"Seviyenin olmadığı bir yerde ne özgür düşünce, ne de demokratik bir ortam oluşabilir." |
|
![]() |
| |||||||
SSCB'nin çöküş nedenleri ve marksizm/konusu ne, nedir, nasıl, kim, kimdir, nasıldır? - Tüm siyasal ideolojilerin özgürce incelenip tartışılabileceği bölüm. |
![]() |
|
|
Konu Araçları |
| #1 | |
Yazıyaz Grup Genel Koordinatörü Giriş Tarihi: Aug 2005
Mesajlar: 8,415
| (Bir kaç gündür forumun bazı topiklerinde Sosyalizm, Komünizm, Marksizm, Marks konuları işlenmeye çalışılmakta, bütün bu kavramların neleri içerdiği, ne anlama geldikleri üzerine vurgular yapılmaktadır. Konu, bilimsel sosyalizm'i kendine "rehber" edinenler için önemlidir. Bu konularda düşünce alış verişinde bulunulurken ileri sürülen düşüncelerin sosyalist ilke ve amaçlara uygun olması zorunluluğu, konuların tek bir topikte toplanmasının daha yararlı olacağı düşüncesini doğurmuştur. Ayrıca, Nedir bölümündeki marksizm dosyasında ele alınan konuların da burada masaya yatırılması, etraflıca tartışılması Sosyalizm'in daha da anlaşılmasına yol açacaktır diye düşünüyorum.) Sanayi toplumunun bilgi toplumuna dönüşmesiyle birlikte yeryüzünde daha da yaygınlaşan kapitalizm, özünde varolan krizleri de küreselleştirmiştir. Bunun sonucunda ortaya çıkan anti emperyalist dalga da yeryüzünde küreselleşme eğilimindedir. Kuşkusuz dünya halklarının bilinçlenmesi açısından iyi bir şey. Bu karşıtlık, şu anda sadece çeşitli dinsel ve politik tavırlar altında, emperyalizm'in kötü bir şey olduğu, acımasızlık, şiddet, talan ve sömürü içerdiği çerçevesinde kalsa da ve her ne kadar üstü biraz kazındığında içinde çeşitli renklerde kapitalizm eğilimleri çıksa da, yine de küçümsenmeyecek bir tavır. Ama Sosyalistler olaya biraz daha farklı bakar, farklı değerlendirirler. Bizlerin emperyalizm/kapitalizm eleştirisi ve bu eleştiriden yola çıkarak sınıfsız, sömürüsüz bir dünya özlemimiz Marksizm'le ilişkilidir. ( Sanıyorum bu topikte bütün bunların detayına da zamanla girilebilir.) Yeryüzünde ABD Emperyalizmine karşıtlığını dile getiren çeşitli dinsel ve politik akımlarla aramızdaki fark budur. Bizler ( ideolojilerini bilimsel sosyalizm olarak tanımlayanlar), Kapitalizm'e karşı çıkışımızı ve bu sistemin yıkılıp yerine sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kurulması düşüncesini Marks'ın kapitalizm eleştirilerinden çıkartırız. Bu böyle olmadığı zaman, neyi savunduğumuzun hiç bir anlamı kalmaz. Kapitalizm karşıtlığı Marks'ın bilimsel yaklaşımlarını temel almazsa, kurulacağını savunduğumuz yeni dünya ütopik bir düş olmaktan öteye gitmez. İslamcı arkadaşlarımız da aynı şeyi söylüyorlar. "Eğer dinlerin söyledikleri yerine getirilebilirse dünyada adaletli bir nizam hakim olur." Ama nerde bu söylemin maddi temelleri? Komünistlerin amacı sınıfsız, sömürüsüz, barış içinde bir dünya yaratmaktır. Komünizm bunu amaçlar. Bunun gerçekleşebilir bir dünya olduğunu savunur.Böyle bir dünyanın gerçekleşebilme koşullarının da yine kapitalizm içinde olduğunu varsayar. Kapitalizm bir yandan gelişip serpilir ve özündeki çelişkilerden ötürü krizden krize girerken, bir yandan da geliştirdiği üretici güçlerle birlikte böyle bir dünyanın temellerini atar. Bu dünyada baskı yoktur. Bu dünyada baskıyı yaratan hiç bir unsur yoktur. Bu dünyada insan olabildiğince mutlak bir özgürlük, eşitlik, adalet, ve demokrasi içinde yaşayacaktır. Bu dünyada çalışma keyif içinde yapılacak,çalışma saatleri olabildiğince azalacaktır. İnsanlar olabildiğince boş zamana sahip olacaktır. Balık tutulacaktır, kitap okunacaktır, resim yapılacak, şarkılar bestelenecektir. (Hadi biraz edebiyat.) Sevda şarkıları dolaşacaktır dillerde. Gökyüzünde yıldızlarla koyun koyuna yatılacaktır. (Ne güzel bir dünya!) Ütopik sosyalistler söyledi önce bunu .Kapitalizm'in ortaya çıkışı ve gelişimiyle başlayan süreç 1800'lü yıllarda tepkileri de artırmış ve daha o zamanlardan başlayarak muhaliflerini yaratmıştı. Ütopyacılar üretim araçlarının ortak mülkiyetinin daha güzel bir dünya için gerekli olduğunu ve insanların (sınıfın değil, burjuvazi de dahil ) bunu anlaması halinde böyle bir dünyanın kurulabileceğini düşünüyorlardı. Kuşkusuz ütopyaydı. Daha güzel bir dünya; temeli olmayan, doğru perspektifler geliştirmeyen, söylemleri toplumun dinamikleriyle uyuşmayan ve en önemlisi toplumsal süreçlerin üretim ilişkileri ve üretici güçlerle bir ilişki içinde olduğunu ortaya koyamayan anlayışın elinde sadece gerçekleşmeyecek bir düş olarak kalırdı. Sadece insancıl bir tepki olarak. Oysa, böyle bir dünya ekonomik, toplumsal, tarihsel, siyasal, ideolojik... bir süreç gerektirir. Böyle bir dünyanın oluşabilmesi, ve ütopik bir hedef olarak kalmaması için yaşanması gereken sürecin belli bir altyapısı olması gerekir. Bilimsel doğrular içermesi gerekir. Bilimsel doğrulara yaslanması gerekir.Toplumsal tarihin süzgecinde sınanması, doğrulanması gerekir. İşte; Marks'ın önemi burada yatmaktadır. Marks Sosyalizm'i ütopyadan bilime dönüştürmüştür. Karmaşık görülen tarihsel olayların gerçekte belli toplumsal yasalara bağlı olduğunu çalışmalarıyla ortaya koymuş ve bu toplumsal yasaları keşfetmiştir. Marks, kapitalizmin ekonomi politiğini ve felsefesini inceleyerek, onu eleştirerek, burjuva aydınlarının "doğanın bir zorunluluğu ve mutlak bir gerçeklik" olarak niteledikleri bu akıl dışı sistemin gerçek yüzünü ortaya çıkarmıştır. İnsanı ürettiklerine yabancılaştıran, insan faaliyetini -emeği-, adına ekonomi denilen ve meta, değer, para, mülkiyet gibi kavramlara dönüştüren bu sistemin de dönüşebileceğini, dönüşme koşullarını ve sonrasındaki yeni dünyayı bize tanıttı. İnsanların yanılsamalarını, bu yanılsamalarının üstündeki mistik örtüyü bize gösterdi. Bugün yeryüzünde sosyalizm diye bir umut varsa bu umudun temelinde Marks ve onun temel görüşleri yatmaktadır. Sosyalistler arasında bu temel görüşler konusunda da hiç bir önemli karşı koyuş, bir reddiye, bir tartışma yoktur. Bunu reddetmek, bu temel düşünceleri spekülasyonlara dönüştürmek ve tartışılır hale getirmek, yeni toplum özelliğini yok saymak ve insanlığın umudunu yeniden sil baştan yapmak demektir. Çünkü Marks olmadan söz konusu "cennet" , gerçekleşemeyecek bir düş olarak kalmaya mahkumdur. Peki bütün bu bölünmeler, hizipleşmeler,süregelen bıktırıcı tartışmalar nerden kaynaklanıyor? Özellikle, SSCB'nin yıkılışından sonra daha da alevlenen tartışmaların kökeninde ne var? Kapitalizm'in müthiş bir eleştirisi, onun mutlak olmadığı, tıpkı tarihsel süreçlerde ortaya çıkmış toplumsal düzenlerin başına geldiği gibi yıkılıp gideceği gerçeği dururken, önümüzde çok daha yaşanılası yeni bir toplum düzeni varken... bütün bu gruplaşmalar, çekişmeler, usandırıcı tartışmalar neden? Sosyalizm'in tam olarak kestirilemeyen ve mutlaka pratik içinde sınanması gereken tartışmalı konuları da var. Kapitalizmden komünizm'e geçiş sürecinin tam olarak nasıl gerçekleştirileceği konusunda doğruluğu sınanmış bir pratiğe sahip değiliz. Ne yazık ki, Paris komünü ve SSCB deneyiminden çıkarabileceklerimizin dışında, sadece öngörüler ve gereksiz kırıcı tartışmalar arasında, her siyasetin kendi duruşuna göre getirdiği eleştirilerden başka bir şey yok elimizde. Oysa bilinmeli ki, devletin ele geçirilmesiyle başlayan sürece ilişkin ne söylenirse söylensin sonuçta söylenenlerin pratik içinde sınanması gerçekleşmediği sürece doğru olduğu anlaşılamayacaktır. Bu nedenle bu tür tartışmaların çok fazla keskinlik taşımasının; dışlayıcı, öteleyici bir tavra bürünmesinin anlamsızlığının anlaşılması gerekmektedir. SSCB pratiği çok önemli bir deneyimdir. Toptancı reddedişleri bir yana bırakarak,( hiç bir yararı olmuyor) tarihte ilk kez yaşanan bir uygulamanın 70 yıl içinde böyle hazin bir çöküşe uğramasının nedenlerine nesnel yaklaşım sosyalizm pratiği açısından önemli kazanımlar getirecektir. Bu bağlamda, geçiş sürecine yönelik politik yapılanmaların ve insanın yabancılaşmasını ortadan kaldırmayı amaçlayan önerilerin yaşanan pratik de gözöüne alınarak ve Marksist temelden asla sapma göstermeden yeniden ortaya konulması ve tartışılması farklı bir üslup gerektirdiği açıktır. Yaşanan deneyimden çıkarılacak ilk sonuç belki de, Kapitalizm'den sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyaya geçiş sürecinin kuram temelinde deneme yanılma yoluyla gerçekleştirileceği yönündedir. Sosyalist inşa'nın kurulabilme aşamasının Emperyalist dünyanın çökertilme zorunluluğu içermesi biraz da bu gerekçeyi içeriyor olabilir. Yine de son söz olarak, zamanın kolektif bilincinin bu konuya çözüm getireceğini söyleyebilmek çok yanlış olmaz. melnur Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 03-07-07 04:15 . |
|
| #2 | |
![]() Giriş Tarihi: Nov 2006 Ülke / Şehir: İstanbul-Denizli
Mesajlar: 1,787
| Aslında tartışmayı sosyalizmi açıkladıktan sonra (Sn Melnur'un yazısı bana göre yeterlidir),konuyu ''Sosyalizmi nasıl geliştirebilir ve kitlelerle buluşturabilriz'' olmalı.Buna bağlı olarak ilk incelememiz gereken husus ,''Geçmişte sosyalizm nasıl uygulanamadı'' olmalıdır.SSCB bizim önümüzde ki en güzel örnektir.Şimdi ben forumda ki arkadaşlarıma iki soru yöneltmek istiyorum; 1-SSCB ne yaptı;biz ne yapmamalıyız? 2-Şu an ki aşamada ,günümüz olanaklarından faydalanarak (küreselleşme,demokrasi v.s.) sosyalist düşünceyi geliştirebilirmiyiz,yoksa herşeyi kökünden değiştirmek mi gerekir? SAYGILAR... __________________
kağıt bir gemidir devrim kim bilir kaç yunus görmüş kaç DENİZ GEZMİŞ... |
|
| #3 | |
![]() Giriş Tarihi: Jan 2006
Mesajlar: 1,028
| Kapitalizmin gelişim süreci şimdi tam da Marx ve Engels’in temel düşüncelerinde belirttiği gibi seyretmektedir. Globalleşme denilen ve tek taraflı mutlaklaştırılan olgu aslında kapitalizmin özünde mevcuttur. Bunu Komünist Manifesto’da da görebiliriz. “Burjuvazi, dünya pazarını sömürmek yoluyla tüm ülkelerin üretim ve tüketimini kozmopolitleştirdi. Gericilerin çok üzülecekleri biçimde ulusal zemini sanayinin ayağının altından çekiverdi. En eski ulusal sanayiler yok edildi ve hâlâ her gün yok ediliyor…” (Komünist Manifesto’dan) Kapitalizmin devlet biçimi ulus-devletler olması onun kozmopolit özünü yok etmiyor. Bununla beraber farklı sermaye grupları ulus-devlet temelinde örgütlenmiştir, bu yüzden ulus devlet kapitalist işleyiş altında aşılamaz, bu ayrı konu… Ama kapitalizmin uluslar arası özünü Marx ve Engels de çok iyi görmüşlerdi. Zaten başka türlüsü mümkün olsaydı Marksizm tarihin materyalist/bilimsel incelenişinde değil ama kapitalizmin süreci hakkında bilimsel referansımız olma özelliğini yitirirdi. Çünkü Marx ve Engels kapitalizmin tarihsel süreç içindeki özgün konumu ve içerdiği çelişkiler ile bir bütün olarak bilimsel tahlilini yapmışlardır. Bazılarının dediği gibi emperyalizm teorisini Lenin, Marx’a rağmen ortaya sürmemiştir. Engels Anti-Dühting kitabında çok açık biçimde kapitalizmin gelişim seyrinin serbest rekabet aşamasından tekel aşamasına geçeceğini belirtmişti. Zaten Lenin emperyalizmi teorize ederken Marx referansını kullanır. Lenin şu anlama gelen sözleriyle bunu açıklar: “Liberaller serbest rekabeti mutlaklaştırıp ebedileştirirken, Marx kapitalizmin çelişkisinin serbest rekabeti yok edeceğini bilimsel olarak göstermiştir.” Tabi ki içinde bulunduğu emperyalist aşamayı Lenin çok daha ayrıntılı biçimde açıklamıştır. Sermaye ihracı ihtiyacı emperyalist döneminin temellerinden birisidir. Ama kapitalizmin emperyalizm çağına geçmesi, Marx’ı yalancı çıkarmaz, tam tersi Marx’ı doğrular. Tabi ki kapitalizm temel özellikleri dışında, içinde farklı eğilimler de barındırır. Ama bu Marksizmin kapitalizmin eleştirisinin temelini etkilemez. Kapitalizmin çürümesi ve yıkılma aşamasına gelmesinin göstergesi olarak Marksizm nesnel olarak; ¬1- Büyük tekellerin oluşması, kapitalizmin döngülerle devam ettirmesinin zorlaşması 2- proletarya ile burjuvazi arasındaki toplumsal eşitsizliğin artması gibi şeyleri öne sürmüştür. 1.’si çok açık biçimde görülüyor. Artık kapitalizm serbest rekabetin huzuru içinde sürekli kendisini üreten bir sistem değildir. Kapitalizm adeta kendi sınırlarını zorluyor. Ama kendi baskısını daha çok hissettirerek… Belli başlı sektörlerde (ulaşım, haberleşme) her türlü tekelin (devlet mülkiyeti altında veya tröstler biçiminde) varlığı burjuvazinin gereksiz bir sınıf olduğunu açık biçimde gösterir. Yüzlerce fabrikanın mülkiyetine ortak bir “işadamının” milyonlarca dolarlık servetinin ve kazancının asla kendi emeğiyle olmadığını toplum fark eder. Tekellerin oluşması kapitalizmin farklı bir yere doğru gittiğini gösterir. O da tüm üretim araçlarının çalışan sınıf tarafından el konma aşamasıdır. 2- Tüm insanlık tarihi boyunca üretim için mutlak zorunlu olan şey emektir. Çoğu zaman üretimin ikinci faktörü doğa ve bir üretim aracıdır. Kapitalist örgütlenme, sanayi devrimi sebebiyle üretim için üçüncü bir faktör daha yaratmıştır ki bu da sermayedir. İşte kapitalizm altında hiçbir üretim aracına sahip olmayan ve üretimin insansal özünü yaratan kafa ve kol emekçisi bir sınıf olarak proletaryayı oluşturur. Emek olmadığında hiçbir şeyin üretilemeyeceğini düşündüğümüzde tüm zenginlikleri yaratanın insansal etmenin proletaryadan başkasının olamayacağını anlarız. Proletarya yok olmamış, değişmemiştir. Özünde Marx’ın proletarya dediği şey hala proletaryadır. Dönemsel eğilimler bu özü değiştirmez. Kol emekçisinin yerini daha çok kafa emekçisinin alması zaten kapitalizmin ruhuna uygundur. Kapitalizm çürüdüğünde Marx hiçbir zaman işçi sınıfının açlıkla cebelleşeceği gibi bir mit ortaya koymamıştır. Marx’ın söylediği aynen alıntılayacağım gibi şudur: “Eğer sermaye hızla büyüyorsa ücret yükselebilir; ama sermayenin kârı bununla kıyaslanamayacak kadar çabuk yükselir. İşçinin maddi durumu iyileşmiştir, ama toplumsal konumunun pahasına. Onu kapitalistten ayıran toplumsal uçurum genişlemiştir.” (Ücretli Emek ve Sermaye) Kapitalizmin temel eğilimlerinden birisi sermayenin hızla büyümesidir ve bunun sonucunda proletaryanın mutlak değil ama nisbi yoksullaşmasıdır. Marx bunu bir örnekle açıklıyor: İşçi kendi evinde bir pencere açar ama yanı başındaki patron evinin üstüne bir kat daha çıkar. Tarihi insanlar yapar ama kendi ürettikleri koşullar içinde değil. Devrimin nesnel koşulu üretici güçlerin yeterince gelişmesi ve üretim tarzının üretici güçlerle çelişmesidir. Bu yüzden komünizmin gerçekleşmesi için gereken toplumsal gelişme en azından gerekli olanın kolayca üretilebileceği seviyede olmalıdır. Bir ikincisi de kapitalizm dünya sistemi olduğu için tüm dünyada ortadan kalkabilmesi için, dünyayı yererince birbirine bağlamış olması gerekir. Devrimin nesnel koşulunu açık olarak Marx’ta değil Lenin’de buluruz. Yaşanan sosyalist devrim pratikleri göstermiştir ki öncü bir parti olmaksızın devrimin başarıya ulaşması çok zordur. Gerçi öncü parti fikri Komünist Manifesto’da da vardır. Ama daha gelişmiş olarak bunu pratiğini ortaya koyan Lenin’dir. __________________
“İşçinin milliyeti ne Fransız, ne İngiliz ne de Alman’dır, onun milliyeti emektir, özgür köleliktir.” "İşçinin vatanı yoktur" (Karl Marx) |
|
| #4 | |
![]() Giriş Tarihi: Jan 2006
Mesajlar: 1,028
| Marx ve Engels komünist devrimin tüm dünyayı ilgilendireceğini tüm açıklığıyla ortaya koymuşlardır. Bunu kimse inkâr etmiyor. Ancak emperyalizmi teorize eden Lenin’e atfen devrimin ulusal bir devrim olabileceği çarpıtması yapılıyor. Daha önce söylediğim gibi emperyalizm Marx’tan bağımsız ele alınamaz. Emperyalizm, yani tüm dünyayı birbirine bağlayan ve çürüyen kapitalizm zaten devrimin niteliğini enternasyonal yapan şeydir. Bir ülkenin başına gelenler diğerini de ilgilendirmek zorundadır. Bu yüzden komünist devrim salt ulusal bir devrim olmayacaktır. Elbette devrim önce tek bir ülkede patlak verebilir. Ama sonuçları sadece o ülkeyi ilgilendirmez, ilgilendiremez. Devrimin tüm dünyayı sarsması ancak gelişmiş bir kapitalist ülkede vuku bulması ile kendini daha çok hissettirir. Lenin’in “Alman devrimi için Rus devrimini feda ederim” demesinin sebebi de budur. Rusya’daki proleter devrimin kaybedilmesi ve en sonunda da kapitalizme entegre olmasının sebebi maddi koşullardır. Tek bir ülkede, üstelik gelişmişlik bakımından geri bir ülkede komünizm olamaz. Rusya’daki işçi devletinin niteliği kapitalizme hangi aşamalardan sonra entegre olduğu bizim sosyalizm anlayışımızla da bağlantılıdır. Kapitalizmden komünizme geçişteki aşamaları incelersek şöyle bir tablo ile karşılaşırız: 1- Proletarya diktatörlüğü (işçi devleti) 2- Komünist toplumun birinci evresi 3- Komünist toplumun üst evresi Bu aşamaların niteliği hakkında Marx’ın “Gotha Programının Eleştirisi” kitapçığına bakmamız yeterlidir. 1- “Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna da bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz” (age) Her devlet bir sınıfın diktatörlüğüdür. Kapitalizmin yıkılabilmesi için proletaryanın kapitalist devleti yıkması gerekir. Burjuva egemenliğini yıktıktan sonra kendi egemenliğini burjuvazi üzerine kurması gerekir ki kapitalizmi tamamen ortadan kaldırabilsin. İşte bu egemenliğin adı “proletarya diktatörlüğü”dür. Proletarya diktatörlüğü kapitalizmi ve burjuvaziyi tasfiye eder. Sonra baskı altına alınacak bir sınıf kalmayınca devletin “baskı” niteliği sona erer ve “bir sınıfın diğeri üzerindeki baskı aracı olan” devlet sönümlenir. Proletarya diktatörlüğünde hala sınıflar vardır. Zaten diktatörlüğün sebebi birbiri ile çatışan sınıfların olmasıdır. Ancak bu sınıflar ortadan kaldırıldığında diktatörlük sona erer ve böylece sınıfsız toplum aşamasına geçilir. 2- Komünist toplumun birinci evresini Marx şöyle açıklıyor: “Burada ele almamız gereken, kendi temelleri üzerinde gelişmiş olan değil, tersine, kapitalist toplumdan doğduğu şekliyle bir komünist toplumdur; dolayısıyla, iktisadi, manevi, entelektüel, bütün bakımlardan, bağrından çıktığı eski toplumun damgasını hâlâ taşıyan bir toplumdur. Bu bakımdan birey olarak üretici (gerekli indirimler yapıldıktan sonra), topluma vermiş olduğunun tam karşılığını alır.” Kapitalizmden çıkmış bir komünist toplumda eski toplumun alışkanlıkları mevcuttur. Eşitlik burada temel ilkedir. Her birey topluma verdiği emek miktarı oranınca toplumsal üretimden payını alır. Ama burada bir sömürü söz konusu değildir. Sınıf farklılıkları da yoktur ama bir insan diğerinden daha fazla kazanabilir. Çünkü insanlar eşit miktarda emek vermezler. Yine Gotha programının eleştirisinde Marx bunu şöyle açıklıyor: “Ama bir insan, bedensel ya da zihinsel olarak bir başkasından üstün olabilir, böylece aynı süre içersinde daha fazla emek sağlayabilir ya da daha uzun süre çalışabilir; ve emeğin bir ölçü görevi yerine getirebilmesi için, süresi ve yoğunluğu saptanılmalıdır, yoksa bir ölçü birimi olmaktan çıkar. Bu eşit hak, eşit olmayan bir emek için eşit olmayan bir haktır. Hiçbir sınıf farkı tanımaz, çünkü herkes bir diğeri gibi yalnızca bir işçidir; ama eşit olmayan bireysel yetenekleri ve böylece de üretken kapasiteyi doğal bir ayrıcalık olarak zımnen kabul eder. “ Demek ki komünist toplumun birinci evresi de sınıfsız bir toplumdur. Proletarya diktatörlüğü ile sınıfsız toplumun bir arada olamayacağı gayet açıktır. Proletarya diktatörlüğü farklı sınıfların varlığını ve işçi devletinin burjuvaziyi baskı altında tuttuğunu gösterir. 3- “Komünist toplumun daha yüksek bir evresinde, bireylerin işbölümüne kölece boyun eğmesinin ve onunla birlikte de kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin ortadan kalkmasından sonra; emek, yalnızca yaşam aracı değil, yaşamın birincil gereksinmesi haline gelmesinden sonra; bireylerin her yönüyle gelişmesiyle birlikte, üretici güçlerin de artması ve bütün kolektif zenginlik kaynaklarının gürül gürül fışkırmasından sonra - ancak o zaman, burjuva hukukunun dar ufukları tümüyle aşılmış olacak ve toplum, bayraklarının üzerine şunu yazabilecektir: "Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesine göre! " “ (age) Komünist toplumun üst evresi de bu şekilde betimlenmiştir. Komünist toplumun birinci evresinden ikincisine geçmenin koşulu üretici güçlerin daha fazla gelişmesi ve herkesin ihtiyacı kadarını toplumdan alabilmesidir. İkinci koşulu da eşitlik temelindeki birinci evredeki komünist toplumun insanlığı yeterince dönüştürmesi ile beraber yine üretici güçlerin gelişmesiyle işbölümüne olan bağlılığın ortadan kalkmasıdır. Marx geçiş evresini ve komünizmin aşamalarını bu şekilde ortaya koymuştur. Marx’ın açılımında “sosyalist toplum” diye bir evre yoktur. Ancak daha sonraları çeşitli aşamalara sosyalim aşaması denilmiştir. Lenin “Devlet ve Devrim” kitabında sosyalizmin genellikle komünist toplumun birinci aşaması için kullanıldığını yazar. Ama bazen proletarya diktatörlüğü için de sosyalizm denmesi kafa karışıklığının bir sebebidir. Açık olan bir şey var ki bütünüyle sınıfsız olan komünist toplumun iki evresi vardır ve kapitalizmden komünizme geçişte devlet proletaryanın burjuvazi üzerindeki diktatörlüğü olmak zorundadır. Rusya’daki durumu bu temel öncüllere göre incelediğimizde bir proletarya diktatörlüğünün yaşandığını görürüz. İşçi sovyetleri (sovyet=meclis, konsey) temelinde bir işçi devleti burjuvazi üzerinde bir baskı kurmuş ve üretim araçlarını önce devletleştirmiştir. Fakat devrimin tek bir ülkede sıkışmasından ve Rusya’nın yeterinde gelişmiş bir ülke olmamasından dolayı devrim kendi içine çökmüştür. Devrim yenilince tekrar kapitalizme dönülememiştir. Çünkü proletarya diktatörlüğü burjuvaziye büyük darbeler vurmuştu. Bu yüzden başka bir sosyo-ekonomik formasyonun önü açılıştır. Devlet mülkiyeti temelinde bürokrasinin egemen olduğu ve eski Asyatik diktatörlüklere benzeyen modern bürokratik diktatörlük. SSCB’de devrimin kaybedilişinden sonra ortaya çıkan şeyi en iyi bu açıklar. Bürokrasi devletin sahibidir, siyasal egemenliğe dayanarak üreticilerin/emekçilerin artı-ürünlerine el koyarak emek sömürüsü yapar. Tıpkı Marx’ın incelediği ve Asyatik toplumlar dediği eski Çin veya Osmanlı gibi… Ancak modern üretim araçlarının varlığı ile birlikte… Bürokratik diktatörlük kendi egemenliğini kitlelere sosyalizm diye dayatmıştır. Ama bunu yaparken Marksist teoriyi tahrif etmesi gerekecekti. Bunu da önce “tek ülkede sosyalizm”i teorize ederek yaptı. Halbuki genellikle komünist toplumun birinci evresini isimlendirmek için kullanılan sosyalist toplum sınıfsız bir toplumdu ve “baskı aracı olarak devlet”in olmaması gerekirdi. Böylece teoride bir tahrif daha yapıldı. Kapitalizmden sonraki süreç şu şekilde işlendi: 1- Proletarya diktatörlüğü şeklindeki sosyalizm, devletli ve sınıflı bir evre, komünizmin birinci evresi 2- 2- Komünizmin üst evresi Bu sıralandırmanın yanlışlığı ve mantık dışılığı açıktır. Çünkü Marx komünizmin birinci evresinde “herkesten yeteneğine göre herkese emeği kadar” ilkesinin gerçekleşeceğini söylemişti. Bunu engelleyen şey ise art-değerdir Artı değeri burjuvazi kendi cebine indirerek emekçinin emeği kadarını almasını engeller. Halbuki burjuvazi tasfiye edilip kapitalizm yıkılınca yani komünizmin birinci evresi (sosyalizm) gerçekleşince, ancak o zaman herkes emeği kadarını alabilir. Hem burjuvazi varlığını sürdürecek hem de herkes emeği kadarını alabilecek; bu mümkün değildir. Zaten Marx komünizmin birinci evresinde hiçbir sınıf farkının olmayacağını, herkesin yalnızca bir işçi olacağını ve insanın insanı sömürmesinin son bulacağını söylemişti. Şunu da söylemeliyiz ki küçük-burjuvazinin (ve köylülüğün) varlığı da sınıfların varlığını gösterir. Bazıları sosyalizmde burjuvazinin yokluğu küçük-burjuvazinin varlığı temelinde bir “sınıflı sosyalizm” kurguluyorlar. Ancak kapitalizmin gelişmesi ve tekellerin egemen olması zaten küçük-burjuvaziyi tasfiye ediyor, köylülüğü kır işçi durumuna getiriyor. Proletarya diktatörlüğü burjuvazi ile birlikte küçük-burjuvaziyi de tasfiye edecektir. Ama burjuvazi zorla, köylülerin de içinde bulunduğu küçük-burjuvazi gönüllülük temelinde. Bu yüzden burjuvazisiz sınıflı toplumu aynı bir aşama olarak koymak gereksizdir. Aslında kapitalizmden komünizme geçişin siyasal adı olan proletarya diktatörlüğü, bürokratik diktatörlüğün kendini gizleme aracı olarak sosyalizmden komünizme geçişteki devletin adı oluverdi. Böylece Lenin’in tabiri ile “burjuva demokrasisinden bin kat daha demokratik olan proletarya demokrasisi” yani “proletarya diktatörlüğü” bürokrasinin elinde emekçiler için bir baskı aracı oldu. __________________
“İşçinin milliyeti ne Fransız, ne İngiliz ne de Alman’dır, onun milliyeti emektir, özgür köleliktir.” "İşçinin vatanı yoktur" (Karl Marx) adil Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 05-07-07 15:38 . |
|
| #5 | ||
Yazıyaz Grup Genel Koordinatörü Giriş Tarihi: Aug 2005
Mesajlar: 8,415
| Alıntı:
Konu SSCB pratiğine geldiğinde açıklanması gereken bazı sorular ortaya çıkıyor. Ekim devrimi gerçekleştirilmiş, proletarya iktidara el koymuş, kendince biçimlemiş. Buraya kadar bir problem yok. Ancak, özellikle Almanya'da proletarya'nın yenilgisiyle birlikte kıta avrupa'sında bir devrim olamayacağı, ( o günkü koşullarda gerçekleşemeyeceği) ortaya çıktığında, SSCb yalnızlığıyla başbaşa kalır. Ülkeye emperyalizm'in saldırısı ve iç savaş ise zaten çok geri bir toplum olan SSCB'nin tüm ekonomik altyapısını da parçalar. Savaş öncesi yaklaşık beş milyon kadar olan bilinçli sanayi işçisinin sayısı savaş sonu bir milyona gerilemiştir. Halk yokluk ve açlık içindedir. Lenin'in önündeki tablo budur. Ve soru ne yapılacaktır? Yapılması gereken şey o koşullarda nedir? Aradan geçen 80-90 yıl sonra bugün, komünist toplumun o koşullarda gerçekleşemeyeceğini söyleyebiliyoruz. Ama o günün yöneticileri ne yapabilirdi? "Avrupa'da beklediğimiz devrim gerçekleşmedi, emperyalist dünyanın ortasında bir adacık halindeyiz; en iyisi siyasi iktidarı bırakıp gitmek" diyebilme şansına sahip miydiler? Hiç sanmıyorum. O dönemde etkili olan iki görüş vardı. Biri Troçki'nin savunageldiği, savaş ekonomisinin aynen uygulanması ve yoğun bir sanayileşme programı, diğeri de Lenin'in uygulamaya soktuğu NEP. Halk savaş boyunca çok hırpalanmış, açlık ve yoklukla karşıya karşıya kalmıştı. Bu durumda, iç savaş yıllarında uygulanan ağır ekonomik kuralların uygulanması kitleleri patlama noktasına getirebilirdi. Bu yüzden ekonomide kısmi bir özel mülkiyet uygulamasının pratiğe dökülmesi ve geçici bir süre mülkiyet ilişkilerinden "geri adım" atılması bir zorunluluk gibiydi. Lenin NEP uygulamasının sonuçlarını görmeden rahatsızlandı ve iktidarı Stalin'e devretmek zorunda kaldı. Bence burada biraz düşünmek gerekiyor. NEP uygulaması doğru muydu? Troçki'nin önerisinin uygulanabilmesi mümkün müydü? Uygulanması durumunda nasıl bir sonuç verirdi? Spekülatif bir konu ama, Stalin öncesi uygulamaların, sosyalist kuram açısından incelenmesi, hem birtakım sonuçlar çıkarılması açısından yararlı olacaktır; ve hem de Stalin döneminin daha iyi anlaşılması açısından yararlı olacaktır. | |
|
| #6 | ||||
![]() Giriş Tarihi: Jan 2006
Mesajlar: 1,028
| (Daha önce cevap yazmıştım ama sanıyorum teknik bir aksaklıktan dolayı silinmiş, kopyalamıştım tekrar yapıştırıyorum) Alıntı:
Alıntı:
Alıntı:
__________________
“İşçinin milliyeti ne Fransız, ne İngiliz ne de Alman’dır, onun milliyeti emektir, özgür köleliktir.” "İşçinin vatanı yoktur" (Karl Marx) | |||
|
| #7 | |
Yazıyaz Grup Genel Koordinatörü Giriş Tarihi: Aug 2005
Mesajlar: 8,415
| Bu bölüme yazdığım son iki yazının bir kopyası olmadığı için yeniden yorumlama durumunda kalıyorum. Ve öncelikle söylemek istediğim Lenin hakkındaki saptamanızın gerçeği yansıtmadığı. Lenin o dönemde yaşayan en önemli düşünür ve mücadele insanıydı. Bolşevizme yön veren liderdi. Parti içinde mutlak bir hakimiyeti vardı. Bolşevik örgütlenmenin Stalin'in omuzlarında olması bu gerçeği değiştirmez. Ekim devrimi önderlerinin tamamına yakını parti içinde demokratik bir birliktelik içindeydiler. Kurulan yeni devletin ekonomik ve politik inşasında farklı düşünceler ileri sürmelerinden daha doğal bir şey olamaz. Bu anlamda Lenin'i kurulan devletin etkisiz bir önderi gibi göstermek, belki ( daha sonra ) ileri sürülecek düşüncelere temel olabilir ama, "Lenin gerçeği"ne hiç uymadığı rahatlıkla söylenebilir. Yazının bir yerinde sosyalizm kurulamayacağı için "durup beklemek gerektiğinden" sözediliyor, bir başka paragrafında ise NEP'in burjuvaziye bir tavizi olduğu belirtiliyor. Bu konunun biraz daha detaylandırılması gerekiyor. Devletin ele geçirilmesinden sonra mülkiyet ilişkileri konunda ne yapılmalıydı? Bütün üretim birimleri öncelikle kamulaştırılmamalı mıydı? Ya da kamulaştırıldıktan sonra mı "durulmalıydı"? NEP niçin bir tavizdi? ( Bir başka açıklanması gereken konu "proletaryanın siyasal hegemonyasının yok edilmesi " konusu.Bu da somut bir kavram değil. Burada sişyasi hegemonya olarak partinin etkinliği mi, yoksa proletarya'nın aracısız etkinliği mi kastediliyor belli değil?) Bu konunun önemi şurada yatmaktadır: Günümüz dünyasında proletarya'nın iktidarı ele geçirmesi bir şekilde mümkün. Yine biliyoruz ki, iktidarın ele geçirilişi mümkün olsa bile, hiç bir şekilde sosyalizm'in amaçladığı yeni insan, yeni toplum anlayışına dönüşümün bu koşullarda mümkün olmadığıdır. Bugünün dünyasında, en başta emperyalizm'in varlığını sürdürme yolunda kendi gelişimini sağlayamayacak noktaya gelmesi gibi bir yığın koşulun gerçekleşmesi gerekiyor. Sorunun yanıtı bu anlamda önemli.Ne olacak? İktidarı ele geçiren proletarya'nın temsilcileri somut anlamda neler yapmalı? Yapılması gereken şeyler nelerdir? SSCB'ye döndüğümüzde, savaş ekonomisinin açlığa mahkum ettiği, tepkilerin üst düzeye çıktığı bir ortamda sosyalist iktidar bu tepkileri nasıl önlemeliydi? Halkın hoşnutsuzluğunu nasıl gidermeliydi? ( Bu soru vurgulanmaya çalışıldığı gibi, bugünün dünyasının geri kalmış ülkelerinde iktidarı ele geçiren sosyalistler için de yaşamsal niteliktedir.) İki görüş vardı: Bunlardan birini Troçki dillendiriyordu. Savaş ekonomisinin aynen devam etmesi gerektiğini, sanayileşmenin hızlanmasını ve köylülük üzerindeki ağır vergilerin devam etmesini öneriyordu. Lenin bu düşünceye karşıydı. İç savaştan çıkmış bir ülkede ekonominin toparlanabilmesi, halkın soluklanabilmesi için ağır vergilere devam edilmesi ve sanayinin hızlandırılması daha büyük sorunlara yol açabilirdi. Bu görüş Buharin tarafından da destek görüyordu. Sonunda NEP uygulaması başlatıldı. NEP uygulamasının pratiğe koyulmasının doğru olup olmadığının yanıtı bir yana, bu uygulamanın geçici olup olmadığının anlaşılması da ayrı bir önem taşıyor. Lenin'in bu konudaki görüşlerine ben hiç bir yerde ulaşamadım. Sadece bir kitapta, Lenin'in savaş öncesinde de NEP uygulamasını ortaya attığı ve tartışılmasını istediğine ilişkin bir bilgiye ulaşabildim. Genelde söylenen, bu uygulamanın geçici bir uygulama olduğu ve ekonomik durum düzeldiğinde bu uygulamadan vazgeçileceği yönünde...Troçki ve yandaşları bu uygulamaya temelden karşı çıkıyorlardı zaten. Onlara göre mülkiyet ilişkileri konusunda hiç taviz verilmemeli, ve sanayileşme biraz da zor kullanılarak hızlandırılmalıydı. Stalin ve Buharin ise Lenin'in bu uygulamasını destekliyordu. NEP bugünün dünyasında geri kalmış ülkelerdeki devrimin nasıl uygulanabilir olacağının bir göstergesi anlamına da geliyor olabilir. Sosyalist üretim ilişkilerini bütünüyle uygulayabilmek geri kalmış bir ülke için olanca zorluk içeriyorsa, uygun koşullar altında (sözgelimi güney Amerika'da) proletarya'nın kontrolünde denetlenebilir düzeyde sürdürülebilir. Bu konuda düşünceler ileri sürülüyor. Kapitalizm'in yapması gereken atılımlar -teknoloji ve kalkınma- belli bir siyaset içinde NEP anlayışıyla birlikte başarılı sonuçlar da verebilir. Ama bu konu daha geniş düzeyde ele alınmayı gerektirir. |
|
| #8 | |
Yazıyaz Grup Genel Koordinatörü Giriş Tarihi: Aug 2005
Mesajlar: 8,415
| SSCB'nin çöküş nedenlerine dergimizin Temmuz sayısında bir ölçüde değinildi. http://www.yaziyaz.com/dergi/2007/07/cokus-ve-gelecek/ Biraz açmak gerekirse,hep vurgulandığı gibi, ülkenin çok geri bir durumda olması, emperyalist kuşatma, Avrupa'da devrimin gerçekleşmemesi...buna genel bir gerekçe gösterilebilir. Ayakta kalamaz mıydı? sorusuna verilen yanıt, "doğru teoriler oluşturulabilseydi, sürebilirdi" şeklinde... Neydi bu teoriler? Bugünün dünyasına da ipucu olabilecek yaklaşımlar ne olabilirdi? Neler yapılmıştı? O günün koşulları yapılanlar ve bugün bakıldığında yanlışlık olarak görülen pratik uygulamalar nelerdi? Lenin'in ölümü muhalif kanatların ayrışması sürecini başlatmış, tasfiyeler gündeme gelmişti. Ama SSCB de parti ve devlet yönetiminde büyük alt üst oluşlara yol açan olay Partinin Stalin'den sonra ikinci adamı olan Kirov'un öldürülmesiydi. Kirav'un öldürülmesiyle başlayan süreç hem Stalin'in sertleşmesini ve hem de bir dizi yanlış kararlar sonucu Çeka'nın(sonraki KGB) büyük yetkilerle donanarak partinin bile üstüne çıkmasıydı. "Halk düşmanı" kavramının uluorta kullanılması, parti ve devlette (bürokrasi) büyük bir güven kaybına yol açtı. Bu güven kaybı devletin iş yapabilme potansiyelinde de zaafların oluşmasına yol açmıştı. ( Bu alt üst oluş surasında kimi zaman yanlış ihbarlar sonucu Bolşevikler tutuklanıyor, onları yargılayanlar da eski Menşevik olabiliyordu. Dönem değişince bu kez parti hatasını anlıyor, politika değişikliğine gidiyor, alt üst oluş bu kez Çeka'da gerçekleşiyordu. Konuyu sadece, Stalin'in buyurganlığı olarak ele aldığımızda çok da doğru bir değerlendirme yapmamış oluruz. Dönem karşı devrim örgütlenme ve sabotaj devridir aynı zamanda. Stalin hem Troçki ve Buharin muhalefetiyle uğraşmaktadır, hem ekonomik gelişmeye yön vermektedir ve hem de ülkede ortaya çıkan karşı devrimci örgütlenmelere karşı politika oluşturmaktadır. Yanlış kararların böyle koşullarda alındığını unutmamak gerek. Oysa işler 1934 yılına kadar toparlanmıştır. Savaş komünizmi sırasında yokluk, açlık ve hastalık nedeniyle milyonlarca insanını kaybeden SSCB, uygulanan ekonomik politika ve seferberlik yoluyla çok kısa bir dönem içinde tahıl ihraç eder hale gelmiştir. SAnayileşme hızlanmıştır. Bu toparlanma sürecinin ardından gelen bu karmaşa, Stalin dönemi boyunca daha buyurgan bir sistemin oluşmasına neden olmuş, ve yine o sürekli alt üst oluş içinde merkeziyetçilikten kurtulanamamış ve demokrasi gelişmemiştir. SSCB'nin çöküşü, bilinen nedenlerine ek olarak, parti hatalarının yoğunluğu, geri kalmışlık sonucu merkezi planın bir türlü, işleyememesi, üretim birimleriyle, üretim planlaması yapan birimlerin koordinasyonundaki zaafiyet, ( başta telgraf yoktu, 70'lerin ortasına kadar fotokopi makinası bile yoktu; bilgisayar hak getire,böyle bir ortamda milyonlarca kalem malın üretim planlaması ve fabrika kotaları ve dağıtımı, çok büyük bir zorluktu), ağır sanayinin önemsenmesi ama halkın temel tüketim maddelerindeki yetersizlik, ekonominin giderek hantallaşan bürokrasiyi kaldıramaması, bürokrasinin giderek merkezileşmesi ve sorun çözmekten çok sorun üretici bir hal alması... Ekonominin yetersizliği sözkonusuysa, halkın temel ihtiyaçları karşılanamıyorsa,halka verilen parlak vaadler (bir neden de buydu: SSCB'de komünist aşamaya geçileceği bile halka söyleniyordu.) gerçeklik dışı ve haliyle tutulamıyorsa, güven ortamı giderek bozuluyorsa, alınan hiç bir önlem de çare olmuyorsa, kısaca teori de üretilemiyorsa, kaçınılmaz son yakındır. Ve bu son, bir tek kurşun bile atılmadan gerçekleşmiştir. |
|
| #9 | |
Yazıyaz Grup Genel Koordinatörü Giriş Tarihi: Aug 2005
Mesajlar: 8,415
| Kısaca SSCB'nin çöküş nedenlerini dünyanın emperyalist kuşatma altında olması, Sovyetlerin çok geri olma durumu, yöneticilerin tarihsel hataları ve belki en önemlisi proletarya'nın iktidarı önceki sömürü düzeninin sosyalizm'e temel oluşturacak bir gelişmişliğe sahip olmaması şeklinde özetleyebilmek mümkündür. |
|
| #10 | ||
Ayrıldı Giriş Tarihi: Sep 2007
Mesajlar: 144
| Alıntı:
Özellikle (proletarya'nın iktidarı önceki sömürü düzeninin sosyalizm'e temel oluşturacak bir gelişmişliğe sahip olmaması şeklinde özetleyebilmek mümkündür.) vurgusu burda benim adıma kilit noktadır... Ve konunun ana başlığının içerikle çeliştiğinin göstegesidir...Konu ana başlığı "Marksizm ve SSCB'nin çöküş nedenleri" ise Marks'ın komunist topluma giden yol haritasını nasıl çizdiğini gözden kaçırmamak gerekir vede SSCB'nin bu yol haritasındaki duraklardan biri olup olmadığı da bu noktada çok önelidir...Kısaca özetlemek gerekirse...Marks ileri...Sanayi devrimini tamamlamış bir topumun proloter devrimi gerçekleştirceğini öngörüyordu...Günün Rusya'sı için bunları söylememiz mümkün mü?Daha çok kastedilen Batı Avrupalı bir coğrafyada filizlenecek kaplitalist evrimini tamamlamış bir toplumun gerçekleştireceği bir devrimdi...O yüzden kanatimce Marksizm pratiktede dünya üzerinde henüz tatbik edilmemiştir...Kimi çabaları yadsımıyorum ancak bunların marksizmin ancak olsa olsa iyi niyetli denemeleridir...Biraz garip bir örnek olacak belki ama...Yeterince pişmemiş bir yemeği acaleci davranıp yemek istememiz gibi... Bu yüzden SSCB'nin çöküşünü Marksizm de çöküşü şeklinde yorumlamak ve aynı başlık altında toplamak kanaatimce büyük bir hatadır...Henüz tatbik edilmemiş bir teorinin çökmüş olma durumuda mümkün değildir... Ayrıca yine aynı vahim hatayla ilişkilendirebileceğim gözden kaçan bir başka noktada "Sovyetlerin çok geri olma durumu" ben bunuda sadece ekonomik ve teknolojik gerilik olarak almak istemiyorum ve bunun içine halkın komunizmi özümsememiş olma durumunu hatta komunizmin içine yurtseverliği koyarak belki bir nevi suni bir komunizm oluşturan bir anlayışla eğitilmiş (Aslında geri bırakılmış demek daha doğru) olamasınıda koyuyorum...Ve bu tespitimi şu anda eski doğu bloku ülkelerinden birinde yaşayan biri olarak yapıyorum..Tüm gözlemlerim bu yöndedir...Kaldıki yakın tarihsel vakalarda bu gözlemimi desteklemektedir..Örneğin Litvanya'da başlayan ayrılıkçı hareketleri tetikleyen temel unsurun din faktörü (katoliklik) olması gibi... Neyse getirebileceğim açılımlar şimdilik bu kadar..Konu devam ettiği takdirde ekleyeceklerim olacaktır... | |
|
![]() |
| Şimdi Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konu Yazarı | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Marksizm nedir ? | petricli | Siyasi İdeolojiler | 135 | 04-06-08 14:37 |