Yazıyaz Forum RSS beslemesi

Bu nedir?
 

 

"Seviyenin olmadığı bir yerde ne özgür düşünce, ne de demokratik bir ortam oluşabilir."

Lütfen forum kurallarını okuyunuz.



Geri Dön Yazıyaz Forum > Edebiyat > Öykü ve Denemeleriniz

Üye OlSık SorulanlarÜye Listesi Takvim Arama Yeni Mesajlar Forumları Okundu İşaretle

Bakış Açısı...(hikaye)

/

konusu ne, nedir, nasıl, kim, kimdir, nasıldır? - Öykü - Deneme Çalışmalarınız...


Cevapla
 
Konu Araçları
Eski04-03-06, 01:30  #1
realsnatch
 
realsnatch'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Mar 2006
Ülke / Şehir: İstanbul
Mesajlar: 43
Hayat Bir Maske...(deneme)



YAPBOZ OYUNU

Bugünlerde yine kendimi oldukça tuhaf hissediyorum. Belki de hiç olmadığım kadar. Canım bir şeyler yazmak istedi. Bu çok sık olmuyor. Ama bazen yazmak istiyorum. Ne mi yazacağım? Onu bende bilmiyorum. Sanırım her zamanki gibi kendimle konuşacağım. Yazı yazmak insanın kendisiyle konuşması değil midir zaten? Kâğıdın üzerinde kendimle konuştuğum zaman rahatlayacağımı, üzerimdeki bu tuhaf halden kurtulacağımı düşünüyorum. Buna kendimi inandırıyor da olabilirim. Hangisi doğru? Bu beni gerçekten rahatlatıyor mu? Yoksa öyle olduğuna kendimi ikna mı ediyorum? Hangisi olduğu umurumda bile değil. Önemli olan şu an ne yaptığım. Şu an yazıyorum. Şu an benim için en gerçek şey bu. İnsan neden bazı zamanlar başkalarıyla konuştuğunda aradığını bulamaz ki? Galiba bu sorunun cevabını biliyorum. Çünkü ne aradığını bilmiyordur ki. Eğer ne aradığını bilmiyorsan, karşındakinin sana ne verdiği önemini yitirmez mi? Karşındakinde aradıkların olsa bile içinden seçip almazsın ki. Önce ne aradığını ya da neye ihtiyacın olduğunu bilmelisin. Aslında her yazı bir insan topluluğudur. Her cümle de bir insan. Komik mi geldi size? Evet! Bence de komik. Komik olan bir şey daha var. O da benim şu anki ya da şu birkaç ayki durumum. Neden mi komik? Anlatayım. Hayatımda görünürde her şey yolunda gidiyor. Her şey olması gerektiği gibi. Fakat ben hiç memnun değilim. Mutsuzum dersem daha doğru bir tespit olur. Aslında neyin eksik olduğunu biliyorum. Problem şu ki, kendimi çok yalnız hissediyorum. Etrafımdaki her şey ve herkes sahte görünüyor. Çok yalnızım. Hiç kimseyle gerçek bir samimiyetim, gerçek bir dostluğum yok. Dost mu? Bu kelimeyi kullandığım iyi oldu. Evet dost! Bir dostum yok! Kendimi yalnız hissetmeme sebep olan asıl şey bir dostumun olamayışı. Ne kadar acı değil mi? Bir tek dostum bile yok. Beni anlayacak, kendisini anlama izin verecek bir dosttan yoksunum. Bir derdim olduğunda içim rahat bir şekilde gidip konuşabileceğim, en azından beni saygıyla dinlemesini isteyebileceğim bir dostum yok. Neden bir dostum yok? Neden? Ben çok mu kötü biriyim? Ya da çok mu değersiz? İnsanların gözündeki değerim ne? Yoksa değerim yok mu? Dostumun olmayışı benim yetersizliğimden mi? Böyle olmama sebep ben miyim? İnsanlardan uzak mıyım? Yeteri kadar sosyal biri değil miyim? Hepsinden de kötüsü ben bir şizofren miyim? Gerçekte bir sürü dostum var, insanlar beni önemsiyor da ben mi görmüyorum? Belki de ben farkına varmıyorum. Manyak biriyim belki de. Nasıl bir dünyada yaşıyoruz? Bütün bu sorular beni çıldırtacak. Yoksa kendimin kurup, kendimin yıktığı yapboz şeklinde bir dünyada mı yaşıyorum? Bir hayal dünyasında mıyım? Ya da gerçekle, hayaller mi ayırt edemiyorum. Bunun sonu nereye varacak? Nasıl kurtulacağım? Yapabileceğim çok bir şey olduğunu sanmıyorum. Olsa da cesaretim yok. Hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam edeceğim. Yapboz tadındaki dünyamda mutlu olmaya çalışacağım. Milyonlarca insanın gün boyu yüzlerinden çıkarmadıkları maskeler var ya. Bir tane de ben temin edeceğim. Maskeyi takacağım ve oynayacağım. Tıpkı bir tiyatro oyunu gibi. Hayat da bir oyun değil mi zaten? Tıpkı bir yapboz oyunu gibi…
__________________
SEN VURDUN DA BEN ÖLMEDİM Mİ?

realsnatch Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 04-03-06 01:36 .
realsnatch is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski04-03-06, 01:34  #2
realsnatch
 
realsnatch'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Mar 2006
Ülke / Şehir: İstanbul
Mesajlar: 43
Bakış Açısı...(hikaye)

SUÇLUYUZ
Çok soğuk bir kış günüydü. Yorucu bir günün ardından okuldan çıkmış, tren istasyonuna gidiyordum. Ertesi gün yapacağım seyahat için biletimi aldıktan sonra, otobüs durağına doğru yürümeye başladım.
Yavaşça yağan kar şehri beyaza boyuyordu adeta . Soğuktan buz gibi olmuştu ellerim. Kulaklarımı ise hiç hissetmiyordum. Eksi on derece soğukta üşümemek için kabanımın içine saklanıyordum. Fakat sahil boyunca esen sert rüzgar beni orada da buluyordu.
Tam adımlarımı hızlandırmaya başlamıştım ki, sahil yolundaki bankın yanında ilginç bir manzara gördüm. Aslında gördüğüm çok sıradan bir görüntüydü. Özellikle böyle metropol bir şehirde. Üzerindeki yırtık ve kirli elbiselerinden dilenci olduğu anlaşılan 15-16 yaşlarında bir erkek çocuğu oturuyordu. Hemen yanında ise yine elbiseleri paramparça ve oldukça pis olan 4-5 yaşlarında bir kız çocuğu başını gencin bacaklarına dayamış yatıyordu. Üzeri karton parçalarıyla örtülmüş küçük kız çocuğunun sarı saçları bütün kirliliğine rağmen parlıyordu. Bu soğuk ocak ayında sokakta betonun üzerinde yatan kız öylesine titriyordu ki, o an soğuktan ölmek üzere olduğunu düşündüm. Yüzünde çok masumca bir ifade vardı. Küçük kızcağızdan gelen iniltiye benzer sesten ise etkilenmemek imkansızdı.
Onları izlerken bilinçsizce adımlarımı yavaşlattığımın farkına vardım. Birden içimde ne olduğunu tanımlayamadığım bir his belirdi ve geri döndüm. Gence doğru yürümeye başladım. Kısa bir süre sonra dilenci gencin yanındaydım. Göz göze geldik. Benim ne yapacağımı tahmin etmiş olsa gerek dilencilere has o klasik sözlerden söylemeye başladı;
- “ Allah rızası için …”
Cümleler gencin ağzından mırıltılar halinde çıkıyordu. Ezberlenmiş sözleri söylüyordu. Aslında ne dediği de pek anlaşılmıyordu. Bendeki o garip his etkisini hala sürdürüyordu. Elimi cebime attım. Son kalan banknotumu çıkardım ve gence uzattım. Dilenci genç şaşkınlık ve sevinçle karışık bir halde parayı aldı. Bir an derin bir sessizlik oldu. Orada üçümüzden başka kimse yok gibiydi. Küçük kıza baktım. Hala inleyerek titriyordu kartonların altında. Kızcağızın gözlerindeki ifade bana bir yerlerden tanıdık geldi. Ama o an ne olduğunu anımsayamadım. Dilenci genç tekrar konuşmaya başladı zor anlaşılan bir ses tonuyla;
- “ Allah ne muradın varsa …”
Derin sessizlik sona erdi. Boş sandığım sahilin aslında öyle olmadığının farkına vardım. İnsanlar telaşlı bir şekilde evlerine doğru koşuşturuyorlardı. Sonra döndüm ve yoluma devam ettim. Hiç dilencilere para veren bir insan değilimdir. Hatta verilmesine de karşıyımdır. Fakat nasıl olup ta verdiğimi ben de bilmiyordum. Herhalde o tuhaf duygunun etkisi yaptırmıştı bana bunu. Cebimdeki son paramı vermiştim. Hem hiç de küçümsenecek bir miktar değildi.
O sırada küçük kızın gözlerindeki ifadenin Afrika kıtasının çeşitli ülkelerinde açlıktan bir deri bir kemik kalmış, zavallı çocuklarının gözlerindeki ifade ile aynı olduğunu anladım. Kafamda bir düşünce bombardımanı başlamıştı. Dünyada ne kadar çok aç, ne kadar fazla fakir insan vardı. Birçoğunun başını sokabilecekleri küçük bir kulübeleri bile yoktu. Ve bu duruma dünyanın zengin fakir her tarafında rastlanabiliyordu.
Kimdi bu durumun sorumluları? Bu insanlar hiçbir sebep yokken mi bu haldeydiler? Bütün o masum gözlerden aynı ifadeler okunuyordu. Zavallılık ve çaresizlik… Evet! Bu durumun, bu insanlık ayıbının bir suçlusu olmalıydı. Kimdi onlar?
Rüzgar kesilmiş, kar tekrar yavaş yavaş yağmaya başlamıştı. Hava kararıyordu. Şehrin sokak lambaları ise yeni yeni yanmaya başlamıştı. Artık üşümüyordum. Bu sorulara beynimde cevaplar bulmaya çalışıyordum. Fakat net cevaplar ortaya çıkmıyordu. Bu durumu düzeltmek için birçoğumuzun elinden bir şey gelmeyebilirdi. Ama, eğer bu insanlar için birazcık olsun üzülemiyorsak, kalbimizin bir köşesinde küçük bir sızı duyamıyorsak, onlara yardımcı olma çabasını kendimizde hissedemiyorsak hepimiz suçluyduk.
Net cevaplar bulamasam da bir sonuca ulaşmış olmanın sevinciyle durağa gelmiş olduğumu fark ettim. Otobüse bindim. Elimi cebime attım. Cebimde hiç param yoktu.
__________________
SEN VURDUN DA BEN ÖLMEDİM Mİ?
realsnatch is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski06-06-06, 17:34  #3
realsnatch
 
realsnatch'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Mar 2006
Ülke / Şehir: İstanbul
Mesajlar: 43
İstanbul (öykü/deneme)






İSTANBUL’U YAŞAMAK


Yapayalnız oturuyorum bahar kokan bir nisan gününde. Sahil boyu çok kalabalık. Bilinçsiz kitleler savrulup duruyorlar bir o yana bir bu yana. Martılarsa her zamanki gibi hüzünlü bir meltem gibi süzülüyorlar gökyüzünde. Kimisi eski bir tekne üzerinde pinekliyor, kimisi vapurların etrafında bir simit tanesi kapma peşinde.

Bir an insanın onlar gibi olası geliyor. Özgürce, umarsızca, uçmak, uçmak, hiç durmadan, sonsuza dek. Bu güzel şehrin insafsız görünen yığınlarından çok uzakta, olabildiğice uzakta. Evet, insafsız milyonlardan çok uzaklara. Bu şehir çok büyük, çok geniş, çok zalim, çok güçlü, çok dayanıklı, çok görmüş geçirmiş. Bütün bu özellikler bünyesinde İstanbul’un. Tüm bunları toplayınca “büyüleyici” diyebiliyor insan sadece. Büyülü kent; İstanbul…

Önümden geçen simitçinin, yanımdaki bastonlu dedenin, büfeden gelen arabesk bir türkünün, vapurların, martıların, küçük balık teknelerinin sesleri geliyor kulağıma. Yüzyıllar öncesinden gelen paslı bir melodi gibi. Ama ne güzel bir melodi! Evet, kısacası İstanbul konuşuyor. Büyük bir bestekarın bestesi gibi büyülüyor. Ben İstanbul’u dinliyorum, bir şairin dediği gibi. Ama, bir farkımız var. Benim gözlerim kapalı değil. Bu güzelliğe gözlerimi yummak ona haksızlık etmek gibi, ayıp etmek gibi geliyor. Doyasıya bakıyorum İstanbul’a, boğazın havasını ciğerlerime çekerek.

Düşünüyorum. Ne olaylara tanık oldu bu şehir? Ne insanlar tanıdı? İyi ve kötü. Asırlar boyunca. Keşke bir imkanım olsaydı da gerilere gitseydim İstanbul’da. Hiçbir şeye müdahale etmeden, yalnızca izleyici olarak, şöyle bir baksaydım. Mesela Bizans dönemine bir göz atsaydım. O yıkılması çok zor surlar inşa edilirken bir izleseydim. Hatta o surları inşa eden ustanın düşüncelerini bir okusaydım. Acaba neler düşündü? Dünyanın en güzel şehirlerinden birinin çevresini sardığının farkında mıydı? Pek sanmıyorum. Doğu Roma’nın başkenti. Onların tabiriyle Konstantinapolus. En azından Ayasofya’nın o zamanki halini bir görseydim.

Gerilerden biraz ileriye gideyim. Osmanlıya doğru. Koskoca bir cihan hakimiyeti. Üç kıtaya nam salmış dev bir imparatorluk. Ve bu imparatorluğun başkenti güzel İstanbul. Nasıldı acaba o zamanlar? Kim bilir nasıl güzeldi. Bir de büyük Fatih’i görmeyi çok isterdim. Bu şehri bize, İslam medeniyetine armağan eden dahiyi. Evet, tam bir dahi. Böylesine genç bir yaşta binlerce yıllık bir imparatorluğu yıkan, alınmasının imkansızlığı dillere destan olan bu şehri fetheden, çağ açıp çağ kapatan, yedi dil bilen, alim ve edip çok değerli bir şahsiyet. Tarihte eşine az rastlanır bir kabiliyet.

Onu düşününce birbirinden çok farklı iki ruh haline giriyorum. Bir çeşit dilemma. Önce çok gurur duyuyorum. Böyle bir ecdadın torunu olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Damarlarımdaki kan bile farklı akıyor adeta. Daha sonra kendimden utanma hissi doluyor iliklerime kadar. Yerin dibine geçiyorum neredeyse. Böyle bir ecdadın torunu olarak neden büyük işler yapmadım, yapamadım diye.

Gözlerimi gezdiriyorum İstanbul semalarında. Güzel bir ressamın tablosu gibi minareler dikkatimi çekiyor hemen. Bu şehrin olmazsa olmazları güzel camilerimiz. Bu seferde bir başka dahi Mimar Sinan’ı düşünüyorum. B. Rahmi onun için “On parmağı on ulu çınar gibi, her yerden yükselir” diyor. Gerçekten de öyle, asırlık çınarlar gibi. Keşke Koca Sinan Süleymaniye’nin temelini atarken yanında olsaydım da sorsaydım. “Büyük usta! Nasıl yapıyorsun bu muhteşem mabetleri? Nedir bu işin sırrı? Anlat, Allah aşkına!”

Biraz günümüze yaklaşıyorum. Bu köklü imparatorluğun son yıllarına doğru. Bir de o günleri görmek isterdim. Batı’nın “hasta adam”ını yatağında bir ziyaret etmek isterdim. Hiç olmazsa sıcak bir çorba pişirip vermek isterdim. Dua ederdim bol bol.

Bir de bu şehrin yaşadığı son işgali görmek isterdim. Boğaza demir atmış itilaf gemileri. Can çekişen bir şehir. Can çekişen bir ülke, bir millet. Sonra büyük Kurtuluş. Gemilerin geldikleri gibi geri gitmeleri. Tekrar Türk hakimiyeti. Yeni bir ülke, yeni bir devlet.

Rüya gibi gerçekten. İstanbul’u dinlerken birden uyanıyorum. Burnumun dibinde bir gül. Kıpkırmızı. Gülü tutan bir el. Başımı kaldırıyorum. Bir çingene ısrarla uzatıyor gülü. “Abi, yeter ya, bir cevap ver. Alacak mısın? Ayakta uyuyorsun valla”. Birden olan bitenin farkına varıyorum. “Teşekkür ederim, almayacağım”. Üstü başı kirli çingene kız yavaş yavaş uzaklaşıyor, başka müşteriler bulmak için.

Aklıma bir önceki gün okuduğum, A. Haşim’in çingenelerle ilgili bir yazısı geliyor. “Çingene, insanın tabiata en yakın kalan bir cinsidir. Zannedilir ki, bu tunç yüzlü ve fağfur dişli kır sakinleri, insan şekline girmiş bir takım neşeli ağaçlardır. Çingene, bizzat bahardır. Çocukluğumda gördüğüm baharlardan bugün hatırımda kalan hayal, yeşil, kırmızı, sarı şalvarlar giymiş, şarkı söyleyen ve el çırpan bir alay genç kız içinde, tahta zurnasını çalıp, bu musikinin vahşi kahkahaları andıran yeknesak akisleriyle yeşil vadileri uzun uzun inleten genç bir çingenedir” diyor Haşim. “İnsan şekline girmiş neşeli ağaçlar” enteresan bir ifade doğrusu. Ama çingenenin bahar olduğu mevzuunda yazara katılmamak elde değil.

Saatime bakıyorum. Vakit epey ilerlemiş. Boğazın karşısına bakıyorum. Hava tamamen kararmış. Şehrin ışıkları yanmış. İstanbul’un gerdanı ışıldıyor bir peri masalı gibi. Gökdelenler daha bir belirgin. Vapurlar herhalde son seferlerini yapıyorlar. Hava biraz soğumuş. Montumu giyip, fermuarını çekiyorum. Bir titreme geliyor içimden boğaz kadar derin. Bu şehir geceleri bir başka güzel. Büfeci gençten bir çay daha istiyorum. “Aman, sıcak olsun” diye eklemeyi de ihmal etmeden. Bir de sigara yakıyorum. Gecenin keyfini çıkarıyorum.

Kız kulesine bakıyorum şimdi de sigaramın dumanını üflerken. Sonra derin bir nefes alıyorum boğazdan çalarcasına. Biraz önceki çingene kız yine geliyor. “Al abi, hepsini sattım, bu son gül benden olsun”. Kızın gözlerindeki ifade “Bir sevgilin yok herhalde, acıdım sana” der gibi. Haşim’e şimdi daha çok hak veriyorum. Bu çingeneler tabiattan bir parça gibi. Beni kız kulesine bakarken izledi galiba. Kız kulesinin İstanbul’da aşkın sembolü olduğunu bilmeyen mi var? Kule ile ilgili anlatılan sayısız mitolojik ya da efsanevi öyküleri hiç duymayan mı var? Biraz utanarak gülü alıyorum. Teşekkür etmeme fırsat vermeden kız gözden kayboluyor. Kızın gözlerindeki ifade pek de haksız değil aslında.

Çantamı alıp kalkıyorum daha fazla üşümeden. Kendi kendime söyleniyorum. “Ben zaten yeterince hüzünlüydüm. Bu gül de nereden çıktı şimdi? Neyse!”. İçim dışım İstanbul dolu bir halde yürürken Ümit Yaşar’ın bir şiirinin son dizeleri dilime dolanıyor. “İnsan bir kere sevmeye görsün, anladım. Nereye gidersen git, orada İstanbul.”

__________________
SEN VURDUN DA BEN ÖLMEDİM Mİ?
realsnatch is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski07-06-06, 16:35  #4
komutan
 
komutan'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2006
Ülke / Şehir: Vatansız yerden
Mesajlar: 924

Tebrik ederim seni...
Ben çok beğendim...
komutan is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski07-06-06, 22:37  #5
realsnatch
 
realsnatch'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Mar 2006
Ülke / Şehir: İstanbul
Mesajlar: 43

Teşekkür ederim komutan...:-)
__________________
SEN VURDUN DA BEN ÖLMEDİM Mİ?
realsnatch is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski07-06-06, 22:51  #6
mektup
 
Giriş Tarihi: Apr 2006
Ülke / Şehir: istanbul
Mesajlar: 216

bencede güzel bir deneme
arif sağ arabesk türkü çalıyor dediğini duymasın
__________________
...Pencereleri açmalı, kitapları düzenlemeliyim
Belki bir yağmur yağar akşama doğru
Yarıda bıraktığım şiirleri tamamlarım...ahmet telli
mektup is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski08-06-06, 19:14  #7
melnur
Yazıyaz Grup
Genel Koordinatörü

 
Giriş Tarihi: Aug 2005
Mesajlar: 8,040

Alıntı:
Sayın realsnatch şöyle demiş:

Aklıma bir önceki gün okuduğum, A. Haşim’in çingenelerle ilgili bir yazısı geliyor. “Çingene, insanın tabiata en yakın kalan bir cinsidir. Zannedilir ki, bu tunç yüzlü ve fağfur dişli kır sakinleri, insan şekline girmiş bir takım neşeli ağaçlardır. Çingene, bizzat bahardır. Çocukluğumda gördüğüm baharlardan bugün hatırımda kalan hayal, yeşil, kırmızı, sarı şalvarlar giymiş, şarkı söyleyen ve el çırpan bir alay genç kız içinde, tahta zurnasını çalıp, bu musikinin vahşi kahkahaları andıran yeknesak akisleriyle yeşil vadileri uzun uzun inleten genç bir çingenedir” diyor Haşim. “İnsan şekline girmiş neşeli ağaçlar” enteresan bir ifade doğrusu. Ama çingenenin bahar olduğu mevzuunda yazara katılmamak elde değil.[/font]
Yazı benim de hoşuma gitti, Sn realsnatch;

İstanbul sevgisi bir başka...
Zaman zaman insanı bunaltsa da kopmak bir türlü mümkün olmuyor.

Loş ışıklar altında, İstiklal caddesinde başıboş dolaşmanın keyfini başka nerde bulur insan! Ya da Ortaköy'de denize karşı balık yemenin. Adalara yol alan bir vapurda olmak vardı şimdi; ya da köprüaltındakilerle ucuz şarap içmenin keyfi...

Bir de çingeneleri var tabii bu güzel şehrin.
Yüreklerinde çeşit çeşit çiçekler...

"Şimdi İstanbul'da olmak vardı."
melnur is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski09-06-06, 01:04  #8
realsnatch
 
realsnatch'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Mar 2006
Ülke / Şehir: İstanbul
Mesajlar: 43

Teşekkür ederim Sn Melnur;
İstanbul bambaşka bir şehir, bambaşka bir güzellik. Onu keyfini çıkaramamak buyuk bir kayıp olurdu doğrusu...
__________________
SEN VURDUN DA BEN ÖLMEDİM Mİ?
realsnatch is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski10-06-06, 20:42  #9
realsnatch
 
realsnatch'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Mar 2006
Ülke / Şehir: İstanbul
Mesajlar: 43
AMBULANS (Öykü) 1. Bölüm

AMBULANS
Bir gürültü geldi. Sesi duyar duymaz aniden irkildim. Üzerinde oturduğum gülkurusu rengindeki koltuğun yan tarafında duran, yarısı içilmiş çay bardağı, içindeki metal kaşık ve altındaki tabakla birlikte yere düştü. İçindeki yarım bardak çay kırmızı, beyaz ve koyu yeşil renkli, koltuk bitiminden kapıya kadar boydan boya serili duran yün halıya döküldü.
Daha sonra dizlerimin üzerinde yarı açık ters bir şekilde duran kitap gözüme ilişti. Kitabı gördükten sonra ders çalışırken uyuyakaldığımın farkına vardım. Ayağa kalkmamla birlikte kitap ta yere düştü. Yarı uykulu halimle kitabı yanımda duran ufak sehpanın üzerine koymayı akıl edemedim.
Gelen ses bir ambulansın sesiydi. Pencereden dışarıya baktım. Bir şey göremedim. Evin dış kapısına doğru ilerledim. Alelacele ayakkabılarımı giydim. Çok eski ve ahşap olan kapıyı açtım ve dışarıya çıktım. Evimizin önünü çoğu zaman gölgede bırakan, benden daha yaşlı olduğunu bildiğim asmanın yaprakları arasından gözlerime ulaşan güneş ışıkları gözlerimi birkaç saniyeliğine kamaştırdı.
Sesin geldiği yöne doğru, evimizin önüne gelişigüzel bir şekilde döşenmiş büyüklü küçüklü renk renk taşların üzerine basarak koşar adımlarla yürüdüm. İki katlı ahşap evimizin yokuş tarafına doğru yaklaştım. Tam dönmek üzere iken ayağım kaydı. Düşmekten son anda kurtuldum. Evin yan duvarına bitişik tarihi sayılabilecek çeşmenin yan duvarına sol elimi ve musluğun duvara uzanan sarı renkli, biraz küflü, metal boru kısmına sağ elimi dayayarak başımın taşa çarpmasını engelleyebilmiştim.
Çeşme açık bırakılmış, şarıl şarıl akıyordu. Akan soğuk su çeşmenin önündeki dikdörtgen beton bloktan aşağıya akarak orayı çamur haline getirmişti. “Bu bizim Nuri’nin işi” diye düşündüm içimden.
Nuri bizim karşı komşumuz Naciye teyzenin küçük oğludur. Nuri altı yedi yaşlarında, üstü başı sürekli toz toprak içinde yaramaz mı yaramaz bir çocuktur. Zaman zaman mahallenin altını üstüne getirecek kadar haşarı olan bu Nuri, her zaman insanlara yaka silktirir. Aslında çok akıllı bir çocuktur bizim Nuri ama o aklını hep haylazlıkta kullanır. Ona her zaman “Şu çeşmeyi açık bırakıp gitme oğlum!” diye kızmama rağmen o hiç ama hiç aldırmaz. Onun açık bıraktığı çeşme yüzünden neredeyse başımı yarıyordum. “Bir daha ki sefere ona sağlam bir ceza vereceğim” diyerek ambulansa doğru yürümeye devam ettim.
Büyüklü küçüklü, kadınlı çocuklu bir kalabalık da ambulansın peşinden gidiyordu. Ambulans evimizin arka tarafından yukarıya doğru uzanan taşla döşeli dar yola girmeye çalışıyordu. Kalabalığın içine ben de girdim. Ambulans, önünde çocuklardan oluşan kalabalığa rağmen dar yola dönmekte zorlanmadı. Elli yüz metre daha ilerledikten sonra dört katlı apartmanın önünde durdu. Bu apartman bizim evin tam arkasına düşer ve bizim evden yüksektir. Ambulansın arka kapısı açıldı ve iki tane görevli aşağıya indi. Hızla apartmanın kapısından içeriye girdiler. Bu arada kalabalık daha artmıştı. İnsanları yüzünde yarı merak yarı tedirginlikle karışık tuhaf bir hal kendisini belli ediyordu.
Çocuklarda hiçbir değişiklik yoktu. Ambulansın lastiklerine ellerindeki çubukları sokup, bir yandan da farlarını oynuyorlardı. Ben de meraklı bir hal içinde çocukları seyrederken bizim Nuri’yi ve arkadaşlarını gördüm. Yine bütün elbiseleri pislik içindeydi. Her zamanki gibi bütün çeteyi toplamış, ellerinde oyuncak tabancalar Nuri’nin peşinden bir oraya bir buraya koşuşturuyorlardı.
Yaklaşık iki üç dakika kadar geçti. Kendi kendime “Bu kadınlar neden fısıldayıp duruyorlar?” derken apartmanın kapısı açıldı. Yıllardır kullanılmış olduğu her halinden belli olan koyu kahverengi, kimi yerleri yırtılmış bir battaniyenin içine yatırılmış bir kadın çıktı. Görevlilerden biri battaniyenin bir ucundan, diğeri de öbür ucundan tutmuş kadını ambulansa taşıyorlardı. Kadının sol bileğinde ve boynunun çeşitli kısımlarında kesikler vardı. Oluk oluk kan akıyordu. Battaniye çoktan kana bulanmıştı bile. Kadının gözleri kapalı, tamamen hareketsiz haldeydi. Ama nefes alıp almadığını bilmiyordum.
Vücudumun titrediğini hissettim. Hatta biraz midem bulandı. Kadın kanlar içindeydi. Ürktüm. Biraz geriye çekildim.
Çocuklar ise meraklı meraklı battaniyeye yaklaşıp, içine doğru kafalarını uzatıyorlardı. Hele bizim Nuri neredeyse battaniyenin içine düşecekti. O apartmanda oturan yakından tanıdığım Sevim teyze ise çocukları uzaklaştırmaya çalışıyordu.
İlk defa böyle kanlar içinde birini görüyordum. Ürkmeme rağmen kendimi bakmaktan alıkoyamıyordum. Kaldırımın kenarında ise ayakları çıplak, ufacık, sevimli bir kız çocuğu dikilmiş kanlar içindeki kadına bakıyordu. Kızın gözlerindeki ifade öylesine donuktu ki, hareketsiz, buz gibi duran o kızın hali bana kadının durumundan daha ürkütücü ve garip geldi.
Ben böyle düşünürken kalabalığın arasına bir polis arabasının geldiğini yeni fark etmiştim. Otomobilden ellerinde telsizle iki polis indi. Kalabalığı yaralı kadının yanından uzaklaştırdı. Bu arda üzerindeki beyaz önlükten doktor olduğu anlaşılan biri, kadının nabzına baktı. “Yaşıyor” dedi.
Kadını tekrar battaniyeden tutarak arka kapıdan sedyesi olmayan ambulansa yerleştirdiler. Önlüklü adamda girdi. Kapı kapatıldı. Görevliler ambulansa bindi. Araç çalıştı. Fakat hemen ilerleyemedi. Kalabalık ambulansın dar yoldan çıkmasını en az beş dakika kadar geciktirdi. Sonra ambulans süratli bir şekilde uzaklaştı. Ardında koşan çocuklar da dağılıp gittiler.
Bu arada polisler apartmana girip, bir süre sonra çıktılar. Sevim teyzeyle konuştular. Polislerden biri elindeki küçük not defterine bir şeyler yazdı. Daha sonra ekip otosuna binip, onlar da gittiler.
Ortalık sakinleşti. Sevim teyzenin yanını dört beş tane kadın sardı. İçlerinde en uzun boylu ve şişman olanı, gözleri yaşlı Sevim teyzeye, soran gözlerle;
- Ne oldu Sevim abla? Fatma kendini intihar mı etti? Anlat Allah aşkına, anlat!
Gözlerindeki yaşları silen Sevim teyze derin bir nefes aldıktan sonra;
- He ya! Aylin Hanım öyle oldu. Kendini intihar etmiş kadıncağız. Aylin Hanım tekrar sordu;
- Ayol nasıl intihar etmiş kendini?
- Evde çay şekeri bitmiş. “Yukarı Fatma’ya çıkayım da onda varsa biraz şeker alayım, hem de az laflarız” demiştim. Yukarı çıktım. Tam kapının zilinin çalacaktım ki, bir d baktım kapı aralıklı duruyor.
- Eee?
- Sonra kapıyı hafifçe ittim. Kapı açılıverdi.
- Eee?
- “Kız Fatma evde yok musun? Nerdesin?” dedim. Hiç ses gelmedi.
Kısa boylu, ağzında sakızı, kucağında küçük çocuğu olan kadın meraklı meraklı;
- Eee…Sonra ne oldu, Sevim abla?
Sevim teyze sert sert birkaç kere burnunu çektikten sonra;
- “Dur yavrum. Patlama. Anlatıyorum” diye hafifçe azarladıktan sonra devam etti.
- Terliklerimi çıkardı. İçeriye girdim. Hiç kimseler yok. Tekrar seslendim. Yine ses yok. Şöyle bir etrafa göz gezdirdim. Mutfak kapısının dibinde kıpkırmızı kanlar akıyor. Hemen giriverdim mutfağa. Bir de baktım! Ne göreyim a komşular? Kadıncağız yerde kanlar içinde boylu boyunca uzanıyor.
Kalabalıktaki kadınlardan çeşitli eyvahlar yükseldi. Kimisi de ellerini dizine vurarak;
- Vah zavallıcık!
- Vah talihsiz Fatma!
- Yazık yavrucağıza!
Sevim teyze ağlayarak devam etti.
- Cam şişeyi kırmış. Keskin tarafıyla bileğini, boğazını kesmiş. O yerde kanlar içindeki yatışı hala gözlerimin önünden gitmiyor. Hemen aşağıya indim. Bizim beye anlattım vaziyeti. O da hemen telefona sarıldı. Sonra da ambulans, polisler falan geldi.
Kucağında çocuğu olan kadın, çocuğu indirip, “Hadi sen arkadaşlarınla oyna” deyip, eliyle arkasına vurduktan sonra ağzında çiğneyip durduğu sakızı çıkarıp, eşarbının sallanan kısmına yarım yamalak yapıştırdı. Ve laubali bir ses tonuyla;
- Peki, bu kadının kocası olacak, Eşref denen o adam nerelerde?
Sevim teyze;
- Ah! O uğursuz herifin adını ağzına alma! Zaten ne olduysa onun yüzünden oldu.
Yüzünde bir tiksinme ile;
- Pis, mendebur sarhoş. Kim bilir nerelerde zıkkımlanıyor. Her Allah’ın günü içip içip geliyor. Sonra sabahlara kadar masum kadını dövüyor.
Kalabalıktan bir kadın;
- “Eli kırısın inşallah! Nedir bu kocalardan çektiğimiz yahu? Yemek yap, sil, süpür, ütü yap, çamaşır yıka, bulaşık yıka, çocuklara bak. Ondan sonra bir de akşamüstü dayak ye. Tövbe tövbe!” diye söylendi.
Sevim teyze tekrar devam etti;

__________________
SEN VURDUN DA BEN ÖLMEDİM Mİ?
realsnatch is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski10-06-06, 21:26  #10
realsnatch
 
realsnatch'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Mar 2006
Ülke / Şehir: İstanbul
Mesajlar: 43
AMBULANS (Öykü) 2. Bölüm

- Daha dün gece yine dövdü kadını. Fatma’nın feryatları taa bizim eve kadar geldi. E, sonunda kadın dayanamadı bu ızdıraba, kıydı canına.
Sonra birden aklına yeni bir fikir gelmiş gibi gözleri parladı ve;
- Ay! Ben merak ederim şimdi kadını. Ne oldu acaba? Yazık garibimin kimi kimsesi de yok. Yalnız başına yavrucağızım. Ah! Ah! O domuz herif yok mu o herif? Yedi bitirdi ay gibi güzel kadını. A komşular ben hastaneye gideyim bari. Burada böyle beklemekle olmayacak.
- Git! Git! İyi olur. Hiç bekleme.
- Ay! İnşallah kurtulur.
O sırada ben kadınların bu konuşmasını dinlerken Sevim teyze ile göz göze geldik. Ben yolun karşısında kaldırım boyunca uzanan taşın üzerinde oturuyordum. Sevim teyze bana bakarak eliyle bir işaret yaptı. Beni çağırdığını anladım. Hemen koşarak yanına gittim.
- Buyur Sevim teyze.
- Hastane nerede biliyor musun?
- Biliyorum.
- Beni oraya götürür müsün?
- “Götürürüm” dedim hiç düşünmeden.
Gitti. Üstüne ince bir hırka aldı. Birlikte yokuştan aşağıya inip, bir dolmuşa bindik. Hastaneye gittik. Yol boyunca benimle hiç konuşmadı. Ben de hiç soru sormadım. Hastaneye vardığımızda saatin kaç olduğunu merak ettim. Koluma baktım. Saatim yanımda değildi. Gökyüzü yavaş yavaş kararıyordu. Saat beş buçuk civarında olmalı diye düşündüm. Hastanenin büyük kapısından içeriye girdik. Sevim teyze ile yan yana dikiliyorduk. Hastanenin önünde çok yoğun ve boğucu bir koku vardı. Sevim teyze bir süre etrafına bakındı. Sonra bana baktı. Ben de karşıda ufak bir bölmeyle ayrılmış üzerinde “Danışma” yazan yeri elimle işaret ederek;
- “Oraya sorabilirsin Sevim teyze” dedim.
Danışmaya yaklaştık. Bölmenin arkasında orta boylu, kısa esmer saçlı, burnu biraz sivrice, üzerinde mavi gömlek olan bir adam vardı. Elinde bir kalem, önündeki kâğıtları karıştırıyor, çeşitli işaretler koyuyor, bir yandan da diğer eliyle kafasını kaşıyordu.
Sevim teyze sessizce;
- Bakar mısın evladım?
Adam hiç oralı olmadı. Ya hiç duymadı ya da duymazlıktan geldi. Sevim teyze tekrar;
- Bakar mısın evladım?
Adam yine cevap vermedi. Sevim teyze sesini bu kez biraz yükselterek sorusunu yeniledi. Adam kalemi tuttuğu elini havaya kaldırarak;
- “Bir dakika teyze ya! Görmüyor musun? Meşgulüm” diye bağırdı ve biraz önce yaptığı rutin işlemleri yapmaya koyuldu.
Biz ise çok şaşkındık. Sevim teyze bir müddet bekledi. Adamda hiçbir tepki yoktu. Sevim teyze cesaretini toplayarak bu defa daha kendisinden emin bir şekilde;
- Evladım! Bir şey soracaktım.
- Hiç beklemesini bilmezsiniz zaten. Ne oldu? Ne istiyorsun?
Sevim teyze tam cevap vermek için ağzını açacaktı ki, adamın önündeki bölmenin üzerinde duran açık sarı renkli, tuşları kirlenmiş telefon çalmaya başladı. Adam telefonu açtı konuşmaya başladı.
- “Efendim, evet söyle, tamam, tamam, bilmiyorum, belki, hı, hı, hı, hı, bir de Çetin abiye sor” dedi ve kapattı. Derin bir of çekti. Sevim teyzeye bakarak;
- Evet, teyze söyle.
- Şey.
- Ney?
- Bir hastaya bakmıştım da.
- Kim?
- Fatma.
- Ne Fatma’sı teyze. Dalga mı geçiyorsun benimle?
- Yok evladım. Estağfurullah!
- Soyadı yok mu bunun?
- Var.
- Söylesene.
- Şey… Soyadı. Bilmiyorum ki.
- E, ben de bilmiyorum o zaman.
Sonra baktım olmayacak. Ben girdim araya.
- “Amca” dedim. Adam yüzünü bana çevirdi.
- Ağır yaralı birine bakmıştık biz. Daha yeni gelmiş olmalı hastaneye.
- “O zaman beni ne uğraştırıyorsunuz. Gidin bakın acile” deyip tekrar uzun bir of çekti. Sonra koridordan hızlı adımlarla geçmekte olan bir hemşireye bakarak;
- Ayşe Hanım!
Üzerinde klasik hemşire giysileri bulunan, uzun sarı saçlı, beyaz tenli, güzel kadın;
- Buyur Hüseyin Abi.
- Son otuz kırk dakika içinde acile gelen bir vaka var mı?
- Var. Ağır yaralı bir kadın geldi. Boynu ve bileği kan içinde bir kadın, intihar etmiş.
Tam bu sırada Sevim teyze araya girdi.
- “Ha! İşte, bu Fatma, bizim Fatma” dedi heyecanlı bir şekilde. Sonra suç işlemiş küçük bir çocuk gibi sustu.
Hemşire;
- Çok kan kaybetmiş. Kurtaramadılar.
Sevim teyze bir hemşireye bir de adama baktı. Gözlerinden yaşlar süzüldü. Adam umursamaz bir edayla;
- Teyze, ölmüş işte. Gidin başımdan artık.
Sevim teyze başını eğdi. Yavaşça yürüyerek hastaneden çıktık ve eve gittik.
Evin önüne geldiğimde Nuri’yi gördüm. Bacaklarımdan çekiştiriyordu. “Hadi top oynayalım abi” diye.
- “Seninle hiç uğraşamam Nuri. Git başımdan!” dedim.
Eve girdim. Hemen odama gittim. O gün hiç uyuyamadım. Çünkü gece boyunca kulaklarımda “Sevim teyze, zavallı kadın, zavallı Fatma, canına mı kıydı, mendebur herif, domuz herif, sarhoş Eşref, ölmüş işte!” sesleri ambulansın sesiyle birlikte yankılanıp durdu.
__________________
SEN VURDUN DA BEN ÖLMEDİM Mİ?
realsnatch is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla


Şimdi Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Foruma mesaj değil yazabilirsin
Forumdaki mesajlara değil cevap yazabilirsin
Foruma dosyadeğil ekleyebilirsin
Forumdaki mesajınıdeğil düzeltebilirsin.

vB KoduAçık
Smilies Açık
[IMG] Kodu Açık
HTML Kodu Kapalı

Benzer Konular
Konu Konu Yazarı Forum Cevaplar Son Mesaj
Programlama dillerine genel bakış petricli Bilişim 1 14-06-05 11:19


Forum saati Türkiye saatine göredir. GMT +3. Şuan saat: 16:03.
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)


Powered by vBulletin
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Bu sitede yazılan her yazıdan yazarları sorumludur. Yazıyaz Forum'da yer alan tüm içeriğin her hakkı Yaziyaz.com'a aittir. İzinsiz kopyalanamaz ve yayınlanamaz.
Evrim | Evrim nedir? | Mutasyon nedir? | Küresel ısınma | Yazı yaz