|
|
||
|
|
Derleyen: Cumhur KOCAMAN
2008: Neo-liberal küreselleşmenin sonu –Immanuel Wallerstein Neo-liberal küreselleşme ideolojisi 1980’lerin başından beri yükselişteydi. Aksi zannedilse de, bu ideoloji modern dünya-sistemin tarihinde aslında yeni bir düşünce değildir. Dünyadaki hükümetlerinin dünya pazarında başarılı olma çabasındaki büyük, etkin işletmelerin yolundan çekilmesi gerektiği düşüncesi kadar eskidir. Bunun ilk politik sonucu, bu işletmelerin mal ve sermayeleri ile tüm sınırları serbestçe aşmalarına tüm hükümetlerin izin vermesi gerekliliğiydi. İkincisi tüm hükümetlerin üretken işletmelerdeki tüm malik rollerden sıyrılması ve ellerinde ne varsa özelleştirmesiydi. Üçüncüsü ise, yine tüm hükümetlerin toplumsal refaha yönelik transfer harcamalarını tamamen kaldırmasa da en aza indirmesiydi. Bu eski düşünce dönem dönem olarak moda olagelmiştir. 1980’lerde bu düşünceler, tüm dünyada birçok ülkede üstün gelmekte olan ve bir o kadar eski Keynesyen ve/veya sosyalist görüşlere, karşı görüş olarak kuruldu. Bunlar [Keynesyen ve/veya sosyalist görüşler] ekonomilerin karma olması gerektiği (devlet artı özel girişim), hükümetlerin vatandaşlarını yabancı tekelvâri şirketlerin soygunculuğundan koruması gerektiği, hükümetlerin hali vakti yerinde olmayan sakinlerine yarar aktarımında bulunmasıyla (özellikle eğitim, sağlık ve gelir düzeylerinin yaşanabilir düzeyde tutulması) yaşam şansını eşitlemeye çalışması gerektiği gibiydi ki, bu da elbette daha iyi durumdakilerin ve şirketlerin vergilendirilmesini gerektiriyordu. Neo-liberal küreselleşme programı, 1945 sonrasında başlayıp 1970’lerin başına dek devam eden ve Keynesyen ve/veya Sosyalist görüşlerin hakimiyetini destekleyen, küresel ölçekteki benzersiz büyümenin ardından, tüm dünyada baş gösteren durgunluktan faydalandı. Kârlardaki bu durgunluk özellikle de Küresel Güney’de ve Sosyalist Blok denen ülkelerde olmak üzere çok sayıda ülkede ödemeler dengesi sorunlarına yol açtı. Neo-liberal karşı taarruzun başını çekenlerse Birleşik Devletler ve Büyük Britanya’nın sağcı hükümetleri (Reagan ve Thatcher) ve iki ana hükümetlerarası finans kurumu; Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası idi. Bunların birleşimi, Washington Konsensüsü’nü yarattı ve güçlendirdi. Bu ortaklaşa politikanın sloganı Bayan Thatcher’ın icadıydı: TINA (“There is No alternative”; yani “Başka Alternatif Yok”) Bu slogan, hükümetlerin politik önerilere uymak zorunda kalmaları, uymazlarsa hızlı büyüyememeyle ve karşı karşıya gelebilecekleri herhangi bir güçlükte uluslararası yardımın kesilmesiyle cezalandırılmaları vasıtasıyla tüm hükümetlere taşınmak için tasarlanmıştı. Washington Konsensüsü herkese yeniden ekonomik büyüme ve küresel durgunluktan çıkış yolu vaat ediyordu. Neo-liberal küreselleşmenin taraftarları politik olarak oldukça başarılıydı. Küresel Güney’de, Sosyalist Blok’ta ve güçlü Batı ülkelerinde hükümetler değiştikçe, özelleşen endüstriler sınırlarını ticarete ve malî işlemlere açtılar ve refah devletini küçülttüler. Sosyalist fikirler, hatta Keynesyen fikirler kamuoyunda itibar kaybetti ve politik elitler tarafından terk edildi. Bunun en dramatik sonuçları ise, eski Sovyetler Birliği ve doğu ve orta Avrupa’da Komünist rejimlerin çöküşü ve buna ilaveten halâ ismen Sosyalist olan Çin’de piyasa dostu politikaların benimsenmesi oldu. Bu büyük politik başarının tek sorunu ekonomik başarıyla perçinlenememesiydi. Tüm dünyada endüstriyel işletmelerde yaşanan durgunluk devam etti. Hisse senedi piyasalarında yükselen dalga üretimden sağlanan kârlardan değil, spekülatif finansal manipülasyondan kaynaklanıyordu. Dünyada ve ülkeler dahilinde gelir dağılımı oldukça çarpıklaştı. Dünya nüfusunun en tepedeki yüzde 10’unun ve özellikle yüzde 1’inin gelirinde muazzam artış olurken geri kalanın reel gelirlerinde düşüş yaşandı. Serbest “piyasa”nın zaferlerine ilişkin rüyadan 1990’ların ortalarına gelindiğinde uyanılmaya başlandı. Bunu çeşitli gelişmelerde görmek mümkün: birçok ülkede nispeten daha toplumsal refah odaklı hükümetlerin iktidara gelmesi, hükümetlerin korumacı politikalara geri dönmesinin yeniden talep edilmesi, özellikle emek hareketleri ve tarım işçileri örgütlerinin “başka bir dünya mümkün” sloganıyla alternatif küreselleşme hareketini tüm dünyada geliştirmesi gibi. Bu politik tepki yavaş ama sağlam büyüdü. Bu sırada neo-liberal küreselleşmenin savunucuları bunda ısrar etmeye devam etmekle kalmadı, Bush yönetimi vasıtasıyla baskılarını arttırdı. Bush hükümeti bunun yanında (üst gelir grubuna hitabeden vergi indirimleriyle) daha çarpık bir gelir dağılımını ve (Irak işgali ile) tek taraflı maçomilitarist bir dış politikayı teşvik etti. Bunu, ABD hazine bonolarını dünya enerji arzını ve ucuz üretim olanaklarını kontrol edenlere satmak yoluyla giriştiği fantastik bir borçlanma ile finanse etti. Sadece borsa göstergelerine bakılacak olursa, kağıt üzerinde her şey iyi görünebilir. Ne var ki, patlamak zorunda olan bir süper-kredi balonu var. Irak işgali (artı Afganistan, artı Pakistan) büyük bir askeri ve politik fiyaskonun kanıtları. Birleşik Devletler’in ekonomik sağlamlığına duyulan güven Dolar’ın radikal düşüşüyle sarsıldı. Dünya hisse senedi piyasaları da balon patlamaya yaklaştıkça korkudan titriyor. Öyleyse hükümetlerin ve halkların içine çekildiği politik sonuçlar nelerdir? Ufukta dört sonuç görünüyor. İlki, Dolar’ın dünyanın rezerv parası rolünün sonudur ki, hem Birleşik Devletler hükümetinin hem de tüketicilerinin süper-borçlanma politikasının devamını olanaksız kılacaktır. İkincisi hem Küresel Güney hem de Küresel Güney’de yüksek dozda korumacılığa geri dönülmesidir. Üçüncüsü, batmakta olan işletmelere devletin sahip çıkması ve Keynesyen önlemlerin uygulanmasıdır. Sonuncusu, toplumsal-refaha yönelik yeniden bölüşüm politikalarının geri dönüşüdür. Politik denge geri dönüyor. Bundan yaklaşık on yıl sonra kapitalist dünya-ekonomisinin tarihini yazanlar neo-liberal küreselleşmenin bir salıncak gibi gidiş gelişlerini yazacaklar. Asıl soru bu aşamanın sona erip ermediği değil, bahsettiğimiz geri dönüşün geçmişteki gibi, dünya-sistemde göreli dengede bir devleti geri getirip getiremeyeceğidir. Yoksa zarar artık geri dönülemez durumda mı? Yoksa bugün, dünya-ekonomisinde ve dolayısıyla bütünüyle dünya-sistemde daha vahşi bir kaosun mu ortasındayız? Kaynak: sendika.org
Marx ve Küresel Çevre Tartışması -John Bellamy Foster Ekolojiyi yeni icat edilmiş bir konu gibi gören çoktur. Ancak, kapitalizmin çevreyi yoksulları ve sömürgeleri zenginlerden daha fazla etkileyecek biçimde bozduğu 19’uncu yüzyılda Karl Marx ve Frederick Engels'in çalışmalarında dile getirilmişti. 1867'de, Marx, Kapital'de İngiltere'nin İrlanda'ya karşı ekolojik sömürgeciliğinden söz ederken, şöyle yazmıştı: “Bir buçuk yüzyıldır İngiltere İrlanda'dan toprak ithal etmiş, tarımcıların toprağın yok edilen maddelerini yeniden oluşturabilmelerine bile izin vermemiştir.” Marx bunu yazarken, Alman kimyacı Justus von Liebig'in çalışmalarından yararlanmıştı. Organik Kimyanın Tarımda ve Fizyolojide Uygulanması isimli eserinin 1862'de yayınlanan 7'nci baskısının giriş bölümünde, Liebig “Britanya bütün ülkeleri verimliliklerinden yoksun bırakıyor” demiş, buna örnek olarak da, İngiltere'nin İrlanda toprağını sistematik bir şekilde çalmakta olduğu bilgisini vermişti. Liebig'e göre, doğadan verdiğinden çok şey alan bir sisteme, yazarın endüstriyel kapitalist tarımdan söz ederken kullandığı “hırsızlık sistemi” adı verilebilirdi. Liebig'in ve 19’uncu yüzyıldaki toprak krizinin ileri gelen analistlerinin izinde giden Marx, toprağın besinlerinin yiyecek ve selüloz olarak bazen yüzlerce, binlerce kilometre ötedeki kentlere gittiğini, tekrar toprağa döndürülmek yerine, bu maddelerin ortalığı kirlettiğini ve insan sağlığına büyük zararlar verdiğini iddia ediyordu. Bu arada, toprağı gitgide yoksullaşan Britanya, Liebig'in belirttiği gibi, Napolyon'un savaş alanlarından, Roma'daki dehliz mezarlıklardan ve Peru'dan kemikler taşıyarak, tarla topraklarını zenginleştirmeye çalışıyordu (Daha sonra, sentetik gübre icat edilince bu derde bir deva bulundu ama bu kez de nitrojen sızıntıları gibi yeni çevre sorunları ortaya çıktı). Marx, çevre sorunlarından söz ederken, Stoffwechsel'in ya da Liebig'in[1] kapitalist toplum ile doğanın ekolojik çelişkisini anlatan ve “etkileşim içinde olan sosyal metabolizma sürecinde tamiri imkansız bir çatlak oluşturan” metabolizma kavramını benimsiyordu. Marx, “kapitalist üretimin, sosyal üretim sürecini ve tekniğini, zenginliğin temel kaynakları olan işçiyi ve toprağı zayıflatarak geliştirdiğini” anlatmıştı. İnsanlık ile doğa arasındaki metabolik ilişkideki bu çatlağın, ancak sistematik bir biçimde, “sosyal organizasyonu yöneten bir kural” olarak iyileştirilebileceğini öne sürüyordu. Bu kural ise, emek sürecinin (ki bu sürecin kendisi de insanlar ve doğa arasında metabolik bir süreç olarak tanımlanıyordu), ulusal yönetmeliklerle, gelecek nesillerin de ihtiyaçları göz önünde tutularak düzenlenmesiyle mümkün olabilecekti. “Bütün bir toplum, ulus, ya da aynı anda var olan bütün toplumlar dünyanın sahipleri değiller,” diyordu Marx. “Yalnızca dünyadan yararlananlar, dünyayı şimdilik kullananlar olarak, iyi aile reisleri gibi, dünyayı gelecek nesillere daha da iyi bir durumda bırakmaları gerekir.”[2] Marx'ın ve Engels'in ekoloji konusundaki tartışmaları, zamanlarının genel anlayışının çok ötesindeydi. Bugün, Marx ve Engels'in söz ettiği ekolojik sorunlara göz atarsak, en acil çevre sorunlarımızla karşılaştığımızı görürüz; kırsal ile kentsel alan arasındaki kopukluk, toprağın bozulması, kentlerde nüfus yoğunluğu, kentsel atık sorunları, endüstriyel kirlilik, endüstri atıklarının geri dönüşümüyle ilgili sorunlar, gıda ve sağlık sorunları, iş yerinden kaynaklanan sakatlıklar, doğal kaynakların talanı, (ki bunlara fosil yakıt olarak kömür de dahil), ormanların yok edilmesi, seller, çölleşmeler, susuzluk, yöresel iklim değişiklikleri, enerji sorunları, türlerin değişen çevrelere uyum sorunları ve kıtlık... Marx, materyalist tarih kavramını, materyalist doğa kavramı ile bağlantılı gördüğü gibi, tarih bilimini de doğa bilimi ile ilişkili görüyordu. Doğa bilimi defterlerini, jeoloji, kimya, tarım, fizik, biyoloji, antropoloji ve matematik çalışmalarıyla dolduruyordu. Londra Kraliyet Enstitüsü'nde, İrlanda doğumlu fizikçi John Tyndall'ın derslerine katılmıştı. Marx, Tyndall'ın yansıma ısısı (radiant heat) deneyleriyle, özellikle de güneş ışınlarının ayrışımı ile çok ilgileniyordu.[3] 1860'ların başında, Tyndall ilk kez su buharı ve karbondioksit gazlarının ısıyı gezegenin atmosferinde hapsettiğini, yani sera etkisinde rolü olduğunu gösteren deney sonuçlarını sunduğunda, belki de Marx da izleyicilerin arasındaydı. (Tabii ki o zaman daha kimse insanların fosil yakıtlar kullanarak neden olduğu sera etkisinin küresel bir iklim değişikliğine yol açacağından şüphelenmiyordu; bu hipotez, ilk kez 1896'da İsveçli bilim insanı Svante Arrhenius tarafından ortaya atılacaktı). Bugün hepimiz, Marx ve Engels'in benimsediği, doğa ve toplumun birbiriyle diyalektik etkileşiminden kaynaklanan ve küresel ısınmanın simgelediği, gitgide hızlanan ekolojik krizle karşı karşıyayız. Çevre sosyolojisinde son zamanlarda yapılan çalışmalar Marx'ın metabolik ayrım teorisini, ölen okyanuslar, iklim değişikliği ve gübre döngüsü gibi sorunlara uygulamaya başladı. Bugün karşı karşıya olduğumuz, fosil yakıtların hızlıca yakılmasından kaynaklanan “karbon ayrımı” konusunda yazan Brett Clark ve Richard York, bu problemin çözümünün temel toplumsal ilişkilerin değişmesi dışında olamayacağını söylüyorlar. Teknoloji bu sorunlara bir çare bulamayacak gibi görünüyor, çünkü “Jevons Paradox” diye tanınan bir dinamik var. Şöyle ki: kapitalizmde, verimliliğin artması, kaçınılmaz olarak üretimin de genişlemesine yol açıyor ve bu da doğal kaynak ve enerji kullanımını çoğaltarak biyosfere daha fazla yüklenilmesine neden oluyor. İşte bu nedenle, Clark ve York, “Teknolojik gelişmeler, kapital ilişkilerinin baskılarından özgürleşmedikçe, karbon ayrımı sorununu çözemez” sonucuna varıyorlar.[4] Küresel çevre sorunlarına gerçek, yani sürdürülebilir, tek çözüm, Marx'ın sözleriyle, “Kör bir gücün emrindeymişçesine üretimi sürdürmektense, üreticilerin, insan metabolizması ve doğa ilişkisini rasyonel bir biçimde, işbirliğiyle, insan doğasına en uyumlu ve en az enerji harcayan yöntemlerle yönetmeleridir.”[5] İnsanların özgürlüğü ve ekolojik sürdürülebilirlik gibi amaçlar birbirinden ayrılamaz. Bu amaçlar ancak 21’inci yüzyılda sosyalizmin yapılandırılmasıyla gerçekleşebilir. Dipnotlar [1] Kapital'in 3. cildinin Penguin/Vintage baskısında editörün notlarında belirtildiği gibi, "Bu ciltte ve 1. ciltte Liebig'den birkaç kez söz edilmiştir. Marx'ın Lıebig'den ve Stoffwechsel'den metabolizma kavramını aldığı anlaşılıyor. Burada, bu kavramı emek sürecinin ayalizinde kullanıyor. (Chapter 7)." In Karl Marx, Capital, vol. 3 (New York: Vintage, 1981), p. 878. [2] Foster, Marx's Ecology, 155-70. Bkz. Paul Burkett, Marx and Nature (New York: St. Martin's Press, 1999); Paul Burkett and John Bellamy Foster, "Metabolism, Energy, and Entropy in Marx's Critique of Political Economy," Theory & Society, vol. 35 (2006), 109-56. [3] Spencer R. Weart, The Discovery of Global Warming (Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press, 2003), pp. 3-4; Y. M. Uranovsky, "Marxism and Natural Science," in Nikolai Bukharin, et. al., Marxism and Modern Thought (New York: Harcourt, Brace, and Co., 1935), p. 140. [4] Brett Clark and Richard York, "Carbon Metabolism: Global Capitalism, Climate Change, and the Biospheric Rift," Theory & Society, vol. 34 (2005), p. 419. Metabolik ayrım ve ekoloji krizleri konusunda bkz. Rebecca Clausen and Brett Clark, "The Metabolic Rift and Marine Ecology," Organization & Environment, vol. 18, no. 4 (2005), pp. 422-44; Philip Mancus, "Nitrogen Fertilizer Dependency and Its Contradictions," Rural Sociology, vol. 72, no. 2 (June 2007). [5] Marx, Capital, vol. 3, p. 959. Kaynak: sendika.org
Çin'de İşçi Hakları Wal-Mart, UPS, Dell, Google, AT&T, Nike, Intel, Microsoft, Ford, General Electric gibi dünyanın en büyük anlı şanlı şirketleri bugünlerde harıl harıl Çin hükümeti nezdinde lobi girişimlerinde bulunuyorlar. Konu Çin hükümetinin yasalaştırma niyetinde göründüğü bir tasarı. Bu tasarı uzun yıllar sonra ilk kez işçilerin birtakım haklarını güvenceye almayı öngörüyor. Öngörülen düzenlemeler bağımsız bir sendika kurmayı bile mümkün kılmayan (Çin’de tek bir yasal devlet sendikası var) ve yalnızca en sıradan hakların bir kısmını içeren düzenlemeler olmasına rağmen büyük tekellerin uykuları kaçmış durumda. Yeni yasa tasarısı bugün Türkiye’deki güdük işçi haklarının bile gerisinde kalan düzenlemeler getiriyor. Ama bu kadarının bile büyük tekelleri ürkütüyor olması, Çinli işçilerin ne derece ağır sömürü koşulları altında yaşadıklarının bir işareti. Gerçekten de Çin bir yandan yaldızlı bir başarı öyküsü gibi dünya medyasında sunulurken diğer yandan yüz milyonların hayatının karardığı bir sefalet çukuru görünümünde. Bir yanda son 25 yılda ortalama yıllık yüzde 9,4 hızla büyüyerek dünyanın atölyesi konumuna yükselmiş en büyük ekonomilerden biri söz konusuyken, diğer yanda 150 milyon işsiz, günde 1 dolardan az gelirle yaşayan 250 milyon insan ve 2 dolardan az gelirle yaşayan bir 700 milyon insan daha. O muazzam zenginlikleri yaratan sanayideki işçilerin ortalama ücreti yalnızca aylık 100 dolar düzeyinde. İşte uluslararası tekeller işçilerin mücadeleyi yükseltip onları sıkıştırmasından ve dikensiz gül bahçesinin bozulmasından korkuyorlar. Ama korku duyan sadece onlar değil. Devletin sahibi Çin egemen sınıfı da korkuyor. Böyle bir yasa çıkarmaya hazırlanmasının sebebi de zaten bu korku. Maruz kaldıkları ağır baskı ve sömürüyle canlarından bezen Çinli işçiler son yıllarda yavaş yavaş başlarını kaldırmaya başladılar. Çin devletinin resmi raporları, 2005 yılında, birçoğu grev ve diğer işçi eylemleri biçiminde olmak üzere 87 binden fazla “kamu düzeni huzursuzluğu” vakası yaşandığını belirtiyor. Çeşitli işyerlerinde yasadışı grevler, iş durdurmalar, gösteriler, işverenlere karşı sayısı çığ gibi artan hak arama davaları yaşanmakta. Dünyanın en büyük işçi sınıfının bu derinlerden gelen sarsıntılarını algılayan Çinli egemenler, kendi egemenliklerini tehlikeye atabilecek olası büyük isyanların önünü almak için şimdiden bazı vanaları gevşetmek gerektiğinin farkına varmış durumdalar. Nitekim önümüzdeki (2006) Mayıs ayında yasalaşması öngörülen mevcut tasarı için birey ve kuruluşlara 30 günlük görüş bildirme süresi verildi. Bunun nadiren yapılan bir uygulama olduğu belirtilmektedir ve bu süre zarfında çoğu sıradan işçilerden olmak üzere yaklaşık 200 bin görüş iletilmiştir. Bu da işçilerin yasal kazanımlara büyük bir ilgi duyduğunu gösteriyor. Şüphesiz günümüzün Çin işçi sınıfı, mücadelede henüz son derece deneyimsiz ve emekleme sürecinde. Ancak işaretlere bakıldığında kaçınılmaz olan uyanışın başladığı da bir gerçek. Tartışılmakta olan yasa tasarısı ayrıntıda birçok yeni düzenleme getiriyor. Emperyalist tekellerin kızgınlığını anlamak için bunlar arasında en önemli olanları kısaca vurgulayalım. Tasarı şirketler tarafından kontratsız çalıştırılan ve bu nedenle hiçbir yasal hakka sahip olmayan işçilere güvence getiriyor. Böylelikle bir ücret aldığı belirlenen her işçi kontratlı işçilerin haklarına sahip sayılacak. Kontratsız çalıştırılan işçilerin sayısı çok fazla olduğu için bu değişiklik büyük önem taşıyor. Ancak Çin’de kontratlı işçilerin durumu da hiç güvenceli değil. Zira kontratlar süreli olarak yapılıyor ve kontrat süresinin bitiminde patronlar işçileri tazminatsız olarak işten çıkarabiliyorlar. Bunu sağlayabilmek için de kontratlar genellikle birkaç yıllık yapılıyor. Yeni tasarı kontrat bitiminde işten çıkarılan işçiler için de işverene tazminat yükümlülüğü getiriyor. Yine işyerindeki işçilere, sendika aracılığıyla ya da bir “işçi temsilcisi” aracılığıyla patronla işyerindeki çalışma koşulları (işyerindeki politikalar, prosedürler, işten çıkarmalar, sağlık ve güvenlik gibi konular) hakkında müzakere yapma hakkı veriliyor. Keza tümüyle patronlar tarafından ve keyfi biçimde belirlenen deneme süreleri, ki çoğu durumda bir yıla kadar uzatılmaktadır, işin niteliğine bağlı olarak bir ilâ altı ay arasında sınırlanmaktadır. Tasarı çok yaygın olan taşeron işçilik sorununda da bazı düzenlemeler getiriyor. Bir yıl boyunca bu biçimde çalışan işçiler bundan böyle bizdeki tabirle “kadrolu” statüsüne kavuşacak. Yine işten çıkarma da kıdem ölçüsünde zorlaştırılıyor. Ancak Çinli egemenler işçilere kendi sendikalarını kurma ve grev yapma hakkını vermiyorlar. Çin’deki tek sendika olan Tüm-Çin Sendikalar Federasyonu bir resmi devlet sendikası ve şimdiye kadarki tek işi patronla işçiler arasında hakemlik etmek ya da işletme menajerliği yapmak olmuş. İşçilerin gözünde bu sendika bir devlet dairesi ya da bakanlıktan zerrece farklı değil. Şirketlerin “Çin’e yatırımların yavaşlayacağı” yollu tehditler ve muhtemelen yağlı rüşvetler eşliğinde yürüttüğü lobi çalışmaları sonucunda tasarının ne hal alacağı bilinmiyor olsa da, yeniyetme Çin burjuvazisinin “sosyal patlamayı” önlemek için işçilere şöyle ya da böyle bir şeyler vereceği açık. Esasen bu da ülkede kapitalizmin kontrollü yerleştirilmesi sürecinin bir boyutunu oluşturuyor. Yeni yeni uyanmakta olan Çinli işçilerin son yıllarda yoğunlaşan mücadeleleri tüm dünya işçi sınıfı açısından büyük önem taşıyor. Çünkü Çin işçi sınıfı dünya işçi sınıfının en büyük parçası ve dünyanın her yerindeki patronların gözdesi konumunda. Dünyadaki üretimin büyük bir hızla Çin’e kayması nedeniyle Çinli işçilerin mücadelesi tüm dünyadaki işçiler için özel bir önem kazanmaktadır ve bu mücadele yaygın, militan ve etkili bir yükseliş halini aldığı ölçüde tüm dünya işçileri için yeni bir ilham kaynağı olacaktır. Kaynak: marksist.com
|
|