| |
||||||
"Seviyenin olmadığı bir yerde ne özgür düşünce, ne de demokratik bir ortam oluşabilir." |
||||||
| #1 | |
![]() Giriş Tarihi: Jan 2006
Mesajlar: 407
| ben bu şehrin son sahipsiziyim.. Ben bu kimsizler sokağında avare avare dolaşan ,hayallerini su içmek için indiği kuyularda bırakmış olan ,şehrin son sahipsiziyim. Üzerine uzandığım yatağım derdimden habersiz. Cebimde son suskunluğumu paylaştığım hakimden kalma kalem kırıkları. Baygın bakışlarımı, perdesini araladığım pencereye çeviriyorum. Gecenin bilinmez vakti. Uyku tutmuyor beni. Kulağıma süzülen rüzgar varlığıma dair sorular bırakıyor üzerime. Neden diyorum. Bu kaskatı beden ve birliği bölünmüş bu kainat, sorular çoğaldıkça çoğalıyor. İçimde bir şaşkınlık … Gökyüzünde yıldızlar bir akşamın hüznünü paylaşıyor benimle ,sevdiğim son kadının hayali bir bulut edasıyla geliyor yıldızların önüne. İşte ruhma ışık veren son şeyde kararıyor. Bu hasta kıvranışlar bitmiyor. Yalnızlığım çoğaldıkça çoğalıyor. Yatağımda bir huzursuzluk. Uyku tutmayınca uzaklaşıyorum kendi halime. Masamda, hayallerimi bulaştırdığım düzensiz kağıtlar. Yakarışlarım geziniyor ortalıkta anlamlandıramadığım her şey üzerime üzerime geliyor. Bir dağ tepesi kadar sakin oluyorum sonra ,içerimden yeşeren volkanlardan habersizce. Bu uzaklarda sitemkar oluyorum dostlarıma karşı. Beni bu kuyudan çıkaran olmuyor. Bir türlü yaşayamadığım hayatın türküsü söyleniyor ardım sıra. Ne yapsam olmuyor bir türlü, tutukluk gitmiyor dilimden, çığlıklarım bu yüzden böyle cılızca. İnsanlar arasında bir sürgünü yaşıyorum ,çocukluğumdan kalma kabuslar hala benimle,işte bu kabuslar tam yüzümde yeşererek bir surat asıntısı oluyor. Uzaklaşmak istiyorum bu diyarlardan. Şehrin delilerinden topladığım insan haritalarına güvensem belki giderim bir sarhoşluğun koynuna,bu yalnızlığımdan. Öğle kolay olmuyor her şey böyle ,cesur değilim çıldırmışlar kadar. Bir şair ürküntüsü bu içimde taşıdığım.Yakamıyorum yazdığım kendimi. Bu hallere tahammül etmek karşılığında ,yükleniyorum tüm bu şehrin kabuslarını. Ben işte bu yüzden bu karanlık odamda sessizliğime mahkumum.. Ben bu şehrin sahipsizi. Akşam intihar etmiş bir gencin son dileğiyim. Kadavra katılığında gözlerim. Gülesi yok yüzümün ,yağmurun tenime bıraktığı bu uykusuzluk gittikçe çoğalıyor. Ben şehrin son sahipsizi,yalnızım bu insanlar arasında. Titrek ellerim, idamım karşılığında cebime tutuşturulmuş kaleme uzanıyor. Bir hayatın kırıldığı noktalar ,uzakların gürültüsü…cesaretim yok onu kaderimden söküp atmaya ,öylece susmayı teklif ediyorum kendime |
| #2 | |
![]() Giriş Tarihi: Jan 2006
Mesajlar: 407
| AH İNSANOĞLU Biz,bilmem hangi yılın hangi ayında cennetten kovulmuş insanoğlu.. Bu karanlık yolda ,ve ay ışığı vardı şeytan çakal sürüsü saldı üzerimize ,karanlık çökünce en kutsalımıza saldırdılar. Rüyalarımız bir akşam üstü göz yaşıyla silindi. Biz adem oğlu akletmeyi öğrendik bilmem hangi tarihte Tarihler yazdık. Kafa tuttuk güneşe. İbrahimler geldi bu toprağa. İnsanlar yaşadı ütopyalarda. Firavunlar geldi ,Musa’ya davetiye çıkardılar. Denizler yarıldı ,yüreğimizde. Şeytan sürüleri de Musa’nın peşine takılıp geçtiler nefsimizin yarıklarından Biz insanoğlu yaşamayı öğrendik. Sabah türküsü uydurdu şairler geceye. Ve dahası çılgınlar Olympos’a tanrılar dizdiler ,biz insanoğlu gaflete düştük Ah şairler türedi incir ağaçları çürüyünce yerlerinden. Ah nankörler türedi bir kurdun salyaları yere düşünce biz insanoğlu ..ah yangınlar bastı tenimizi bir Leyla göz ucuyla bakınca. Ah insan oğlu. Dağlar devirdi yüreğine kor düşünce… Ah deliler topluma gerçeği bağırıyorlar. Akletti insanoğlu, geride kalanlar ;ah deliler. Zincire vuruldu yalnızlar. Derisi yüzüldü bir Nesimi olunca. Ah insanoğlu yaşamak zor senin için… Bu uzun yüzyıllar eskitti yüreğini. Krallar geldi şehirler oluşunca. Yankıları duyuldu mazlumların çığlıklarının ufuklar ötesinden. Ah insanoğlu çok zulmettin,çok zulme uğradın. Yıl kaç bilirim mekan ne bilirim bir nisan ayında bir gül düştü bu çirkef dünyaya… Mekke de yeşerdi ta cennetlerden süzülerek. Ah insanoğlu affedildin. Saraylar yıkıldı ,ateşler söndü. İnsanoğlu nankörsün. Medine ya sen olmasaydın. .. Övülmüş olanla övüldün ah Medine sen olmasaydın..uzadı yıllar bir gün sen de gittin ya Muhammed.. Ah insanoğlu ,ben tarihini nasıl yazayım. Hangi şair dizsin dizelerini. Promete yi sen atmadın mı kaf dağına. Bu masalları sen yazmadın mı. Ben nasıl anlatayım seni…yani geçti zaman kah “şah” oldun kah “piyon”; güttün güdüldün. Öldün öldürdün… AH İNSANOĞLU SEN HEP BÖYLECE İNSAN OLDUN ,KADERİNİ SEN KURCALADIN ,SÜRÜLDÜN,NAMERT OLDUN ,AFFEDİLDİN VE DAHASI :YAZILMADI….. Yavuz Albayrak-masle |
| #3 | ||
Yazıyaz Grup Genel Koordinatörü Giriş Tarihi: Aug 2005
Mesajlar: 8,527
| Alıntı:
Bence hiç de "acemice bir edebiyat" değil... Kendinize haksızlık yapmamalısınız; en azından bu yazıya! | |
| #4 | |
Guest Mesajlar: n/a
| Sayın Masle, Gerçekten çok hoş şeyler!.. Başka varsa ve paylaşırsanız sevinirim. Saygılar, |
| #5 | |
![]() Giriş Tarihi: Jan 2006
Mesajlar: 407
| GÜNEŞTEN KAÇIŞ Bir gece vakti öylece yatağıma uzanmışken uyku tutmadı beni. Karşıma düşen yarı açık penceremden sızan ay ışığı bir nebze olsun esrarlı bir hava veriyor geceye. Gökyüzünün yayvanlığına yapışmış bulutlar ufka doğru inceliyor ,sanki uçlarından parçalar düşecekmiş gibi.. Ben yılların muhasebesi yapmaya başlarken hep böyle olur:bir anda uzaklaşırım yürüdüğüm yollardan. Bu yalnızlık hali çöker üzerime. Hafif bir sıkıntıyla uyku arsında ,öylece dalıp giderim. İşte tam bu esnada sevdiğim kadının hayali sessizce gözlerim önünden kaybolur,sonra camın buğusuyla sıyrılıp kaçar odamdan. İşte böylece yalnızlık kuruntularım hayat bulur bu anlarda. Bu duygular arasında ben kendimi tatmin edecek hayaller uydururken,karanlık üzerime üzerime şekiller salar. Ay ışığıysa bu esnada sahnede ; bir katilin gözleri olur belki. Daha çırpınışılar yazarım kendime. Beynimin kurcalanmamış yerlerinde bir bunaltı olarak yeşerir bu akşamlar. İşte böylece ben uyku halinde yaslanırım ,bir kaçış ,belki ama böyle Sonra bitmiş olan gecenin farkına dahi varmadan evde bir sabah gürültüsü,budur beni en uzak hayallerimden çekip alan. Uyanıp baygın gözlerle şöyle bir etrafı karıştırıyorum. Belli ; babam işe gitmiş,kardeşlerimde evin samimiyetinden kurtulup okula kaçmışlar,annemse sabah doluşturmasından arta kalan bulaşıklara temiz olmaları gerektiğine ikna etmek için koyuveriyor kendini mutfağa. Ben tüm bunları yinede bilerek annemden sabahın raporunu alıyorum , “çocuklar anneleriyle konuşmalı ,herkesten uzaklaşsa yine annesinden asla” fikriyle. Aynen düşündüğüm gibi babam işte ve kardeşlerim o samimiyetin zincire vurulduğu insan yuvalarına kaçmışlar. Oysa onlar böyle giderken ben bu deliliğimle eve mahkum etmiş haldeyim kendimi. Gündüzleri içimde kat kat korkular birikiyor. Her şeyin böylece ortada olması ne korkunç, acı verici biraz da. Bu düşünceler gün boyu can sıkıntım için iyi birer neden oluyor. Ay ışığı diyorum;ay ışığı yok ya, bundan olsa gerek her şey. Böyle güneşin yanık bakışı altında ,giz sevdadan uzak. Tüm sırları ifşa eden güneş, akşam yorulur ve biraz iki yüzlü ay ile anlaşarak bize ay ışığını sunar. Oysa biraz yalan güzel olur ,tıpkı ay ışığı gibi silik ama beyaz … Güneş bir gece vakti sizin hayalet diye saygı duyduğunuz; bir çalıyı,belki bir kurt diye korktuğunuz kaya parçasının “gerçek yüzlerini” ,sabahın ilk ışıklarıyla, aslında bunların öyle olamadığını haykırır. Budur beni korkutan ,işte bu sebeple gündüzler acı verir. Tıpkı hayaletler gibi kurt gibi; nasıl ki bunlar sabahın ilk ışıklarıyla siliniyorsa ;ben insanlar arasına düşünce, düşlerim birer birer silinir ,kuru bir öksürük gibi sıkar beni nefes almak. Oysa ben bundan uzak ,yalnızca yaşamayı tercih etmişim ,insanın düşlerlinden değerli ne var bu dünyada. Gerçekler acı verir ,sanki insanlar gerçekçi olmak mecburiyetindeymişler gibi ,üstünüze yürürler..hoş değil tüm bunlar … Sonra annemin sesi bu düşüncelerden çekti aldı beni; “Kalk biraz bahçede dolaş bak Ahmet’te oynuyor bahçede ,o çocuktan biraz yaşamasını öğren.” İçimde bir isyanla karışık ,bu sözleri yutarak kalkıyorum yapıştığım bu yataktan. Kapıdan çıkarken yine o bahçenin dört mevsim değişmeyen “sonbahar yüzü” ,gözüme çarpıyor,oysa daha mevsim bahar, bu sarartı neden, sonra kendime bakar gibi bakıyorum bu bahçeye. Öylece dolaşırken komuşunun ayağı kesik olan oğlu gözüme ilişiyor. Annemin sözü, bana baskı yapıyor, onun yanına doğru iteliyor beni. Öyle ilerlerken bir ürküntü sarıyor bedenimi. Akşam şövalye zırhı sandığım kovanın farkına varıyorum..küfredercesine bakıyorum güneşe. Sonra uzaklaşıyorum pörsümüş kovanın yanından,bunlar tahammül edilecek şeyler değil çünkü .. Hala bahçedeyim, Ahmet’in yanına yaklaşıyorum, kurumuş elma ağacına yaslanmış bir şeylerle uğraşıyor. Evet kesik olan ayağının dünyada oluşturduğu boşluğu öylece ovalayıp duruyor. Benim hayretim arttıkça hızlanıyorum. Yanına vardığımda sanki kesik bir ayak sahibi değilmiş gibi ayağa kalktı , evet ayağı varmış gibi davranıyor, oysa bilmiyor ayakların iz yaptığını, onun yürümeğe çalıştığı yolda sizde baksanız görürüsünüz ,tek ayak izi var. İşte bu yüzden ben onun bir ayağının olmadığına kanat getirmiş durumdayım… Yanına vardığımda bir güler yüzle bana saygılarını sundu ,bende o somurtan suratımı biraz olsun sıktım ,ama yapamıyorum bir gülüş dahi dökülmüyor yanaklarımdan…Ben Ahmet’in o okşayışını meraklı sözlerle sordum,evet o bir çocuk ama(9aşında) ne yaptığının farkında annem demese ben dahi inanmazdım buna.. Ahmet sanki her zaman bunu yapıyormuş gibi başladı benim sorumu cevaplamaya ,şaşırtıcı doğrusu. “bunu yapmayı bana babam öğretti. İnsanın ruhu kalbine bağlıymış hem de sıkıca. İnsanın kalbi durmadıkça ruhun bütün parçaları bu bedeni terk etmezmiş,bir bütün olarak orda kalırmış. İşte bu yüzden ayağım kesilmesine rağmen ruhu hala orda,babama göre insan için beden sadece bir elbise imiş,gerçek varlıksa ruhuymuş. İnsan cennete ruhuyla dönermiş. Bende biraz önce cenneti hayal ettim,orda bir yeşil karınca bacağımı ısırıyordu ,çok kötü kaşındı bene ruhumu kaşıyordum. Hem ayak kesilince, ruhuda gitse ayağın insan cennette ayaksız nasıl dolaşır. Değimli…” Ahmet bunları söyledikten sonra zafer kazanmış bir kumandan edasıyla dimdik doğrulup durdu ayağının dünyada oluşturduğu boşluk hala orda ,ama sanki ayağı varmış gibi davranıyor. İlginç doğrusu ..sonra çocuk rahatlaşmış gibi bir iç çekti. Gideceğini söyledi. Gitti..doğrusu ben insanların gündüz vakti hayal kurabilmelerine şaşıyorum güneşe karşı ne kadarda cesurlar..olmayan ayağıyla yürümeye devam etti sanki iki ayağıda yerindeymiş gibi sekmeden . oysa ben bakıyorum hala tek ayak izi var,demek ki ruhun izi olmazmış. Ahmet gidince yine kendimle baş başa kaldım öyle sessiz sessiz. Yine Ahmet’in dediklerini düşünüyorken ;birden akşam uykudan hafızama bulaşmış bir rüyayı hatırladım , bir dar kaya barçasının üzerindeyim-bu göğe yükselmiş kule gibi bir şey- ,aya ateşten ipleriyle bağlı bir salıncak var kayanın en sivri yerinde, oturağı sanki buluttan yapılmış,beklide bu bir sis bulutu ben öyle hafifçe biniyorum salıncağa. Rüzgar sallamaya başlıyor beni ,sallandıkça uçurumun dibin de insanları görüyorum. Şehirler orda işte şu bizim sonbahar bahçesi olmalı sarıca .derken uyanıyorum bu dalgınlıktan … Rüya biraz olsun ürkütüyor beni ama güneşe bakıp teselli ediyorum kendimi. güneş kadar korkutucu değil en azından bu rüyalar ..sonra küfredercesine güneşe bakıp atıyorum kendimi eve …annem hala mutfakta bulaşıkları ikna etmeye çalışıyor…yatağım beni çekiyor. Gözlerimi kapatıp giriyorum artık güneş yok hayal edebilirim…yavuz albayrak YAZIDA NALAM KARIŞIKLIĞI İMLA HATASI OLABİLİR BİR TÜRLÜ DÜZENLEMEK NASİP OLMADI selasmetle.... |
![]() |
| Şimdi Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konu Yazarı | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Edebiyat Tartışmaları | melnur | Edebi tartışmalar ve kitap tanıtımları | 38 | 23-11-06 16:32 |