artena
09-08-08, 21:48
Üniversitenin Dış İdeolojik İşleyişi:
Sınıflı toplumlara geçişte bir üst yapı kurumu olan devletin doğuşuyla eşzamanlı olarak "eğitim kurumlarının" öncülleri de belirmeye başlamıştır. Eğitim kurumları bugün yaratılmaya çalışılan algıdan, yani eğitim kurumunun içinde bulunduğu toplumun egemen-ezilen çelişkisinden bağımsız olarak ideal bir bilgi ve bilim üretim mekanı olması iddiasından farklı olarak her zaman egemenler tarafından iktidarlarını yeniden-üretme aracı olarak kullanılmaya çalışılmış ve egemen-ezilen savaşımına sahne olmuştur. Büyük Fransız Burjuva Devrimi'nin burjuva öznelerinin özgürlüğe ve bilgiye verdiği değerden dolayı çok öykündüğü Antik Yunan'daki akademi de dar bir elit kesime ait, ayrıcalıklı bir kurumdu ve Antik Yunan'ın kendi iç sınıfsal yapısındaki egemenliğin pekiştirilmesine bilgi mülkiyetini ve bilgi iktidarını yaratarak katkıda bulunuyordu. Yine benzer şekilde Selçuklular'da ve Osmanlılar'da medrese, egemenlerin bir ideolojisi olarak dini yaymada, egemen dini ideolojiyle donanmış mezunlar yaratıp onları taşraya göndermekte ve saraya kalifiye eleman yetiştirilmesinde kullanıyordu. Ezilen sınıfın herhangi bir başkaldırısına karşı bireysel ve toplumsal bazda dinin pasifize edici bir rol oynaması ( yani isyancılara karşı egemen ideolojinden gerekçeler bulunması ), belli bir ölçüde merkeziliği sağlamak için egemen ideolojiyle donanmış ( din ) devlet görevlilerin taşrada görev alması dolayısıyla sistemin iyi işlemesinin sağlanılması ve nihayetinde merkezi otoritede, sarayda işleri yönetebilecek bir kadronun yaratılması egemenlerin güdümünde bir bilgi ve teknik üretim merkezinin bulunmasına bağlıydı. Nitekim ne zaman Osmanlı gerileme aşamasına girdiyse ve Batı'ya benzemek ( yani merkezileşmek, bürokratikleşmek son kertede üstyapısal anlamda kapitalistleşmek) gerektiyse, o zaman eğitim kurumları "modernleştirilmeye" çalışılmış ve egemenlerin o günkü ihtiyaçlarına cevap verecek bir şekilde modern anlamda bürokrat, diplomat ve asker yetiştirecek eğitim kurumları açılmıştır. Sınıflı toplum tarihi boyunca eğitim kurumları bazen üretim ilişkilerinin gerisinde bazen de ilerisinde kalsa bile her zaman egemenler tarafından sömürülerinin devamını sağlayacak bir kapının anahtarı biçimde yontulmuya çalışılmıştır.
Mevzi Savaşı
Sınıflara bölünmüş toplumlarda sınıf savaşımının varlığı kaçınılmazdır, çünkü var olan sınıfların birbirleriyle uzlaşamayacak olan çelişkileri vardır. Sınıf savaşımı demek de en kaba haliyle, sınıfların iktidarı kendi ellerinde tutmak veya ele geçirmek istemesidir. İtalyan Marksist Antonio Gramsci bu mücadeleyi iki temel kategoriye ayırarak incelemiştir; manevra ve mevzi savaşı. Manevra savaşı doğrudan iktidarı almaya veya korumaya yönelik eylemlikler bütünüyken mevzi ( ya da siper ) savaşı da toplum içindeki demokratik kitle örgütlerinde, medyada, üniversitelerde (vs.) iktidar savaşı veren sınıfların hegomonya kurma çabasıdır. Gramsci bunu açıklamak için şöyle bir benzetme kullanmıştır: Savaş alanında topla tüfekle vuruşanlar ve düşmanı göğüs göğüse çarpışarak yenmeye çalışanlar manevra savaşı vermekteyken mevzilere cephanelik, gıda ve sağlık malzemesi, moral ( vs. ) taşıyanlar ise mevzi savaşını vermektedirler. Mevzi ve manevra savaşı bu halleriyle birbirinden ayrık birer neden ve sonuç olmaktan ziyade diyalektik bir biçimde birbirlerine bağlıdırlar, ikili bir mücadeleyi gerekli kılarlar.
Bir demokratik kitle örgütü olarak sendikalardaki hegomonya mücadeledesi mevzi savaşına iyi bir örnektir. Burjuvazi emekçilerin sömürüsüyle zenginliğini devam ettirebildiğinden, emeğin hakkını korumak ve söke söke almak için var olması gereken sendikaları, ideolojik hegomonyasına alıp sendikanın kendisine zarar verecek sivri uçlarını törpülemeye çalışır. Bu mevzi savaşı, burjuvazi açısından her zaman yaşadığı krizlerden birinde daha, sendikalarla gelecek olası grevleri hegomonyası ile pasifize etmesinin olanağını sağlar, bu noktadan sonra da egemenler emekçiler üzerindeki sömürüsünü daha da derinleştirir ve krizin diğer alanlarındaki manevra savaşına ( ideolojik, politik,demokratik alanlardaki iktidarı pekiştirme savaşına) ekonomik alanda aldığı galibiyetin tesiriyle daha büyük güçler aktarabilir. Benzer şekilde partisi olan kendi için bir işçi sınıfı da sendikalarda hegomonya mücadelesi verir ve olası bir kriz anında sendikaları hem emekçilerin haklarının korunumu ve ilerletilmesi hem de mevcut krizi derinleştirilmesi ( genel grev ) gibi amaçlarla bir manevra aracı olarak kullanır ve krizi derinleştirirek diğer cephelerdeki manevra savaşına cephanelik, erzak sağlar, iktidarı almaya yönelik adımlar atar.
Üniversiteler ve Mevzi Savaşı
Bugünkü Türkiye toplumu sınıflı bir toplumdur. Kapitalist sistem egemen bir burjuvazi barındırmaktadır ve ülkedeki üniversitelerin durumu da sınıflı toplum tarihinde gerçekleşmiş ve gerçekleşmekte olan eğitim kurumlarının konumlanışından farklı değildir. Üniversitelere egemen güçler tarafından emek sömürüsünü gizleme, emperyalist savaşları aklama, üniversitelere materyalist bilimin yerine idealist, bilinemezci, pozitivist bir "bilimi" hakim kılma gibi misyonlar yüklenmeye çalışılmaktadır. Üniversiteler son kertede egemen güçlerin ezilenlere uyguladığı sömürünün sözde bilimsel bir terminolojide yanılsamalar yaratılarak gizlenmesi amacıyla egemen ideolojinin yeniden üretimi görevini yüklenmeye zorlanmaktadır. Bu da başta anlatılan olgular düşünüldüğünde gayet anlaşılırdır ve burjuvazinin böyle hareket etmesi sömürüsünün devamı açısından kendi için sınıfsallığı, mantıksallığı ve tutarlılığı içinde doğaldır. Nasıl ki medreseler, egemen sınıfların ideolojisinin ezilenler içinde kök salmasını, egemen sınıfların yaptıklarının aklanmasını sağlıyorsa bugün de burjuvazi üniversiteleri tam güdümüne alarak böyle bir işlevsellik ve mevzi alanı kazanmaya çalışmaktadır. Burjuvazi üniversitelerde de emekçilere ve ezilenlere karşı bir mevzi savaşının içindedir.
"Medeniyetler Çatışması"
Harvard Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Profesörü Samuel Huntington, 1993 yılında Medeniyetler Çatışması isimli makalesini yayınlamış ve 1996'da makalenin gördüğü yoğun ilgiden dolayı "Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Yapılması" adlı kitabını çıkarmıştır. Savlanmış olan bir teorinin kabul görüp görmemesi son kertede sınıf savaşımındaki sınıfların çıkarlarına cevap verip verememesine bakar. Marksizm 19.Yüzyıl'dan itibaren işçi sınıfının mücadelesine ışık tutan ve önerdiği yöntemle işçi sınıfının mücadelesini etkili bir şekilde gerçekleştirebilmesini sağlayan bir ideolojidir ve bunun içindir ki bir buçuk asırdır devam eden sömürüye karşı direnen emekçi kesimlerin en çok benimsedikleri ideoloji olmuştur. Gerçeklik, sömürülenden yani emekçiden yana olduğu içindir ki bir yöntem olarak Marksizm, somut durumun somut tahliline göre kendini hep yeniden örgütlemiş ve gerçeği savunduğu için bir buçuk asırdır aynı yöntemle mücadeleyi sürdürebilmiştir. Egemenler ise sömürülerini gizlemek için yalanlara, yanılsamalara başvurmaya mecburdurlar bunun içindir ki kısa bir süre içinde önce insanların eşit olduğunu sonra da aslında bir ırkın daha üstün olduğunu savunabilmektedir, bunun içindir ki önce Ortadoğu ülkelerini "komünizm şeytanından" korumak amacıyla onlara özgürlük yardımları (para, silah ve darbe ) yapmakta ve bir süre sonra sovyetler çözülünce asıl şeytanın Ortadoğu ülkeleri olduğunu, bir medeniyetler çatışmasının var olduğunu öne sürebilmektedir. Yani egemenler kendi sömürü politikaları için hangi teori daha iyi yanılsama yaratıyorsa onu desteklemekte ve öne çıkarmaktadır.
Medeniyetler Çatışması teorisi, dünyayı on dört medeniyete bölerek inceler. Bunlardan bazıları Batı Hristiyanlığı, Ortodoks Hristiyanlığı, İslami Dünya ve tek başına bir kategori oluşturan Türkiye sekülarizmidir. Teoriye göre bu medeniyetler uzlaşmazdır ve dünyanın yeniden yapılanması bu medeniyetlerin arasındaki mücadeleye bağlıdır. Bu teorinin ilk Körfez Savaşı'nın hemen ardından savlanması kendi başına yeterince anlamlıdır. Büyük Ortadoğu ve Ilımlı İslam Projesinin olgunlaştırıldığı o dönemde böyle bir teoriye ihtiyaç vardı. Sovyetler Birliği çözülmüştü ve kapitalizmin o süreçteki ideolojisi ( ve bugünkü ) neoliberalizm Ortadoğu'yu hem sömürmeye daha uygun bir pazar haline getirmeye hem de petrol kaynaklarından yararlanmaya ihtiyaç duyuyordu. Hal böyle olunca emperyalizm, savlanan bu teoriye dört elle sarıldı. Kendi hegomonyasını kurabildiği (küresel ölçekte) her medya organında, sivil toplum örgütünde nihayetinde üniversitelerde bu teoriyi hakim kılmak için mevzi mücadelesi verdi ve aslında büyük ölçüde başarılı oldu, bilimsel bir temele sahip olmayan yanılsatıcı bir teoriyi topluma hakim bir görüş haline dönüştürebildi. 11 Eylül ve Usame Bin Laden ile de emperyalist politikaları için bir kırılma noktası oluşturdu, önce Afganistan'a sonra Irak'a girdi, hepimizin bildiği gibi şimdi de sırada İran var. Tüm bu hamleleri de emperyalizm, topluma öncesinden hakim kıldığı "medeniyetler çatışması" teorisiyle meşrulaştırmaya çalıştı. Batı Medeniyeti özgürlüğün ve demokrasinin savunucusuydu, İslam medeniyeti ise barbarlardan, cahillerden ve sırf zevk için orada burada bomba patlatan bir takım "varlıklardan" oluşuyordu, bundan ötürü Batı ( yani Abd ) Ortadoğu'ya özgürlük getirmeliydi. Emperyalist politikalarını meşrulaştırmak için böyle bir yöntem izlediler ve toplumlarında bir Ortadoğulu paranoyası yarattılar.
Üniversiteler de bahsettiğimiz meşrulaştırmanın en önemli ayaklarından biriydi bu süreçte. En başta zaten teori prestijli bir üniversite olan Harvard Üniversitesi'nden bir profesör tarafından savlanmıştı.Teori bu kadar destek görünce tabi ki akademik çalışmalara konu olmalıydı. Medeniyetler Çatışması 'nı inceleyen dersler açıldı ve emperyalizmin teorilerini aklayacak teorisyenler, akademisyenler yetiştirildi. Bu teorisyen ve akademisyenlerin makaleleri, görüşleri medyada genişçe yer aldı ve bu kişiler sivil toplum örgütlerinde panellere çağrıldılar. Emperyalizmin sömürüsünü arttırmak için yaptığı manevra hamlesi ( Afganistan ve Irak işgali ), egemenlerin üniversitelerdeki mevzileriyle desteklendi ve meşrulaştırıldı. Muhalefetin üniversitelerdeki mevzi mücadelesinde yeterince başarılı olamaması bu teorinin hakim görüş olmasına yol açtı. Üniversiteler bu sefer emekçilerin, halkın yararı için değil egemenlerin çıkarı için ideolojik bir aygıt olarak etkinlikte bulundu.
Sınıflı toplumlara geçişte bir üst yapı kurumu olan devletin doğuşuyla eşzamanlı olarak "eğitim kurumlarının" öncülleri de belirmeye başlamıştır. Eğitim kurumları bugün yaratılmaya çalışılan algıdan, yani eğitim kurumunun içinde bulunduğu toplumun egemen-ezilen çelişkisinden bağımsız olarak ideal bir bilgi ve bilim üretim mekanı olması iddiasından farklı olarak her zaman egemenler tarafından iktidarlarını yeniden-üretme aracı olarak kullanılmaya çalışılmış ve egemen-ezilen savaşımına sahne olmuştur. Büyük Fransız Burjuva Devrimi'nin burjuva öznelerinin özgürlüğe ve bilgiye verdiği değerden dolayı çok öykündüğü Antik Yunan'daki akademi de dar bir elit kesime ait, ayrıcalıklı bir kurumdu ve Antik Yunan'ın kendi iç sınıfsal yapısındaki egemenliğin pekiştirilmesine bilgi mülkiyetini ve bilgi iktidarını yaratarak katkıda bulunuyordu. Yine benzer şekilde Selçuklular'da ve Osmanlılar'da medrese, egemenlerin bir ideolojisi olarak dini yaymada, egemen dini ideolojiyle donanmış mezunlar yaratıp onları taşraya göndermekte ve saraya kalifiye eleman yetiştirilmesinde kullanıyordu. Ezilen sınıfın herhangi bir başkaldırısına karşı bireysel ve toplumsal bazda dinin pasifize edici bir rol oynaması ( yani isyancılara karşı egemen ideolojinden gerekçeler bulunması ), belli bir ölçüde merkeziliği sağlamak için egemen ideolojiyle donanmış ( din ) devlet görevlilerin taşrada görev alması dolayısıyla sistemin iyi işlemesinin sağlanılması ve nihayetinde merkezi otoritede, sarayda işleri yönetebilecek bir kadronun yaratılması egemenlerin güdümünde bir bilgi ve teknik üretim merkezinin bulunmasına bağlıydı. Nitekim ne zaman Osmanlı gerileme aşamasına girdiyse ve Batı'ya benzemek ( yani merkezileşmek, bürokratikleşmek son kertede üstyapısal anlamda kapitalistleşmek) gerektiyse, o zaman eğitim kurumları "modernleştirilmeye" çalışılmış ve egemenlerin o günkü ihtiyaçlarına cevap verecek bir şekilde modern anlamda bürokrat, diplomat ve asker yetiştirecek eğitim kurumları açılmıştır. Sınıflı toplum tarihi boyunca eğitim kurumları bazen üretim ilişkilerinin gerisinde bazen de ilerisinde kalsa bile her zaman egemenler tarafından sömürülerinin devamını sağlayacak bir kapının anahtarı biçimde yontulmuya çalışılmıştır.
Mevzi Savaşı
Sınıflara bölünmüş toplumlarda sınıf savaşımının varlığı kaçınılmazdır, çünkü var olan sınıfların birbirleriyle uzlaşamayacak olan çelişkileri vardır. Sınıf savaşımı demek de en kaba haliyle, sınıfların iktidarı kendi ellerinde tutmak veya ele geçirmek istemesidir. İtalyan Marksist Antonio Gramsci bu mücadeleyi iki temel kategoriye ayırarak incelemiştir; manevra ve mevzi savaşı. Manevra savaşı doğrudan iktidarı almaya veya korumaya yönelik eylemlikler bütünüyken mevzi ( ya da siper ) savaşı da toplum içindeki demokratik kitle örgütlerinde, medyada, üniversitelerde (vs.) iktidar savaşı veren sınıfların hegomonya kurma çabasıdır. Gramsci bunu açıklamak için şöyle bir benzetme kullanmıştır: Savaş alanında topla tüfekle vuruşanlar ve düşmanı göğüs göğüse çarpışarak yenmeye çalışanlar manevra savaşı vermekteyken mevzilere cephanelik, gıda ve sağlık malzemesi, moral ( vs. ) taşıyanlar ise mevzi savaşını vermektedirler. Mevzi ve manevra savaşı bu halleriyle birbirinden ayrık birer neden ve sonuç olmaktan ziyade diyalektik bir biçimde birbirlerine bağlıdırlar, ikili bir mücadeleyi gerekli kılarlar.
Bir demokratik kitle örgütü olarak sendikalardaki hegomonya mücadeledesi mevzi savaşına iyi bir örnektir. Burjuvazi emekçilerin sömürüsüyle zenginliğini devam ettirebildiğinden, emeğin hakkını korumak ve söke söke almak için var olması gereken sendikaları, ideolojik hegomonyasına alıp sendikanın kendisine zarar verecek sivri uçlarını törpülemeye çalışır. Bu mevzi savaşı, burjuvazi açısından her zaman yaşadığı krizlerden birinde daha, sendikalarla gelecek olası grevleri hegomonyası ile pasifize etmesinin olanağını sağlar, bu noktadan sonra da egemenler emekçiler üzerindeki sömürüsünü daha da derinleştirir ve krizin diğer alanlarındaki manevra savaşına ( ideolojik, politik,demokratik alanlardaki iktidarı pekiştirme savaşına) ekonomik alanda aldığı galibiyetin tesiriyle daha büyük güçler aktarabilir. Benzer şekilde partisi olan kendi için bir işçi sınıfı da sendikalarda hegomonya mücadelesi verir ve olası bir kriz anında sendikaları hem emekçilerin haklarının korunumu ve ilerletilmesi hem de mevcut krizi derinleştirilmesi ( genel grev ) gibi amaçlarla bir manevra aracı olarak kullanır ve krizi derinleştirirek diğer cephelerdeki manevra savaşına cephanelik, erzak sağlar, iktidarı almaya yönelik adımlar atar.
Üniversiteler ve Mevzi Savaşı
Bugünkü Türkiye toplumu sınıflı bir toplumdur. Kapitalist sistem egemen bir burjuvazi barındırmaktadır ve ülkedeki üniversitelerin durumu da sınıflı toplum tarihinde gerçekleşmiş ve gerçekleşmekte olan eğitim kurumlarının konumlanışından farklı değildir. Üniversitelere egemen güçler tarafından emek sömürüsünü gizleme, emperyalist savaşları aklama, üniversitelere materyalist bilimin yerine idealist, bilinemezci, pozitivist bir "bilimi" hakim kılma gibi misyonlar yüklenmeye çalışılmaktadır. Üniversiteler son kertede egemen güçlerin ezilenlere uyguladığı sömürünün sözde bilimsel bir terminolojide yanılsamalar yaratılarak gizlenmesi amacıyla egemen ideolojinin yeniden üretimi görevini yüklenmeye zorlanmaktadır. Bu da başta anlatılan olgular düşünüldüğünde gayet anlaşılırdır ve burjuvazinin böyle hareket etmesi sömürüsünün devamı açısından kendi için sınıfsallığı, mantıksallığı ve tutarlılığı içinde doğaldır. Nasıl ki medreseler, egemen sınıfların ideolojisinin ezilenler içinde kök salmasını, egemen sınıfların yaptıklarının aklanmasını sağlıyorsa bugün de burjuvazi üniversiteleri tam güdümüne alarak böyle bir işlevsellik ve mevzi alanı kazanmaya çalışmaktadır. Burjuvazi üniversitelerde de emekçilere ve ezilenlere karşı bir mevzi savaşının içindedir.
"Medeniyetler Çatışması"
Harvard Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Profesörü Samuel Huntington, 1993 yılında Medeniyetler Çatışması isimli makalesini yayınlamış ve 1996'da makalenin gördüğü yoğun ilgiden dolayı "Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Yapılması" adlı kitabını çıkarmıştır. Savlanmış olan bir teorinin kabul görüp görmemesi son kertede sınıf savaşımındaki sınıfların çıkarlarına cevap verip verememesine bakar. Marksizm 19.Yüzyıl'dan itibaren işçi sınıfının mücadelesine ışık tutan ve önerdiği yöntemle işçi sınıfının mücadelesini etkili bir şekilde gerçekleştirebilmesini sağlayan bir ideolojidir ve bunun içindir ki bir buçuk asırdır devam eden sömürüye karşı direnen emekçi kesimlerin en çok benimsedikleri ideoloji olmuştur. Gerçeklik, sömürülenden yani emekçiden yana olduğu içindir ki bir yöntem olarak Marksizm, somut durumun somut tahliline göre kendini hep yeniden örgütlemiş ve gerçeği savunduğu için bir buçuk asırdır aynı yöntemle mücadeleyi sürdürebilmiştir. Egemenler ise sömürülerini gizlemek için yalanlara, yanılsamalara başvurmaya mecburdurlar bunun içindir ki kısa bir süre içinde önce insanların eşit olduğunu sonra da aslında bir ırkın daha üstün olduğunu savunabilmektedir, bunun içindir ki önce Ortadoğu ülkelerini "komünizm şeytanından" korumak amacıyla onlara özgürlük yardımları (para, silah ve darbe ) yapmakta ve bir süre sonra sovyetler çözülünce asıl şeytanın Ortadoğu ülkeleri olduğunu, bir medeniyetler çatışmasının var olduğunu öne sürebilmektedir. Yani egemenler kendi sömürü politikaları için hangi teori daha iyi yanılsama yaratıyorsa onu desteklemekte ve öne çıkarmaktadır.
Medeniyetler Çatışması teorisi, dünyayı on dört medeniyete bölerek inceler. Bunlardan bazıları Batı Hristiyanlığı, Ortodoks Hristiyanlığı, İslami Dünya ve tek başına bir kategori oluşturan Türkiye sekülarizmidir. Teoriye göre bu medeniyetler uzlaşmazdır ve dünyanın yeniden yapılanması bu medeniyetlerin arasındaki mücadeleye bağlıdır. Bu teorinin ilk Körfez Savaşı'nın hemen ardından savlanması kendi başına yeterince anlamlıdır. Büyük Ortadoğu ve Ilımlı İslam Projesinin olgunlaştırıldığı o dönemde böyle bir teoriye ihtiyaç vardı. Sovyetler Birliği çözülmüştü ve kapitalizmin o süreçteki ideolojisi ( ve bugünkü ) neoliberalizm Ortadoğu'yu hem sömürmeye daha uygun bir pazar haline getirmeye hem de petrol kaynaklarından yararlanmaya ihtiyaç duyuyordu. Hal böyle olunca emperyalizm, savlanan bu teoriye dört elle sarıldı. Kendi hegomonyasını kurabildiği (küresel ölçekte) her medya organında, sivil toplum örgütünde nihayetinde üniversitelerde bu teoriyi hakim kılmak için mevzi mücadelesi verdi ve aslında büyük ölçüde başarılı oldu, bilimsel bir temele sahip olmayan yanılsatıcı bir teoriyi topluma hakim bir görüş haline dönüştürebildi. 11 Eylül ve Usame Bin Laden ile de emperyalist politikaları için bir kırılma noktası oluşturdu, önce Afganistan'a sonra Irak'a girdi, hepimizin bildiği gibi şimdi de sırada İran var. Tüm bu hamleleri de emperyalizm, topluma öncesinden hakim kıldığı "medeniyetler çatışması" teorisiyle meşrulaştırmaya çalıştı. Batı Medeniyeti özgürlüğün ve demokrasinin savunucusuydu, İslam medeniyeti ise barbarlardan, cahillerden ve sırf zevk için orada burada bomba patlatan bir takım "varlıklardan" oluşuyordu, bundan ötürü Batı ( yani Abd ) Ortadoğu'ya özgürlük getirmeliydi. Emperyalist politikalarını meşrulaştırmak için böyle bir yöntem izlediler ve toplumlarında bir Ortadoğulu paranoyası yarattılar.
Üniversiteler de bahsettiğimiz meşrulaştırmanın en önemli ayaklarından biriydi bu süreçte. En başta zaten teori prestijli bir üniversite olan Harvard Üniversitesi'nden bir profesör tarafından savlanmıştı.Teori bu kadar destek görünce tabi ki akademik çalışmalara konu olmalıydı. Medeniyetler Çatışması 'nı inceleyen dersler açıldı ve emperyalizmin teorilerini aklayacak teorisyenler, akademisyenler yetiştirildi. Bu teorisyen ve akademisyenlerin makaleleri, görüşleri medyada genişçe yer aldı ve bu kişiler sivil toplum örgütlerinde panellere çağrıldılar. Emperyalizmin sömürüsünü arttırmak için yaptığı manevra hamlesi ( Afganistan ve Irak işgali ), egemenlerin üniversitelerdeki mevzileriyle desteklendi ve meşrulaştırıldı. Muhalefetin üniversitelerdeki mevzi mücadelesinde yeterince başarılı olamaması bu teorinin hakim görüş olmasına yol açtı. Üniversiteler bu sefer emekçilerin, halkın yararı için değil egemenlerin çıkarı için ideolojik bir aygıt olarak etkinlikte bulundu.