"Seviyenin olmadığı bir yerde ne özgür düşünce, ne de demokratik bir ortam oluşabilir." Lütfen forum kurallarını okuyunuz. |
||||||||||
![]() |
| |||||||
| Sedeften öyküler / konusu ne, nedir, nasıl, kim, kimdir, nasıldır? - Öykü - Deneme Çalışmalarınız... |
![]() |
|
|
Konu Araçları |
| #1 | |
![]() Giriş Tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 150
| YÜZDE YÜZ DÜŞÜNME! Oğlum, her akşam olduğu gibi, film seyretmek için aldığı CD’ler elinde eve geldi ve doğru televizyonun karşısına geçti. Ben de her zaman olduğu gibi “Bağırtmadan seyret şunu!..” diyerek uyarımı yaptım. Bu şekilde, kulaklıkla dinlediğim müziği dahi duyamayacağım anlar için önceden önlemimi almıştım. Biraz zaman geçmişti ki, oğlum; “Aman ya!.. Ben bunu sinema filmi sanarak almıştım” diye bağırınca ister istemez televizyonda oynayan filme bakışlarımı çevirdim. İlginç görüntüler vardı. Nasıl desem, hani; şu alacakaranlık kuşağı dizileri vardır. Onların jenerikleri gibi. Üstelik bu tür çekimleri de severim, rüya gibi olurlar, gerçek dışı kurgulamaları vardır. -“Nesi varmış?” dedim. -“Televizyon programı gibi bir şey” dedi. -“Gördüm evet!.. Sinema filmi değil.” Televizyonda pazarlama kanalları vardır ya, bir ürünün tanıtımı için hazırlanan reklâm programlarını oynatırlar. Ürün, uzun uzun tanıtılmaya çalışılır… Film onlar gibiydi sanki. Ha; bir örnek vermem gerekirse…/ Şey gibi; spor aletlerinin veya kozmetik ürünlerin tanıtımı diyeyim. Düşünün; sürekli gülen, mutlu bir sunucu/ abartılmış el kol hareketleri ile konuşur da konuşur. Bu ürünü denemiş kişilerin ürünü kullanmadan önce ve kullandıktan sonra ki görüntüleri canlandırmalarla gösterilerek ürünün gücü ispatlanır. İşte, bunlara benziyordu oğlumun aldığı CD’de oynayan film. Sevindim -“Eee, iyi ya… Bağırtmadan seyredersin.” diyerek biraz da dalga geçtim oğlumla. Ama gözüm ekrana takıldı bir kez. Kulaklığımı çıkararak, alt yazıları takip etmeğe başladım. Kendimi tutamayarak bağırdım birden “Aaa!.. Bunlar onlar...” -“Kim Onlar?..” dedi oğlum. -“Tavuk suyu çorbacıları” -“Evet! Tavuk suyu çorbacılarıydı... Şu meşhur dizi kitaplar yok mu? / Onlar...” -“O ne?..” dedi oğlum. “Tavuk Suyuna Çorba” Kitaplarını bilirsiniz. Basında reklâmları, hiçbir kitaba nasip olmayacak şekilde yapılmıştı. Almayan kalmamıştır diye umuyorum. Ben de yenilikleri takip etme adına, aslında eksik kalmayayım diye, koşup iki tane almıştım. “Tavuk Suyuna Çorba–1 ve 2 ” .Ön kapağında Erich Fromm “100/100 Düşünce Gücü” yazan bir kitap, bunlardan biraz önce satışa sunulmuştu. Ben Erich Fromm'un yazdığı bir kitap zannedip almıştım, okuduğumda bir başka yazar tarafından yazıldığını, olumlu düşünmenin insan hayatı üzerindeki etkilerinin anlatıldığını anlamıştım. Maddelendirilerek olumlu düşünme ile ilgili yöntemler öneriliyordu kitapta. Hemen ardından “Tavuk Suyuna Çorba”lar piyasaya sürüldüler. Erich Fromm’un ileri sürdüğü fikirler ile desteklenmeye çalışılan kısa hikâyeler vardı ilk kitapta. Edebi bir değer taşımıyorlardı bana göre. Yazar kendi yaşam faciasını anlatarak başlıyordu kitaba. Daha sonra kısa basit hikâyelerde başkalarının faciadan, mutluluğa dönüşen yaşam öyküleri ile devam ediyordu. Filozoflardan, din adamlarından alıntılanan özlü sözlerle de araya fikirler sokulmuştu. İkinci kitapta ise birinci kitapta yer alan hikâyelerdeki kişilerin/ adları değiştirilerek, biraz daha farklılaştırılarak anlatılan öyküleri vardı. İçerik aynıydı; başlarından geçen kötü olayları veya içinde bulundukları zor anları düşünce güçleri ile değiştirip, mutluluğa kavuşan insanların öyküleri anlatılıyordu. İki tane aldığıma sevinmiştim. Param olsa hepsini almaya kalkabilirdim yoksa. Film, kitaptaki gibi olayları yansıtıyordu. Sağlık- Para- Ev- Araba- İş, ne istersek, düşünce gücümüzle sahip olabilirdik. Yeter ki var gücümüzle istemesini bilelim. Konuşmacılar sıradan kimselere benziyordu; öyle reklâm filmlerinde olduğu gibi genç, güzel ve yakışıklı değillerdi. Orta yaşı geçkin kişilerden seçilmişlerdi. Sağlıklı, bakımlı, dinç görünüşlerinin yanı sıra, / insanın gözünün içine bakarak konuşan insanlar vardır hani; onlar gibi kendine güvenli, başarılı kişiler oldukları her hallerinden belliydi. Üstüne üstlük Amerikalılardı… Beyaz ve siyah ırktan olan konuşmacılar, zor anlarından düşünce güçleri ile nasıl kurtulduklarını ve şimdi nasıl başarıdan, başarıya koştuklarını anlatıyorlar ve kafamızı nasıl kullanmamız gerektiğini bize canlandırmalarla izah ediyorlardı. Başarılı ve başarısız insanların arasında ki acınacak ya da sevinecek farklılıkları, açık seçik gözler önüne seriyorlardı. Veee! ..ve bu kitabın yaratıcısı da çıktı bir ara dayanamayarak, maddi durumunun çok kötü olduğu bir sıra, bir banknota 100.000 Dolar yazıp duvara astığını, gece gündüz bu banknota baktığını, yıllık kazancının bu rakam olduğunu, devamlı düşündüğünü anlattı. {Sonra sihirli bir şey olmuş ve bu adam bir kitap yazmaya karar vermiş.} İnsanlara umut veren şeyleri yazmış ama istediği ilgiyi bulamadığını düşündüğü sırada bir tanıtımda konuşma yapmasını istemişler, bu konuşmadan sonra ünlü bir dergiden röportaj teklifi gelmiş. Bir yayınevi de bu röportajdan sonra 100.000 Dolarlık bir anlaşma imzalamış. Kitapları bizde “Tavuk Suyuna Çorba” diye satıldı. Satın aldık. Orijinal adını bilemiyorum. Film’i izledikçe, imrenmemek elde değildi. Biri hayalindeki eve kavuşmuş (beyaz sarayın biraz küçüğü) Biri ölümcül kanserini yenmiş. Diğeri ummadığı bir paraya kavuşmuş (Hala izah edemiyordu) Bir başkası da düşünmekle yetinmemiş resimlerini de yapmış isteklerinin, harem hayatı yaşamış bir müddet. Sıkılınca da tek bir eş ve romantizm çizmiş, düşünmüş, her şey kısa sürede gerçekleşmiş. İmrenmemek olası değil ve inanmamak. Sunucular öyle hoş anlatıyorlar ki; ikna edici olduklarına, aşırı ikna edilmişler. Yüzlerinde; gerilmiş kaslarına rağmen acı çektiklerine inanmayacağınız, geniş bir tebessüm. Anlatıyorlar da anlatıyorlar… Göz gözeyim sanki onlarla. Bir ara kendime geldim, aynı gülüş benim yüzümde, ağzımda hafif aralık, içimde bir ferahlık, onlar başardıkça bir sevinç alıyor beni. -“Büyük insan bunlar canım” demek geliyor içimden. Onlar anlatıyor, ben can kulağı ile dinliyor, izliyorum. Einstein, Budha, G.Scoot (çok tanımıyorum), M. Luther King’den alıntı özlü sözlerle destekleyici konuşmalar sürüyor “Onlarda bunları ifade etmek istiyorlardı” diyor, rahip giysilerine benzer kıyafetler giyinmiş, kır saçlı hoş adam!.. -“Açık açık söylemek neden akıllarına gelmemiş yahu!..” demek geldi içimden. Böyle şifreli sözlerle anlatmasalarmış keşke. Bu zamana kadar bir sürü insan evsiz, arabasız, parasız, işsiz sürünüp gitmezdi bu dünyadan. Neyse… Biri fabrikasını gezdiriyordu bu esnada, düşünce gücüyle nasıl sahip olduğunu, iş tezgâhlarının arasında dolaşarak anlatıyordu. Mutlu birisi olduğu ortadaydı. İşçilerde öyle mutlulardı, / tertemiz üniformaları vardı ve çoğu kadındı. İşte, düşünce gücünün gücü dedim içimden. Akabinde bir zenci sunucu kadın beynimizin bir yanı düşündüğümüz şeye odaklanırken, diğer bir yanının olumsuz sinyaller gönderebileceğini o zaman isteklerimizin gerçekleşmeyeceğini anlattı. -“Hay ben bu beynimim öteki yanına” diye bağırmışım kendimi tutamayarak. Oğlum o kadar konsantre olmuş ki feryadımı duymadı bile. İnanırsak; hem de “ Şükür Taşı” diye bile satılabilecek bir nesneye dahi inanacak olsak, düşüncelerimizin gerçekleşeceğini yeniden izah etti sunucu. Afrikalı çoğu hastanın böyle iyileştiklerini, tanesi on dolara satılan taşların kendileri tarafından bağış yapmak üzere toplandığını anlattı. Afrikalı umutsuz kişiler üzerinde denenerek uygulandığını da böylece öğrenmiş oldum. İnanmamam için geriye bir şey kalmamıştı artık. [Evren = enerji] diyordu sunucu, [Enerji = Tanrı…] Olumsuz düşünürseniz, olumsuzluk dileğiniz olarak kabul edilir ve yerine getirilir diye de ilave ediyordu. -“Siz düşünün!.. Olmaz demeyin!.. Olur!” diyerek bitirdi sözlerini. Sıkıysa olmaz diyeyim artık. Benim anladığım bu. Savaşları; Afrika’nın aç çocuklarını, savaşlarda ölen ve ölmekte olan onca insanı, değişen iklimleri, hafifçe güneşe eğilen dünyayı, eriyen buzulları, okyanus depremlerini, olası bir depremde çarpık kentleşmenin sonunun ne olacağını, ülkemin sorunlarını, satılan topraklarını, yoksulluğa itilmiş emeklilerini, işsiz gençlerini, etnik bölünmeleri, günden güne çağın gerisine doğru çekilmeye çalışıldığımızı, dünyada ırkçılığın tırmanışını, insan dışında yaşayan diğer canlıların nesillerinin nasıl tüketildiğini, hala tüketilmeye devam edildiğini, çölleşen bir yaşama nasıl uyum sağlayacağımızı ve olası bir susuzluğu… Düşünmeyeceğim. Diğerleri olumsuz düşünerek hak etmişler “bana ne” diyeceğim... -“Yok böyle bir şey” diyerek nasıl mutlu olmak istiyorsam onu hayal edeceğim. Ben koskoca Amerikalılardan daha mı iyi bileceğim… Olmaz canım diyeyim.? Düşüneceğim… Beynimin olumsuz yanını durdurup… Olumlu düşüneceğim. Ammaaa! ..Ama! Şayet düşüncelerim kabul olup gerçekleşmezse, o yazara öyle büyük bir dava açacağım ki. Düşünmeyi seçimlere kadar sürdüreceğim… Düşünmeye başladım bile!.. Sedef Kandemir 01.Nisan.2007. __________________
Düşlemek Bilmekten önemlidir Sedeften Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 02-06-07 17:47 .Sebep: hata düzeltme |
|
| #2 | |
![]() Giriş Tarihi: Mar 2007 Ülke / Şehir: istanbul
Mesajlar: 293
| Bu sahtekarları çok iyi anlatmışsınız, sağ olun. Bütün bu sahte metafizikçiler, sınırsız güççüler, hepsi dolandırıcı bunların. |
|
| #3 | |
![]() Giriş Tarihi: Feb 2007
Mesajlar: 169
| hedef koyma ve çözüme yönelmede pozitif düşüncenin katkısı inkar edilemez bir gerçektir. Kişisel veya toplumsal sorunlara pozitif yaklaşmak sorunları görmezden gelmekle olmaz ancak sorunların içinde kaybolmakla hiç olmaz. Psikoloji en az beden sağlığı kadar önemlidir. Önemli olan sorunları doğru tahlil etmek ve hiçbir sorunun çözümsüz olmadığına inanmak ilk koşuldur. Bana görede pozitif enerji bir kişinin veya kurumun kendini toparlaması için en gerekli koşullardan biridir. Önce kendine güven kendini aşagılamaktan vazgeç sonra zihnine güven çözümleri sırala diğer zihinlerle fikir teatisi yap ve çözüme ilişkin vardığın kanaati gerçekleştirmek üzere harekete geç. saygılar __________________
içimizdeki sahil |
|
| #4 | ||
![]() Giriş Tarihi: Aug 2005
Mesajlar: 11,230
| Alıntı:
Ben de artk vahsice öldürülen sevgili zavalli foklari, kücük koylara sürülmüs balina katliamlarini düsünmeyecegim. Ahan da simdi duvarima koca bir 500 dolar asip üzerine 5.000.000 yazacagim ve canlari cehenneme foklarin deyip kuracagim fabrikamda balina yagi cikarip derisinden kemerler cantalar üretecegim. Iscilerimi de sömürmeyecegim. Afrika´da inekler iserken cinsel organlarina yapisip su ihtiyacini gideren ac cocukari hele hic akima getirmeyecegim. yoksa 5 rakaminin yaninda sifirlar nasil dizilecek ki bunlari düsünürsek? iyi (!)düsünecegiz hep. iyi iyi iyi iyi "[Evren = enerji] diyordu sunucu, [Enerji = Tanrı…]" nasil enerjiyse, nasil ......? Bu kadar güzel bir yaziya az rastladigimi itiraf etmeliyim, tebrik ediyorum Tam da yaziyaz´a layik olmus ellerine düsüncene saglik. canugur Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 04-04-07 16:40 . | |
|
| #5 | ||
![]() Giriş Tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 150
| Alıntı:
Pozitif düşüncenin bireye olan katkısı hakkındaki düşüncelerinizi onaylamamak mümkün değil. Düşündüğümüz ve hedeflediğimiz olayın niteliği önemli. Kişinin pozitif düşünceleri sonuçta topluma yansıyacaktır. Kapitalist sistemin ürettiği kişilerin sömürülerinden biri olan ve belki de çok basit görülebilecek bir tanesine parmak basmak istedim deneme yazımda “Çoğunluk mutsuzsa tek başıma mutlu olamam” Diye bir söz söylenmiş zamanında. Bu söze de katılmamak mümkün değil bence. (Tüm yaşamımızı yönlendirdikleri yetmiyormuş gibi birde hayallerimizi yönlendirmeye kalkmalarına dayanamadım) Tüm arkadaşlara değerli katkıları için teşekkür ederim. Saygılarımla __________________
Düşlemek Bilmekten önemlidir | |
|
| #6 | |
Yazar Adayı Giriş Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 9
| Bak sevgilim gördün mü? Meğer mutluluk ve zenginlik bizim için de uzakta değilmiş. Gel hadi, ver elini ellerime. Birlikte dileyelim zengin bir geleceği. Ve orada mutlu mesut yaşayalım. İyi ama ya diğerleri! Mutlu ve zengin azınlığımıza dahil olamayı beceremeyenler! Bunun nasıl düşleneceğini dahi bilemeyecek olanlar! Kaderleri hep bize hizmet etmek olanlar! Bir gün onların acılarından, ağıtlarından, sefilliklerinde ve dahası buna sebep olmaktan hiç mi rahatsızlık duymayız? Vicdanımız sızlamaz mı? Sorgulamaz mıyız o zaman kimiz ve neyiz biz diye? Unutma insanız ve içimizde bencilliğimizi körükleyecek kötülük kadar onu sızlatacak iyilikte var. İşte o zaman, ama o zaman, ne yaparız sevgilim? Yine de korkma sen, endişelenme de. Var bunun da çaresi ve bir de felsefesi. Objektivizm... Buna sarılırız biz de. Sıkı sıkıya hem de. Ayrıca kulaklarımızı ve gözlerimizi de diğer çirkin gerçeklere kaparız. Kendi dünyamızda, birlikte minik ojektivistlerimizi de unutmadan, mutluluktan geberinceye kadar, ya da kendi kuyumuza düşene kadar neşe içinde yaşarız. Hadi gel... Ver ellerini ellerime. Mutlu ve zengin geleceğimizi birlikte düşleyelim. Sakat beyinlerimizle... __________________
gerçek yoktur, sadece yorumlar vardır... |
|
| #7 | |
![]() Giriş Tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 150
| Geç alınan kararların eşiğinden ( anektodlar ) Günlerce aynada, ağlayan kadına bakıyorum. Durmaksızın ağlıyor, içini çeke çeke, hıçkıra hıçkıra ağlıyor tıpkı küçük bir kız gibi, kırk üç yılın sonunda artık. Sabah ağlayarak uyanan, akşam ağlayarak uyuyan kadını seyrediyorum. “Sende ölüyorsun biliyorum” diyorum, “Çok sürmeyecek, öleceksin. Avucundaki hayalleri gökyüzüne üfleyip, el sallayıp gideceksin. Ağla!” diyorum, “Son bir kez ağla! Biz suçlu değiliz demek için mi? Ağla kadın” diyorum aynadaki kadına, “Son kez ağla ve al avucuna hayallerini üfle artık gökyüzüne. Öl ve git diğerlerinin yanına ve bağırın hep birlikte herkese, herkes duysun ‘Sevgiyi öldürdüler, sevgiyi öldürdüler.’” “Sevmek çok önemli kızım” demişti babam. “Sevmek çok önemli, insanlar sevgiyle yaşar. Sevgi her çılgınlığa değer.” İşte bu yüzden tüm çılgınlıkları yaptım kendime sevgi adına. Bir aileyi kurmak uğruna, kendilerine dahi sevgi veremeyecek, kıt insanların sahte sevgilerine takılıp yaşamdan yaşama atlayıp, sevgisiz insanlara yaşattım tüm sevgimi ve hayallerimi, hayallerimi alıp gittiler anlamsız yaşamlarına. Düşünceler alıyor beni, nefret etmek istemiyorum. Nefret etmekten nefret ediyorum. “Keşke” diyorum “Baba, keşke o gün seni camda beklerken, çıkıp köşeden geri dönseydin... Bir çılgınlık yapsaydın geri dönseydin bana. En büyük devrimi olsaydı hayatının. Bozulmuş bir düzeni ve düzenin kırdığı insanları kurtarmak adına... Keşke baba, keşke kendini feda etseydin.” Kendimi seyrediyorum, o saf kadını seyrediyorum. Dünya bomboş bir oda gibi, bir köşesine büzülmüş, ellerini yüzüne kapatmış, artık camın önünde kimseyi beklemeyen, hiçbir şey görmeyen, duymayan, dizlerine sarılmış büzüldüğü köşede bir şeyler mırıldanan bu saf kadını seyrediyorum. Alay etmek geliyor içimden hatta ona vurmak. Bir müzik olmalı artık, bir müzik... “The House of Rising Sun” çalsa keşke, en azından Sezen Aksu bir şeyler söylese. Bana bu yaşam diliminde yaşadığım tüm şeyleri anlatsa birisi. Neden olduğunu? Niye böyle olduğunu? Bir kadın daha ölmekte. İçimi yumrukluyorum, “Çıkarın beni buradan, kurtarın beni buradan. Allahım ben buradayım, al beni...” *** __________________
Düşlemek Bilmekten önemlidir |
|
| #8 | |
![]() Giriş Tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 150
| Birileri olmalı, elimden tutacak birisine ihtiyacım var. Ne yapacağıma karar veremiyorum aklım karışık. Üst katta ki komşumun evinde tanıştığım Emine hanım beni çok seviyor, her gün geliyor beni ziyarete ve çok dindar bir kadın. Bohçacılık yapıyor ev ev dolaşıp örtüler satıyor, mevlit okuyor nazarlara geldiğimi söyleyip okuyup üflüyor her yanımı ve Türkçe bir Kuran veriyor. Okuyorum, okuyorum , okuyorum… Tamam diyorum sonunda ve Emine hanımın sattığı baş örtüsünü bağlıyorum başıma. Aynada kendime bakarak . Herkes saçmalama diyor aldırmıyorum… *** __________________
Düşlemek Bilmekten önemlidir |
|
| #9 | |
![]() Giriş Tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 150
| Bir kandil günüydü ve annemin de ölüm yıldönümüydü. O gün bütün arkadaşlarımı çağırdım, geldiler. Emine Hoca da geldi, mevlit okudu. Kıymalı pide, çay ve aşure ikram ettim. Ayrıca lokma dağıttım. Benden uzaklarda yaşayan, beni aramayan (!) tüm aile büyüklerine telefon edip, kandillerini kutladım. Gelenekleşmiş ne varsa yaptım o gün. “Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun. Nur içinde yatsın” dedi herkes. “Amin” dedim. “Allahım ne olur...” dedim içimden, “Anneme ruhumdaki acı dolu duyguları hissettirme, bu ona yeter” dedim. “Benim nasıl yaşamamı düşledi ise hayatta, öyle yaşadığımı sansın. Bu onun en güzel cenneti olur. Ona öyle bir cennet ver Allahım...” Herkes evine döndü, pencerenin önüne oturdum. İzmir’e baktım yine, denize, ufka baktım. Güneş iyice alçalmış Çatalkaya’nın yakınlarından, gökyüzünü seyrettim, güneşin gökyüzünü pembeye, maviye ve sarıya boyamasını. Pembe ışıkların oynaştığı deniz yemyeşildi. “Ruhum çıksa şimdi, bir üflesem ruhumu, tüm dünyayı gezip gelsem” diye düşündüm. Tüm zamanların içinden girip çıksam, savaşları görmesem ve aç insanları hissetmesem. Öfkeleri, ihanetleri fark etmesem. İnsanları duymasam, ağlayan, üzülen çocukları görmesem. Hastalar varmış ve ölenler, hiç bilmesem, hiçbir şey bilmesem. Uçup, gezsem dağları, denizleri, ormanları, çölleri, yaylalardaki papatyaları görüp gelsem. Garipleştim yine, hep olanaksız arzular içindeyim. Evet, fark ettim, hep olanaksız istekler, sanılar, gözlerimi yumup, fark etmemeye çalışmışım. Ölmüş, öldürülmüş, kokuşmaya yüz tutmuş sevgilerin üstüne oturmuş, yaşayıp gitmişim. Hasta sevgilere doğmuşum meğerse. “Yok, bu kadar kötümser olmamalıyım” diyorum, “Mutluluğu yaşayamazsam, mutlu olmayı nasıl isterim?” Televizyona baktım, bir cami dolusu günahkar kul mevlit dinliyor. Karanlıkta, kırışmış gözlerini yukarılara kaldırarak, alınlarını kırıştırıp, yüzlerine acıklı bir ifade vererek, öne arkaya sallanıp mırıldanan dudaklar ile yalvarıyorlar. Ne kadar masum olmaya çalışsa da şu arada oturan yaşlı adam, kaşları çatık gezmiş tüm yaşamında, saklayamıyor, yüz ifadesini değiştirmeye çalışıyor ama başaramıyor. Artık sona yaklaşmış olduğunu biliyor, yüzünü eğip büküyor, mümkün olsa birazdan yerde sürünecek sanırsınız. Neden bu kadar korkuyor? Dövdüğü, yaşamı zehir ettiği kadınlar ve çocuklar mı var arkasında? Küfrettiği, içip içip eve gelerek hakaretler ettiği insanlar mı bırakmış geride? Çalışmadığı günler, harcadığı paralar ve bilgisizliğe mahkum bırakılmış çocuklar mı vicdanını rahatsız ediyor? Ne kadar acındıracak şekil varsa takınıp yüzüne ‘Allah’ı ne kadar çok översem, o kadar affedilirim’ diye mi düşünüyor? İnsanlar büzüşerek, birbirlerine sokularak, ileri geri sallanıp bir şeyler mırıldanıyorlar ve bekliyorlar... Alışveriş yapmam lazım aşağıdaki markete inip, ekmek alıp gelmeliyim. Emine Hocanın sattığı başörtüsünü takmak için aynanın önüne yürüdüm. İpek başörtüsünün kaymaması için önce, penyeden yapılmış, küçük bir bone takıyorum başıma. Daha önce bilmiyordum, başörtüsü kayıyor, alnımın üstünden saçlarım gözüküyordu. Emine Hocanın beni götürdüğü bir Kuran sohbetinde tanıdığım yaşlı bir kadın: - “Aaa kızım... Baş böyle örtülmez, örteceksen tam ört” dedi ve yine Emine Hanım’dan satın aldığım boneyi takıp, saçlarımı iyice kapatmıştım. Başörtüsünü bonemin üzerine takıp, çenemin altından iğne ile sağlamlaştırdım ve aynada kendime baktım. Örtü bana çok yakışıyor, bunun çok iyi farkındayım. Küçük oğlum, örtü taktığımda bana bayılıyor, - “Çok güzel oldun anne” diyor. Tüm arkadaşlarım çok kızgın, - “Saçmalama Sedef!” diyorlar, “Çıkar şunu başından, bunca seneden sonra, hele böyle bir dönemde. Kızım ise: - “Böyle daha çok ilgi çekiyorsun anne” diyor “Yoldan geçen adamların hepsi sana bakıyor.” - “Kız...” diyor komşum, “ Adamları günaha sokma”, gülüyoruz. - “Keşke Osmanlı döneminde yaşasaydım kızlar” diyorum, “Ya da Uzak Doğuda. Çeşit çeşit örtüler, şapkalar takardım, uzun bol etekler giyerdim, böyle daha kadınsı olurdum” diyorum. Ayhan alaylı alaylı bakmıştı yüzüme, ilk örtüyü taktığımda. - “Hadi itiraf et” demiştim, “Çok yakıştı değil mi?” - “Popoma kaş-göz yapsam senden güzel olur” demişti kıskanç bir ses tonuyla, güya şaka yapıyor. Sonra Emine Hoca ile bir Zekeriya Sofrasına gitmiştik. O gün Emine Hanım: - “Çok uzakta, beni sen götürsene” demişti. - “Ama ben davetli değilim ki, ayıp olur. Hem de tanımadığım bir ev...” - “Aaa...” dedi Emine Hoca, “Ayıp olur mu hiç? Zekeriya Sofrasına gitmek sevaptır. Sen Tanrı misafirisin.” Benim arabamla gittik. Lüks bir apartmanın üst katında, çok güzel döşenmiş, sahiplerinin zengin kişiler olduğu hemen anlaşılan bir eve gittik. Dilekleri olan aile kırk bir çeşit yiyecekle donatılmış bir masa hazırlamışlardı. Kalabalık değillerdi belli ki, bir-iki komşu bayan, bir de aile fertleri vardı. Yeni kuaförden çıkmış ve tümünün sarı boyalı, fönlü saçlarının üstüne, pahalı, ipek, şifon, incecik örtüleri süs olsun diye örtmüşler ve aralarında koyu bir sohbete dalmışlardı. Emine Hanım, okuyacağı mevlitten sonra ‘Ev halkına satarım’ diye düşünerek yanında getirdiği çeyizlik örtülerle dolu çantalarını kapının yanına bıraktı, içeri girdik. İçeride oturanların, türbanlı olan Emine Hoca’ya ve bana ne kadar küçümseyerek baktıklarını hissettim. Ev sahibi “Şöyle buyrun” diyerek bizi bir köşeye oturttu. Hanımlar bize “Hoş geldin” demek için ayağa kalkmadılar. Özellikle bana “Buda nereden çıktı?” der gibiydi bakışları. “Şimdi başım açık, kuaförden çıkıp gelseydim” diye düşündüm, bir de zengin bir işadamının karısı olduğumu öğrenselerdi, farklı olacaktı bu bakışlar. Bir genç kız Emine Hoca ile bana hazırladıkları yiyeceklerden birer tabak ikram etti. Ev sahibi diğer kadınlara seslenerek “Hadi masaya hanımlar” dedi. Bir köşede oturup elimizdeki tabaklardan yedik bir şeyler. Sonra hanımlar dilek dilerdiler, mumlar yakıp, masanın etrafında döndüler Emine Hocanın dilinin döndüğünce okuduğu Arapça dualar eşliğinde. Eve dönerken Emine Hocaya Zekeriya Sofrasının çok saçma olduğunu söyledim. - “Yiyecekleri, fakirleri çağırıp yedirmeleri lazımdı bence” dedim ve “Onlara çok iyi davranmaları...” - “Bu saçı açıklar böyle oluyor” dedi Emine Hoca, “Bak ben seni bir sohbet toplantısına götüreyim, gör”. Birkaç gün sonra bahsettiği sohbet toplantısına götürdü beni. Yine tedirgin oldu kadınlar, ben yine onlardan değildim. Onlarda ayağa kalkıp “Hoş geldin” demediler. Toplantı boyunca bir kişi bile benimle konuşmadı. Giderken “Yine bekleriz” dediler o kadar. Emine Hocaya: - “Beni çok sevmediler” dedim. - “Bu başı kapalıların bazıları da çok cahil oluyor” dedi Emine Hanım, “Ama toplantı güzeldi değil mi?” Yine zengin bir evdi, sadece kadınlar kuaföre gitmemiş, saçlarının bir teli bile gözükmeyecek kadar kapalıydı başörtüleri. Yine hiç anlamadıkları Arapça dualar okundu ve Hazreti Muhammet’in yaşadığı İslam yerine bin sene önce yaşamış bir din adamının koyduğu geleneksel davranışlara uymak için aralarında tartışıp onay verdiler ve o davranışlara sonsuza dek uymak için gizli bir antlaşma yaptılar sanki. Lezzetli yemekleri yerken ve Emine Hocanın sattığı eşyaları kapış kapış alırken tek bir yoksul yoktu aralarında. Aynada kendime baktım, başörtüyle çevrelenmiş yüzüme baktım, sonra çıkardım örtüyü kenara bıraktım, vazgeçtim markete gitmekten, ve bir daha baş örtmek gibi bir saçmalığı yapmaktan. Ayhan artık akşam yemeğine gelmiyor nasıl olsa, ekmek sabahki ekmek, biz yeriz. On senedir her akşam birlikte yedik yemeğimizi. Artık gelmiyor. Yine pencerenin önündeki koltuğa oturdum, kaybolmaya başlayan renklere baktım. Meryem’i anlatıyor Kuran okuyan Hoca, okuduğu ayette “İsa” diyor. Meryem’i ve babasız İsa’yı düşündüm, babasız büyüyen Muhammedi. İnsanların bazıları İsa’nın babasız olamayacağında hem fikir. “Onun babası Allah idi” diyorlar. Allah “Ben bildiğiniz her şekilden farklıyım, başkayım” diyor. “Hepimiz babasız mıyız?” diyorum. Ağlamak istiyorum. “Allahım ne olur şeklin olsaydı” diyorum, Bana sarılsan, başımı okşasan ve ben omzuna dayayıp başımı, ‘Babacığım’ desem ve sana tüm yaşanan dehşeti anlatsam ağlayarak, dünyadaki bütün haksızlıkları... ‘Üzülme canım’ desen bana başımı okşayıp, ‘Hepsi geçecek, hepsi geçecek, hepsi geçecek...’ __________________
Düşlemek Bilmekten önemlidir |
|
| #10 | |
![]() Giriş Tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 150
| Anektodlarım (Sedeften) Cinnet Eşiğinde Beklemeler “ Diz çök!” dedi sertçe. Vücudumun titremesine hakim olamıyorum, istemsiz bir kabullenişle dizlerimin üstüne düşüyorum. Evet; Sanırım titriyorum. Ay’ın en dolunayında gece, ılık bir rüzgar okşuyor yüzümü. O ise karşımda dimdik duruyor, bacakları hafif aralık. Rüzgarın esintisi ile hafif hafif pantolonunun kıpırdanışlarına bakıyorum. Bir bulut geçiyor yavaşça ayın yüzünden; tüle dönüşmüş incecik bir nefes gibi. Gözüm, yanında durduğum yamacın aşağılarına kayıyor. Kayalıkların eteğine doğru uzanan karanlık denizin üstüne yağan ay ışıklarını görmeden; dinlediğim dalgaların sesi ıssızlığı bozuyor. Başımda bir uğultu var nedenini anlayamadığım. Karanlık denize bakıyorum başımı çevirip ve ağlamadığımı fark ediyorum. Deniz kum tanelerini sürüklüyordur şimdi ve yunuslar uyuyordur, içini çekiyordur birisi kıpırdanıp, dünyanın öbür ucunda ağlayan bir yavru balinanın iniltisini dinliyordur. “Çocuklarım ne yapacaklar?” diyorum kendime ve inanılmaz bir hüzün kaplıyor içimi. “Ağlamamalıyım, yalvarmamalıyım” Bir uçurummuşcasına uzaklaşıyor yamaç; her şey gibi… Kayalıklar, dalgalar ve bulutun nefesi yok artık. Bacakları gergindi sanırım; eli titriyordu başıma uzatırken kolunu: Tabancanın namlusu soğuktu şakağıma dayandığında…Canım acıdı ve evet! Yanılmadım eli titriyordu. Hafifçe başımı kaldırıp yüzüne bakıyorum. Beni görmediğini fark ediyorum gözlerimin içine bakarken. Sadece birbirimizin gözlerinin içindeyiz. Ne zaman başladı nefret? Biraz önce kapıdan sarılıp çıkmamış mıydık? Mehtabı seyredecektik hani yaz esintisi okşayacaktı bedenimizi o incecik tül gibi bulut geçerken ay’ın yüzünden geçerken beni öpmeyecek miydi? Başımı boynuna uzatıp içime çekmeyecek miydim? Dizlerimin üstündeyim şimdi en ayıplı geceler yok olurken. Günlerdir gergindi, tedavisinin iyiye gittiğini sanıyordum. Doktor yalan mı söyledi? “Size zarar veremez, korkulacak bir şey yok” derken. Beni çok seviyormuş. “Bana zarar veremez değil mi?”. “O kimseye zarar veremez”. Acısı çok büyüktü biliyorum. Korkular, şüpheler ve düşmanlarla çevrili olduğu düşüncesi ruhunu acılar içinde bırakmıştı, biliyorum. Dayanılmaz hale dönen hayatımızın içinden onu çekip alamamak öfkelendiriyor beni. Öfke; hüzünleri aralayıp her yanımı sarıyor. Bağırmak istiyorum… Sevgim yetmiyor çaresizliğime öfkeleniyorum. Gözbebekleri sabitti. Eli titriyordu sadece. Soğuk değildi namlunun ucu ama acıtıyordu. Tabancanın kilidi açılırken çıkan ses mi? yoksa kulaklarım mı çınlıyor? Bilemiyorum. Bir bebeğe dönüştüğünü hissediyorum bedenimin tıpkı; küçük bir kızken oynadığım bez bebekler gibiyim. Fırlatılıp atıldığım yerden dizlerimin üstünde ki silüetimi seyrediyorum ay ışığında. Birazdan uzanıp pantolonun kemerini çekip çıkaracak gibi… Sonra diz çöküp yüzümü avuçlarının içine alacak, öpecek beni, başımı göğsüne yaslayacak, gözlerimizi kapatıp ruhumuz, bedenimiz bir bütün olacağız… Karanlık denizin üzerinden kayıp yok olacağız bir boşlukta. Titriyorum kemerin savrulurken çıkardığı sesleri anımsatıyor rüzgar... Büyük bir patlamaydı ses; kayalıklarda yankılanarak uzaklaşırken; ellerim yüzümdeydi. Omuzlarımı sarstığını hissettim. “Bu sana ders olsun” dediğini duyuyorum. Sarsılıyorum…Hiçbir şey görmeden. “Biz yokuz artık”. Zaman yoktu o anda sadece ay vardı. Ay ve bulut seviştiler uzun müddet kalakaldığımız o yerde… Bir de ılık esiyordu rüzgar; baykuşun biri ağlarken uzaklarda… sedef kandemir- 2006 __________________
Düşlemek Bilmekten önemlidir |
|
![]() |
| Şimdi Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
|
|