"Seviyenin olmadığı bir yerde ne özgür düşünce, ne de demokratik bir ortam oluşabilir."

Lütfen forum kurallarını okuyunuz.



Bu nedir?



Geri Dön Yazıyaz Forum > Edebiyat > Öykü ve Denemeleriniz

Üye OlSık SorulanlarÜye Listesi Takvim Arama Yeni Mesajlar Forumları Okundu İşaretle

Ayna

/

konusu ne, nedir, nasıl, kim, kimdir, nasıldır? - Öykü - Deneme Çalışmalarınız...


Cevapla
 
Konu Araçları
Eski21-05-07, 01:56  #1
özgürce
 
özgürce'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2007
Ülke / Şehir: İzmir
Mesajlar: 363
Ayna



Gece Semahı

Derdi çok bir gece semahı dönmekteyiz gene… Bir elimizde içtiğimiz an, öbüründe geçmiş zaman. Şöyle beyazından bir “tennure” bulamadık kendimize; Siyah hırka niyetine de dünyayı giyindik sırtımıza… Bir çelişkiye de razı olduk böylece; hayatı içinde var eden dünya, can verenlerin son nefesiyle dönermiş meğerse.

Bir hoş avaz lazımdı elbette. Derdi çok gecenin eteğini savuracak ve nefesin sözsüz mesellere dönüştüğü ezgilere ses verecek. Arandık aslında epeyce… Bir sürü şarkıya değdi yüreğimiz. Kayboluverdik gönüllüce. Daha önce de kaybolmuştuk aslında. Hatta, doğruyu söylemek gerekirse, bulunmakla ilgili bir sıkıntımız oldu daima… Belki bundandır, geceye gönül koymuşluğumuz. Bundandır, uykulara küskünlüğümüz. Kim bilir? Ayın en hilal haline sevdamızın nedeni de böyle bir şeydir belki…

Sözden sese sekerek ilerledik. Bir kulağımız gecenin türküsünde, yüreğimiz sevdiğimizle birlikte nöbette. Sazını aldık elimize… Parmaklarımızla okşadık telleri. Tezeneye dokunmadık ama. Sazı, bedenlerine üçüncü bir kol gibi yakışan ozanlardan biri değildik çünkü. En büyük mutluluğumuz onlardan birine yakın durabilme onurumuz. En büyük mutluluğumuz, ruhunu türkülerle sağaltan birisine yakınlığımız. Tenimizi güzel kılan parmakların, şu elimizdeki sazın tellerine verdiği sese aşinalığımız.

Biz kimiz? Şu ağır aksak ilerleyen karanlığın, ayla bölünen yazgısında kaç kişiyiz? Bilmem ki… Çok ta kalabalık değiliz muhtemelen. Şiirine düşmüş şair, romanını örtünmüş yazar, türküsüne yanan ozan, gece bekçileri, gece işçileri, gece aşıkları ve bir de bizim gibi sessiz sedasız onları izleyenler… Gördüğünüz gibi, hiç de kalabalık değiliz. Olsun. Gene de “biz”… Bir başından öbür başına dünyanın, (hepsine değilse de) bu gecesine semah dönenlerle birlikteyiz.

Dinlediğimiz bütün ezgileri paylaşmak isterdik sizinle. Yarın güneş doğduktan sonra, aydınlığın bile ağartamadığı kirliliklere dayanabilmeniz için. Gözlerimizin önünde olup biten ve öyle eli kolu bağlı, öyle çaresiz, öyle acıyla izlediğimiz zulümlere rağmen, “hala umut var” diyebilmeniz için. İçinize bir deniz çekebilmeniz için. Ölüme değil, hayata semah dönebilmeniz için. Ama, öyle çok kaybolduk ki şarkıların seyrinde, yolunuza çıkacak bir tek ezgi seçebildik. Semaha durmuşken Mevlana’ya dönmemek olmazdı. Durduğumuz yerde dönerken, derdi çok gecenin eteklerinden kendimize yelken biçtik. Sonra, derin bir soluk alıp, denizi içimize çektik.

tuqu Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 03-10-07 15:45 .Sebep: Acemilik :)
özgürce is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski21-05-07, 22:36  #2
mayıs
 
Giriş Tarihi: Jun 2006
Mesajlar: 632

Bu güzel yazınız bana ebru yaparken yazdığım bir yazıyı hatırlattı. Yazıyaz derginin ilk sayısına göndermiştim sanırım. Eğer orayı açar Ah ebru diye yazdığım yazıyı okursanız, ne demek istedimi anlarsınız. İnsan kendi duygularına, kendi bakışına göre dünyaya, nesnelere bakan birinin daha olduğunu görünce mutlu oluyor. Ben de bu yazıyı okunca çok mutlu oldum.
Çok güzel resmetmişsiniz. Elinize sağlık. Daha doğrusu gözleminize.
__________________
"Dürüst insanların ceza görmeden ülkelerine hizmet edebilecekleri zaman henüz gelmedi" Isidore de ROBESPİERRE (1794'ten beri)
mayıs is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski23-05-07, 15:48  #3
özgürce
 
özgürce'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2007
Ülke / Şehir: İzmir
Mesajlar: 363
Aramak ve Bulmak

Dünya kirletilmişse,(*)
Üstünüze sıçramış
Bir şey vardır mutlaka.
Benimki aşktan bir leke,
Kazındıkça kendini temize çeken
Gizlice. Sürtündükçe kıvılcımlar saçan
Çakaralmaz renk cümbüşü işte.
Ya sizinki?

Usumuzda birikenlerin ağırlığı, taşınması keyifli bir yük. Günebakan çiçeğinin, güneşi kovalama telaşında ki hareketine bir gönderme misali... Kocaman, sarışın kafasını, ışığı izleme kaygısı ile döndürüp dururken; isabet aldığı her ışında biraz daha büyüyüp, serpilmesi gibi...
Hangisine inanmalı? “Çokça mutlulukta olsun, çokça üzüntüde!”; “Bin yıla değişilmeyecek anların varlığında, gün kadar kısa, sonsuz kadar uzun yaşamalı”; “Bulmanın verdiği gönençle zenginleşirken, bu bilgi ile atalete teslim olmadan, daima aramalı”; “Aramanın coşkusuna kaptırılmış benlik, bulduğunu, kendi ile çoğaltmalı”...
Hangisine inanmalı?
Bir de şart mı?
“Adam gibi yaşamak” kaygısı, tenimizle bütünleşmiş bir kılık şimdi. Bir yanımız da, yüreğimizin, günebakan çiçeği gibi, yüzünü devamlı güneşten yana çevirerek ama kıpırdayamadığı için, mecburen ışığın ona varmasını bekleyerek, yaşadığı sevda (daima umarak); diğer yanımız da, ışığın kendisi olup, aydınlıktan vazgeçmiş günebakanımıza varlığını anımsattığımız, üretken bir sevda (her şeye rağmen yaşayarak)...
Kim bilebilir ki?
Bir de şart mı?
Sanırım, “adam gibi” yaşamanın kapsamında hepsinden birazcık var. Yüreğimize aklımızı ekleyelim. İki tutam da yaşam bilgisi, birazcık mantık... Soruları soralım. Yanıtların karşısında sağlam durup, kendimizi dinleyelim.
Evet, bu şarttı!
Ve belki de der ki iç sesimiz:
Paylaşmak, adı belli bir kurum olmanın zorbalığına kaptırılmamışsa, hüzün ile mutluluğunun ihtimal muhasebesi, abesle uğraşmaktır. Elini, sesini, sevgini, emeğini kısaca yüreğini verdiğin ile birlikte, tüm yaşama kafa tutamıyorsan, yuhh! sana...
Yarını, dünde yitmiş değilse zamanın; anların hayattaki karşılığı, zaten birkaç ömür yaşamaktır. Başını yasladığın yerde geçen sürenin yaşamında ki niceliği, “an”lar adına ürettiğin emek kadardır...
Aramak ve bulmak kardeşler ardı ardına durur aslında. Sen, aradığının adını koyamamışsan, bulduğun kendi tanımını sana yapamayacaktır... Ömür ki bir aramalar hikayesi ile başlar biter; ancak, buldukların yeni aramalara kapı açtığı zaman, her sabah uyanmaya değecektir... Sürünün güvenli esaretinde yaşayanlar için “kaderin pis oyunları” diye bir tanım var ki, resmen iftira mahiyetinde bir yalandır...
Ve son bir yanıt daha. Usumun karmaşasından seçebildiğim oranda söz kılayım istedim. Yaşamanın bir formülü yoktur. Yaşayan varlık ölçüsünde çeşitlenmiş önermeler dizgesinden seçtiklerin, kendinden razı olman koşulu yüreğinle örtüşmüşse, senindir. Kişi kendini, özene bezene oldurmuşsa; dik durmak uğruna düşe kalka yorulmuşsa; elinden daha kolayı gelmediğinden değil de, yüreği dilediği için zorlanmayı göze almışsa; zaten, güvenli sürünün esaretine, kolay yaşamalarına, sahte sevdalarına, şartlı reflekslerine ve didaktik kurallarına sığmayacaktır. Zaten zorlanmazsa, kendi ile barışamayacaktır.

Ben vazgeçmeler ustasıyım.(*)
Reddedemem önerinizi,
Paylaşalım elbette:
Lekeniz sizde kalsın,
Ben aşk’ı alırım sadece...


(*) Tuğrul Asi Balkar, Vazgeçmeler Ustası

tuqu Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 03-10-07 15:45 .
özgürce is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski24-05-07, 11:21  #4
lamira
Forumdan Uzaklaştırılmış
 
lamira'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2006
Mesajlar: 458

“Bin yıla değişilmeyecek anların varlığında, gün kadar kısa, sonsuz kadar uzun yaşamalı”

Hiç sevmem, böyle güzel yazıların içinden bir cümle alıntı yapmak adeta cımbızla çekip alırcasına. özür dilerim ama takıldım kaldım yaşamda da takıldığım gibi bu cümleye."

yeri burasımıdır sanırım burasıdır belirtmeden geçemeyeceğim ''norma'nın ikilemleri'' nde ki şu lacivert kurdele ne güzel anlatıyor kendini yine bir tek cümle ile.

tuqu Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 03-10-07 15:46 .
lamira is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski24-05-07, 16:14  #5
özgürce
 
özgürce'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2007
Ülke / Şehir: İzmir
Mesajlar: 363
Lacivert Kurdelenin Hikayesi

Bütün tozlarından arınmış bir kentte, sabaha “karşıcı” çıkmak... Şafağa “merhaba” diyebilmenin sevincine, bir gün daha ekledim. İki gündür yağan yağmur dindi. Gökyüzü ve içinde barındırdığı saydam ruhlar ağıtına son verdi. Şimdi bahar zamanı... Göçünü tamamlamış yürek obası, vadisine sahip çıkma telaşında. Çadırını çatmış... Obasının ateşini yakmış... Bebelere salıncak kurmuş...

Gözlerin ardına bakmak isterdim.
Saklısına varmanın erinci...
Kuytu köşelerde kimlerin parmak izi...
İsmimi arama telaşı
Rüzgarın taşıyıp soluğuma eklediği, yanık hüzün kokusu
Gizlendiğin yerde yaktığın suret benimki mi?...

Kocaman çırasından güneşin, yangın çıkarmak... Kent, alev alaz. Damların başına sarısını vermiş gök, maviyi bana saklamış. Hiçbir şey söylemeyen sözleriyle, gürültücü sabaha çok var daha. Henüz şafak!
Bahar dingin, orta yaşlı bir kadın şimdi. Göğsüne umut iliştirmiş, saçına ışık takmış. Kendiliğinden sevecen...
Günlerin keskin kenarlarına teyel attık bütün kış. Yılların eskimiş yanlarına yama... Birikmiş kapılar vardı ardımızda. Çıkılamadan dönülmüş yollar... Bir kış akşamı kadar gecikmiştik belki. Kentlerin kirli sokakları kadar şanslı değil ömrümüz... Onu arındırmaya bir sel yeterken, biz dünün terkisinde küfleniriz.
Sonra Bahar gelir. Hem de şafakla... Hem de bütün ışığı omuzlarında...

Gaz lambası yalnızlığı
Bir zaman bir yerde dokunmuş öfke...
Kendi bukağısı durumunda anlar
Her söz bumerang,
İnkarda bizim hasadımız, vuslatta
Derken bahar gelir, hem de şafakla...

Çok şey bilenlerin dergahında sözsüz kalmak zamanı. Şimdi, şafak kuytusunda kanat açmak... Bir avuç su, bir lokma ekmek olmak... Balkonuma bahar gelmiş sevinci...
Köşe taşı gibi bekledik umutlarımızı. Mevsimlere seslendik. Bir yarın başında taş yuvarladık durmadan. Söz olduk, ses olduk... Üryan gezdik diken dolu dağlarda. Kanadık, tuz bastık yaramıza. Gölgeler oyun oynadı bütün yalnız akşamlarda. Bazen “geldi” sandık, bazen “buldum” ... kapı çaldı kimi zaman, açmaya yetişemeden, uyandık. En çok özlediğimiz düşler birikti. Geceden medet umduk, şafağa gönül koyduk... Utandık!
Çiçek açtı erikler. Kokulara bahar sinmiş bir şafak. Erkenci kırlangıçlar... Hep geri dönerler ama farklı dallarda yuva kurarlar.
“Şimdi ki sahnede ne olacak acaba?” merakıyla izlenen bir sinema filmi değil ömrümüz. Esas oğlan ve esas kız emekli olmuş. Bir parça poğaça hamuru kıvamında duruyorsa da zaman, yoğurduğumuz sadece kendi tortumuz.

Andan izler kalmış olur bedenimde.
Üstüne bahar gezdiririm.
Dokunmak mümkün değildir saçlarına, kendi tenime değerim.

Göz göz delikleri vardır yüreğimin, düş sızdırır durmadan
Zamanın terkisinde bahar
Oyunların en neşelisi “elim sende!”
Karnımda içli içli kımıldayan şarkılar
Ah! Kendi ormanında yüreğini arayan yar
Bir ömür yetmez sanırken sevdaya
Birden bahar gelir, hem de şafakla...

Kendime bir parça mavili bulut kestim. Şafaktan yeniliği ödünç aldım ( eskiyince geri veririm). Bahar “karşılayıcısına” ödül verdi. Soyundum ertelenmişliğimi, yeşil giyindim. İzin verdim dudağımdan süzülen tebessümlere.
Severim. Gene, inadına, yeniden severim. Bir bahar coşkusunda salınan dilek ağacının, dallarından sarkan, lacivert bir murat kurdelesi gibiyim. Rüzgarda savrulup dururken incinirim ama inadına lacivertim , inadına dilerim.

Şafağın karşılayıcısı sesini salar rüzgara
Ellerinde bir görünüp, bir kaybolan izler
Koca bir nergis buketi
Kendi vadisine bir seyahat bileti
Ey! gururdan ve onurdan kargınmış adam
Gitmelerin gelmelerin gürültüsünde bir şafak vakti
Bakarsın sevinç yüklenir gelir bahar,
Apalak bir bebek sıcaklığında

tuqu Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 03-10-07 15:46 .
özgürce is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski25-05-07, 13:19  #6
mayıs
 
Giriş Tarihi: Jun 2006
Mesajlar: 632

“Sen yüzümü dönüp durduğum güneş gibisin,
Günebakan mı olmam lazım,
Senin de bana bakman için?!
Işıklı kollarına alıp büyütmek için? “.

Şu an bana bunu yazdırmış olduğunuz için nasıl teşekkür etsem bilemiyorum… Hiç bir yazdığımı, hem de bu kadar kısa!, bu kadar kolay yazıp sevmemiştim.

“Bir yanımız da, yüreğimizin, günebakan çiçeği gibi, yüzünü devamlı güneşten yana çevirerek ama kıpırdayamadığı için, mecburen ışığın ona varmasını bekleyerek, yaşadığı sevda (daima umarak); diğer yanımız da, ışığın kendisi olup, aydınlıktan vazgeçmiş günebakanımıza varlığını anımsattığımız, üretken bir sevda (her şeye rağmen yaşayarak)...”

Öyleyiz işte. Hem de tas tamam öyleyiz.
Sanırım yüreğimizdeki ağırlığı oradan atma telaşı var hep içimizde. Güneşten medet umuyoruz belki de. Kim ister ki orada kendi başına kalmasını? Kendi kendini sık boğaz edip, eritip bitirmesini? İstemesek de yapıyoruz işte. Güneşe yüzümüzü dönüp duruyoruz da güneş bizi görmüyor belki de. Her akşam hayal kırıklığıyla yorgun argın yüzümüzü toprağa dönüyoruz çaresiz. Her sabah aynı ümitle güzelliğimizi seriyoruz önüne, belki bir gün oda bize döner diye. Her gün böyle işte, taa ki umudu kesip soluncaya dek. Gerçi görse de güneşin uzun süre vereceği bir şey de yok. Tabiatın kanununa aykırı, her şeyin bir süresi vardır. Belki de güneş çok uzaklarda da erişilemiyor, küçük bir ayçiçeği, nasıl heybetli güneşe erişilebilir ki? Sadece uzaktan bakmakla yetinebilir. O kadarı da ona ait sürede hayat veriyor işte.

“Çokça mutlulukta olsun, çokça üzüntüde”. İkisi de fazlasıyla olsun ki mutluluğun bir anlamı, bir değeri olsun. Daha fazla mutluluk hissedilsin. Kolayca erişilen mutluluk insana ne kadar verebilir ki? Tanrı korusun büyük, kusursuz ve kolay mutluluklardan!…

“Bin yıla değişilmeyecek anların varlığında, gün kadar kısa, sonsuz kadar uzun yaşamalı”. Sonsuz mutluluk ve mutlak mutluluk diye bir şey yoksa, kavuşmalar bir başka dünyaya nasipse, bir ömre, bin ana bedel anlık mutlulukları kaçırmamalı. Çölde bir damla su gibi, her zerresini kana kana yaşamalı, sonsuza kadar hatırlayıp yetinecek kadar derinden ve sınırsız yaşamalı. Engel olmamalı. Belki de bir düşten ibarettir, uyanınca hatırlamalı. Ve o bir anı arayıp bulmalı. Hatta yolda sahte anlara yüz vermeden, el sürmeden, bakmadan, o gerçeklik anını “bu an, o andır işte” diye hissedene kadar sabırla bekleyip aramalı. Daha değersiz, daha küçük, daha yoz, daha sıradan anlara heba etmemeli o bir ömre bedel yaşanacak a’nı. Geçip gittiğindeyse gözleri kapayıp her gün her gün yeniden yaşamalı, anlara yeni anlar, yeni düşler eklemeli ve çoğaltmalı!…


“buldukların yeni aramalara kapı açtığı zaman, her sabah uyanmaya değecektir...” İşte bu noktada inancım sarsılıyor. Bu hayal kırıklığı demektir bir bakıma. Her sabah yeni bir yorgunluğa, yeni bir şeye kapı açmayı hiç istemezdim her halde. Huzurun bilinirliğiyle kalmayı tercih ederdim.

“Kişi kendini, özene bezene oldurmuşsa; dik durmak uğruna düşe kalka yorulmuşsa; elinden daha kolayı gelmediğinden değil de, yüreği dilediği için zorlanmayı göze almışsa; zaten, güvenli sürünün esaretine, kolay yaşamalarına, sahte sevdalarına, şartlı reflekslerine ve didaktik kurallarına sığmayacaktır…” ve sığmaması hiçbir işe yaramayacaktır. Yüreği buna mecbur kıldığı için, kendi rızasıyla kabul etmişse zaten zorlanmayı, zorluklarla yaşamayı, aynı yürek olduğu yerde kalmasını da emredecektir. Bir şeyi değiştiremeyecektir.

Ben vazgeçmeler ustasıyım.
Reddedemem “istemediklerimi”.

Bazen tek ve ebedi gerçek bu kadardır işte…
__________________
"Dürüst insanların ceza görmeden ülkelerine hizmet edebilecekleri zaman henüz gelmedi" Isidore de ROBESPİERRE (1794'ten beri)

tuqu Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 03-10-07 15:47 .
mayıs is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski27-05-07, 00:16  #7
özgürce
 
özgürce'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2007
Ülke / Şehir: İzmir
Mesajlar: 363
Gör/ebil/mek

Gittiğin yerde gördüklerin, gördüklerinden yanıldıkların var... Görmek, bir garip eylem! Kimi, bakar bakar göremez; kimi, bakar bakmaz algılar. Aslında, her gözün bakmakta ki, meramı aynı olsa da, meramından anladığı aynı olmasa gerek... Her duyunun hafızası var, diye düşünürüm. Duyulara ait hafıza, üstüne eklenenlere, heybesinden bir renk katar. Hani, “benzetmek” derler; duyunca, görünce, dokununca, koklayınca, tadınca... Duyular da, bildiklerinden –öncesinden- yola çıkarak anlatır kendini.
Kimi insanların, duyularıyla, yürekleri arasında, direk bir iletişim olduğuna inanırım. Öyle ki; bu insanlar, görmekle kalmazlar... anlarlar. Duyularından yola çıkarak (algıladıkları her ne ise), kendi tanımlamalarını yapıp, bedenlerinin sol tarafında ki organa, işlevinden başka bir görev yükleyerek, hissederler. Böyle insanlar için “duyumsamak” kelimesi, içerdiği bütün anlamla birlikte, kendini aşar, (naçizane ifadem kabul buyurulursa) kimi zaman, manasına az gelir.
Genel geçer, alışıldık yaşama örgüsü içerisinde, duyularımız, otomatiğe bağlanmış gibidir. Öylesine kanıksamışızdır ki gördüklerimizi, duyduklarımızı ve diğer duyumsamalarımızı; her durumun, kendine has farklılığını atlayarak yaşarız. Nasılsa, her sabah doğan güneş; nasılsa, zaman zaman yağmakta ısrar eden yağmur; toprağın, suyun, dağın kokusu; tenimize değen rüzgar; demli çayın damağımızda ki izi; ve hatta, sevgilinin gözleri, elimizin altında, yanı başımızdadır. Ne zaman, vakit bulur(!), yaşamın dişlerinden paçamızı kurtarırsak, duyumsayabileceğimiz kadar yakındırlar bize. Öyle sanırız... inanırız... aldanırız!
Bir dolu varlık gözümüze değer ama göremeyiz... Bir çoğumuz aynı yere bakıp, başka bir resim anlatır. Büyük bir kısmımızda, zahmet edip bakmadan, duyu hafızasında kalanlar ile yetinir.
Ne adına geliştiğini bir türlü kestiremediğim, bir yarış halidir, gider... Bir sürü insan, “bir şey” olma kaygısı ile, kendini tanımlayamadan, başkası olmaya çabalar durur.
Oysa, kimse, diğerinin gözü ile göremez, duyamaz, anlayamaz...
Bazen, hayatın tam da hızını aldığı bir anında duruvermek gelir içimden... Nereye varmaya koşullandığımın hesabını yapıp, yolum üzerinde bakıp ta, göremediklerimi sorgulamaya koyulurum. En fazla, benden daha çok görebilme yetisi geliştirebilmiş olan, dili güzel bir hatibin, kağıda söz kıldıklarını okurken, hesaplaşırım kendimle. En son ne zaman, gülmenin, ağlamanın, sevmenin ve söylemenin hakkını verdiğimi, hatırlamaya çalışırım. Bakarım ki, hayatın dişlileri ile mükemmel bir uyum yakalamışım.. anlarım ki; eksik, göremeden, duyamadan, anlamadan, zaman harcamışım... Hayatın, her bireyi, aynı labirentlerde, aynı eşgüdümlü kurgularla davranmaya zorlayan hükümranlığı ile başa çıkabilmenin tek yolu olan “fark edebilmek” yetisi, koşuşturmanın ve “her şey yolunda” önermesinin keskinliğinde, boğulup gidivermiş.
İki biçimden birini seçebilmek gerekiyor, diye düşünüyorum. Bir tarafta, “her şey yolunda... yatalım-kalkalım, gidelim-gelelim, gerekirse ağlayalım-gülelim, mümkünse sevelim-görelim, zaman bulursak söyleyelim-dinleyelim” benzeri, koşulları kurgulanmış, olmazsa olmazları belirlenmiş, her bireyde, tıpkısının aynısı yaşamak; diğer tarafta ise, beş duyunun hakkını veren algılamalarla bezenmiş ve bu irade ile sık sık acılarıyla yüzleştiğimiz ama farkında olarak, ama renklerin coşkusuna aşina, ama aykırı olmanın sancıları ve sıkıntıları ile bedellenmiş, “adam” gibi bir hayat...
Gittiğim yerde gördüklerim, gördüklerimden yanıldıklarım var. Hadi, yeniden başlayalım.

tuqu Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 03-10-07 15:47 .
özgürce is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski28-05-07, 12:15  #8
özgürce
 
özgürce'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2007
Ülke / Şehir: İzmir
Mesajlar: 363
Bizden ve Öteki... (Kim/sesiz/lik)

Hırçın bir zamandan geçiyoruz. Bir yazıya böyle başlanır mı? Veya daha ciddi bir soru; zaman, hırçınlaşır mı? Ya da insanlık tarihinin başından bu yana, birbirinden farklı coğrafyalar benzer hırçınlıklara sahne olmamış mı? Olmuş sanırım. Belli ki, bu hırçınlık zamanın karakterinden çok, insanından beslenen bir durum. Peki, hangi insanlık bu? Sorunun cevabına çok ta yabancı olmadığımızı düşünüyorum. Öyle ya, insanlık dediğimiz, ya “bizimkiler” veya “ötekiler”...
Nerden çıktı bu “bizden” veya “öteki” olma hali? Bir de bu iki duruma da itiraz eden diğerlerinin tanımlamadaki yeri nedir?
Aidiyet duygusunu, insan olma algısı dışında, başka maddi oluşumlarla destekleyen tanımların sonsuz sarmalı diye özetleyebiliriz bu bizlik ve ötekilik terimlerini. Garip ama anlaşılır paradokslar ve tutarsız bir yabancılaşmayla ilerleyen sosyal bir hastalanma da diyebiliriz, sanki... Ve nihayetinde, bütün sosyal hastalıklar gibi, “bizdenlerin”, “ötekilerin” ve dahi kalan herkesin çektiği, çileli bir çağ daha üretildi.
Sömüren, ezen, adaletsizce yöneten ve her türlü gücün, insan kanıyla beslendiği sistemlerin en büyük kozu, birilerinin “öteki” olarak sunulması ve “bizden” olanları bir arada tutabilmek adına yem olarak kullanılması.
Peki, kim bu “ötekiler”? İşte bu soruya, tek bir tanımla cevap verebilmek çok zor. İktidar kimin elindeyse ve toplumsal yapılanmada hiyerarşik sır(a)lama, neyi diliyorsa, ona göre değişen bir seyri var, “ötekiliğin”. İnsan, içinde yaşadığı sosyal yapının bir alanında “bizden” olabiliyorken, başka bir alanında ki bir farklılıkla, bir anda ötekileşebiliyor artık.
En küçük toplumsal yapı olan aile içerisinde ve genel olarak ataerkil yaşama düzeninde, erkek cinsine göre kadın cinsi “öteki” olurken; kadın ve erkeğin heteroseksüel tercihlerinin, norm olarak dayatılmasıyla, eşcinseller “ötekileşiyorlar” birden. Kadın, erkek ve eşcinsel insanlardan oluşan bir semt, ekonomik gelir düzeyiyle veya etnik geçmişiyle başka bir semt için “öteki” sayılabiliyor. Sonra, içerisinde barındırdığı bütün “bizden” insanların varlığına rağmen, ülkenin coğrafi, iklimsel zorluklarla savaşan ve gelişmişlik düzeyi açısından geri kabul edilen bir kenti, diğerlerine göre “öteki” oluveriyor. Ve bu kentlerin sıralandığı bir bölgenin tamamı “öteki” olmaktan kurtaramıyor kendini. Refah düzeyinin nispeten, iyi sayılabileceği kentlerde de, dini tercihleri dolayısıyla “ötekiler” belirlenebiliyor. Ve içerisinde barındırdığı, bir “bizden” bir “öteki” olan tüm insanlarıyla, bir ülke, başka bir ülkeye göre öteleniveriyor.
Örneğin, yeni dünyanın devi, “özgürlükler” ülkesi Amerika’da, zenci ırk özellikleri taşıyanlar, onların yoğun yaşadığı yoksul kentler “öteki” sayılırken; Amerika’nın tamamı için, dünyanın kalan bütün ülkeleri “öteki”.
Almanya’da, Alman vatandaşlığı içerisinde “öteki” sayılmaktan şikayet eden, yabancı menşeililere (örneğin Türk olanlarına) göre, Türkiye’de Kürtler “öteki”... Zamanın Nazi Almanya’sında, “öteki” sayıldıkları için soykırıma uğrayan Yahudiler için, bu gün Filistinliler “öteki”. Tarihte, tehcir ve varlık vergisiyle, “ötekilerden” kurtulmaya çalışan Türkiye, bu gün AB ülkelerine göre “ötedeki ülke”. Daha önce Saddam’ın zulmüyle toptan “ötekileşmiş” Irak halkları, bu gün mezhebine ve etnik kökenine göre, yek diğeri için “öteki”.
Tüm dünya canlılarını, sözde bilinçli akılla yönetmeye soyunan insanın, başkasının sırtından üretebildiği menfaatleri fark ettiği günden bu yana, herkes biraz “bizden” ve “öteki” olmanın tadına bakmış. Ve “öteki” olmanın ağızdan öte yüreklerde bıraktığı acı tada rağmen, gücü gücü yetene; iktidar o çağda neyle elde ediliyorsa, onu kullanarak ve bukalemun misali bir kimlikten diğerine geçmeyi medeniyet sayarak süregelmiş bu hastalık hali...
Toplumsal yapıyı oluşturanları her biri, cinsiyeti, cinsel tercihi, teninin rengi, etnik özellikleri, dili, kültürü, üretim ilişkilerindeki konumu, sosyal durumu ve daha bir sürü nedenle bazen “bizden”, sırası gelince ”öteki” olmayı yaşadığı halde, bu marazi durumu değiştirecek köklü çözümler üretilememiş. Neden üretilememiş? Çünkü kimlik elemanları olarak anılan bu ve benzeri durumların, “insan” olmaktan kaynaklı bütünlüğü, hiçbir sömürü düzeninin işine gelmemiş. Birilerinin, diğerlerini ezerek, çıkardığı posadan beslenebilmesi için, hep “ötekiler” gerekmiş.
Peki şu “ötekiler”, bu kadar mı aymaz, duyarsız ve köle tabiatlıymış? Yaşamının bir yerinde, bir parmak bal misali “bizden” sayılmanın, hayatın tamamıyla kıyaslandığında, çoğunlukla “öteki” addedilmenin arızalarını onaramadığını kimse fark etmemiş mi? Muhtemelen akıllarını, her tür cinsel, toplumsal, ideolojik, etnik, ulusal ve sosyal kimlik dayatmalarından esirgeyip, özgürlük düşü kuranlar, oynanan oyunların farkındadırlar. Ama, bu farkındalık çok az insanın dimağında yer edindiğinden olsa gerek ki, çağlar geçmiş ve “bizden” olanlarla “ötekiler” yer değiştire değiştire varlıklarını sürdürerek bu güne kadar gelinmiş.
Bu gün dünyada “öteki” olmaya itiraz eden insanlar var. Üstelik “bizden” olma özellikleri daha ağır bastığı halde, bunu reddederek, sadece “insan” kalmaya çabalayanların, hayatları pahasına verdikleri desteği de arkalarına alarak. Ama, gelin görün ki, genellikle en az “bizden” sayılanlarınki kadar ikiyüzlü ve reel politikaların başlattığı savaşlar, başka “ötekiler” yaratmaktan ve gerçekten ötelenenlerin acısını arttırmaktan başka bir işe yaramıyor. “öteki” sayılanlar, asıl mücadele edilecek durumun hem “bizden” hem de “öteki” sayılmaktan kaynaklı derecelendirmeler olduğunu fark etmeden, sadece “bizden” sayılmanın savaşını veriyorlar.
Örneğin, henüz 9 yaşındayken babasının vaaz verdiği Baptist kilisesi, Ku Klux Klan üyesi, ırkçı beyazların saldırısına uğrayan ve bu saldırıda, birisi yaşıtı ve sınıf arkadaşı olan dört küçük kız çocuğunun hayatını kaybetmesine tanıklık eden, Amerika Dış İşleri bakanı, siyah kadın Condoleezza Rice... Geçmişinde ötelenmiş olmaktan bu güne devşirdiği tek mücadele biçimini ırkçı bir beyaz gibi yaşamak olarak belirlemiş. Üstelik, sadece siyahların katıldığı bir cenazeyle defnedilen çocukların, öldürüldüğü kilise; Martin Luther King’in liderlik ettiği özgürlük eylemlerinin de merkeziydi. Muhtemelen, gerek Irak’ta ötelediklerinin yüzüne yansıyan karanlığının daha da kararttığı tenini görmemek için, aynalara küsen bu hatun, ırkdaşları, saatte 200 km. hızla esen bir kasırgada, ölüme savrulurken, kendine ayakkabı seçerek eğleniyordu. Kesinlikle biliyorum ki, Martin Luther King’in, “benim bir düşüm var” diye anlattığı yarınların, “öteki” olmaktan kurtulmak için, “bizim zalimlerden” olmakla bir ilgisi yoktu.
Ötelenmenin, ağrısını anne karnındaki bebeklerin bile duyumsadığı etnik azınlık unsurlarından Kürt’lerin, 1915 Ermeni tehcirinde, “öteki” ilan edilen Ermenilere yapılanlara suç ortaklığına soyunurken, sıranın kendilerine de geleceğini sezmemiş olmaları anlaşılabilir bir şey mi? Yoksa, “bizden” olan “beyazlarla” aynı yöntemleri izlemekte ısrar edip; bireysel ötelenmişliklerini, diğer ötelenenlerin acıları üzerinden iktidar yaratarak onardığını sanan ve “ötekiler” içinde başka bir “bizden” sınıfı oluşturarak, sonuçsuz ve kirli bir savaşı sürdürmelerini mi, örneklemeli...
Peki, soldan yana kabul edilerek, gizlice ve bazen alenen onaylanan 1960 darbesinin, ülkeye öğretip meşrulaştırdığı, zor gücüyle dilediğini dayatma eyleminin sonuçlarına ne demeli? Top yekun yadsınan, muhafazakar ve ümmetçi olmaktan kurtulamamış sosyal ve kültürel yapının, lütuf mahiyetinde verilen özgürlükleri kullanarak geliştirdiği reflekslerle, 1971 muhtırası ve 1980 cuntasına kapı açtığını inkar edebilir miyiz?
Çarlık Rusya’sının zulmüyle ötelediği halkın, “bizden zalimlere” karşı gerçekleştirdiği devrimin, “bizdenleşme çabasına” dönüşerek, yeniden ürettiği “ötekiler” de diğer bir örneğimiz olabilir. Sonra bu örnekten hareketle, dünya sol tarihinde, Bolşevikleri “bizden” kabul edenlerin, Makhnoviçleri öteleyen zihniyetinin neden olduğu ve yer değiştirmiş “ötekiler” yaratmaktan başka bir işe yaramamış sistemin çökmesi, bütün özgürlük düşü kuranları “ötekileştirdiği” bir gerçek değil mi?
Bu örnekleri, insanlığın başlangıcından günümüze uzanan çağlar boyunca ve her coğrafyada farklı şekillenmiş ötelemeleri anarak çoğaltmak mümkün. Ama, ben gerisini sizlerin düşünmesini diliyorum. İnsan olmanın ağırlığının, bütün kimlik özelliklerini bastırdığı bir zamanın hayalini kuruyorum. “Bizden” olmanın dayanılmaz hafifliğiyle yer değiştirmeye çabalayan “ötekine”, bu saltanatın geçici olduğunu anlatmanın yolunu bulmak derdindeyim. Öyle sanıyorum ki, durmadan övündüğümüz, insan bilincimizi ve düşünebilen beynimizi kullanarak, diğer canlıları “öteki” olmaktan kurtarmanın ilk elden yolu vicdan sahibi olmaktan geçiyor. Ama, özgürlüğün olmadığı yerde, vicdanlı insan bulunmaz ki...

tuqu Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 03-10-07 15:47 .
özgürce is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski27-06-07, 18:59  #9
özgürce
 
özgürce'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2007
Ülke / Şehir: İzmir
Mesajlar: 363
Aklı Özgürleştirmek

Çocuktum. İskenderun’da ki evimiz, “kurtarılmış bölgenin” sınırındaydı. Apartmanımızdan sonra başlayan mahalleler görece daha yoksul, genellikle Güneydoğudan göç alan yerlerdi. İki üç sokak ilerleyince, kentin yüzü değişir; düzenli blokların yerini, tek katlı derme çatma binalar alırdı. “Faşistler”in egemen olduğu mahallerdi bunlar. Yani büyükler öyle bahsederdi. Hava karardıktan sonra, oralardan geçmemeye çalışır; çok mecbur kalırsak, başımız önümüzde, koşar adımlarla, “kendi bölgemize” ulaşmaya çabalardık. Bu kelimelerin anlamlarını bilmezdim. Ama sezgilerim, faşizmin ve buna dahil insanların korkulacak bir şey olduğunu söylerdi bana. Onlardan ürkerdim.
Sosyal demokrat bir ailenin çocuğuydum. Neredeyse bütün akrabalarım, Atatürk’ün partisi C.H.P.’ye oy verirlerdi. Bu partiden “solcu” diye bahseder ve Bülent Ecevit’i, uzaktaki bir yakınlarını andıkları hasretle izlerlerdi. Ama bizim “kurtarılmış bölgede” hüküm süren abilere ve ablalara da “solcu” denirdi. Bu küçük aklımı karıştırır, içinden çıkamadığım sorularla başbaşa bırakırdı beni. Öyle ya, Bülent Ecevit’ten konuşurken sitayişle gelişen cümleler; konu bu gençlere geldiğinde yerini, yaramaz çocuklarına sevgiyle ama aynı zamanda onaylamadıklarını belirten bir eleştiri betimlemesine dönüşürdü. Buradan anlardım ki, bu “solcular”, C.H.P.’nin solcularıyla aynı değildi. Yine anlardım ki, bu gençler bizimkiler tarafından seviliyor ama, yaptıklarına da kızılıyordu. Çocuk aklım bu algılamalarla şaşırır kalırdı. Şaşırırdım belki ama, ben bu gençleri C.H.P. deki solculardan daha çok severdim. Çünkü okulumuz öbür mahallenin “faşistleri” tarafından basıldığında, bu abi ve ablalar bizi yanlarına alıp korurlardı. Oysa Bülent Ecevit ve arkadaşlarının, benim hayatımı yakından ilgilendiren bir soruna çözüm ürettiklerini hiç fark etmemiştim. Küçüktüm ama sezgilerim, cephede savaşanla, sorunları ve sorumluları bile ayırt edemeyenlerin farkını, adını koyamasa da işaret edebiliyordu.
Sonra bir sabah tanklar ve marşlarla uyandık. O hafta okulda sosyal faaliyet kolları için seçim olacaktı. Ama annem beni okula göndermedi. “sokağa çıkma yasağı” diyorlardı. Babamın telaşla kütüphanemizi tarayıp, benim tüm itirazlarıma rağmen bazı kitapları banyo sobasında yaktığını hatırlıyorum. Yine karışmıştı aklım. Kitap okumanın neden suç olacağını anlayamıyordum. Darbe olduğunun, askerin demokrasiyi askıya aldığının farkında değildim. Ama her ne oluyorsa iyi bir şey değildi bu. Gene sezgilerim, kitaplara düşman olan adamların, iyi olamayacağını işaret ediyordu.
Artık bizim bölgedeki gençler yoktu. Ama o çirkin bıyıklı diğer adamlar hala o diğer mahallede yaşıyorlardı. Aradan yıllar geçti. O mahalle hala kente ait değildir bana göre.
1980 sonrasında büyümenin sancısıyla yaşadım hep. Küçük aklımın algıladıklarıyla seçmeye çalıştığı değerleri, büyüdüğüm halde el yordamıyla edinme çabasındaydım. Önümü kesen darbenin sağladığı “steril” akmaz kokmaz yaşama biçimine itiraz etmeyi ilke edinmemin tek nedeni gene sezgilerimdi. Okuyordum durmadan. O geçmiş yılların “kurtarılmış bölge” gençlerine duyduğum yakınlığın adını koymaya ve onların devrim düşlerine sahip çıkmaya başladığım bir gençlik sürdürdüm.
İnsani değerlerin anılmadığı ve ideolojik boşlukların yarattığı acıları çekmeye mahkum bir kuşağın çocuğu olsam da; sadece bizim bölgenin gençleri olduklarından dolayı onurlandığım abi ve ablaları anlamaya uğraştım. Otoritenin bütün tahakkümüne ve engellemelerine rağmen, “düşünen” ve kendi kaderini tayin hakkına sahip bir birey olmaktı bütün derdim.
Darbenin zulmünden şu veya bu şekilde paçasını kurtarabilmiş abilerimizin önderliğinde, bizden kaçırılmaya çabalanan devrimci külliyatı hatmetmekle başladık işe. Bir devrim düşü vardı. Sosyalizm denilen bir sistemle bütün insani acıları aşmanın mümkün olacağını anlatıyorlardı bize. Adalet, eşitlik, özgürlük ve emeğin “en yüce” değer olarak anlatıldığı mutlu bir gelecek düşüydü bu. Küçücük yaşlarımın kahramanlarının uğruna ölmeyi göze aldıkları bir masal. Buraya kadar her şey iyi ve hoştu. Ama okuduklarımda aklıma yatmayan bir sürü önerme de vardı. Bir takım çözüm önerilerinin, ülkemde ki uygulanabilirliği, çağcıllığı ve hatta samimiyetiyle ilgili sezgisel bir itirazım vardı. Fakat her sorum, bir dolu didaktik ve bu kafa karışıklığından suçluluk duymamı sağlayan bir söylevin gürültüsünde kayboluyordu. Abiler ve ablalar neredeyse “senin aklın yetmez” kıvamında bir tavırla, sadece ezberlememizi istiyorlardı. Zaten otoriterler, bizim kendimizden şüphe duymamızı sağlayacak argümanlarla altımızı oymaya çabalıyorlardı. Bir de bizim kendi ideolojimizden endişe duymamız olacak iş değildi. Evet, birtakım açmazları vardı bu sistemin ama devrim bir gerçekleşsin, işte o zaman rahat rahat tartışıp çözecektik hepsini. Onlara inanmaktan başka çarem yoktu. Ya da o zaman henüz aklımı özgürleştirmem gerektiğini bilmiyordum. Sadece sezgiseldi itirazlarım.
Şu umduğumuz devrimi gerçekleştiremeden geçti ilk gençliğim. Düşümüz bakiydi. İlk elden, çocuk yaşımda insandan yana tavır almıştım; bunu ne geçen yıllar değiştirdi, ne de yaşadığım onca olay.
Ve iş hayatı başladı. 1980 den sonra sistematik olarak uygulanan apolitizasyon, pompalanan çılgın tüketim anlayışı ve aydınlarını gözünü kırpmadan yok eden sistemin indirgendiği sığ ortamda, hayatını kazanmaya çalışan bir bireydim artık. Her gün yeniden yaşamak zorunda kaldığım faşizmi okuyarak öğrenmeme gerek kalmamıştı. Birebir yaşıyordum işte. Bütün enstrümanlarıyla üzerimizden geçen zorbalıklara rağmen bizimkiler hala akşam devrim düşüne yatıp, sabah üretimsiz örgütlülüklerine uyanıyorlardı.
Cuntanın yok etmeyi beceremeyip, tecrit etmekle yetinmek zorunda kaldığı “üstatlar” birer birer çıkıyorlardı hapishanelerden. Ülkemin bir sürü yerinde sıkı bir özeleştiri gündemi oluşmaya başlamıştı. Hayret verici bir şekilde, ilk gençlik yıllarımda “burada bir terslik var” sezgisiyle sorduğu soruların aynısı, beni susturan insanlar arasında konuşulmaya başlanmıştı. Herkes birden “nerede hata yaptık?” sorusuyla kendini çitiliyordu. Yeniden umutvar oldum. Bu kadar akıllı insanın, ülkemin koşullarına, sosyal ve toplumsal yapısına, iklim ve coğrafyasına, üretim ilişkilerine uygun bir çözüm önerisi oluşturabileceğine dair bir düş kurmaya başladım. 1980 den bu yana muhalefette yaşanan boşluk dolacaktı işte. Bu zorba, tahakkümkar ve kapitalist yönetim, istediği gibi at koşturamayacaktı bundan böyle. Ülkemin sol cenahına serpilen ölü toprağı hükmünü yitiriyordu. Yeniden bir devinimdi bu. Yeni ve dinamikti.
Uzun zaman süren tartışmalar sonrasında Ö.D.P.’nin kuruluş aşamasına gelindi. Bütün soruları sormuş, gereken cevapları, kimi acıtıp acıtmadığını önemsemeden vermiştik. Şimdi eylem zamanıydı. Sınıf, ırk, cinsiyet, cinsel tercih, meslek, etnik köken gözetmeden; sistemden canı yanan her bireyi kapsayacak bir örgüt kurulacaktı. Her gün bir şair, bir yazar, bir sanatçı, bir sendikacı, bir çevreci, bir sivil toplumcu katılıyordu bize. Sıkı bir özgürlük rüzgarı esecekti galiba. Ben gene devrim düşü kurmaya başlamıştım bile.
Ve ilk genel seçimler için başlayan çalışmalar... İlk seçim dokümanları elimize ulaştığında uğradığım hayal kırıklığı dün gibi. Bildiriler ve propaganda metinleri buram buram küf kokuyordu. Eskinin neredeyse aynı didaktik ve hamasi terminolojisiyle kaleme alınmış, hedef kitlesi meçhul ifadeler. Üstelik tüm parti birimlerinde 68’li, 78’li abiler ( ve çok azıcık ablalar) köşe başlarına yerleşmişlerdi bile. Geçmişin örgüt disiplini anlayışını anımsatan hiyerarşik mentalite yine gündemde. Dile getirdiğimiz itirazları babacan ve sevecen bir ifadeyle dinleyip, “bunlarla aklınızı yormayın, biz sizin yerinize de düşünürüz” diyerek geri çevrildiğimiz kapılar... Ve hüsranla sonuçlanan o muhteşem özgürlük rüzgarı.
Sanki bu kadar acıyı yaşayan bizler değilmişiz gibi eskiye döndü her şey. Seçim yenilgisi sonrasında, ilk anda başladığı halde bastırılan ideolojik tartışmalarla, yeniden fraksiyonlara bölünmeler. “ben senden daha sosyalistim” kavgaları. Ve toparlanmış toplumsal muhalefet birliğinin kendi yalnız bataklıklarına geri dönüşü...
Şimdiye kadar sezgisel itirazlarımla anlamlandırmaya çabaladığım sorunu ilk defa gerçekten adlandırdığım bir süreçtir bu. Aslında hiçbirimiz içselleştirdiğimiz ideolojinin gerçek uygulamalarına vakıf değiliz. O denli muhafazakar bir anlayışla sahip çıkmışız ki, sonunda yabancılaşmış ve atalet kazanmışız. Köşe başındaki üstatların her biri, devrim düşü uğruna harcadıkları hayatlarına, şimdi yarattıkları mikro iktidar alanlarını diyet olarak istiyorlar. Liderlik dayatmalarına, analitik çözümler üretebilme yetenekleri yerine, kaç gün işkence gördüklerinin hatırasından gerekçeler üretiyorlar. Bireysel doyumlar yaşama gayretinde olduklarından; neden oldukları ümitsizliğin, sonuçsuzluğun ve tutarsızlığın ayırdında değiller. Suç hep o diğerlerinin.
Ülkemin cumhuriyetin ilanından bu yana bu kadar sahipsiz ve muhalefetsiz kaldığı bir başka sivil dönem var mıdır bilemiyorum? Sosyalizmin önüne özgürlükçü gibi sıfatlar getirerek ama içeriğine dokunmadan tanımlamanın bir yenilik olduğuna inanmak hangi aklın takdiri onu da bilemiyorum?
Bir tarafta devleti ele geçirenler vatandaşlık statüsü gereği kendiliğinden sahip olduğumuz özgürlükleri bile teker teker yok ederken; bizim, bitiremediğimiz ideolojik tartışmalarımızın sığlığında bile boğulmamız mümkün şimdi.
Ben kendi adıma halkımı özgürleştirmek için yaptığımı sandığım her davranışın sıkı bir muhasebesindeyim. Ezberlediklerimin hepsini unutmak istiyorum. Çünkü öğrendim ki, aklımı özgürleştirmeden, başka hiçbir şeye hürriyetini teslim edemeyeceğim. Sezgilerimle çıktığım bu yolculukta yoldaşım olmasından gurur duyduğum herkeste benzer bir çaba görmenin düşüne yatıyorum artık. Biliyor musunuz ? Bir umudumda sizdedir hala...
__________________
Gücün olduğu yerde özgürlükten söz edilemez.

tuqu Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 03-10-07 15:47 .
özgürce is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski28-06-07, 00:46  #10
Anadolu
Ayrıldı
 
Giriş Tarihi: Aug 2006
Mesajlar: 1,522

Epey paslandığını hissediyordu bu şehirde.Temmuz ayı sonundan bu yana gelecek haberi bekliyorlardı.Arkadaşlarıyla görüşmeleri bile sakıncalıydı,sadece randevulara sadık kalınacaktı.Gelmeyen olursa,........

Kimse kimsenin kaldığı yeri bilmediği gibi,onun ikinci bir evi olduğunun kimse farkında değildi.Onun yakalanması ilişkilerin açığa çıkması demekti,kendince bunun önlemini almıştı.Yakalanma ihtimali aklına geldiğinde sona bir mermi saklamayı düşündü durdu sürekli.Sağ yakalanırsa nasıl davranacağı konusunda en ufak bir fikri olmadığı gibi,bu konuda ona kimse birşey de söylememişti.Sadece dağların kokusuydu özlediği,...

Aslında bir sabah askerlerin geleceği biliniyordu,sadece zamanı belli değildi,...
O sabah ülke marşlarla uyanırken,randevusu için kahvedeydi.Tavla oynamaya başladıklarında,kahvecinin bir an önce burdan ayrılın sözleriyle beraber,asker ve polislerin yanlarına geldiğini farkettiler.Elleri gayri ihtiyari bellerine gitti ikisininde.Sonra başka zamanlarda da işine yarayacak olan;o yaşının verdiği toyluğu ve fiziği kullanarak,askerlerle konuşmaya başladı.Hatta askerin kıçına vurduğu tekmeye de sessiz kaldı.İkisi de askerlerden korkmuş bir hava içinde sessizce oradan uzaklaştılar.Sadece beklemeleri haberi geldi.Sadece bekleyeceklerdi.

Devrim hayalleri o sabah biterken,ülke bir başka gerçeğe uyanıyordu.Amansızca bir sürek avı başlatılmış,kanat çırpılan kentler,köyler sessizleşmişti.İnsan ölümleri doğal karşılanıyordu.İşkencede ölüm haberleri geliyor,genç bedenlerin ölüleri ciplerle sürüklenerek kapı önlerine bırakılıyordu.Fazla geçmedi üzerinden sehpalar kurulmaya başladı.Gidenler yakışır şekilde gitmeye başladı tek tek.Bir başka oluyordu gidişleri de.Dışarda kimse neler olup bittiğinin farkında değildi.Halk sadece seyrediyordu.Ortalığın sessizleşmesine sevinmiş gibiydiler.

Tam bu sırada genç bir Devrimci'nin idam edileceği fısıltıları dolaşmaya başladı.Üstelik onunla aynı yaştaydı.Oturup beklemek epey rahatsız etmeye başlamıştı onları.Bekledikleri haber gelmiyordu nedense.Düşündüler ve şehri süslemeye karar verdiler.Sanki ülkedeki onlar;ortak bir karar almış gibiydiler.Ülke o sabaha biraz farklı uyanmıştı.Şehirler tekrar canlanmış gibiydi.Bulundukları il,cunta öncesi oldukça sessiz bir il olmasına rağmen gece yapılan süslemeler bu sessizliği bozmuştu.Pankartların patlama seslerini evde dinlerken sessizce gülümsemeye başlamıştı.

Sanki kendine getirmişti bu patlamalar onu.Beklemeye son vermenin zamanının geldiğini düşünmeye başladı.Ve bir sonraki randevuyu sessizce beklemeye başladı.Randevu yerine gene beş dakika önce gelmişti,gelen yoktu.Saatine baktı,baktı.Tam saatiydi ama gelen yoktu.Beklememesi gerekiyordu ancak yoldaşıyla neredeyse bir yıldır beraberlerdi.Tüm emniyet tedbirlerini unutup beklemeye devam etti.Saatine baktı,baktı,...

Değişik bir gün olma ihtimalini düşünmeye başladı.Bu onu rahatsız etti birden.Adımlarını sıklaştırdı ve ikinci eve doğru yol almaya başladı.Bu onu rahatlatmıştı biraz,ancak gene de tedirginliğini atamıyordu.Sokağın biraz içine doğru geldiğinde sokaktaki hareketsizlik tedirginliğin yerini başka duygulara bırakmaya başlamıştı ama geri dönmeye de çalışmadı.Gayri ihtiyari binaların tepesine baktığında artık yolun sonu olduğunun farkına varmıştı.Saklanabileceği,ya da siper alabileceği bir yer aramaya başladı gözleri hızla.Çöplükten başka yer yoktu.Kendini son hızla çöplüğe atarken sol tarafındaki ısırığı hissetti.
Kurşun yağmuru çöplükten başını kaldırmasına izin vermediği gibi,teslim ol diyen de yoktu.Gerçek adını kullandıklarını duydu küfürler arasında.Bu aklını iyice başına getirirken,korkmaya başlamasının da sebebi oldu.Gerçek kimliğini bildiklerine göre tüm ilişkileri açığa çıkmıştı.Amaçlarının yakalamak değil,öldürmek olduğunu anladığında,içinin birden yaşamak arzusuyla dolduğunu hissetti.Burdan çıkabilirdi,bunu başaracak gücünün olduğuna inanıyordu.Sanki buraya hazırlıksız gelmiş gibiydiler ya da ümitsizlerdi onu bulmaktan.Tepkileri bunu gösteriyordu biraz.
Elleri silahlarına gitti,sokağın başına kadar onları pusturabileceğini düşünmeye başladı.Sadece yarım dakika onu bu cendereden kurtaracaktı.

Ben onun kendi kimliğini bulduğu,gerçeğin farkına vardığı ve onunla yüzleştiği;tetik çekme anının ve arkasından yaşananların daha sonra yazılması taraftarıyım.Şimdilik bu kadar.
__________________
Umudun rengi mavi derler ya,ringlerde mavidir.
Anadolu is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla


Şimdi Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Foruma mesaj değil yazabilirsin
Forumdaki mesajlara değil cevap yazabilirsin
Foruma dosyadeğil ekleyebilirsin
Forumdaki mesajınıdeğil düzeltebilirsin.

vB KoduAçık
Smilies Açık
[IMG] Kodu Açık
HTML Kodu Kapalı

Benzer Konular
Konu Konu Yazarı Forum Cevaplar Son Mesaj
Cezmi Ersöz ASYA Ustalardan Seçkiler 17 03-05-08 01:10
Kader nedir ? petricli Arşiv 140 02-12-06 16:59
Kader nedir ? faruk.nur Arşiv 22 19-04-06 17:23


Forum saati Türkiye saatine göredir. GMT +3. Şuan saat: 11:30.
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)


Powered by vBulletin
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Bu sitede yazılan her yazıdan yazarları sorumludur. Yazıyaz Forum'da yer alan tüm içeriğin her hakkı Yaziyaz.com'a aittir. İzinsiz kopyalanamaz ve yayınlanamaz.
Evrim | Evrim nedir? | Mutasyon nedir? | Küresel ısınma | Yazı yaz