektiğini düşünüyoruz. Bu
anlamda yazıyaz dergiye daha fazla katkının verilmesi gerektiğini
umuyoruz. Ne yazık ki bu noktada hayal kırıklığı yaşadık. Dergi
yazarlığı konusunda gereken desteği beklediğimiz oranda alamadık. Aynı
düşünceleri aynı kararlılıkla savunduklarını gördüğümüz onlarca güzel
insanın blog sayfaları oluşturmaları bir başka sorumluluk göstergesi
olsa da, bu kişilerin düşünce ve çalışmalarını yazıyaz dergide
paylaşmaları sesimizin daha gür yükselebilmesine neden olacaktır.
Bu sorumluluk duygusunu bütün güzel insanlardan bekliyoruz. Sevgili ve
acıklı ülkemizin buna ihtiyacı var çünkü.
Dostlukla kalın.
(*) “Yurtsever Aylık
Emekçi Gazetesi”nden alınmıştır.
Ömer MEREV
|
|