|
|

Derleyen: Serda PEKCAN
HALKALI KÖLELER
Kapitalizmde yalnız üretim araçları değil işçiler de mesai saatleri
içerisinde, hatta birçok durumda dışında da patronun “malıdır”. Onu
istediği gibi kullanmak, izlemek ve gözetlemek de onun “en doğal
hakkı”dır. İşçilerin her hareketinin gözetlenmesi ve denetlenmesi “iş
verimini artırmak” şeklinde ifade edilen, işçileri “sıkıp suyunu
çıkarma” koşullarına sokmaktan ibaret değil elbette. Patronlar
topladıkları (hatta uydurdukları) bu bilgiler sayesinde herhangi bir
işçinin işine rahatlıkla son verebiliyor ya da en iyi ihtimalle bu
tehditle daha ağır koşullarda çalıştırabiliyorlar. Bunu yapmalarını
engelleyecek hiçbir yasal düzenleme de yok.
İşyerleri ve fabrikalardaki gözetim ve denetimin işçilerin kişisel
hakları üzerindeki etkileri üzerine birçok şey söylenebilir. Fakat başta
biz devrimciler ve işçi sınıfı örgütçüleri olmak üzere tüm işçi sınıfını
bekleyen çok daha büyük riskleri var.
Kuşkusuz bu risklerden en büyüğü ve önemlisi işçi sınıfının örgütlenme
mücadelesidir. Son yılların sendikal örgütlenme mücadelelerinin birçoğu
daha elle tutulur bir örgütlenme yaratılamadan patronun durumdan
haberdar olup öncü işçileri işten atmasıyla son buluyor. Bahsettiğimiz
izleme ve gözetleme sistemlerinin işçiler üzerindeki patron denetimini
ne kadar artırabileceği açıktır. Üstelik artık öncü işçileri işten
çıkarmak için bahane bulması için çok uğraşması da gerekmeyecek. Hangi
işçinin hangi saatlerde, nerede, başka hangi işçilerle, ne kadar süreyle
görüştüğü (hatta böyle giderse ne konuştuğu) da dâhil birçok bilgiye
rahatlıkla ulaşabilecek patronlar.
İşsizlik kırbacı altında boyun eğilen bu sistemlerin getirecekleri
konusunda işçileri bilinçlendirmek ve önüne geçmek için mücadele etmek
en asli görevlerimizden biri olmak zorundadır. Yoksa içeride patron,
dışarıda polis gözetimi altında örgütlenme yapabileceğimiz tek bir yer
bile kalmayacak!
HALKALI KÖLELER DİRENİŞTE
Antalya serbest bölgedeki Novamed"de çalışan kadın işçiler, 448 günlük
grevin ardından geçen yılın sonunda insanlık dışı çalışma koşullarının
toplu iş sözleşmesiyle belli oranda düzelmesini sağlamışlardı. Ama
diyaliz malzemeleri üreten fabrikada örgütlü Türkiye Petrol Kimya Lastik
İşçileri Sendikası"ndan (Petrol-İş) Necla Akgökçe, "Mücadele bitti diye
düşünmemeliyiz. Sendika örgütlenmesini artırmak gerekiyor. Yoksa kadın
emeğiyle yükselen serbest bölgelerde koşullar her an geri dönebilir"
diye konuştu.
Petrol-İş"in verdiği bilgilere göre, şu an Novamed"de 76 sendikalı kadın
işçi var. Toplam işçi sayısıysa 320. Geçen yıl işverenin sendika
yasasındaki boşluklardan yararlanmaya çalışmasına ve azınlık olmalarına
karşın kadın emekçiler toplu iş sözleşmesi hakkını almışlardı. Ama bu
sürekli yenilenmek zorundadır. Toplu iş sözleşmesinin süresinin dolmasın
a yaklaşık iki buçuk yıl var. Sendikanın yeniden yetkiyi elde edebilmesi
içinse, işçi sayısının yarısından bir fazlasını üye yapması gerekiyor.
Özel sağlık sektörü büyüdükçe, Novamed gibi işletmeler de büyüme
eğilimindeler.
DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası 1 Nolu Şubesi toplu iş sözleşmesi
görüşmelerinin anlaşmazlıkla sonuçlandığı Fatih Belediyesi’ne grev
kararını astı.
Bugün saat 11.30’da Saraçhane parkında toplanan belediye işçileri “DİSK
Genel-İş Sendikası 1 Nolu Şube” pankartını açarak alkış ve sloganlarla
belediye başkanlığı binasına yürüdüler. Polisin yürüyüşü engelleme
çabaları ufak gerginliklere sebebiyet versede, işçiler engellemeleri
aşarak belediye binasına grev kararını astılar.
Toplu İş Sözleşmesi daire başkanı İsmail Özhamarat yaptığı konuşmada, 1
Mayıs zihniyetinin baskıcı tutumunun devam ettiğini belirterek, belediye
başkanı ve yöneticilerini uyardı.
Kamu emekçileri için toplu görüşme dönemi yaklaşırken KESK üyeleri
tüm Türkiye’de bordro yakma eylemleri yaparak hükümetin yüzde 3,9’luk
zammını protesto etti. Çeşitli şehirlerde gerçekleşen eylemlerde kamu
emekçileri insanca yaşanabilir ücret taleplerini dile getirdiler.
Şeker pınar’daki Uzel Otomotiv Sistemleri Fabrikası'nda çalışan işçiler,
4 ay maaş alamamaları nedeniyle Türk Metal Sendikası'nı suçladı.
Uzel Otomotiv Sistemleri fabrikasında çalışan 500 işçi, Gebze Cumhuriyet
Meydanı’nda yaptığı basın açıklamasında, üye oldukları Türk Metal
Sendikası'na tepki gösterdi ve sendikayı yalancılıkla suçladı. İşçiler
adına basın açıklaması yapan Serdar Şimsek, 4 aydır maaşlarını
alamadıklarını, sendikanın yalanlarla işçileri bu duruma getirdiğini
iddia ederek, "4 aydır düzenli maaş alamadığımız gibi fabrikaya gelen
hacizlerden dolayı çalışamayacak hale getirildik. Bu süreçte bizim
haklarımızı desteklemekle yükümlü olan Türk Metal bizi yalanlarla
oyalayarak mağdur etti" dedi.
Çalışmak için Diyarbakır, Muş, Mardin ve birçok ilden Konya’ya gelen
işçiler, 3,5 aydır çalıştıkları Başbakanlık Toplu Konut İdaresi’ne (TOKİ)
bağlı Okan İnşaat’ın sahibi Abdullah Kalkan’dan alacaklarını alamıyor.
Alacaklarını almak için, bir grup inşaatçı, Seydişehir’den Ankara’ya
gelerek TOKİ önünde eyleme başladı. Alacaklarını isteyen işçiler,
paraları olmadığı için, herhangi bir yere gidemediklerini ve günlerdir
aç olduklarını dile getirdi.
TOKİ işçisi eylemde
Çalışmak
için Diyarbakır, Muş, Mardin ve birçok ilden Konya’ya gelen işçiler, 3.5
aydır çalıştıkları Başbakanlık Toplu Konut İdaresi’ne (TOKİ) bağlı Okan
İnşaat’ın sahibi Abdullah Kalkan’dan alacaklarını alamıyor. Alacaklarını
almak için, bir grup inşaatçı, Seydişehir’den Ankara’ya gelerek TOKİ
önünde eyleme başladı. Alacaklarını isteyen işçiler, paraları olmadığı
için, herhangi bir yere gidemediklerini ve günlerdir aç olduklarını dile
getirdi.
İşçilerden Rıza Kan, taşeron firma Okan Şirket sahibi Abdullah Kalkan’ın
kendilerine ‘terörist’ dediğini ve Konya’dan ayrılmalarını istediğini
söyledi. Kandırıldıklarını dile getiren Kan, "Diyarbakır’da iş olmadığı
için bizler buraya çalışmaya geldik. Ancak bizleri yarı yolda
bıraktılar. Sigortamızın yapılmadığını öğrendik" dedi.
Uçuşları düzenleyen yönetmelik ve prosedür gereği VİP yolcularını
uçaktan indirdiği için pilot Bahadır Altan’ın işten atılması THY
personeli arasında rahatsızlık yarattı. Hava İş sendikası uçuş ekipleri
ile yaptığı yüz yüze görüşme sonrası pilotların yönetmelikten ve
yasalardan gelen haklarını kullanarak bir gün uçuşa çıkmamaya
hazırlandığını duyurdu.
Hava İş sendikası tarafından yapılan yazılı açıklamada:
“•THY yöneticilerince kaptan Bahadır Altan’ın şahsında kaptanlık
otoritesini ortadan kaldıran ve hukuki hiç bir zemini olmayan haksız
uygulamanın yeniden değerlendirilmesi,
• 2920 sayılı Türk Sivil Havacılık Kanununun 100 ve 101. maddelerinde
belirlenen kaptan yetki ve sorumluluklarını ihlal eden, dolayısıyla uçuş
emniyetini ortadan kaldıran uygulamaların son bulması,
• İşten çıkarma, keyfi mesnetsiz cezalar verme ve ticari kaygıları
bahanesiyle kuralları uygulamakla yükümlü uçuş ekiplerini potansiyel
suçlu ilan ederek baskı oluşturan, stres yaratan, moral motivasyonunu ve
CRM’ zaafa uğratan bu anlayışın son bulması talepleriyle,
hukuk kurallarına uygun olarak uyarı görevinin yerine getirilmesinden
başka bir yol kalmadığı” dile getirildi.
Liman-İş üyesi iki yüz işçi, işten çıkarıldıkları Marport isimli
firmanın bağlı olduğu Arkas Holding önünde dün protesto eylemi yaptı.
Eşleri ve çocuklarıyla Arkas Holding'in Şişli Esentepe'deki binası önüne
gelen Ambarlı Marport limanı işçileri, 57 arkadaşlarının işten
çıkarılmasına tepki gösterdi. Dövizleriyle beraber tüm öfke ve
kararlılıklarını, eylem alanına taşıyan işçilere Hava-İş Sendikası Genel
Başkanı Atilay Ayçin,, Deri-İş Sendikası Genel Başkanı Musa Servi,,
Petrol-İş Sendikası Genel Merkez Yönetim Kurulu üyeleri, TÜMTİS Genel
Sekreteri Gürel Yılmaz, Tek Gıda-İş Genel Sekreteri Mecit Amaç genel
merkez düzeyinde destek verirken Tuzla’da yaşanan iş cinayetlerine ve
havzadaki kölece çalışma koşullarına karşı patronların safında görünen
Dok Gemi-İş Sendikası Genel Başkanı Necip Nalbantoğlu da eylemde boy
gösterdi.
T. Harb-İş Anadolu Yakası ve İstanbul Şube yöneticilerinin de destek
verdiği eylemde liman işçileri “Direne direne kazanacağız!/Marport Liman
İşçileri”, “İşimizi ve haklarımızı istiyoruz!” pankartlarını açtılar.
“Ölmek var dönmek yok!”, “Sendika hakkımız söke söke alırız!”, “Baskılar
bizi yıldıramaz!” sloganlarını atan işçiler işten atma saldırısına karşı
öfkelerini dile getirdiler
DİSK'e bağlı Genel-İş Sendikası tarafından toplu iş sözleşmesi
görüşmeleri anlaşmazlıkla sonuçlanan Kartal Belediyesinde grev kararı
asıldı.
Esentepe'deki Temizlik İşleri Müdürlüğü önünde toplanan Genel-İş
Sendikası yöneticileri ile sendika üyesi işçiler, sloganlar eşliğinde
yaklaşık 3 kilometre yürüyerek Kartal Belediyesi önüne geldiler.
Burada basın açıklaması yapan Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No'lu
Şube Başkanı Şahan İlseven, Kartal Belediyesi ile 6 Şubat 2008 tarihinde
başladıkları toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde 68 maddenin 60'ında
uzlaşmaya varmalarına rağmen, ücretle ilgili 8 maddede anlaşma
sağlamadığını belirtti.
Ambarlı Liman işçileri hak mücadelelerinin hukuku aşmaya başladığı
dönemin önemli örneklerinden birini oluşturuyorlar. Arkas Holding’e
bağlı Arser A.Ş. tarafından bugüne kadar hiçbir hukuki hakları
tanınmadan çalıştırılan 580 işçi, sendikalaştıkları için işten atılan 70
arkadaşlarına destek vermek için Ambarlı Limanı'nda iş durdurdu.
İşçilerin talepleri ise sadece “İnsanca çalışma koşulları” ve bu
koşulların sağlanmasına katkısı olacağına inandıkları sendikalaşma
haklarının verilmesi
Ambarlıda
bulunan Arkas Holding’e Bağlı Marport Liman İşletmeleri'nde faaliyet
yürüten Arser A.Ş.’de çalışan yaklaşık 580 işçi Çarşamba günü mesai
saatinin başlangıcından itibaren iş bıraktı. Liman işletmesi işçilerin
iş bırakmasından dolayı şu an çalışamıyor. İşçilerin sendikalaşma
taleplerine karşı gözdağı vermek isteyen firma yetkilileri geçen hafta
içinde 5 işçiyi, 15 Temmuz Salı günü 50 işçiyi ve son olarak da dün 15
işçiyi işten çıkarttı. İşten çıkartılan 70 işçiye de hiçbir gerekçe
gösterilmeden, yalnızca telefon açılarak işlerine son verildiği
bildirildi. Bunun üzerine işletmede çalışan 580 işçi, işten çıkartılan
arkadaşlarının geri alınması ve sendikalaşma talepleriyle iş bıraktılar.
İşyeri önünde gece gündüz bekleyen işçiler talepleri kabul edilene kadar
direnişlerini sürdüreceklerini söylediler
Belediye-İş Sendikası ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi arasında
yürütülen toplusözleşme görüşmelerinde anlaşma sağlamadı
Belediye-İş Sendikası ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi arasında
yürütülen toplusözleşme görüşmelerinde anlaşma sağlamadı. Belediye-İş,
Perşembe günü grev kararını İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne asacak.
Büyükşehir Belediye yönetimi işçi ücretlerine yüzde 8 zam önerirken,
Belediye-İş ise yüzde 40 zam talep ediyor. Belediye-İş İstanbul Şubeleri
Perşembe günü yapacakları eyleme, toplusözleşme görüşmeleri devam eden
İSKİ, İGDAŞ, Halk Ekmek, İETT ve ilçe belediyelerinde çalışan işçileri
de davet ediyorlar.
Büyükşehir’de imzalanacak olan sözleşmenin buralarda da geçerli
olacağını söyleyen Belediye-İş İstanbul 2 No’lu Şube Başkanı Hasan
Gülüm, “Büyükşehir’deki kazanım onlarında kazanımı olacak. Bu yüzden
mücadeleyi ortaklaştırmaya çağırıyoruz” dedi.
İSDEMİR’ bağlı Pırıl İnşaat tarafından işten çıkarılan 200 işçi fabrika
önünde eylem yaptı.
İskenderun Demir Çelik Fabrikası'nda (İSDEMİR) taşeron firma tarafından
işten çıkarılan 200 işçi eylem yaptı. İSDEMİR'e ait limanın yükleme ve
boşaltma işlerini yürüten Pırıl İnşaat adlı taşeron firmanın, işlerin
durgun olduğu gerekçesiyle işten çıkardığı 200 işçi fabrikanın Doğuş
Kapısı önünde eylem yaptı.
Lüleburgaz’a bağlı Büyükkarıştıran Beldesi’nde faaliyet gösteren Bilton
Beton AŞ’de çalışan 21 işçi, iki aydır ücretlerini alamadıkları için
direnişe geçti.
4 Temmuz’dan bu yana fabrika önünde bekleyen işiler, ücretlerini alana
kadar direnişlerini sürdüreceklerini söylediler. İki aydır ücretlerini
ve fazla mesai ücretlerini alamayan işçiler, 4 Temmuz’da fabrika müdürü
Sebahattin Davutoğlu’ndan alacaklarının ödenmesini istediler. Müdürün,
ücretlerin ödenmeyeceğini ve ısrar edenlerin işten atılacağını söylemesi
üzerine, işçiler direnişe başladı. İşçilerden Vahit Beyter, jandarmanın
kendilerini fabrikadan çıkarmak istediğini ancak haklarını alana kadar
fabrikadan ayrılmayacaklarını ifade etti. Gidecek yerleri de olmadığını
belirten Beyter, “Paramız yok, 4 gündür yemekte verilmiyor. Hem
hakkımızı vermediler, şimdi de mağdur ediyorlar” diye konuştu.
DİSK'e bağlı Genel-İş Sendikası ile Eminönü Belediyesi arasında
yürütülen toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde 23 maddede anlaşma
sağlanamadı. Grev kararı alan sendikalı işçiler, bugün Eminönü
Belediyesi'ne grev kararını astı. Belediye işçileri bugün yaptıkları
eylemde anlaşmaya yanaşmayan belediye başkanını protesto etti. Belediye
işçileri, belediye taleplerini kabul etmezse 60 gün içinde greve
çıkacak.
BİZ
İŞÇİYİZ
Bizler
işçiyiz. Yani yaşamak için çalışmaktan başka çaresi olmayanlar. Yaşamak
için emeğimizi, iş gücümüzü patronlara ücret karşılığı satarız.
Çalışmaktan korkmaz, yüksünmeyiz…
Çalışırken üretiriz, yeni zenginlikler yaratırız. Bu zenginliklerin bir
bölümüne patronlar tarafından el konur. Biz ucu ucuna yaşayabilmek için
çalışırken, bizim çalışmamızın sonucunda patronların kasası dolar.
İşçinin emeğinin bir bölümüne patron tarafından el konulduğu düzenin adı
kapitalizmdir
Kapitalizmde
patronların kazanması bizim kaybetmemize bağlıdır. Bizim emeğimizin
bütün karşılığını aldığımız durumda, patronların kasaları boşalır.
Emeğimizin ne kadarı karşılıksız kalırsa patronlar o kadar çok kazanır.
Demek ki birileri bizim sırtımızdan kazanıyor ve üste çıkıp, "nankör
olmayın, size iş verdim, ben olmasam aç kalırdınız" diyebiliyorlar.
Başkalarının sırtından kazanana asalak denir. Biz asalakları beslemek
zorunda değiliz.
Biz işçiyiz, bizim sırtımızdan birilerinin küplerini doldurmasına
karşıyız. Herkes eşit olmalı, kimse bir başkasını sömürmemeli. İşçinin
sözü budur: Kimsenin hakkı bir başkasına geçmesin. Bunun için mücadele
ederiz. Haksızlıklar, her tür sömürü ve yoksulluk bitsin isteriz. En
iyisi budur: Bizi yoksullaştıran bu sömürü düzeni bitmelidir."Böyle
gelmiş böyle gider" sözü bu sömürü düzeninin bitmesini istemeyenler
tarafından sık sık karşımıza çıkarılır. Ne yazık ki, biz işçiler
arasında da bu sözün doğruluğuna inananlara rastlanır. Hâlbuki ne böyle
geldi, ne de böyle gidecek!
Biz işçiler, bugün sömürülüyoruz ama uzun süren mücadeleler sonucunda
birçok haklar elde ettik. Şimdi bu haklar bir bir elimizden alınmaya
çalışılıyor. Mücadele etmediğimizde, bizi bekleyen kölelikten başka bir
şey değil. Bu nedenle "bugünkü halimize şükredelim, hiç değilse bir
işimiz var" demek, köleleşmeye davetiye çıkarmak demektir. "Mücadele
edip başıma dert almayayım" diyen kardeşlerimize, mücadele etmezsen
derdin büyüğü geliyor demek zorundayız.
Mücadele ettiğimiz oranda haklarımızı alıyoruz. Mücadele etmediğimizde
iş saatleri uzuyor, ücretler düşüyor, kapıda bir sürü iş bekleyen olduğu
için bizi istedikleri an işten çıkarıyorlar.
Mücadele etmezsek bizi köleleşme bekliyor.
Biz köle değiliz. Biz işçiyiz!
İKİ YÜZ YILDAN BU YANA
ZENGİNLİKLERİ BİZ ÜRETİYORUZ
Bundan 150, 200 yıl kadar önce de dünyadaki zenginlikleri biz
yaratıyorduk. Yarattıklarımıza yine patronlar tarafından el konuyordu.
Biz çalışıyor, onlar bugünkü gibi kasalarını, küplerini bizim sayemizde
dolduruyorlardı. Ama koşullar çok farklıydı.
Makine kullanımı şimdiki düzeyde değildi, o zamanki işçi kardeşlerimiz
çoğunlukla kol güçlerini harcayarak son derece zor koşullarda
çalışıyorlardı. Patronlar ne derse o oluyordu. Günde 15–16 saat çalışmak
olağan karşılanıyordu. Birçok işçi yatmak için olsun, evine bile
gidemiyordu. Koşullar o kadar ağırdı ki, o yıllarda işçilerin ortalama
ömrü 30 yıldı.
Bütün bunları hatırladıktan sonra "eh, şimdiki halimize şükredelim"
diyemiyoruz. Çünkü hatırlamamız gereken başka şeyler de var.Şimdiki
halimizi sözünü ettiğimiz koşullara isyan eden ve hakkını arayan işçi
kardeşlerimize borçluyuz. Evet, bundan uzun yıllar önce, dünyanın birçok
yerinde işçiler bir araya gelmeye ve patronların acımasızlığına karşı
koymaya karar verdiler. İşte gerçek işçi sınıfı o zaman tarih sahnesine
çıktı. Artık hakkımızı arıyorduk. Biz işçileri karın tokluğuna çalışan
kölelerden ayıran, haklarımız ve daha iyi bir yaşam için verdiğimiz
mücadele oldu. Mücadele ettikçe gücümüzün farkına vardık.
1831'de Fransa'nın Lyon kentinde tekstil işçileri olarak "günde 16–18
saat çalışmıyoruz" diye haykırdık. 1844'de Almanya'nın Silezya
bölgesinde sefalet koşullarına isyan ettik. 1848'de "ya ekmek ya ölüm"
diye ayağa kalktığımız Paris'i 1871'de yabancı işgaline karşı savunurken
bir tekme de işgalcilerle işbirliği yapan patronlara savurduk. 1886'da
Amerika'nın Chicago kentinde kadın işçiler olarak 8 saatlik işgünü
talebini yükselttik. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de, Türkiye
Cumhuriyeti'nde de ancak mücadele ettiğimizde bazı haklara kavuştuk.
YALNIZCA KENDİMİZ İÇİN
MÜCADELE ETMEDİK
Bugün örgütlenebiliyoruz. Sendikalarımız var, düzen partilerinin
karşısında bizim çıkarımızı savunan bir partimiz var. Grev
yapabiliyoruz. Seçimlerde oy kullanıyoruz.
"Ne var bunda" demeyin.
Bir zamanlar bunların hiçbirisi yoktu. Bir zamanlar oy kullanmak
yalnızca zenginlerin hakkıydı. Genel oy hakkının yasalaşması biz
işçilerin mücadelesinin ürünü oldu.
Grev hakkını, sendikalaşma hakkını, devrimci partilerde örgütlenme
hakkını hep mücadele ederek elde ettik. İşçi sınıfının bütün bu
kazanımları toplumsal ilerlemenin, demokratikleşmenin motor gücü oldu.
Biz işçilerin mücadelesi olmasaydı, bugün hepimize doğal gelen birçok
hak gündeme bile gelmeyecekti.

MÜCADELE EDEREK KAZANDIK
Bugün birer birer elimizden alınmaya çalışılan haklarımızı dün mücadele
ederek kazanmıştık. Sekiz saatlik iş gününü, hafta tatilini kimse bize
durup dururken vermedi. Kadın ve çocuk işçileri korumaya dönük
düzenlemeleri patronlar kendi kendilerine yapmadı. Çalışma koşullarının
iyileştirilmesi iyi kalpli kapitalistlerin girişimleriyle gerçekleşmedi.
Bunların hepsi bizim mücadelemizin eseriydi.
Patronların gözü hep kazanılmış haklarımızda oldu. Bu hakları ortadan
kaldırmak için fırsat kolladılar. Uzunca bir süre boyunca hevesleri
kursaklarında kaldı. İşçi sınıfı giderek güçleniyor, daha örgütlü hale
geliyordu. Üstelik çok geniş toprakları olan bir ülkede işçiler iktidarı
almış, herkesin eşitliğini savunan, adil ve sömürüsüz bir toplumsal
düzen kurmaya başlamışlardı.
1886'da Chicago’lu kadın işçiler 8 saatlik iş günü için sokağa
döküldüler. Patronlar gösterileri zorla dağıtmaya çalıştılar. Yüzlerce
işçi yaşamını yitirdi. Chicago’lu işçilerin canları pahasına yürüyüşe
geçtikleri gün, Mayıs ayının ilk günüydü. Bu nedenle biz işçiler her 1
Mayıs'ta gücümüzü birleştirip bizi hiçe sayanlara karşı işçi sınıfının
birliğini, dayanışma kültürünü dosta düşmana gösteriyoruz.1886'da
Chicago’lu kadın işçiler 8 saatlik iş günü için sokağa döküldüler.
Patronlar gösterileri zorla dağıtmaya çalıştılar. Yüzlerce işçi yaşamını
yitirdi. Chicago’lu işçilerin canları pahasına yürüyüşe geçtikleri gün,
Mayıs ayının ilk günüydü. Bu nedenle biz işçiler her 1 Mayıs'ta gücümüzü
birleştirip bizi hiçe sayanlara karşı işçi sınıfının birliğini,
dayanışma kültürünü dosta düşmana gösteriyoruz.
SOVYETLER BİRLİĞİ'Nİ İŞÇİLERİN DEVLETİ
OLDUĞU İÇİN KARALIYORLAR
İşçilerin daha iyi bir yaşam için verdiği mücadele, Rusya'da bir
devrimle taçlandı. Patronlardan hak alma mücadelesinin sınırlarını gören
işçiler, çözümü patronların iktidarını devirerek kendi devletlerini
kurmakta buldular. Sovyetler Birliği böyle ortaya çıktı.
İşçiler
1917 Ekimi'nde, ülkelerinin kaderini ellerine aldıklarında, eşitliği ve
özgürlüğü gerçek anlamıyla hâkim kıldılar. Geçtiğimiz yüz yılda Sovyet
işçilerinin açtığı sosyalizm yolundan birçok ülkenin işçileri de yürüdü.
Artık emperyalist ülkeler ve bu ülkelerin gözü doymaz patronlarının
karşısında yalnızca hak mücadelesi veren işçiler değil, onlarca işçi
devleti vardı.
İşçi sınıfının kazanımlarındaki asıl sıçrama 1917 Ekim Devrimi ile
kurulan Sovyetler Birliği sayesinde gerçekleşti. Emperyalistleri saran
korku, tüm dünyada patronların sosyal devlet uygulamalarına razı
olmalarını sağladı. İşçilerin Sovyetler Birliği'ndeki muazzam
kazanımları örnek almasından çekinen patronlar kendi işçilerine taviz
vermeye başladılar. Sosyal güvenlik kurumları, kamusal alanda güçlü bir
yer edindi. Sağlık ve eğitim birçok kapitalist ülkede parasız hale
getirildi. Başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere tüm dünyada gelir
dağılımını düzeltici, yoksulluğu azaltıcı önlemler alındı. İşçilerin
gücünün farkına artık emperyalistler de varmıştı.
Özetle, Sovyetler Birliği kapitalist ülkelerdeki işçilerin de durumunda
kısmi bir iyileşmeye neden olmuştu. İşte bu nedenle patronlar, onların
gazeteleri, televizyonları hâlâ sosyalizmi, Sovyetler Birliği'ni
karalamaya devam ediyorlar.
SOSYALİZM İŞÇİ SINIFININ DÜZENİDİR
Sovyet işçileri kendi geleceklerini kendileri kurdular. İşsiz kalma
dertleri hiç olmadı. Çünkü ülkelerinde işsizlik yasaktı.
Hastalandıklarında hangi hastaneye gideceklerini ve ceplerindeki parayı
hiç düşünmediler. Çünkü sağlık hizmetleri herkes için eşit ve parasızdı.
Evleri işçi devleti tarafından verildi. Isınmaya para harcamadılar.
Evlerinden fabrikalarına ücretsiz gittiler.
Çocuklarını çalıştırmak zorunda kalmadılar. Sovyet işçilerinin çocukları
mutluydu; parasız ve iyi bir eğitim aldılar.
Sovyet işçileri günde en fazla 7–8 saat ve yalnızca kendileri için
çalıştılar. Boş zamanlarında aptal kutusunun karşısına geçmek yerine,
kültürel zenginliklerden, spor tesislerinden yararlandılar. Sovyet
işçileri, gelmiş geçmiş en ileri haklara sahiptiler…
Yarattıkları bu güzel ülkeyi Alman faşistlerine karşı savunurken tüm
dünyaya yurtseverlik dersi veren yine onlardı. Kendi ülkelerini
işgalcilerden kurtarmakla yetinmediler, Avrupa'nın yarısını Hitler’ci
katillerden temizlediler.Onlar, eşit ve özgür yurttaşlardı.
SOVYETLER BİRLİĞİ YIKILINCA
Ve bu güzel ülke, işçiler mücadele etmeyi unuttuğu için,
emperyalistlerin saldırılarına gereken yanıtı veremediği için yıkıldı…
İnsanlık yeniden yüz yıl öncesinin vahşetini yaşamaya başladı.
Yıkım, ilk önce sosyalist ülkelerin emekçilerini vurdu.
Saldırganlığını
yetmiş küsur yıl frenlemek zorunda kalan para babaları, kaybettiklerinin
acısını çıkartmak için gözlerini işçilerin kazanımlarına diktiler.
Özelleştirmelerle tüm devlet işletmeleri talan edildi, yağmadan elde
edilen paralar Avrupalı patronların kasalarına aktı. On yıla kalmadan
sokaklar, aç insanlar ve dilencilerle doldu.
Eski sosyalist ülkelerdeki işçiler, vahşi kapitalizmi ve onun yarattığı
toplumsal yıkımı yaşayarak öğrendiler. Sovyetler Birliği'nde 1990
yılında işsizlik oranı yüzde 0 iken kapitalizmin ilk on yılında işsizlik
yüzde 15 seviyesine çıktı. Bu ülkelerde bebek ölüm oranları,
sosyalizmden sonra hızla yükseldi.
1990–2003 yılları arasında ortalama insan ömrü, dünyada bazı Afrika
ülkeleri ile birlikte yalnızca eski sosyalist ülkelerde azaldı. Bu
dönemde, Afrika ülkeleri AIDS ve iç savaşlar nedeniyle bu yıkımı
yaşarken, eski sosyalist ülkeler için yıkımın tek sorumlusu
kapitalizmdi.
Yine aynı dönemde dünyada, verem hastalığından ölenlerin sayısının iki
ve daha fazla katına çıktığı 14 ülke bulunuyordu. Bu ülkelerin ikisi
hariç tümü Afrika'da yer alırken, kalan ikisinin isimleri Rusya ve
Ermenistan'dı. Bir zamanlar sağlık hizmetinin parasız olduğu iki eski
sosyalist ülke… Ne yazık!
Sosyalizm cehalet, işsizlik ve yoksullukla beraber hastalıkları da
ortadan kaldırmıştı. Sovyetler Birliği yıkıldı, bütün bu olumsuzluklar
hortlayıverdi. Dünyanın süper gücü Rusya'nın adı fuhuşla anılır oldu.
Ülkenin başkenti Moskova'da sabahları köprü altlarında aç ve evsiz
insanların cesetleri toplanır hale geldi.
HER YERDE KAYBETTİK
Sovyetler Birliği yıkılınca on yıllar boyu barış içinde bir arada
yaşamış halklar birbirine düşman edildi. Balkanlar ve Kafkaslarda kanlı
savaşlardan ABD ve diğer emperyalist ülkeler yararlandılar. Ülkeler
bölünüp parçalanırken, patronlar ucuz iş gücü ve hammadde kaynaklarına
kavuştukları için ellerini ovuşturuyorlardı.
Sonra sıra diğer ülkelere geldi. Sosyalist ülkelerin etkisi altında
kendi emek-çilerinin çalışma ve yaşam koşullarında bazı iyileş-meler
yapmak zorunda kalan kapitalist devletler Sovyetler Birliği ortadan
kalkar kalkmaz işçi haklarına saldırmaya başladılar.
Parasız eğitim ve sağlık hakkı neredeyse tamamen ortadan kaldırıldı.
Sosyal güvenlik sistemleri çökertildi. Grev ve örgütlenme haklarına
kısıtlamalar getirildi. Ölene kadar çalıştırmak için "mezara kadar
emeklilik" neredeyse bir kural haline geldi. İşsizlik hızla arttı.
Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra zenginler daha zengin, yoksullar
daha yoksul hale geldi.
Patronlar bütün kötülüklerin ardında Sovyetler Birliği'nin olduğunu
iddia ediyorlardı. Şimdi dünyada daha fazla açlık, daha fazla yoksulluk,
daha fazla işsizlik, daha fazla savaş var.
Bütün kötülüklerin kapitalizm ve emperyalizmden kaynaklandığı gün gibi
ortadadır.
MEYDANI BOŞ BULDULAR SALDIRIYORLAR
Kapitalizm krizlere gebe bir sistemdir ve sistem krize girdiğinde
patronların kârları azalır. Kârlarını artırmak için yapabilecekleri tek
şey yayılmak ve sömürüyü derinleştirmektir.
İşte bunun için son yirmi beş yıldır sermayenin anayasasında sadece
serbest piyasa ve işgal yazıyor. Artık dünyada egemen olan tek güç
paranın saltanatıdır. Güç parayla ölçülmektedir, haklı olmak hiç önemli
değildir.
Emperyalistler, yeraltı ve yer üstü kaynaklarından işçilerin ürettiği
tüm değerlere kadar bütün zenginlikleri kendi ülkelerine aktarabilmek
için kendi örgütlerini kullanıyorlar. Halkları yoksullaştırıyorlar. Bizi
yönetenlerin, sözünden dışarı çıkmayı akıllarına bile getirmediği IMF ve
Dünya Bankası tam da bu yoksullaştırma harekâtı için varlar. Bu harekâta
karşı çıkan halkların payına ise NATO'nun bombaları ve emperyalist işgal
düşüyor.
SALDIRI
SINIR TANIMIYOR
ABD kanlı işgallerin komutanlığını yaparken en sadık yardımcısı Avrupa
Birliği ile hem ülkelerin zenginliklerine hem de bu zenginlikleri
yaratan işçilerin haklarına saldırmaya başladı. İşçiler için devletin
sağladığı olanaklar yaşamlarını sürdürmek için vazgeçilmezdir. Bu yaşam
alanlarının tümü, paralı hale getiriliyor.
AB ülkeleri başta olmak üzere, tüm dünyada sömürüyü yoğunlaştırmak için
çalışma saatleri uzatılmaya çalışılıyor. Çalışma sürelerinin artmasına
karşın ücretler işçilerin aç kalması pahasına düşürülüyor. Bunun adına
da verimlilik diyorlar. Ve bununla övünüyorlar.
Sosyal güvenlik mekanizmaları artık işçileri korumuyor. Sosyal güvenlik
mekanizmaları patronlara kâr sağlıyor. Ve patronlar daha fazla
kazanmanın planlarını yapıyor.
Çok uzun sürelerde çalışan işçiler için çalışma koşulları alabildiğine
kötüleşti. Kölelik uygulamaları, işçilere örnek ülke olarak anlatılan
Avrupa'da bile yaygınlaştı. İşçilerin yüz yıllardır verdikleri mücadele
ile kazandıkları tüm haklar ellerinden alındı, alınıyor. Çünkü
gerçekleştirilen en önemli saldırı işçileri örgütsüzleştirmek oldu.
Kölelik nedir? Kölelik zorla ve karşılıksız çalıştırılmaktır. Şu anda
birçok ülkede göçmenler karşılıksız ve zorla çalıştırılıyorlar. Yani
artık işçi olmaktan çıkıp, köle haline geldiler. Dikenli tellerle
çevrili geniş arazilerde onlar için hazırlanan kümes gibi barakalarda
önlerine atılan yiyecekle yetinerek günde 14, hatta daha fazla saat
çalışmak zorunda bırakılıyorlar.
İşçilerin siyasetin dışına çıkarılması, siyasetle ilgilenmemeleri için
gerekli ne varsa yapılması, hem emperyalist merkezleri hem de patronları
çok rahatlattı. İşçiler siyasi alanın dışına çıktıkça yoksullaştılar,
ellerinden hakları daha kolay alındı.
Mücadele etmeyen işçiyi köle haline gelmek bekliyor. Emperyalistler
bunun için çabalıyorlar.
Köleleşmemek için bugüne şükretmeyip, bugünkü haksızlıklara karşı
mücadele etmemiz gerekiyor.
ADIM ADIM İŞGALE…
Dünyada sermaye iplerinden boşanmış bir şekilde saldırırken, bizim
ülkemiz de bu saldırıdan nasibini aldı. Nedeni çok basit, çünkü bu
ülkede ABD'nin ve AB'nin işbirlikçileri, ücretli memurları ve gönüllü
yandaşları var.
Bugün memleketimizin başına musallat olan AKP hükümeti, efendilerini
şaşırtacak kadar işbirlikçidir. Emperyalist ağabeylerinin emirleri
doğrultusunda bu ülke insanını daha da yoksullaştırmak, işçilerini
sömürmek, memleketi pazarlamak onların en kutsal görevi. İzin versek,
memleketimizi hibe edecekler.
Emperyalist para babalarının bir emriyle emekçiler aleyhine kanunların
çıkartıldığı, ajanların yolgeçen hanı olarak kullandığı, yıllardır
"verecek çakıl taşımız yok" diyenlerin topraklarımızı işgalcilere
direnen Irak halkını bombalamak için kiraladığı bir ülke haline
getirildik. Bunun bir sonraki aşaması işgaldir, memleketimiz işgal
edilmenin kıyısındadır.
Daha ucuza daha çok çalışıyoruz...
NEREYE GİDİYORUZ?
Herkes ülkemizin işgalinden farklı etkileniyor! Patronların payına artan
zenginlik düşerken, biz işçiler işgalin de faturasını ödemeye
zorlanıyoruz, en fazla bizim canımız yanıyor.
Daha ucuza, daha uzun sürelerle çalıştırılıyoruz. Yetmiyor,
çocuklarımızı da çalıştırmak zorunda kalıyoruz. Çünkü ABD, Avrupa
Birliği ve onların işbirlikçileri öyle istiyor. Utanmadan bize bir de
başka ülkelerdeki işçi kardeşlerimizin ne zor durumda oldukları
anlatılıyor, halimize şükretmemizi vaaz ediyorlar. Bizi yalnızca başka
ülkedeki işçi kardeşimizle karşı karşıya getirmiyor, aynı tezgâhtaki
işçi arkadaşımızın rakibi olmamızı istiyorlar.
Ölesiye
çalışıyoruz ama yoksuluz, insanca yaşayamıyoruz. Daha çok çalışıyoruz,
ama ne hikmetse daha borçlu hale geliyoruz; kredi kartlarıyla yaşamaya
çabalıyoruz. Çok çalışmamıza, çok üretmemize rağmen ne kendimize ne de
ülkemize bir hayrımız dokunuyor. Alın terimizle kazandıklarımızı,
emperyalist ülkelere ve patronlara aktarıyoruz.
Çalışmaktan kalan iki üç saatlik zamanımızda bile bizi boş
bırakmıyorlar, kendi çürümüşlüklerini bize de bulaştırmak için
ellerinden geleni yapıyorlar. Aşırı tüketen ve görgüsüzce yaşayan
ahlaksızları, imrenilecek insanlar olarak sunuyorlar. Yalnızca TV
dizilerini, maç sonuçlarını tartışmamızı istiyorlar.
Çünkü bu ülkeyi ve kendimizi nasıl kurtaracağımızı düşünmemizden ölesiye
korkuyorlar.
Evet, nereye gidiyoruz?
Avrupa'da fabrikalarda çalışanlar tuvaletlerde bile kamerayla izleniyor.
Bazı işletmelerde işçileri adım adım takip edebilmek için elektronik
kelepçe uygulaması başladı. Telefonlar dinleniyor, evlerin içi gizli
kameralarla gözetleniyor. İşte patronların özgürlük anlayışı!
Biz bu özgürlük anlayışını kabul etmiyoruz. Çünkü biz işçiyiz.
GELECEĞİMİZİ ELLERİMİZLE KURMAK İÇİN
Artık öğrendik: Ancak mücadele edersek, daha iyi yaşayacağız. Mücadele
etmezsek ne kendimizi ne de ülkemizi kurtarabiliriz. Peki, biz işçiler
neye karşı, kimlerle birlikte mücadele edeceğiz? En önemli soru budur.
İnsanca yaşamın önündeki en büyük engel, emperyalistler ve onların
vazgeçilmez işbirlikçileri olan patronlardır, yani paranın saltanatıdır.
Biliyoruz ki, karşımızdaki bu asalaklara karşı tek başımıza mücadele
edemeyiz. Mücadelemiz örgütlü olmak zorundadır. Ülkemize ve geleceğimize
sahip çıkmak için örgütlü mücadele etmemiz tek çıkar yoldur.
İşçi konseyi
Sendikal Org
|
|