"Seviyenin olmadığı bir yerde ne özgür düşünce, ne de demokratik bir ortam oluşabilir."

Lütfen forum kurallarını okuyunuz.



 



Geri Dön Yazıyaz Forum > Edebiyat > Öykü ve Denemeleriniz

Üye OlSık SorulanlarÜye Listesi Takvim Arama Yeni Mesajlar Forumları Okundu İşaretle

Pulsar; kim sanırlar kendilerini...

/

konusu ne, nedir, nasıl, kim, kimdir, nasıldır? - Öykü - Deneme Çalışmalarınız...


Cevapla
 
Konu Araçları
Eski09-06-07, 01:24  #1
pulsar
 
Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 272
Pulsar; kim sanırlar kendilerini...



Bir kenti terk etmek;
Güneş yere dik inerken biz de prag’a inişe geçmiştik.yeşillikler ile çepeçevre sarmışlar prag şehrini.ıstanbul hava limanının daha küçük bir kopyesi havaalanına açıldı uçağın kapıları ve şehre varmak için acelesi olmayan iki kadın indi uçaktan .önce burayı keşfetmek gerek diye düşünüyordu biri diğeri ile hiç konuşmadan yürüyordu ama diğeri de sanki öteki gibi biri idi çalışılmış bir senaryoyu oynar gibiydiler.
Pasaport kontrolünü geçtiklerinde fark ettiler oldukça fazla zamanı geçirmişlerdi içerde.otele transfer ve yerleşme daha kısa sürdü.odaya sırt çantalarını attılar ve dışarı çıktıklarında birinci balık ‘’yürümeliyiz ‘dedi ikincisi de yalnızca ‘elbette’ demekle yetindi.
İkisi de kendi içlerinde yürüyorlardı..
Birincisi bu şehre hayran bir çok insanı dinlemişti birisi ona bu şehirde aşık olunur demişti bir diğeri hayallerimin şehri bir diğeri ise mutlaka sevgilinle gitmelisin …ikincisi yalnızca şehrin müziği ile konuşuyor ya da yağmurun her bir damlası ile soruyor neden bu şehirde çözemediğim bir duygu var…
Şehir göz kırpıyor ona merak iyi bir şey olabilir sultan hanım diyor ama yeterli midir sence…
Biraz daha emek ver biraz daha tabanların hissetsin Arnavut kaldırımlarını…iyi bak neler geçirmişiz neleri teslim etmişiz dayatmalara…
Bak insanlar bize neler yapmışlar ne zulümler görmüşüz ne çok hesap ne çok işgal…
Belki kadın bunların hepsini bir anda anlamak istiyor ama bütün duvarlar konuşmuyor onunla.
Hadi gel Yahudi mahallesine yürüyelim diyor küçük balık.
Nazilerin yakıp yıktığı ve binlercesini katlettiği bu mahallede yürürken içi garip bir hüzne kapı açıyor..bir çocuk annesiz kalmış, bir anne çocuksuz bu mahallede yıllar önce…neden ki bu kadar barbar olmak için insanın ne gibi bir gereksinimi olabilir acaba.
Neden insan bir seveni onu seven bir diğerinden ayırmak ister..
Balık bu nasıl anlasın anlaması mümkün değil.balıklığının şaşkınlığı olsa gerek bu limansız şehirde içmek gerek diye düşünüyor.çöküyor bir masaya bira diyor gelen garsona siyah olsun lütfen…her şey simsiyah zaten.
İnsanlık neden bu devlet denilen dayatmayı daha çok disiplin altına alacak organlarını geliştirememiş ..birasını içerken bunları düşünüyor.

Allahtan kadın akıp gitmek istese de nehirde bariyerler var duruyor bir yerde senin aklın buna ermez deyip çıkıyor işin içinden….
Kısacası bir üzüntü bu mahallede dolaşmak ama bu şehrin bir özelliği bu, üzüntünü de adam gibi yaşatmıyor insana…
Sonra akıp gidiyorsun başka bir yere ve aman tanrım ne güzel bir ses bu bir kadın çağırıyor eski sevgilisini üstelik gözleri de görmüyor klavyenin başında üstelik kadın hala gülümsüyor bütün terk edişlere ….
Geel diyor gel de bak bana her yok edişe direnmenin sembolüyüm burada ama sen her tarafı görsen de benim körlüğüm kadar aydınlık mı gözlerin…
Oturuyorum kadının başına ve düşünüyorum hangimiz daha körmüşüz acaba…
Şüphesiz daha iyi görüyor yok oluşu, biz varlığa bu kadar yaban kalmışken..
Çarls köprüsü insanların akıp geçtiği bir yer değil insanların durup düşündüğü bir yer her gün bir sürü milletten bir dünya adam geçiyor üzerinden ben ve küçük balık oturuyoruz köprünün üzerindeki taşlara, sırt sırta vermenin huzuruna bir de türkü ekliyoruz….
Bu şehir diyorum bu şehir bende acayip bir duygu bıraktı ama tanımlıyamıyorum …
Veee bıyık bırakmalı burada….yakışmasa da.
Sonra devam ediyorum yürümeye bu şehrin duyanları olmalı duyup bağıranları…bu olsa olsa sahaflarda olabilir bu şehrin bir kafka’sı vardı bir de metamorfozu bir bakalım kitapçılara…
Karar veriyorum evet kitapçılarda aranmalı bu ruh ya da dönüşüm bulunmalı hissedilmiş ne varsa ….
Praha 1 yani Prag olma ihtimali en yüksek olan bölgedeyiz.
İşte aradığım yer deyip dalıyorum eski kitaplar satan bir dükkandan içeri.Beklediğim gibi, satıcı kitap okuyor.aslında itiraf etmeliyim ki aradığımı o anda bulmuşum bundan sonraki bütün bulmalar yalnızca fazladan olacak…
Kötü olan ama derdini anlatan İngilizcemle soruyorum’kafkanın çek dili ile yazılmış metamorfozu varmı?’
Kitapçı gözlerime büyük bir minnet ile bakıyor .O da beni anlıyor. Yabancı bir ülkede hiç konuşmadan insanla anlaşmak böyle bir şey.aslında olmadığını bildiği kitabı aramak için kalkıyor ve zaman harcıyor. Yok demek ona da yakışmıyor o bunu çok iyi biliyor…bir süre sonra çok üzgünüm ama kalmamış diyor.
Üzgün olduğunu anlıyorsunuz ama kalmadığından değil olmadığından….
Sizi dükkandan uğurlarken sevginize saygı duyduğunu da gözleri ile anlatıyor…
Belki de nazım yurt dışında bunları yaşadığı için bir şiirde biz ne mükemmel dostlarız ki kelimesiz ve yazısız anlaşabiliriz demişti…
Pragda yaşarken nazımı anmamak hiç mümkün değil, her taşta bu şehrin şiir doğurma isteğini siz de hissediyorsunuz.şehir bohem olmakla barok olmak arasında gel git yapmayı seviyor.
Bir köşe başında hayrete düşüyorsunuz bu ne? Bir bina yeni yapıldığı belli bir garip de biçimi var ama ne işi var bunun burada? Bu dans eden bina diyorlar size….inanamıyorsunuz .
Diğer binalar dans ederken sizi rahatsız etmiyor ama bu bina ben dans edeceğim diye bağırıyor.et kardeşim et diyorsunuz içinizden et ama ben seni seyretmek zorunda mıyım?.
İçinizden şöyle diyorsunuz beş yüz yıl önce sanat doğru düşlere teslim edilmiş.bugün sanat yalnızca rant sağlamak için.
Dediğim gibi hiçbir şey birkaç adımlık yürüyüşten fazla kalmıyor sizinle…biraz ötede durum değişiyor.kadının biri yolda elini kolunu sallayarak bağırıyor….köyün delisi beni karşılamaya gelmiş ne de olsa ben de bizim köyün delisiyim…
Çek dilini anlamayı en çok istediğim an . ne diyor ki acaba…ama kendi içimde yazıyorum o konuştukça el kol hareketlerinden özgürlük bende ey korkak insanlar mı dese daha iyi yoksa neden bu kadar delisiniz mi dese bilmiyorum…ama o ne derse içimden onaylıyorum.
Ben yürümeyi bu şehirde çok sevdim hep gitmek istiyorum …
Her gitme müthiş bir huzur yaratıyor içimde…bu şehirde gidiyorum gidiyorum ve içimde hep gitmek istediğim bir yere varıyor bütün gidişler.
Hayatın vardığı hiçbir yer olmadığını biliyorum ve ayakların da insanı hiçbir yere vardıramayacağını ama varıyorum içimdeki bir nehre ve akıyorum vlatava nehrine …
Bu şehir kafkanın kaosunu anlatıyor.evet bu sanırım bendeki son nokta bu güzeli güzelleştirmeye aday olmalı insan, ama inanıyorum ki kafkayı delirten de insanın tutkularının şehrin üzerine yağmur olup yağmasına dayanamamak…
Artık anlıyorum;
Şehrin güzelliği ve insanın bu güzelliğe aykırı düşüşü…işte dünkü prag ve de bugünkü...
__________________
pulsar
ülkemi seviyorum.ülkemin insanlarını da...
ülkemin insanlarını cahilliğe mahkum edenleri lanetliyorum...

tuqu Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 03-10-07 15:42 .
pulsar is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski09-06-07, 01:35  #2
pulsar
 
Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 272

Zaman ne çabuk akıp geçiyor değimli?
Bazen de yapışıp kalıyor… hüzün durakta bir cam üstü lekesi kıvamında…bazen içimde zaman duruyor ,
Ellerimi içime sokup çıkarmak istiyorum kıyıda köşede benden kaçan nefesime karışmamış eskimiş zaman kırıklarını…
Zaman kırılıyor ki içimde bu kadar acıtıyor beni diye düşünüyorum…
Bir kadeh miydi zaman ya da zamansız mıydı bütün alkoller.ben içince mi zaman dururdu yoksa durduğu için mi zaman ben içerdim..
Akıtamıyorum içimdeki kirlenmiş zamanları, şimdiki zaman kipiyle…
Geçmiş zamanlara takılmak yetmiyor ..sardunyalara takılıyorum. tenekelere dikilmiş pembe kırmızı sardunyalara, güneşe gülümseyen. eski sessizlikleri özlüyorum beklide eski yalnızlıkları biliyorum adı yok zamanın ben onu zamansız bir zamanda belki de yok sayarım belki de sayılmaz bir yokluk yaratır o bende…
Mimozaları özlüyorum hiçbir orman onlar kadar çoğaltmıyor renkleri .köpekler kalmadı şehirlerde ya da dere kenarlarında çamurları eşeleyen tavuklar ,kazlar….ördekler podyuma çıkmış manken tavrında parklarda…kuşların sabaha eşlik eden yakarışlarında yalnızlığın aryası var…
Çiçekçiye gittim sardunya almaya ‘’abla şimdi farklı sardunya satıyoruz daha bodur ve daha biçimli’ dedi…
Her şeye dayatılan bu biçime lanet ettim sardunyaları bile bırakmadık onları da piç ettik.
Melezleşme ile üretim yapacağız diye kayısıyı erikle çiftleştirdi aşkı kaybeden şehir tıkınmışlığında ,insanların biçim değiştirmesinden doymayanlar sonra ağaçların ırzına geçtiler…bir sürü ne idüğü belirsiz meyve üretimi aldı başını gidiyor…neyimize yetmedi ki doğanın ürettikleri… müdahale edecek kadar kafayı sıyırdık. hem de ne adına yine bizim bize yaptığımız dayatma yani para ….
Sokaklarında tenekelere dikilmiş sardunyaları ile güneşe gülümseyen anne annem daha mı mutsuzdu benden.üstelik aya gideceğine hiç inanmadı üstelik ‘’sana yağı sakın yeme kızım ‘’onda domuz yağı varmış diyordu…
Mimozaların yaşamalı onlarla direnmelisin bu köhnemişliğe..
Ben ya da sen herkeste bir gün bu eski zaman kırıklarının acıları olacaktır….
İnsanlar deli gibi korkmaya başladılar.evden çıktıklarında soluğu büyük alışveriş merkezlerinde alıyorlar..her biri bir masaya çöreklenmiş tonlarca yalnız insan büyük bir gürültü içinde yalnızlıklarını unutmaya çalışıyorlar.
Çaresizlik nasıl öğretildi bize … büyük hayallerim hiç olmadı.neden olsun ki .ne yapacaktım hayalleri? büyük adam nasıl olunur hiç bilmedim ki ben ,aslında hiç de görmedim.büyük ünvanlar çok gördüm, içlerinde insan mikroskop altında bile görülebilir büyüklük teşkil etmiyordu…
Tabi ki merak iyi bir şeydi kendini keşfetmek için arardı insan her şeyi..çünkü öncesi vardı milyonlarca yıllık ve sonrası ile ilgili tahmin de eğlenceli olurdu..eğlenmek güzeldi
Ama bokunu çıkardı insanlık bu işin.doğanın gidişine müdahale etmek insanlığın en büyük talisizliğidir.artık yağmurlar bile yağmıyor.nisan yağmurlarını ne çok severdim..nisan demek dostovyevski demektir benim için .nisan yağmurları başladı mı alırdım elime ve geçmiş zaman, şimdiki zamanla iç içe geçerdi.
sürekliliğimi onaylardı.
Çocukluğumun tek oyuncağımıydı mavi define kutusu.Neden başka hiçbir oyuncağımı hatırlamıyordum.kendim almıştım o kutuyu..bir çocuk neden oyuncak olarak bir kutu alır ki.neyi saklamak istemiştim içine…ya da acaba hala onun içinde olabilir miyim?
Horoz şekerlerini düşlemeden neden yaşamam gerek .çocukluğumun kırmızı tadları….leblebi tozları.hem oyuncağım.hem boğulma hissim.
peki şimdi …hissizim.
Anlattığım bana bile inanmakta güçlük çeken bir beni, nasıl bir savruluş olarak adlandırmalıyım.
Burası dünya kızım burası dünya burada her şey yassah…
Burada koyulmuş kuralların dışına çıkmak yassah.burada söylenecek cümleleri doğru tartıp biçeceksin yoksa seni duman ederler.
Burada eğer sen bir adımı yanlış atarsan seni öyle bir yok ederler ki……………
Doğru ederler ama ben zaten pek de var sayılmam.acaba bu ben miyim.
Ben ,sen, o kim ?
Hiç kimseyiz biz .değimli ki kendi kurallarını koyamazsın ve küçük bir oyunun bile yok kendi yazıp yönettiğin o zaman sen kimsin ki..
Burada belgelerim var bilgisayarım bir de ofis programlarım bir de …yok yok windows yok..olamaz ya o pencereden kaçmaya kalkarsam…
Ben sardunyaları özledim o teneke kutulara dikilen sardunyaları..bir de güneşe gülümseyen anne annemi…dedeme kahve pişirmek için cezveyi mangala süren..ve artan kahveyle mutlu olup gülümseyen.
Akşam harmanın başında yapılan sohbetleri özledim…müzeyyen senarı dinlerken ağlayan komşu teyzeleri..
Ben bangır bangır bağıran barlarda klüplerde kimsesizliğimi daha çok hissediyorum.
O kuru kalabalık daha çok acıtıyor içimi.insanlığın birbirine bu kadar uzak kalmasına üzülüyorum.herkes önündeki içkiden bir gülümseme bekliyor…
Herkes yalnızlığı ile konuşmaya çalışıyor oralarda ama ne çare kendi sesini bile dinleyecek kulak yok.belki de lanet olsun diyecek yürek yok.bu ne biçim bir çaresizliktir…
…………………..keşke anla işte demeyip anla artık deseydi….

Ve de…. zırvala en azından bir beyaz kağıda………


Yağmur yağıyor
Tiyatro Damlarda anında yazılıp oynanıyor.sen hala neyin provasını yaparsın. Mutluluk prova edilir mi sanıyorsun….
__________________
pulsar
ülkemi seviyorum.ülkemin insanlarını da...
ülkemin insanlarını cahilliğe mahkum edenleri lanetliyorum...

tuqu Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 03-10-07 15:43 .
pulsar is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski30-06-07, 00:46  #3
pulsar
 
Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 272
deneme

Bu menekşelere dava mı açmak gerek…

Bu menekşelere dava mı açmak gerek;
Beyaz oğlan sabah ışıklarını görür görmez kendini bahçeye atmıştı…
Akşamdan mı kalmıştı bu halini hiç anlamlandıramazdı hanım sultan…
Hanım sultan dendiğine pek de aldırmayın hanımlıkla uzaktan yakından ilgisi olamazdı…ama büyük büyük dedesi belki de hanım olmasını istediği için bu adın takılmasını önermişti…
Zıpır bir menekşeydi oysa ama bu zıpırlığına herkesi davet etmeye de pek gönüllü olmazdı..
Hanım sultan adını taşıdığından beri bazen sultan sanır kendini ama hanım hemen hemen hiç olamadı… Hanımlık konusuna biraz da tepkisinden olabilir..ne garip bir addı bu hanım olma durumu..
“Nereden gelmişti acaba bu ad; han, hamamdan mı”?
Hanlara yolcular gelir geçer, hancılar hanlarını hep peşkeş çeker, hanlardaki yolcular da han’ ı değil handaki hatunları genellikle önemserdi.
Hangi yolcu hatunları es geçip de “hanım benim, canım benim bak beyaz döşeğinde sırtım biraz rahat etti! Sen benim dinlendiğim kendime döndüğüm ve mutlu olduğum yersin.”
Demiş ki hanlardan hanımlar üretilmiş.
Böylece hayattaki amaçları o daldan bu dala konmak olan er kişiler de eve attıkları hatunlara “hanım benim” demişler. Üstelik bu da yetmemiş bir de bu hanımlara tapu çıkarmışlar. Kullanım hakkı yalnızca “benimdir” anlamında olsa gerek. Pek tabidir ki özü kuş olan bu ağır memeliler de etinden sütünden ve de buzaklarından yararlanılan olmaktan dolayı pek sevmişler bu işi… Başlangıçta kapatıldıkları bu evlerde ferace takınmak da hoşlarına gitmiş peçelerinin altından süzüm süzüm süzülmekte…
Mendillerini düşürmekten bunalana kadar devam etmiş bu oyun ta ki içlerinden biri hapşırıp da peçesini açana kadar…
O zaman mendilin burnunu silmek için lazım olan bir nesne olduğunu fark etmiş…
İşte o sabah hanım sultan beyaz oğlanın bu derbeder halini seyrederken bir taraftan da adını sorguluyordu…
“Beyaz oğlan halin nicedir hangi barda mumu söndürdün?”
Beyaz oğlan kafasını kaldırırken bak bu işi de geçmişin hatırına yapıyorum der gibi baktı.
“İstersen başka takılacak menekşe ara kendine!”
“Ooo beyim, hiç de laf kaldırmıyoruz bu sabah!” dedi hanım sultan.
Yan tarafta aynı saksıda olduklarının keyfinde olup bunlar yine birbirleri ile dalaşırken seyretmenin keyfini sürelim diyen ormancı ve son menekşe birbirlerine sarılarak uyumak ile uyanmak arasındaki o keyifli saatin son dakikalarını değerlendirmeye çalışıyorlardı. Ormancı elini son menekşenin beline dolamış kafasını da omzuna yaslamış keyifli bir kahveyi içer halde sırıtıyordu. Son menekşe de bu sarılmayı çok severdi, her nasılsa bir gün saksının kenarına konulan bir gazete parçasında görmüşlerdi bu resmi hiç düşünmeden uygulamaya geçirmişlerdi… Gerçi ilk denemelerinde başaramamışlar elleri ayakları birbirine dolanmıştı, hatta beyaz oğlan o sabaha karşı bardan döndüğünde onları hala prova ederken görmüş bir kahkaha patlattıktan sonra son menekşeye yardım da etmişti…
Ama onların daha sonra ne kadar geliştiklerini görünce kendi kendine “bunlar bu işi becerecek galiba!” demekten mutluluk duymuştu…
Neyse o gün sıcak olacağa benziyordu bir tek ağustos beyazının sıcakla derdi yoktu. Pek de karışmıyordu etliye sütlüye “Amaaan bunlarla aynı saksıda ne işim var? Bir an önce ağustos gelse de ben de çekip gitsem” diye bakıyordu…
Siz bilmiyorsunuz değil mi?
Ağustos beyazı son yapılan yarışmada menekşe padişahı seçilmiş ve tahtına çıkmak için gereken süreyi bekliyordu…
Ağustos sonunda yapılacak büyük bir törenle taç giyecek ve de asasını eline alarak kendi ülkesini yönetmeye gidecekti…
Bu herkesin ulaşabileceği bir unvan olmadığı için de soysuz halkla pek uğraşmak istemiyor asaletine bu sefaletten herhangi bir leke gelmemesine çalışıyordu…
Menekşeler oynaşlı bir dünyadır. Diğer saksılardan bariz farkları vardır bu topluluklar bodur dünyalarına engin renkleri sığdırırken diğer canlılara üç boyutlu evrenin bu kadar genleşme ihtiyacını neden duyduğunu da sorgulatabilirler.
Bir menekşe bir salkım söğüde çok rahat şunu sorabilir;
Madem yere eğilmek ve toprağa sarılmak istiyorsun neden o kadar yukarı çıktın ki…
Menekşeler gülleri çok sevmezler… Hatta bir toplantılarında şöyle bir bildiri yayınladılar;
“Güzelliğini dikenlerle çepeçevre sarmış olan bu gülleri aşkın temsilcisi olmaktan men ediyoruz”.
“Aşk mütevazı olup saldırgan olmamalı ve bütün güzelliklere dikensiz ulaşılabilmeli, aşk risk değildir. Risk, âşık insanın durumuna mı denmeli? Denmemeli... Meğerki aşkı yaşamaktır talihi bu talihe yalnızca imrenmeli…
Düştence bas bas bağırıyordu… Yukarıdaki cümleler bir çırpıda çıkıvermişti ağzından, beyaz oğlana gülümseyerek bakıyor…O’nun buna inanmak için henüz vaktin gelmediğini düşünüyordu…Ne de olsa düş menekşesiydi o! Beyaz oğlan kaşlarını çattı, “Şu Düştence yirminci yüzyıla nasıl getirebilmiş köklerini, bunlar mutlaka Darvin öncesi tohumların gizi taşıma örüntüleri olmalı” dedi. Bu arada beyaz oğlan zaman zaman böyle cümleler de kurardı…
Düştence zılgıtı yememek için sustu, daha da konuşacak cümlesi kalmamıştı, boynunu düşleri için eğerek son menekşenin arkasına saklandı…
Beyaz oğlan çoktan unutmuştu bile onu…
Menekşeler her mevsim çiçeklidirler… Nedeni onların ikiyüzlü olmamasıdır.
İnsanlara her daim güzelliklerini sunarlar ve sevginizi onlardan esirgemezseniz, doymazsanız güzelliklerinden, onlar da açmaya doymazlar…
Tabi bütün türlerde olduğu gibi bu türün de içinde farklılıklar taşıyanları olacaktı...
Saksının baş belası “çingene öpücüğü” herkese yetecek kadar yeter bir menekşeydi…
__________________
pulsar
ülkemi seviyorum.ülkemin insanlarını da...
ülkemin insanlarını cahilliğe mahkum edenleri lanetliyorum...

tuqu Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 03-10-07 15:43 .
pulsar is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski30-06-07, 00:55  #4
pulsar
 
Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 272

Ona buna laf atmaktan zevk alan yandaki bahçedeki gece sefalarını birbirine düşüren tam bir yosmaydı..
Hatta bu menekşenin atalarının İspanya’da yaşadığı bile rivayet olunurdu.. Gerçi saksının en alımlı menekşesi de oydu laf aramızda, ellerini yapraklarında gezdirmeden insanın oradan geçesi gelmezdi.. Hatta hanım sultan ağustos beyazının padişah seçildiği gün sonuçları izlerken beyaz oğlanın onun içine düşeceğini düşünmüş bırakıp gitmişti töreni izlemeden.
Ama nasıl olduysa o da buraya yerleşmiş gitmeye de hiç niyetli değildi…
Bir gün beyaz oğlan ona sormuştu: “Sen neden buradasın?”
Çingene öpücüğü kıkırdayarak; “ben burada değilim aslında, beni sen var ediyorsun, bunu kendine sormalısın” dedi.
Beyaz oğlan da kupasını eline almış çayını doldurmaya gidiyordu, geri döndü çingene öpücüğüne dedi ki: “Var olma olasılığın olmasaydı, seni seçmen listeme almazdım”...
Senin seçmen olman, adaylığımın onaylanması gurur verici ama senin beni seçmen de benim seni seçmem de seçimlerimizin onaylanması da gerçek değil biliyorsun. Biz yadsımak için varlığı ve varlıkla iç içe geçirdiğimiz için yokluğu renk değişim oyunu oynuyoruz ya da “dur bir dakika o da ne!” beyaz oğlanın bir anda yüzü ekşidi…
Yerdeniz büyücüsü mayosunu giymiş eline havlusunu almış bir kenarda güneş yağını sürüyordu yapraklarına…
Serseri sende der gibi baktı beyaz oğlana. Aralarında bitmeyecek bir savaş vardı beyaz oğlanla. Menekşe savaşlarına örnek teşkil edecek bir gösteri başlamak üzereydi. Ama hangisi acaba önce başlayacaktı. Sanırım beklememiz çok gerekmeyecekti… Onlar savaş boyalarını sürerken biz de yerdeniz büyücüsü hakkında bilgi sahibi olalım biraz. Yerdeniz büyücüsü menekşe ırkının dokunulmazlığı olan bir türüdür.
Geleceği bilmek ve değiştirmek yetenekleri ile donatılmış bu tür genellikle isteklerini hiçbir şekilde belirtmez ama istekleri yerine gelmediğinde çok sinirlenirdi. Onların neyi isteyeceklerini siz bilemeseniz bile sezmeniz, adları büyücü olsa da aslında büyücülüğü sizin yapmanız gerekirdi.
Kısacası beyaz oğlanın hiç de tahammül edemeyeceği bir durumdu bu, çünkü o evrensel yasalar içinde itaat kelimesini yanlışlıkla “iteat” duymuş ve itlere atılacak bir şey olarak algılamıştı...
Hayatın evreleri vardır. Bazen ilkbahar bazen kışı yaşarsınız bazen de yaz.
Döngü döner ama aynı yere hiç dönmeden.
Her sabah aynı sabah mıdır ki biz ona sabah oldu deriz ya da dünün bu günü doğurduğunu nerden bilirsiniz? Dünü hamile gören olmuş mu hiç?
“Düş doğurma istencinin büyüsünü yapan kimdir?” yerdeniz büyücüsünün sesinde en ufak bir tereddüt olmadı bu soruyu sorarken, gözleri beyaz oğlanın kıvrılmaya başlamış saçlarında gezinirken soruya başka bir soru ekledi: “Sen neden alkole gidersin?”
Beyaz oğlan uzaklara dikti gözlerini bir anda aklına pembesin geldi şimdi sigara içme zamanı diye düşündü yerinden kalktı ve sigara almak için saksının kenarındaki akşamcı büfeye yollandı.
Saatler ilerler her zaman! Saatlerin geri döndüğünü görmediniz değil mi?
Gören de olmayacak ışıklar bizden daha yavaş olmayı düşünmedikleri sürece.
Beyaz oğlan ışık bilirdi.
Biyoloji dersinde öğretmişti öğretmeni, kendisinin ışığa yönelimli olduğunu.
“Sen beyaz oğlan; söyle bakalım her zaman yüzün neden ışık için eğilir? Beyaz oğlan; bunun nedenini bilmiyorum bu bir içtepi olsa gerek diye cevap vermişti öğretmene” dedik ya beyaz oğlan acayip cümleleri üretmeyi bilir idi.
Öğretmenleri pek sevmezdi. Çok cahil olduklarını çok cahil olduğu bir zaman diliminde keşfetmiş ama derdini anlatacak algısal ortağını bulamadığı için eylemsel beraberliklere kahkaha efekti eklemeyi beraberlik olarak nitelemişti.
Kahkaha ile güldü düşüncelerine, büfenin önünde durmuş neler düşünüyordu…
O düşünür durur, düşünür durmaz, hem düşünür hem durmazdı yani bir çeşit hiper aktiflik de diyebiliriz hem de biyosuna sosyalini de eklemek elinde olmadan yaptığı bir şeydi… Dedik ya seçmenlerini kendi seçse de seçmenlerinin de onu seçmesini sağlardı, hatta Düştence’ye bir gün şöyle dediğini duymuşlar: “Ben her menekşenin renklerini değiştirebilirim…”
Düştence neden buna tepki vermemiş biliyor musunuz; çünkü hep renklerinin değişeceğine inanır dururmuş. Ama o civardan geçen salyangozlar hep birden koro tarzında bir uğultu çıkarıp sanki protest müzik yapar gibi bir de salyalarına sümüklerini karıştırmışlar...
Ama beyaz oğlanı bu cümlelerle algılarsanız onun bu dünyaya sanki menekşeleri şebboy yapmak için geldiğini sanacaksınız. Bu da beyaz oğlana yapılacak en büyük küfürdür. Hayır, beyaz oğlanın beyaz olan bir gerçekliği olduğunu da bilmeniz gerekir. Beyaz yalanları olmayacak kadar gerçek eylemlerine üstelik bir de “yapalım gitsin”i eklemiş garip bir eylemselliği vardı.
Garipliği bununla mı biter sanırsınız, bitmez. Bir çeşit matris gibidir garipliğinin çarpımları, düzlemleri değiştirecek kadar başka düzlemleri dayatır durur, sizin gerçek sandığınız dünyalara. Bu cümleyi duydunuz ve şöyle düşündünüz değil mi?
Hımm bu beyaz oğlan bizim dayatmacı boyut değişim elemanımız ya da bir katalizör de olabilir… değil halbuki!
Burada bir test sorusu kurulsaydı (e) seçeneğine hiç biri yazmanız gerekirdi yoksa testin doğru cevabı olmazdı… Bu da soruyu iptal haline getirse de sorun iptal edilemezdi…
Beyaz oğlan yaptığı hiçbir şeyi dayatma olsun diye yapmazdı, sadece olması gereken vardı…
Olmalı, çünkü hiç kimse bu cümlenin gerisini dinleyemez ondan. Yetenekleriniz elverirse sizin çözmeniz gereken bir devamı vardır.
Devam dediğimizde yerdeniz büyücüsünü hatırlamadan geçmemeliyiz...
Derki her zaman; “devamlılık esastır kopmaları önler ama aynı örgü bu devamlılıkta çürüme eğilimini hep hızlandırır. Çürütmeden devam için kopması gereken nedir?”
Bu iyi bir sorudur mutlaka ama bu soruya, devam eden hayatın içinde verilecek bir cevap da yoktur… Hayatın kendisini yaşarken ve de devamına bu kadar istenç varken devamlılıklara hangi güç ile kop da gel diyebiliriz ki…
Sorunlar yoktur biliriz sizin sorun etme eğilimimizden vazgeçmeye karar vermeniz gerekir.
Siz demokrasiyi mutlaka duymuşsunuzdur hani o cahil bırakılan çoğunluğun çok okuyan ve bu nedenle üremeye bile zamanı kalmayan azınlığa tahakküm uygulama projesi…
Menekşelerin dikicisi ki onları Las Vegas’ tan çaldığını söyler durur, şöyle anlatırdı; “babacığım Las Vegas’ ta idik. Alkole ve kadına ve kumara esir vermiştik düşlerimizi. Bu menekşeleri gördüm ve dedim ki yaşatmadan renkleri hayat nedir ki… Ben renklerimi buldum ve bir saksıda onlarla çoğaltacağım. Tabi ki alkol kanımızı esir almış. Kadınlar baştan çıkarıyor alkolümüzde eser miktarda kalmış kanımızı ama hele ki kumar işte varlıkla yokluğun bir zar atımı mesafesi, benim kalbimin hangi atımına dur demek gerekir ki.
Tabii bu zatı muhterem adı ile mütenasip olmadığından konuşurken bile kendine “ben ne diyorum yahu diyen bir zat”tı.
Çok görürsünüz böylelerini, zat demek bile size zor gelir. Sürçü lisan en güzel örneğini bunlarda verir, bir anda zat demeyi zart demek olarak sunarsınız “ lisanı münasip “tir bu münasebetsizlik olarak algılansa da.
Zart zurt gibi cümleleri üretmenin zamanı gelmiştir artık ve menekşelerin hayata yönelik sonuçlar vardır... Menekşeler demokrasi ile zart zurt cümlelerini aynı anda algılamak zorunda kalmışlar ve demokrasiye bu olsa olsa zart zurt ile eş anlamlı bir şey olmalı demişlerdir…
Bunun sonucu olarak ta saksılarında demokrasinin organları polisler, kebapçılar, şemsiyeciler, hâkimler, savcılar ve dalkavuklar meslek grupları haline gelmemiştir.
Onlar hala çömlekçilerin, ayakkabıcıların meslek erbabı olduğuna inanırlar.
Bu saksıda demokrasi yoktur bu saksıda her kim ne isterse yapabilir demişlerdir.
__________________
pulsar
ülkemi seviyorum.ülkemin insanlarını da...
ülkemin insanlarını cahilliğe mahkum edenleri lanetliyorum...

tuqu Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 03-10-07 15:43 .
pulsar is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski30-06-07, 00:58  #5
pulsar
 
Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 272

Beyaz bir renk değildir bilirsiniz mutlaka, beyaz her şeyin adıdır renk piyasasında… Bu adı taşımak zor olduğu kadar belalıdır da. Mademki her şey de beyazdır ve beyaz da her şeyi yargılamadan onaylayandır beyaz oğlanın işinin ne kadar zor olduğunu varın siz düşünün. Saksının içinde en iyi düştence bilirdi. Bunu “düş tarlalarıma beyaz oğlanın tohumları saçılmalı” derdi, “aksi halde düş menekşelerinin sonu gelir Alimallah…”
Saksının küpeşte kısmını genellikle toplantı salonu olarak kullanırdı menekşeler ve olağan hallerde bile bir toplanma istekleri vardı ki demokrasilerde yaşayan insanların onları anlaması bile söze konu teşkil etmezdi…
Yerdeniz büyücüsü bu toplanmaların zamanlama ustasıydı ne zaman toplanacaklarını deniz suyunun havaya karıştırdığı nemle ölçerdi… Belki de bu nedenle onu mayosu dışında bir kıyafetle gören de pek olmamıştır bir gün dışında…
O gün enteresan bir gün değildi, güneş her zamanki yerinden ve de pek derinden geliyordu… Güneşin gelişi ile birlikte saksı yaşayanları yavaş yavaş ki onların hiçbir zaman acelesi olmazdı, sabah bakımlarına başladılar bir taraftan duşlarını alıyorlar, tüylerine fırça atıyorlar, gövdelerine çeki düzen veriyorlar sabahın yönüne eğiliyorlar ama bükülmüyorlardı.
Yerdeniz büyücüsü de her zamanki gibi topraktaki düş tohumları ile konuşuyor, hanım sultanın eski zaman cam kırıklarını toplayıp küresinin içine atıyor… Beyaz oğlanın kokusunu bıraktığı döşekten de bir ruh parçasını cam kırıklarının üstüne yerleştiriyordu. Geleceğin ebeliğini yapıyordu kısacası…
İçinden “zaman bu kırıkları çok da keskinleştirmiş dikkat etmesem beyaz oğlanın ruhu kanayacak” dedi.
O bu işi yaparken çingene öpücüğü de hiçbir ruhu öpemedim dün akşam bu bana yakışmaz gidip hiç olmazsa beyaz oğlanın ruhunu öpeyim demişti. Nereden bilsin ki yerdeniz büyücüsü ile aynı anda aynı ruha dokunmak istediğini… Ruhların buna hiç tahammülü yoktur… Örneğin gurup olarak yapabileceğiniz şeyler hiç de sandığını kadar az değildir birlikte ölebilirsiniz bile ama ruhunuzu aynı anda iki kişi öpemez. Öpmeye kalkarsa sizin ruhunuzun hemen tuzruhuna dönüşeceğini yerdeniz büyücüsünden daha iyi kim bilecekti ki. Neyse uzatmayalım o an keskin bir koku yayılmaya başladı ortama yerdeniz büyücüsünün küresinin içinden. Yerdeniz büyücüsü “yosmaaa!!!”diye haykırdı ama zaman çok önemliydi derhal yanda pembesin in kıyafetlerinden birini üzerine geçirerek cam kırıkları ile beyaz oğlanın ruhu arasına yattı….
Bunu o yapabilirdi… İnsanların yetenekleri çoktur ama kullanmayı bilmezler menekşeler insanlara kıyasla çok daha yeteneksiz olmalarına rağmen çoktan daha çok faydalıdırlar ruhlara...
Tabi ki bu olay kendi ruhunda da biraz deşikler yarattı ama hala parmaklarını bu deşiklere sokarak içerisindeki sevinçlerin bir süre de olsa kalmasını sağlayabiliyor..
Menekşe dünyası var olduğunda dünyanın her tarafında su dünyası da evrimsel doğurganlığını bitirmiş ve canlılığın fuzuli kısmını karalara kusmuştu…
Karaların renginin denizlerden farklılığı bu nedene dayanır. Taşını taşımaktan da toprağını taşımaktan da bıkmıştı kara parçası kara kara düşünür dururdu... Ne etsem ne eylesem üzerimde bu sürünenler de kim nasıl bu sürüngenlerden kurtulmalıyım hem sürünürken beni de acıtıyorlar. Zaman zaman kırardı parçalarını, kururdu, üzerimde sürünmeyin diye bağırırdı… Onurlu olanları bu sese kulak vererek uçup gittiler.
Uçup gittiler de ne oldu ki yorulduklarında yine gelip çöktüler toprağın karnına…
Toprak savurmaların parçalanıp tekrar üzerine yağacağını bilenendir.
Yağan göktendir sanır bazıları gök “tengricilik”ten gelen bir alışkanlığın devamı olsa da bu yerleşmiş inanç doğrumudur ki acaba?
Sormazlar mı ki toprak savurmazsa yukarı dönen kimdir aşağı…
Topraktan başka çarpışmalara kucak açan mı görmüşler?
Topraktan başka barındıran mı görmüşler?
Topraktan başka dönüştüren mi görmüşler?
Görmüşler mi ki toprağı ve sevmişler mi ki…
Toprağı severdi menekşeler ,köklerini hiç çekmediler içerisinden, hiç kopmadılar. Dalları ile sararken sevdayı kökleri ile üzerinde değil, içerinde kaldılar. incitmediler toprağı…
Budur dediler devamlılıkta kopmaması gereken.
Ama hala bilmezler kopması gereken nedir?

ve yerdeniz büyücüsü dedi ki; canan bir eskatologyadır.sen neyin peşindesin.
__________________
pulsar
ülkemi seviyorum.ülkemin insanlarını da...
ülkemin insanlarını cahilliğe mahkum edenleri lanetliyorum...

tuqu Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 03-10-07 15:45 .Sebep: eksik yazı
pulsar is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski30-06-07, 11:04  #6
sosyologgg
Dergi Felsefe Sorumlusu
 
sosyologgg'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Sep 2006
Ülke / Şehir: yerküre
Mesajlar: 1,781

Sevgili pulsar kalemine ve yüreğine sağlık.Her zamanki gibi beni şaşırtmaya ve büyülemeye devam ediyorsun yazılarınla.Zaten menekşeleri çok severim özellikle morları.Hatta menekşelerle ilgili bir öykü bile yazmayı düşünüyordum ama bu öyküde her şey söylenmiş gerek kalmadı.Öykünün kurgusu muhteşem ki içine alıyor hatta sarıp sarmalıyor insanı.Yüreğinden damıtmışsın,imbiğinden geçirmişsin ve ortaya derin sosyolojik analizlerde barındıran ama estetik değeri de fazlasıyla bulunan bir eser çıkmış.Aslında ne desem kelimeler kifayetsiz kalacak bu öyküye dair.İyi ki varsın ve iyi ki yazıyorsun.Aklınla yüreğinin kesiştiği yeri asla kaybetmemen dileğiyle.Sevgiler...
__________________
hiç birşey hissetmiyorum artık tüm duygularımı vestiyere bıraktım ruhsuz burjuvalar gibi et parçası gibi maskemi takıp dans ederim...
sosyologgg is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski16-05-08, 03:55  #7
pulsar
 
Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 272

Pazar kuruldu, dağıldı. Şimdi herkes günü öldürmenin rahatlığına sığınan geceyi, anlamsız bir yeni güne aktarmaya çalışıyor.

Dönüşlerin yorgunluğunu taşıyanlar, kapının önünde, anahtarlarını arıyorlar. Biliyorlar artık, zaman saklanma zamanıdır. Kaybedilen güvendir. Kazananı olmayan bir dünyaya topyekûn yuvarlanmaktadır, yaşayan her şey. Anlamayanlar bile seziyorlardır; bu dünyanın içinde, dışında, yıldızlarda, hatta evrenin kara deliklerinde her şey birbirinin aynısı.

Hepimiz, tezgâha düşmüş balığın gözü kadar şaşkınız, ısıtmaya çalışıyoruz şehir umursamazlığının soğuk yataklarını, yerdeki karoların arasındaki derzlerin üzerindeki lekeleri görmekten ürküyoruz, mutfak penceresinin önündeki menekşeler çiçeksiz artık, bahçedeki mimozalar yalnız; İşte yarattığımız evren, sevelim onu!

Yüzümüzdeki gülümsemeyi kurban verelim samimiyetsizlik sunağına.
Anahtarlar uzansın artık kapıların karanlıklarına. Hiç kimse bakmasın yerdeki hazan yaprağına. Sonbahar sararan yapraklarına saklasın gözyaşlarını…
Piçleştirin hayatı!

Koridordaki berjer koltuğun üzerinde bekleyen kitabın yaprakları hiç açılmasın.
Boudleir haykırsın şeytanca bir gülümsemeyle; desin ki, ben size ‘’her şeyin simsiyah’’ olduğunu söylememiş miydim? Bu ne kadar aymazlıktır ki hala umuttan bahsediyorsunuz. Bu ne biçim bir öfkeymiş ki tanrılar bile kurtaramadı sizi. Ben sizi bıraktım zamanın sarhoşluğuna…

Öpün dudaklarınız kanamadan birbirinizi. Sırtınızdan ter aksın inanmak için yalanlarınıza. Maskelerinizi çıkarın sahte suratlarınızdan; maskeler gerçek yapar her birinizi!
__________________
pulsar
ülkemi seviyorum.ülkemin insanlarını da...
ülkemin insanlarını cahilliğe mahkum edenleri lanetliyorum...

LiberterKedi Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 19-05-08 01:43 .
pulsar is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski19-05-08, 01:45  #8
LiberterKedi
Edebiyat
 
LiberterKedi'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Feb 2007
Ülke / Şehir: KaoS
Mesajlar: 602

Bu güzel iç çekişme satırları için sağolun sn pulsar. Zamanın yaygarası olmuş satırlarınız...
__________________
"Ben nehir kıyısındaki parmaklığım; tutunabilen tutunsun bana ama koltuk değneği değilim kimse yaslanmasın bana…"

Ve unutmayın;

"Sanatçılar gerçekleri söylemek için yalanları kullanırken, politikacılar yalanlarla gerçekleri örter."
LiberterKedi is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski29-05-08, 02:36  #9
pulsar
 
Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 272

Zaman mı yaygara eder cümlelerde, yoksa cümleler mi zamanın yaygarasında anlamlarını kaybederler. KİM bilebilirki bunu?
Bildiğim şudur ki ;anlamı yoktur hiç bir şeyin!
Ben günahlarım kadar anılacağım. Sen de ,o da...Yaşasın kötülük.sevgilerimle
__________________
pulsar
ülkemi seviyorum.ülkemin insanlarını da...
ülkemin insanlarını cahilliğe mahkum edenleri lanetliyorum...

pulsar Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 29-05-08 02:40 .
pulsar is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski29-05-08, 02:50  #10
pulsar
 
Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 272

Ayrıca sayın liberter kedi bir cümle daha söylemek isterim,madem kimse yaslanmasın istiyorsunuz neden nehir kenarında parmaklık oldunuz.Ne farkı var koltuk değneğinden.
Nehre düşen adam size sığınsın mı istiyorsunuz. İyi de diğeri de yürürken sığınmak istiyor. Her ikisi de çare aramak için size gelir!
Çare sizseniz, çare siz misiniz? Çaresizlere umursuzca davranmaktır en güzeli. Kızmadığınız umuyorum. Sevgilerimle.
__________________
pulsar
ülkemi seviyorum.ülkemin insanlarını da...
ülkemin insanlarını cahilliğe mahkum edenleri lanetliyorum...
pulsar is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla


Şimdi Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Foruma mesaj değil yazabilirsin
Forumdaki mesajlara değil cevap yazabilirsin
Foruma dosyadeğil ekleyebilirsin
Forumdaki mesajınıdeğil düzeltebilirsin.

vB KoduAçık
Smilies Açık
[IMG] Kodu Açık
HTML Kodu Kapalı

Benzer Konular
Konu Konu Yazarı Forum Cevaplar Son Mesaj
Pulsar; Şiir pulsar Şiirleriniz 109 14-12-07 23:00


Forum saati Türkiye saatine göredir. GMT +3. Şuan saat: 02:00.
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)


Powered by vBulletin
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Bu sitede yazılan her yazıdan yazarları sorumludur. Yazıyaz Forum'da yer alan tüm içeriğin her hakkı Yaziyaz.com'a aittir. İzinsiz kopyalanamaz ve yayınlanamaz.
Evrim | Evrim nedir? | Mutasyon nedir? | Küresel ısınma | Yazı yaz