| |
||||||
"Seviyenin olmadığı bir yerde ne özgür düşünce, ne de demokratik bir ortam oluşabilir." |
||||||
| #1 | |
Forum Kurucu Üyesi ![]() Giriş Tarihi: Mar 2005
Mesajlar: 1,650
| Cami ışıklarına bakan çocuk... Çocukluktan gençliğe geçmeye çalıştığım dönemlerde yazarlık hayalleriyle dolu olduğumu gören babam, `Yanağını cama yapıştırıp, evin çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanını haber veren ışıkların yanmasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu anlatabilir misin' demişti. Yaklaşık kırk yıldan beri o çocuk aklımdadır. Hálá o sahneyi ve o çocuğu en iyi biçimde nasıl anlatacağımı bulamadım. Ama bu görüntü benim yazarlık temrinlerimden biri oldu. Babamın kendi çocukluğunun anılarının arasından çıkartıp bana yazı ödevi olarak verdiği sahneye kendi çocukluğumun anıları da eklendi. Evimizin hemen karşısındaki küçük cami. Ramazan geceleri mahallenin çocuklarıyla birlikte gittiğimiz teravih namazları, camideki büyüklerin bize başka zamanlarda pek de göstermedikleri bir şefkati göstermeleri, hálá çocuk aklımla ezberlediğim biçimde söylediğim `allah umme salli ala'nın muhteşem melodisiyle dalgalar gibi kabaran o tuhaf coşku, namaz çıkışında hissettiğimiz o ağırbaşlı memnuniyet... Sahur vakti sıcak yataktan gözlerim yarı kapalı kalkıp sobası yakılmış salonda hazırlanmış sofraya oturuşum, galiba sadece ramazanlarda yapılan o yumurtaya bulanmış ekmek kızartmaları, demli çay, beni sevgiyle ve gururla bağrına bastığını düşündüğüm büyük bir kalabalığın parçası olmanın güveni ve sonsuz bir huzur. Allah'ı çok sevmiştim. Ondan benim anlamadığım kelimelerle söz ediyorlardı ama o benim için, beni sevmesini istediğim temiz yüzlü yaşlı bir dedeydi, oruç tuttuğum zamanlarda bana gülümsediğini düşünürdüm. Doğrusu ya ondan pek korkmazdım. Ama beni sevmesini isterdim. İlk kez okulda din hocası cehennemi uzun uzadıya bütün korkunçluğuyla anlattığında dehşete düşmüştüm, benim teravih namazlarında, iftarlarda, sahurlarda hissettiklerimle hocanın anlattıkları hiç birbirine benzemiyordu. O, beni çok korkutan, bana çok uzak, çok mesafeli, çok gazaplı, benim çocuk aklımın kavrayamayacağı çok ürkütücü bir güçten bahsediyordu. Biz dede-torun değildik. Beni sevmiyordu. Kötü bir şey yaparsam beni ateşlerin içine atacak, beni yakacak, bana acılar çektirecekti. Ben ona hiç böyle şeyler yapmazdım ki, ben onun için hiç böyle cezalar düşünmezdim ki, ben onu seviyordum, o niye beni ateşlerin içine atmak istiyordu. Çok korktuğumu, çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Bir daha uzun yıllar camiye gitmedim. Din hocası benim çocukluk dünyamın en huzurlu hayalini, o soğuk yatakhanelerde uyumadan önce dua edip kendisine gülümsediğim, herkes bana yaramazlık yaptım diye kızdığında kendisine sığındığım `yakınımı' benden koparmıştı. Sonra büyüdüm. İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim. O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım. Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı'nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu. Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim. Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım. Hayatın zıpkınlı acılarından beni koruyacak bir güç yoktu artık, her acı doğrudan tenime yapışıyor, o acıları taşımakta ilahi bir güç bana yardımcı olmuyordu. Yirmili yaşlarımda Ankara'da bir işçi kooperatifinde karımla birlikte epeyce sıkıntılar çekerek yaşarken komşularımız olan bir `inançlı insanlar' grubuyla karşılaşmıştık. Gerçekten çok hoş insanlardı, yumuşaktılar, hoşgörülüydüler, benim gençlik saygısızlıklarımı kibar bir sabırla karşılıyorlardı. Aralarından bir tanesi eski bir kabadayıydı, iriyarı, güçlü kuvvetli bir adamdı, epey kavgaya karışmış, günahın her türlüsüne batıp çıkmıştı, sonra `inancı' bulmuştu. Beni sessizce dinler, ben sözümü bitirince `Ahmet, kardeşim' diye başlardı lafa, beni `doğru yola' getirmek için uğraşırdı. Dini korkuyla değil sevgiyle anlatırdı. Zor günlerdi, babam hapisteydi, kız kardeşim hastaydı, karım hamileydi, beş kuruş para yoktu, bir yayınevinin zemin katında düzeltmen olarak çalışıyor, kazandığım paranın çoğunu kiraya veriyordum. O sırada hayatımdaki en iyi şey o dindar insanlardı. Dindarları sevdim. İnançlarını paylaşmadım ama onlara ve inançlarına imrendim. Bana çocukluğumu, teravih namazlarını, sahurları, iftar sofralarını, huzuru hatırlatıyorlardı. Öfkeli değillerdi, çıkarcı değillerdi, haramdan ölesiye korkuyorlardı, muhtaçlara yardım ediyorlardı, inançlarıyla böbürlenmiyorlar, dini bir gösterişe döndürmüyorlardı. Onlara saygı göstermeyi öğrendim. Kendi inançsızlığımla onları kırmamaya özen gösterdim. Zor günlerde bir `inançsıza' bağışladıkları dostluğu hiç unutmadım. Din hakkında düşünmeye başladım, `din bir afyondur' ezberinden `din nedir' sorusuna geçtim, insanların ve toplumların hayatında dinin yerini merak ettim. Gerçek bir dindarla, bir müminle, dini gösterişli bir rozet gibi yakasına takanlar arasındaki farkı gördüm. İçinde bir vahşetle, bencillikle hatta kötülükle doğan ve ölüm gibi karanlık bir yok oluşla varlıkları sona eren insanların gelişiminde, yaşama gücü buluşunda, ahlakı yaratışında, vahşetini sınırlayışında dinin çok önemli kültürel bir değer olduğunu fark ettim. Dindar olmadım, inançlı olmadım. Hálá da değilim. Hiçbir zaman da olmayacağım herhalde. Ama din fikrini, gerçek dindarları seviyorum. Tanrı'yla ilişkim ise anlatılması çok zor çelişkilerle dolu. Varlığına inanmıyorum ama o varmış gibi hissetmekten hoşlanıyorum, annemin mezarına gittiğimde dua etmiyorum ama annemi `ona' emanet ediyorum. Artık ne ölümden ne de ölümden sonrasından korkuyorum ama öldükten sonra sevecen bir ışıkla karşılaşıp yaramazlık yapmış küçük bir çocuk gibi ona sığınıp gülümseyeceğimi aklımdan geçiriyorum. Din hocası cehennemi anlatana kadar süren kuvvetli bir inanca dayalı `ilişkim' şimdi bir başka biçimde sürüyor, onun adına yeryüzünde cehennemi yaratanları, onun adıyla gösteriş yapanları, onun adına benim gibi `inançsızlara' öfkelenenleri, onun adını sadece insanları korkutmak için kullananları `onunla' arama sokmuyorum. Tanrı'dan bir beklentim yok. Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa, bir beklentiden ya da bir korkudan kaynaklanmadığını o biliyor. Günahkar olduğumu da, babasının sevgisine sığınan biraz şımarık bir evlat gibi bu günahları işlemeye devam edeceğimi de. Din adına dehşet salanlar ne derlerse desinler, başkaları için kötülük düşünmeyenleri onun affedeceğine inancım tam, benim tanrım her şeyden önce `başkaları için kötülük düşündün mü' diye soracak bir tanrı. Başkaları için kötülük düşünmezsem, onun varlığına inanmasam bile beni affedeceğini sanıyorum. Affetmezse de gücenmeyeceğim. Çocukluğumda tuttuğum oruçların, oturduğum iftar sofralarının huzurunu hiç unutmadım. Bugün, bir tek kez öyle bir huzurla iftar yapabilmek isterdim. O huzuru hissedenler, dilerim, o huzuru gereksiz öfkelerle bozmazlar. Ben bir daha o huzuru bulamayacağım. Ama, `yanağını dışarının soğuğunu hissederek cama dayayıp, evin çaprazındaki caminin ışıklarının yanmasını bekleyen' çocuğu anlatmayı hep deneyeceğim. Sanırım bunu hiçbir zaman tam da beceremeyeceğim. Ahmet ALTAN __________________
Beni öldürmeyen her şey, beni daha güçlü yapar. Beyin Fırtınası Geri Döndü |
| #2 | |
![]() Giriş Tarihi: Aug 2005
Mesajlar: 5,341
| türkiye´deki islami görüse yumusak bir alternatif yaklasim gibi. __________________
"Tüm dönemlerde, toplumun kutsallastirdigi bos düsüncelerden tehlikesizce siyrilmak imkansizdir." M.Kemal |
| #3 | |
Yazıyaz Grup Genel Koordinatörü Giriş Tarihi: Aug 2005
Mesajlar: 8,040
| Ahmet Altan'ın da vurguladığı gibi, ülkemizdeki insanların büyük bir çoğunluğu müslümanlığı bu hoşgörü temelinde yaşıyor. Bizlerin öteden beri gördüğü de buydu zaten...Daha küçük ve kapalı bir toplum içinde hem birbirimizi tanır ve hem de neler yaptığımızı bilirdik. Hiç bir fark yoktu aramızda. Aynı şeylerden hoşlanır, aynı şeylere üzülür ve aynı şekilde 'giyinirdik'...Aynı camiye gidilir; az ötemizdeki kilisenin pazar günleri işitilen çan sesiyle etrafımızda başka dine inanan insanların da olduğunu biraz da çocuk şaşkınlığıyla fark ederdik. Teravih namazları bizim çocukluğumuzun geç saate kadar oyun iznini kopartabildiğimiz güzelliklerdi. Ayrıca, İftar sofraları aidiyet duygumuzun pekişmesine neden olurdu. Yaz tatillerinde camimizde açılan kuran kursları da bir başka eğlenceye neden olurdu. Biz çoğunluk bu kurslara gitmez, gidenlere pencereye uzanıp şakalar yapar ve çoğu kez Ali Hoca'nın uzun değneğiyle irkilirdik. Güzel günlerdi. Hepimiz 'mutlu' ve 'huzurluyduk'. Hatırladığım hiç bir dinsel söyleşi ya da tartışma yoktu o günlerde. İnsanlar nasıl inanıyorlarsa öyle yaşarlardı. Hiç kimse bir başkasına dinin gerekleri konusunda "fetva" vermezdi. Hiç kimse yaşadığının mutlak bir doğruluk iddiasında bulunmazdı.Hiç kimse bir başkasına karışmazdı, bu konuda. Nerdeyse ayıp sayılırdı.Din sadece "gönüllerdeydi." Sonra her şey yavaş yavaş değişiverdi. Tüketim toplumunun kuralları yerleştikçe o toplumsallığın yaratığı huzurun yerini bireyci yaşamın dayattığı rahatsızlıklar ve yalnızlıklar almıştı.Çevre değişiyor, köyden kente gelen insanlarla birlikte toplumsal kültür de alt üst oluyordu. Sanayileşemeyen bir toplumda ekonomik sıkıntıların yarattığı geleceğe inançsızlık, bireyi daha da yalnız kılarak, bağlanacak ve aidiyet duygusunu besleyecek yeni davranış biçimlerine yöneltiyordu. Bu boşluğu bir dönem ideolojiler doldurmuştu; şimdilerdeyse din. Hiç kuşkusuz bunun farkına varan siyaset de boş durmuyordu.. Din siyasal söylemde yerini almıştı bile. Dinin siyasallaşması,70'li yılların ortasından itibaren adım adım tezgahlandı bu ülkede. Aidiyetlerini sadece dinsellikle olumlayabilen, varlıklarını sadece dinsel yorumlayışlarla anlamlandıran ve yalnızlık duygularını sadece "öbür dünya" söylemleriyle giderebilen çevrelerin varlığı siyasallaşan dinin yaygınlaşabilmesine de neden oluyordu... Ve sonunda her şey değişti... Bir zamanlar ülkemizde yaşanan "müslüman insan tipi" artık perde gerisindeydi. Ortalık yerde birdenbire kerameti kendinden menkul kişiler türemiş, ruhbanlığın olmadığı islamiyet'te kimin neler yapması, nasıl giyinilmesi, nasıl bir sistem içinde yaşanılması gerektiği konusunda "ahkamlar" kesilmeye başlanmıştı...Sanki hiç sıkıntımız yokmuş gibi, gündem sürekli dinsellik üstüne kurgulanıyordu. Ve sonra da hiç bir şey eskisi gibi olmadı. Bu ülkede hiç kimsenin, "dini kendi halinde yaşayan insanlarla" bir alıp veremediği yok. Dinini kendi halinde yaşayan insanların da hiç kimseyle bir alıp veremediği yok. Ahmet Altan'ın dediği gibi "onun adına yeryüzünde cehennemi yaratanları, onun adıyla gösteriş yapanları onun adına benim gibi `inançsızlara' öfkelenenleri, onun adını sadece insanları korkutmak için kullananları" ve onun adına,bu ülkenin temellerini oluşturan kavramlara düşman kesilenleri ayrı tutmak gerek. Ahmet Altan'ın bu yazısını da bu ayrıma vurgu yapabildiği için samimi bir yazı olarak değerlendirebilmek mümkündür, diye düşünüyorum. |
| #4 | |
![]() Giriş Tarihi: Oct 2006
Mesajlar: 3,720
| Gerçekten çok içten bir yazı idi.Her konuda aslında içten yazan bir kişilik portresi vardır.. Turan Dursunvari "gözünü nefret bürümüş tepki ateizmleri" bir kenara bırakılırsa, hayattan demini almış pek çok ateistin geldiği noktadır aslında bu İnanamamalarının nedeni ise, Allah'ın varlığını irrasyonel (akıl dışı) bir inanç olarak tarif eden, dahası Allah'ın varlığına dair kanıtları gözlerden uzak tutup diskalifiye eden materyalist felsefedir. Modern dünyada akıl ve bilim kavramları materyalist bir temele oturdulduğu için,akılcı olmakla Allah'ı kabullenmek, ister istemez çelişik durumlar gibi görülür. |
| Şimdi Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konu Yazarı | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Düşündüren bir yazı | ibra | Öykü ve Denemeleriniz | 2 | 20-12-06 16:57 |
| Samimi bir yazı | Antioksidan | Arşiv | 52 | 07-12-05 15:02 |