| |
||||||
"Seviyenin olmadığı bir yerde ne özgür düşünce, ne de demokratik bir ortam oluşabilir." |
||||||
![]() |
| |||||||
| Övmek ya da sövmek iste bütün mesele! / konusu ne, nedir, nasıl, kim, kimdir, nasıldır? - Öykü - Deneme Çalışmalarınız... |
![]() |
|
|
Konu Araçları |
| #1 | |
![]() Giriş Tarihi: Feb 2007
Mesajlar: 142
| Genç bir üsteğmen olarak yeni görev yerime atandığımda kafamı terör sorununa takmıştım. Yasadışı örgüt mensuplarıyla mücadelede başarılı olmanın çarelerini araştıracak, bu meseleyi tek başıma kökünden halledecektim. Kendimi methetmek gibi olmasın, gerçekten gözü kara, korku nedir bilmeyen biriyim. Yağmur, çamur, fırtına, rüzgar, gece, gündüz demeden sürekli arazide dolaşmaya başlamıştım. Bir gece yarısı, şiddetli bir kar fırtınasına yakalandığımız için timimle beraber ilk rastladığımız evin kapısını çalmaya başladık. İçeridekilerin yanan ışıkları söndürdükten sonra fısır fısır kendi aralarında konuştuklarını anlamıştım. Bu durumda, şüphelenmeye ve acaba bize karşı saldırı mı planlanıyor, diye endişelenmeye başladım. “Üçe kadar sayıyorum, açmazsanız ateş edeceğiz,” diye avazım çıktığı kadar bağırınca, genç bir delikanlı kapıyı ardına kadar açarak bizi gümbür gümbür yanan sobanın başına davet etti. Bir kadın ile çocukları olduğu izlenimi veren kızlar, köşede korkudan fal taşı gibi açılmış gözlerle bizi inceliyorlar, delikanlı da titreyerek yanımızda duruyordu. “Sevgili kardeşim! Neden kapıyı açmadın da bizi beklettin?” diye sordum. “Size yalnızca gerçekleri anlatacağıma, şerefim ve namusum üzerine yemin ederim,” dedikten sonra bana baktı. “Seni dinliyorum arkadaşım, ama yalanını yakalarsam seni üzeceğimden kuşkun olmasın,” dedim. Delikanlı anlatmaya başlamıştı: “Bundan iki sene önce, yani on yedi yaşımdayken, karlı, fırtınalı bir kış günü, soğuktan titrediğimiz bir gece yarısı, tıpkı bu gece olduğu gibi evimizin kapısı çalındı. Babam, annem ve iki kız kardeşimle benden başkasının olmadığı evimize o saatte birisinin gelmesinin hayra alamet olmadığını düşündük. Kapıyı açıp açmamakta tereddüt göstermemiz üzerine, meçhul misafirlerimiz kapımızı zorlamaya başladılar. Vergi memurları değil ya bunlar, açalım gitsin, aksi takdirde kapıdan olmazsa bacadan evimize girecekleri belli oluyor, dedik. Evimizin reisi sıfatıyla babam dışarıdakilere ‘Hoş geldiniz!’ dediği anda, elleri silahlı, saçı sakalı birbirine girmiş sekiz kişi, bir anda içeri girdi. Gece yarısı, yanan sobanın çevresinde ısınmaya çalışan ev halkının o anda yaşadığı duyguları tahmin edebilirsiniz. Ne yalan söyleyeyim; onları karşımda gördüğüm anda korkumdan altıma doldurmuştum. Bunda utanılacak bir şey görmüyorum; çünkü tarihin kaydettiği ünlü meydan muharebelerine sahne olan yerlerin, et parçaları, cesetler ve kanlardan da fazla, korkudan altlarına kaçıranların bok yığınlarından oluştuğuna eminim. Babam, ‘Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Size nasıl yardımcı olabiliriz?’ diye sordu. Liderleri olduğu belli, kargaburunlu, kömür gözlü birisi, ‘Biz, XYZ örgütü mensuplarıyız. Yiyecek, giyecek ve para yardımı yaparak, mücadelemize sizin de destek vermenizi istiyoruz,’ dedi. ‘Ama biz,’dediği anda, suratına yediği sert bir tokatla ağzı burnu kanlar içinde kalan babam, ömrümüzün kalan süresini belirleyebilecek bir kişiyle karşılaştığımızı anlamıştı. Beni hiç sormayın. Dehşetten tüylerim diken diken olunca öyle kuvvetli osurdum ki, sekiz kişiden oluşan çetenin tamamı, ani bir saldırıya uğradıklarını düşünerek, bir anda yüzükoyun yere kapaklandılar. Tarım ekonomisinin, kuru fasulyenin yardımıyla, silah teknolojisini nasıl alt edebileceğini ispatlayan bu anı ömrüm oldukça unutabileceğimi sanmıyorum. İlk şaşkınlıklarını atıp da gerçeği anladıklarında, liderleri olan derbeder görünümlü kişi, babamın yakasından tuttuğu gibi onu yerden yirmi santim yukarıya kaldırarak, o andan itibaren yerçekimi teorisinin hükmünü yitirdiğini göstermişti. Kanatlanıp uçarak melek olmak gibi bir niyeti olmayan babam, ‘Elimizden gelen yardımı yapacağız, ama buna izin verirseniz,’ dedi. O gece, onlara mükemmel bir yemek ziyafeti vermekle kalmayıp, parkalar, botlar, çoraplar, eldivenler ve yün kazaklarımızın hepsini armağan olarak sunduk. Canımızı kurtardığımız için kendimizi şanslı saydığımızdan, köyden yirmi kilometre ötede bulunan karakola gidip şikâyetçi olmadık. Öyle bir şey yaparsak, gece yarısı evimizi basıp, bizi diri diri yakmalarından korkuyorduk. Bir hafta sonra, karakoldan hepimizi birden çağırdılar. İçeri girdiğimizde, o gece yarısı evimizi basanların tamamının bir odada bizi beklediğini görünce, bir kez daha altıma doldurdum. Terörle mücadelede başarılı olabilmek için, örgütün halk desteğini kurutmak gerektiğinden böyle bir yöntemi tercih ettiklerini anlatan komutanları olduğunu tahmin ettiğim kişi, suçumuzun büyük olduğunu, yaptıklarımızın cezasız kalmayacağını söyleyince, ne halde olduğumu ben de çok merak ediyorum, çünkü korkudan bayılmışım. Abdulmuttalip Onay Kaynak ve devamı için: http://www.mozaikhaber.com/index.php?news=600 tuqu Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 04-06-07 11:44 . |
|
![]() |
| Şimdi Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
|
|