Can Pekmez
17-05-07, 03:25
Giriş
İsim Richard Phillips Feynman'ın bir konferans dizisinden –ve o konferans dizisinin yazıya dökülmüş hâli olan aynı isimli kitabından– (The Meaning of It All) geliyor. Daha çok felsefe içerdiği için "gerçek" ekledim. Başlamadan önce koca bir BENCE demeliyim elbette.
-1-
Doğrunun ne olduğu problemini çözümsüz kılan şey bu sorunun her şeyi ya da en azından cevaba nasıl ulaşılacağını da sorgulamasıdır. Bir tartışmada kimin haklı olduğunun nasıl belirlenmesi gerektiği üzerine tartışan ve bu konuda başlangıçta farklı fikirleri olan iki kişiyi ele alalım. Açıktır ki asla mutabakata varamayacaklar ve sonuçta da farklı fikirleri olacak. Hatta bir tanesi kendi tartışmayı kazanma kriterlerine göre tartışmada haklı çıkarken diğeri de kendi kriterlerine göre haklı çıkabilir bile. Aynen "Kim haklı?" sorusu gibidir işte doğruya nasıl ulaşılacağı sorusu, başlangıçta ne kadar mutabakata varmışlığımıza bağlıdır sonuçta uzlaşmamız.
Uzlaşılamazlık gerçeği göz önündeyken herkesin kendi görüşünün, bakış açısının ve doğruya ulaşma yolunun doğru olduğunu savunduğu da bir gerçektir; öyle ki bazıları –hatta belki de çokları– için diğerleri ya aptal ya bilgisizdir, düşünememektedir düşünülmesi gerekeni ve görememektedir birkaç adım ötesini. Peki bu göreceli durum bir görüşün diğerine üstünlüğünden söz etmeyi tamamen mi engeller? Bir zamanlar için tartışılmaz doğru olan Aristo'nun sözlerinden çoğunun doğruluğuna bugün neden kimse itibar etmiyor? Yoksa felsefe de bilim gibi yığılarak mı ilerliyor – ki bu durumda daha ileri (kimin ileride olduğuna karar vermek de güçtür elbette) olana daha doğru demek gerekmez mi?
Doğrunun karşısındaki duruşların sözünü edeceğim genel özelliği eski üç söylemle açıklanabilir. Kabuktan çekirdeğe doğru gidilecek olursa bunlardan ilki Güneş'in altında değişen bir şeyin olmadığını söyleyen Vaiz Kitabı'dır. İyimser ve ferahlatıcı bir tavırla bu bizi seçimimizin en az diğer seçimler kadar doğru olduğuna götürür, çünkü bizden sonra gelecekler de bizimle aynı kapasiteye, seçme gücüne ya da ruha sahip olacaklardır ki bu görüş aslında, özgür biçimde salınan ruhların maddî bedenin özünü belirlemeye mahkûm olduğunu söyleyen varoluşçu söylemin temelini teşkil eder. Ne var ki bu görüş olası daha doğrulara karşı –doğrular arasında kıyas yapmak gerçekten mümkün olmasa bile– bir kalkandan başka bir şey değildir ve gerçeği kabullenecek derecede fazla cesaret bu kalkanı kabul etmeyecektir. İşte bu noktada kalkanın ağırlığına katlanmayı reddedenin karşısına daha ağır bir şey çıkar ki ikinci söylemdir (Herakleitos): Hiçbir şey sabit kalmaz; her şey akar, gider. Öyle ki nasıl bir maymunla insan arasındaki fark barizdir, maymunla insanın arasındaki keskin olmayan sınır doğrular arasında değerlendirme yapabilmeyi olanaklı kılar. Bununla kastedilen şudur: Mağarada yaşayan eski insanların doğruları gökdelende yaşayan modern insanın doğrularından farklıdır ve değerce aşağıdır, Aristo'nun sözlerine günümüzde bu yüzden kimse inanmıyor. Doğruların bu değişkenliği doğruyu arayan için önemli bir sorundur ki çekirdekteki söylem bu noktada imdada koşar tekrar Vaiz Kitabı'ndan: Boşların boşu, vaiz diyor, boşların boşu; her şey boş.
Yeterince hafif olan bu nihilist optimizm hafifliği derecesinde koruyucu değildir, çünkü Aristo da diyebilirdi aynısını. Burada her şeyi çözen açıklama geliyor: Ama demedi. The Meaning of It All'da doğruya giden yolda en büyük adımın doğrunun bilinmediği yönündeki mütevazilik olduğunun söylendiği gibi ben de doğruya ulaşmadaki kalkan-cesaret ikilemini çözmede yukarıdaki açıklamanın, ki bu da doğruların genel yapısına karşı agnostik bir tevazudur aslında, kendi kendini kurtaracak ve doğruluğunu söz konusu ikilemden sıyıracak bir adım olduğunu düşünüyorum.
İsim Richard Phillips Feynman'ın bir konferans dizisinden –ve o konferans dizisinin yazıya dökülmüş hâli olan aynı isimli kitabından– (The Meaning of It All) geliyor. Daha çok felsefe içerdiği için "gerçek" ekledim. Başlamadan önce koca bir BENCE demeliyim elbette.
-1-
Doğrunun ne olduğu problemini çözümsüz kılan şey bu sorunun her şeyi ya da en azından cevaba nasıl ulaşılacağını da sorgulamasıdır. Bir tartışmada kimin haklı olduğunun nasıl belirlenmesi gerektiği üzerine tartışan ve bu konuda başlangıçta farklı fikirleri olan iki kişiyi ele alalım. Açıktır ki asla mutabakata varamayacaklar ve sonuçta da farklı fikirleri olacak. Hatta bir tanesi kendi tartışmayı kazanma kriterlerine göre tartışmada haklı çıkarken diğeri de kendi kriterlerine göre haklı çıkabilir bile. Aynen "Kim haklı?" sorusu gibidir işte doğruya nasıl ulaşılacağı sorusu, başlangıçta ne kadar mutabakata varmışlığımıza bağlıdır sonuçta uzlaşmamız.
Uzlaşılamazlık gerçeği göz önündeyken herkesin kendi görüşünün, bakış açısının ve doğruya ulaşma yolunun doğru olduğunu savunduğu da bir gerçektir; öyle ki bazıları –hatta belki de çokları– için diğerleri ya aptal ya bilgisizdir, düşünememektedir düşünülmesi gerekeni ve görememektedir birkaç adım ötesini. Peki bu göreceli durum bir görüşün diğerine üstünlüğünden söz etmeyi tamamen mi engeller? Bir zamanlar için tartışılmaz doğru olan Aristo'nun sözlerinden çoğunun doğruluğuna bugün neden kimse itibar etmiyor? Yoksa felsefe de bilim gibi yığılarak mı ilerliyor – ki bu durumda daha ileri (kimin ileride olduğuna karar vermek de güçtür elbette) olana daha doğru demek gerekmez mi?
Doğrunun karşısındaki duruşların sözünü edeceğim genel özelliği eski üç söylemle açıklanabilir. Kabuktan çekirdeğe doğru gidilecek olursa bunlardan ilki Güneş'in altında değişen bir şeyin olmadığını söyleyen Vaiz Kitabı'dır. İyimser ve ferahlatıcı bir tavırla bu bizi seçimimizin en az diğer seçimler kadar doğru olduğuna götürür, çünkü bizden sonra gelecekler de bizimle aynı kapasiteye, seçme gücüne ya da ruha sahip olacaklardır ki bu görüş aslında, özgür biçimde salınan ruhların maddî bedenin özünü belirlemeye mahkûm olduğunu söyleyen varoluşçu söylemin temelini teşkil eder. Ne var ki bu görüş olası daha doğrulara karşı –doğrular arasında kıyas yapmak gerçekten mümkün olmasa bile– bir kalkandan başka bir şey değildir ve gerçeği kabullenecek derecede fazla cesaret bu kalkanı kabul etmeyecektir. İşte bu noktada kalkanın ağırlığına katlanmayı reddedenin karşısına daha ağır bir şey çıkar ki ikinci söylemdir (Herakleitos): Hiçbir şey sabit kalmaz; her şey akar, gider. Öyle ki nasıl bir maymunla insan arasındaki fark barizdir, maymunla insanın arasındaki keskin olmayan sınır doğrular arasında değerlendirme yapabilmeyi olanaklı kılar. Bununla kastedilen şudur: Mağarada yaşayan eski insanların doğruları gökdelende yaşayan modern insanın doğrularından farklıdır ve değerce aşağıdır, Aristo'nun sözlerine günümüzde bu yüzden kimse inanmıyor. Doğruların bu değişkenliği doğruyu arayan için önemli bir sorundur ki çekirdekteki söylem bu noktada imdada koşar tekrar Vaiz Kitabı'ndan: Boşların boşu, vaiz diyor, boşların boşu; her şey boş.
Yeterince hafif olan bu nihilist optimizm hafifliği derecesinde koruyucu değildir, çünkü Aristo da diyebilirdi aynısını. Burada her şeyi çözen açıklama geliyor: Ama demedi. The Meaning of It All'da doğruya giden yolda en büyük adımın doğrunun bilinmediği yönündeki mütevazilik olduğunun söylendiği gibi ben de doğruya ulaşmadaki kalkan-cesaret ikilemini çözmede yukarıdaki açıklamanın, ki bu da doğruların genel yapısına karşı agnostik bir tevazudur aslında, kendi kendini kurtaracak ve doğruluğunu söz konusu ikilemden sıyıracak bir adım olduğunu düşünüyorum.