"Seviyenin olmadığı bir yerde ne özgür düşünce, ne de demokratik bir ortam oluşabilir." Lütfen forum kurallarını okuyunuz. |
||||||||||
![]() |
| |||||||
| Mütercim'den Öykü Denemeleri / konusu ne, nedir, nasıl, kim, kimdir, nasıldır? - Öykü - Deneme Çalışmalarınız... |
![]() |
|
|
Konu Araçları |
| #1 | |
Uzaklaştırıldı Giriş Tarihi: Oct 2007
Mesajlar: 185
| Vampir Lanet olası araba yüzünden tam bir buçuk saat geç kaldım St.Vincent akıl hastanesindeki işime. Topu topu yarım saat sürmeyecek bir seans için bu kadar telaş. Aklını kaçırmış biriyle ne konuşacak ki doktor, da ben de tercüme yapayım? Park yeri bulmak da zor şehirde. Melbourne tramvay ağları yenileneli beridir yollar da değişti. Her taraf para tuzağı. Değnekçiler yarine makineler var. Yerini bulunca makineye saatlik para atıyorsun, o da bir kağıt veriyor sana. Bunu arabanın ön camına koyuyorsun. Tamam. Sonra güzel gri üniformalı görevliler kontrol ediyor fişleri. Girmeden bir de sigara içeyim. Epey hareketli bir sabahtı. Neyse arabayı da tamir ettirdik. Bugün tamirciye çalışacağım. Üstüm başım da sigara koktu. Telaşla ikinci kata çıktım. Kendimi tanıttım. Doktor Wong meşgul. Bekleyeceğim. Bari faturamı hazırlayayım. Tam o sırada kısa boylu, Asya'lı psikolog geldi. Yanında asistanı. Uzun boylu bir Kanada'lı. Ayşe Hanım getirilsin. Getirildi. Başı bağlı, garanti Ankara'nın köylüklerindendir. Ben etnoloji uzmanı değilim ama koyu kırmızı , yerleri süpüren etek ve rengarenk çetikler giyen birisini görsem Ankaranın köylükleri aklıma gelir. Belki de değildir. Konyalı da olabilir. ‘ Ayşe hanıma sorar mısınız kanını içmek isteyenler kimlerdi?’ Aha. Gene tam delisine çattık. Bu görüşme uzun sürmez, ben de ikinci işime geç kalmam. Göz kliniğine gideceğim daha. Şu Batı sağaltım tekniğiyle Doğu'luyu tedavi etmeye kalkan psikoloji ilimcilerine acıyorum. İşleri zor. ‘ Ayşe hanım ben tercümanım. Söyler misin senin kanını içmek isteyen kim?’ ‘ Vampirler vaa. Bi gız bi eekek’ ‘ Neredeler?’ ‘ Ön baaçede otruyolaa, uzun boylu, gız olanınıng sııtı bana donük’ ’Sırtı dönük oturan iki kişi varmış Dr.Wong’ ‘ Pekii sen neredesin?’ ‘ Ben geçiyom , şööle geç diyolaa ganımı emicek vampiir’ ‘ Ayşe hanım biraz da kocasını anlatsın bakalım’ ‘ Teecuman şunu diyivee, I no sipik ama I andırsiteen, bana iğne yaptılaaa, yapmayin didim yaptilaa soona da iki beyaz hap vaadı elinde şu kısa boylu olanın, zoola içiidiler’ ‘ Zorla ilaç içirmişsiniz Dr. Wong’ ‘ İçirirler. Hastasın sen. Söyle ona, hasta o, psikolojik bozukluğu var onun için ilaç veriyoruz. Evde de ilacını içmeyince böyle uçuyormuş’ ‘ Evde de ilacını almalıymışsın Ayşe hanım, senin ruh hastalığın varmış’ ‘ Yok benim bi şiim. İlac almak istemeeyon. Bunların hepsi gocamın suçu, gaynanam bu garı deli, seni ben büyüttüm buna bi şey veeme deyomuş, gardaşlarım yengemler hep bir olmuşlaa bana manyaksın sen deyoolaaa. Gocam da onlaala bir oluyo ben istemeeyon, her gün her gün geliyo’ Elini bileğinden geriye bükerek bir şey pompalıyormuş hareketi yaptı. ‘..benim üstüme çıkıyoo..emeceğemiş beni..ganımı emicek..bıktım hep üstüme çıkıyo..depişeceemiş..ganımı emcek’ ‘ Kocası her gün üstüne çıkıyormuş’ ‘ Tamam tamam, şimdi sen dooru odaya Ayşe, ilacını güzel güzel alırsan seni eve gönderiririm; yoksa odaya! Ayşe hanım oda lafından irkildi. Hafif yan dönerek, utanırmış gibi, baş örtüsünü düzeltti. Kalktı, Doktor Wong'a yaklaşıp sırtını okşadı ‘ I go home darlink, I teyk incekşın ok, no oda, no odaa’ Kanada'lı asistan Ayşe hanımı odadan çıkardı. ‘ Kocasını alalım içeriye’ Ak saçlı bir adam, Mehmet bey, çoktan emekli. Belli. İki oğlu ve bir kızı üniversite bitirmiş. 1969 da gelmişler 2 çocukla Avustralya'ya. Garanti Ford fabrikasında çalışmıştır, hemen tüm diğer Türkler gibi. Mülayim bir adama benziyor. ‘ Buna bi şeyler oldu. İlacını alsa iyi ama ilacını almayınca böyle kafayı yiyor. Vampir diyor. Çocuklar da bıktı. Kızım psikoloji okudu, o bile başını alamadı bununla. İlacını alsa iyi kadın da. Ne zaman eve gidecek?’ ‘ Daha eve gidemez. Bu bir akıl hastalığı. Kadının beyninde bir takım salgılar aşırı salgılanıyor. Verdiğimiz ilaç bu salgıyı dengeliyor. O zaman iyi ama bir süre daha böyle ilaç almaz da eski krizlere girerse, korkarım bir daha ki sefere ilaç da işe yaramaz.’ ‘ İlacını alsa. Evde iyi idi amma. Siz bıraksanız da ben versem ilacını?. Gelsin eve..’ ‘ Gelemez. Siz de bu tedavi bitene kadar hastaneye gelmeyin. Sinirleniyor. İşimiz zorlaşıyor. Gerekirse kızınız arasın, telefon edebilirsiniz. Sizi görünce vampir gördüm diyor.’ Amca boynu ve beli bükük çıktı. Dışarıda buldu beni. ‘ Gördün mü tercüman oğlum, bir şeyi yoktu bu kadının. Ne zaman o dincilerin arasına katıldı, böyle oldu. Eskiden bir şeyi yoktu. Sonra yanlızlıktan bu kahrolasıca ülkede bir dinci gruba girdi. Önce beni istemez oldu sonra da evde cinler var demeye başladı. İlacını alsa iyiydi amma. İyi kadın. Sonra bizim apartmanın çevresinde bir kaç eroinci görmüş. Korkmuş. Ondan beridir de vampirler kanımı emecek diyor..Aslında eroincilerden korkuyor...’ Dışarıda 46 numaralı, uyuklayan çınlamasıyla tramvay duruyor. Demir tekerlerin demir raylara sürtünme çığlıkları yırtıyor bilincimi..Gideceğim anasını satayım. Taksim'de bineceğim tramvaya, Ankara'nın ovasına gideceğim. Köyüme. Orada dünya yansa umurumda olmayacak. Orada ne Avustralya'lı gavur, ne de kıçı kırık bir tamire 95 dolar isteyen tamirciler olacak..Bir gün gideceğim. Mütercim Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 05-11-07 13:48 . |
|
| #2 | |
Uzaklaştırıldı Giriş Tarihi: Oct 2007
Mesajlar: 185
| BİR BAHAR SABAHI Arabam eski. Bozulacak tabii. Bir yıldır işte, yağmur çamur demeden, yağıdır, tuzudur, suyudur değişip tepe tepe kullandım, hatta hor kullandım da diyebilirim. Yok, Allah var iyi dayandı bu eski Ford. Emin usta da sağ olsun ‘ Git üç-beş ver kendine yani bir araba al hocam! ‘ demedi. Ora senin bura benim koşturdu, parça aldı taktı. Beni yolda bırakmadı Emin usta. Türkiye’den de tamirciymiş Emin. İşinin ehli. Zengin olur burada. Şu Yol Kenarı Yardım Ekibine de iyi ki üye olmuşum. Allah’ın işine bak, tam da göbeği dönerken motorun gazı kesildi. Bir şey değil, direksiyon kilitleniyor. Çok tehlikeli. Ya otobanda olsaydım? Şeytan kulağına kurşun! Şimdi ne yapacağım. Allah kahretsin. Saat 10.30'da Akıl Hastanesinde olmam gerek... Saat 9.30... Aklımı kaçıracağım. Şu RACV'ye bir telefon edeyim. Yok yok! Sen Emini ara.. Emin iştedir. Ya da başka bir yerde. Sen en iyisi ara bakalım Yol Kenarı Tamircilerini. 20 ile 40 dakika arası sürermiş. Tam olarak Sussex Street ve Gaffney street köşesindeyim evet! Bekliyoruım.. Çıktım arabadan, bu arada motor kaputunu açıp bakmalı. Belki çözerim. Yol sağlı sollu geniş, bahçeli evlerle çevrili. Sabah erken. Herkes işe varma telaşında. Benim araba durdu. Lanet olasıca. Motordan anlamayan ne yapar? Durun ben söyleyeyim; Kaputu açar açmaz, geçmişte çok kez olduğu gibi, araba tamir edilirken bakıp, aslında çok basit olan sorunlardan biri ile karşılaşıp ve hemen de tecrübenin, hafızanın kişiyi aldatmadan çözümü hatırlatacağını ummak! Evet, evet. Böyle umdum. Bakakaldım yağ ve kuş boku ve sonbahar yaprakları kırıntısı yüzeyine bir leke gibi yapışmış, sümüksü görünümlü kara motora; çeşitli ebatlarda kara lastik borular, rengârenk, oradan buraya giren ve çıkan kablolar, aygıtlar, anahtarlar, çubuklar, demir kütleleri, düğmeler ve elektrikçi bantları... İşte oradalar. Bunu planlamamıştım. Hafızamın beni bu kadar kötü bir şekilde yalnız bırakacağını ummamıştım... Geçmişte gözlemlediğim tamircilerden hiç birisi aklıma gelmiyor. Sorunlar da. Çözümleri de. Bir sigara yakmalıyım. Arabada unutmuşum. Neden almam ki sigaramı yanıma? İnsan arabadan inerken, hele bir de tiryakiyse, almalı sigarasını yanına, çakmağı da unutmamalı. Bir sigara yakıp bekleyeyim bari. Güneş de bir türlü doğmadı. Melbourne havası sanki İngiltere’nin kopyası. Ohh! şöyle sırtımı Bunnings Ucuz İnşaat Malzemeleri pazarının devasa duvarına da yaslayıp, çöktüm mü; beklerim. RACV gelecek. Emin'i çağırsam ne olacaktı sanki? Kim bilir nerede.”Doğan hocanın o kimilerinin sağlığını bozan, yuvasını yıkan Ford malı arabası bozulmuş yine” diyecek. “ Bana ne yahu!” diyecek. Haklı. Saat 10.00 olmuş. Şimdi gelir RACV. Yolun karşısında 90'lı yaşlarını süren şu teyze de bana bakıyor. Kıllandı kadın. Bahçede oyalanıyor bu saatte. Şu Avustralya’da da insanı yaşatıyorlar birader. Şu kadına bak. Canlı cenaze. Refah toplumu işte. Saçları da tüm diğer yaşlılar gibi mor renge boyalı! Bizde 65’ini yaşayan piramidin en üstünde sayılır. Başını da bağlar. Yakma! Bir sigara daha yakmamalıyım. Ayaklarımı dinlendireyim. Uzun süre çömelemiyor insan. Ne zor şey bu beklemek. Aman tanrım işe kesin geç kalacağım. Akıl hastanesindekiler dellenecek. Kesin bu işten para da alamam. Ne olursa olsun gideceğim bu randevuya. Hasta da zaten yatılıymış. Biliyorum. Hasta yatılı ise doktorlar istedikleri anda görebilir onu. Umarım anlayışlı olurlar bu garip tesadüfe. Kimin aklına gelirdi arabanın böyle bir zamanda duracağı? İyi ki de erkenden çıkmışım yola. En iyisi arabaya girip bir şeyler yazmak... Birden sarı ışıklar parıldadı. Sarı lambalardan yayılan, sarı renk cümbüşü hâkim görüşüme ve o güzel ses kulaklarımda! Ekip arabasının park ederken çıkardığı o ses. Kurtarıcı düt.. düt sesi. Yarım kabin, sarı Toyota arabamın önüne anarya yanaştı. Geldi şükür. Saat 10.15 olmuş. Kesin geç kalacağım işe. İnşallah arabanın problemi detaylı değildir. Sevindim bir an. Belki de geç kalmam. Yine o aklımın ucundan geçmeyen basit kablo problemlerinden biridir inşallah. 50'li yaşlarda bir adam kurtarıcım ve uzun boylu, sarışın; saçları geriye doğru tükürükle yapıştırılmış gibi, belki de briyantin. ‘ Nasılsın?’ Cevap bulamadım önce. ‘ İyiyim, sen geldin daha iyi oldum’ ‘ Ne oldu?’ ‘ Şu göbeği dönerken durdu. Bir şey değil direksiyon kilitleniyor, düşünsene ya otobanda olsaydım?’ Düşünüyor.. ‘ O zaman düz bir yönde gidiyor olurdun ve belki de... Dururdun?’ ‘ Dururdum değil mi’? Sükûnet içerisinde Toyota’nın bagajından tornavidaya benzer, az uzunca bir şey çıkardı. Motora eğildi. Motor, çocukluğumda ara sıra indiğim kapıcı dairesinin bir kısmını kaplayan kalorifer kazanı mekanizmasının bir maketiydi sanki. Bir buji kablosunu çıkardı. Tornavidayı buji yuvasına soktu. ‘ Git kontak bas’ Bastım. Çalışmadı. Gaz gelmiyor. Gazla ilgili olduğunu sandığımı söylesem mi? Ya ‘ benim işime karışma’ havasına girerse? ‘ Galiba gaz gelmiyor’ ‘Yok, bence şarj motor ünitesinde bir problem var’ ‘ Öyle mi?’ ‘ Sanırım öyle, değişmesi gerek’ ‘ Eee, ne yapalım değişecek. O zaman çalışacak değil mi?’ Allah kahretsin işe geç kalacağım. Bir ton da para ister bu şimdi. ‘ Nasıl yapacağız, maliyet nedir?’ ‘ 80–90 dolar arası’ Yahu bu saatte, bu durumda ben nereden bulayım o kadar nakdi? ‘Parça bende var. Şirketin işi değil bu. İstersen arabanı çektirelim. Yoksa bende parça var, biz kendimiz böyle yanımızda taşıyor ve satıyoruz. İstersen’ ‘ Parayı nasıl vereceğim, fatura gönderir misin ?’ ‘ Yok, iş bitince parayı alırım, para çekecekseniz bankaya kadar sizi takip ederim’’ Bak şimdi. Parayı nerden bulsak. Cebimde o kadar nakit yok. Bankaya gidip çeksek. Olur herhalde. İşe kesin geç kaldım. Lanet olsun! Neyse, Allah’tan erken çıkmıştım yola. Biraz gecikmeyle yetişirim hastaneye. Bu gün boşa çalışacağız anlaşılan. ‘ Motora kıvılcım gelmiyor, ondan. ‘ Kocaman, nasırlı, yıkanmaktan pembeleşmiş elleriyle daldı motora. Bir dizi tekere dayalı, bir dizi kaldırım kenarına, çöktü. İşini biliyor gibi. 95 dolarmış. Listede öyle yazıyor. 95 dolar. Çaresiz vereceğiz. ‘ Kontağı çevir’ Tık yok. Kendisi gelip giriyor şoför mahalline. Kurcalıyor bir şeyleri. Çıktı. ‘ Kontağı çevir’ Ana! Oldu. Araba çalıştı. Kurtarıcıma 95 doları verirken çok sevinçliydim. Çözmüştü problemi. Şimdi işe gidebilirdim. Hastanedekiler de bekliyorlarmış zaten. O günün sonunda parçanın aslında değişmesi gerekmediği ve olayın gaz düğmesinin elektrik bağlantısında, direksiyon altına eğilip şöyle bir sıkıştırmakla çözülebilecek bir problem olduğunu keşfedene kadar nasırlı elli sarışın tamirciye minnettardım. Eylül 2004 Mütercim Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 05-11-07 13:51 .Sebep: Dilbilgisi kuralları.. |
|
| #3 | |
Uzaklaştırıldı Giriş Tarihi: Oct 2007
Mesajlar: 185
| Hala şaşarım; hayatımda vermek zorunda kaldığım, bırakıldığım onca kavgaya rağmen haksızlık görünce içimin kararmasına şaşarım. Bir mahpus gibi yaşadığım bu rehaf ülkesinde bile peşimi bırakmadı geçmişimin hortlakları. Geçmiş hüzünler yenilerini doğurdu bu kara sarmal, bir girdap gibi, okyanus yeşili ülkede. Sanki insan türünün once doğaya sonra kendine ettiğinin resmi, bir facialar birikimi, sanki insanının aklını kullandıkça hemcinsine zulümü daha da bilinçle artırdığının resmi bu; kendini, her durumda kendi çıkarını düşünmenin meziyet kabul edildiği anlayıştan bahsediyorum. Bir o kadar da temiz bir o kadar da bireyin haklarının savunulduğu bir memleket.Pırıl pırıl caddeler, düzenli işleyen araçlar, trafik kurallarına uyan insanlar.. Yirmili yaşlarımın başında istemeyerek de olsa seçtiğim ikinci vatanım. Medeniyet kendisine yetişemeyenin sırtında yükselmekteydi. Altta birilerinın kalmasını, bir başkasının kalmasını umut ederdi insanlar. Bir refah umudu idi oysa biz etnik, doğulu göçmenler için “medeniyeti” yakalama umudu, ona dahil olma umudu. Avustralya sisteminin bize verdigi ozguven birbirimize olan o geleneksel insana saygı ve güveni yok etti. Sadece kendini sevenlerin serpilip geliştiğine inandırdı.”Diğerleri” onemli değildi.Avustralyada insanları aksanlarından, İngilizceyi ne sekilde kırık konustuklarından tanimlama, nereli olduklarini algilama diye bir sey yok. Yani Turkiye’de Laz’I, Kürd’ü, Çerkezi, Arab’ı aksanından anlarız, hiç olmazsa Anadolunun neresinden olduğu konusunda bir fikir sahibiyizdir. Ancak, etnik kökenlerini bilmekle, bunu günlük yaşamda telaffuz etme diye bir sorun yoktur. Oysa burada öyle mi ya? Her an, her yerde etnik yaftası size hatırlatılır. Çocuklarınız bile bundan nasibini alır. Burada doğmuş olsa bile, o bir etnik kökenlidir. Batıli işi gücü bırakmış, sana yabancı olduğunu her zaman hatırlatmayi gorev bilir. Egemenliğin dayatilmasi kabulünu saglama gudusudur bu. Sana aralarında yaşama şansını bahşetmişlerdir.Öyle bir demir disiplinli düzendir ki sokaklarda polis göremezsiniz. Çünkü herkes herkesin polisidir. Rahat yaşamın devam edebilmesi için düzeni bozanı babası da olsa ihbar ederler. Herkes sistemi korur. Hayatın her alanında böyledir bu arabadan sigara izmariti atarsan arkandaki plakanı alır ve 10 gün sonra ceza postayla gelir eve. Bahçene köpek kulübesi mi yapacaksın, önce belediyeden izin alırsın. Yoksa yan komşun şikayet eder. Tüm bu muhbirlik faaliyetleri yapılırken şiddeti göremezsiniz. Şiddet uygulayacak vaktiniz olmaz. İşin içine polis karştımıydı da istesenizde kıpırdayamazsınız. Diğer bireylerin alışkanlıklarıyla, yaşam biçimleriyle çeliştiğin noktada hayatını zindan ederler. İsa’nın arzusu üzere kendilerine atılan tokata öbür yanağını döner ve fırsatını bulduğunda da düzen çarkında öğütürler çarka çomak sokanı, uyumsuzu. Düzenlidirler, plan yaparak hareket ederler. En küçük bir pazar alışverişi bile önceden planlanır. Alışveriş merkezlerinde kalabalıklar halinde dolaşan bu yalnızlar ordusu geniş bahçelerine çıkıp oturmazlar, çocukları sokaklara çıkıp oynamazlar. Geniş ve konforlu evlerde güneşi görmeden yaşayabilirler. Alışkın olduğumuz o yaşam savaşı, telaş ve keşmekeş, ve insana canlı olduğunu hatırlatan günlük savaşımlar yoktur. Herkes tertemiz banyosunu alır hergün. Sessiz kalabalıklar halinde yaşamlarını sürdürürler. Küfür, bağırtı çağırtı yapmazlar. Başkalarını rahatsız etmek istemezler. Oysa bizler her şeyi paylaşmak, göstermek konuşmak isteriz. Yaşadığı topraklardan koparılıp, hayvanat bahçesine kapatılmış Aslan gibi homurdanır durur göçmen. Sessizce biriktirir öfkesini içinde. Kendisine , karısını kızına eşek muamelesi yapıldığı hissine kapılır ve kendi içine kapanır. Kızları oğlanlar sanki Ankaranın Beypazarında bir köyde takip edermiş gibi takip eder. Kendi dünyasındadır. Gavurun da zaten umrunda değildir. Onların bölgelerine fazla gelme de ne yaparsan yap. Göçmen Türk de bunu yapar kendi köyündeymiş gibi pikniğe gider peyzajlı parklarda. Kebap yapar. Pijamayla top oynar. Kadınlar ebegümeci toplar. Gavurlar kadınların ne topladığını merak eder.Gelenler eğer oturma vizesi ile gelmemişse, ya da Türkiyeden ithal gelin ya da damat değilse turist yada öğrenci olarak gelmiştir. O hırsla okulu da bırakır öğrenci olanlar. Para boldur çalışana, karı kız, koyverir gider. Bazısı ise direnir ve başarılı olur. Kalma yolları tüketildiği anda iltica ederler, artık bir kaç sene daha garantidir. Bir kaç sene daha kaçak veya değil çalışır. Oturum aldığı gün ise işsizliğe yazılır. Batılı özellikle iltica edeni pek tutmaz ama bunu politik malzeme yapmaktan da geri durmaz. Güven olmaz bunlara, son tahlilde ezici çoğunluğu ırkçıdır anglo saxonların. Kendi ırkının en üstün olduğu düşüncesi genetik motivasyonudur. Hırslıdır bunun için. Sürekli bilgi edinir. İşte bu nedenlerle bir sıkıntı olur göçmenin yüreğinde sürekli. Sanki bir cenderededir gövdesi. Bir gün buralardan memleketine, geriye göç etme düşleri yaşam kaynağıdır. Bir de çocukların kendi sahip olduğu fırsatlardan daha fazlasına sahip olduğunu görme ve hiç olmazsa çocukların kurtulacağı hayali. Bazen “ adam” olur çocuklar ama çoğunlukla “ kaybolur” . Baba ve Analarını buralara getiren hayaller yada zorunlulukların farkında bile değildir çocuklar. Göçmen, ancak uzun yıllar sonra memlekete tatile gittiğinde, oraya da yabancılaştığı dank eder kafasına; Heyhat. Kimseciklere anlatamaz derdini, dünyasını, nelere katlandığını gurbette. Kimse sormaz zaten. O zengin yerden gelmiştir. O kadar. Hekesin merak ettiği şey o kadar zengin ülkede para kazanıp neden geriye gelmediğinizdir. Bilmez düzenli sağlık ve eğitim hizmetlerinin insanı ne kadar bağladığını memlekettekiler. Göçmen duyguları örselenmiş olarak geriye döner gurbete. Bir kısmı bu göçmenlerin, kendi dil ve kültürüne sığınma, onu yüzceltme ve koruma sevdasına düşer ve kendilerini bilgi çayırına salıverdiğimiz çocuklarımızı birer birer kurt kapar. Bizim vermek zorunda lduğumuz çabalar boşa gider.Bir kaç kılıç artığı, başarılı evlat ise hepimizi umutlandırır. Anadolu insanının filmi yapılır burada, en güzelini yaparız biz her iki dünyanın değişik birikimlerinden oluşan kültürü almışızdır yepyeni bir sentezin mayasını atmışızdır Avustralyaya.Pratik ve zekidir Anadolu insanı. Gavur ise planlı. Ağır ve sabırlı. Ama o göç te ve savaşta üreyen, birleşen insan karakteri törpülenmiştir artık. "Onun için bu öykülerin sizleri gülümsetmesi ve insanoğlunun yaşamı en iyi şekilde sürdürme çabasını, Avustralyayı, başka bir nazarı bakıştan anlatabilmesi dileğiyle bir katkıdır bu dilllerin diline; tercümanlığa…" Mütercim Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 05-11-07 13:52 .Sebep: Font kurallarına göre düzenlenmiştir Sn Mütercim |
|
| #4 | |
Uzaklaştırıldı Giriş Tarihi: Oct 2007
Mesajlar: 185
| KALIN KITAPMIS HOCAM Dönerci Osman çalışıyor görünüyor. Elinde karaya çalan, yemek bulaşıkları ile lekeli bir bez, temizlendiğinde pırıl pırıl görünen paslanmaz çelik döner tezgâhını siliyor. Dönerin yağı her tarafa sıçramış ve yapıştığı yerde damla damla kurumuş. İçeride yoğun bir kesilip beklemiş soğan kokusu, sarımsaklı cacık sosu kokusunu bastırıyor. Isı ocaktan kapıya kadar doğru bir çizgide insanın yüzünü yalıyor. Hava sıcak mı sıcak. Sydney bu. Gölgede 42 derece, alimallah adamın ensesinde yumurta pişer. - Merhaba Osman. Kafasını kaldırdı. Sağ eli devinim içerisinde yine. Nereyi sildiğini görmeden siliyor. Belli, meşgul görünmek istiyor. - Hoş geldin Hocam - Nasılsın, Ayşe nasıl - İyi hocam, iş zor biliyon, akşamaadar sıcağın garşısı tükediyor bizi. Baksaa, Ayşe de işçi olacak, içeride Usame Bin Ladin seyrediyor..! - Ama paraya da para demiyorsunuz Osman.. - Öyle amma hocam bak, gel de bana sor bu sıcağı. Çocukları da Işık kolejine verdim.. Güzel güzel öğreniyorlar dinimizi, kültürümüzü. Kitaplık da aldım eve. Biz okumadık onnar okur inşallah. - Eh doğru ama çok yoruluyorsun, üç beş sene sonra hasta olup, o doktor senin bu doktor benim geziyorsunuz romatizma uzmanlarını siz dönerciler. Sigortanız da yok. İngilizce de öğrenmiyorsunuz.. - Çalışmaktan İngilizce öğrenecek vakit yok be hocam - Yav Osman gece gündüz buradasın, insan bir sinemaya gider, tiyatroya gider, kitap okur falan ama sen hep döner kesiyorsun! - Gidemiyoz, doğrusun hocam, emme kültürüme katkımı yaparım! Bak o gece düzenleyenler hep bilet satmaya gelir, ben en az on tane alırım. Gidemem amma, elimden geldiğince yardım ederim. - Eh o da bir şey. Bu arada iki sarhoş Anglo Sakson girdi içeriye gülüşerek. Ellerinde teneke biralar. Osman onlara dönerek ne istediklerini sordu ingilizce (lettuce, tomato, onion?) - Marul, domates ve soğandan başka bir şey ister misiniz içine? Ekstra parası alıyor her şeyden. Sarhoşlar ne varsa koy diyorlar. - Sen naapıyon hocam? - Şey ben de kitap getirttim de Türkiye’den onu gösteriyorum arzu edenlere. - Ne kitabıymış o? - Tarih. Osmanlı haremi ile ilgili bir kitap. Osman’ın, milliyetçi de olduğundan, özellikle bu kitapla ilgileneceğini sanıyorum. - Hocam şimdi bu kitabı kim yazmış yoksa sen mi yazdın? - Ben yazmadım ama Türkçeye çevirdim. Dolayısıyla yazıya döktüm. - Hocam helal sana bee. Bayaa kalınmış ta bu kitap. Sen de işin gücün yok bu kitap işiynenn uuraşıyon..bir türlü kapamadın parayı! Kitabı şöyle bir tarttı elinde. Gülüyor, içten gülüyor halime!. - Evet, Osman bayaa kalın, 3 santim kadar var. - Satıyon ellalem bunu sen? - Evet, Osman 20 dolar. Epey ilginç bir kitap. Bir filme de konu oldu, Tarihçi Osman Akgündüz’ün Osmanlı ile ilgili bir kitabına referans oldu, sonra Türkiye’nin eski bir yayınevi tarafından basıldı, tarihçi Derman Bayladı’nın elinden geçti basılmadan önce. Kitap hakkında biraz bilgi vermek müthiş sevindirmişti beni. - Atalarımız hee, kaça olur şincik bu hocam 15 dolar mı dediydin? - Yav Osman yapma kitabin pazarlığı mı olurmuş? 20 demiştim.. - Pazarlık olur hocam neden olmasın? Hepsi ticaret deelmi? Şincik sen bu kitabi satmak için yazmadın mı? - Eh öyle de denilebilir herhalde. - Tamam, hocam önemli diil ama bak başkasına daha ucuza verdiğini duyarsam valla bozuşuruz hocam. Ben de işte alıp kitaplığa koyacam yani. İki çocuk var ellerinden öper biliyon, Işığa gönderiyom onnarı. Neme lazım hocam, gâvurun elinde dinimi öğrensin dee mi hocam? Bak ben üç işçi çalıştırıyom amma bi de tembeller ki saatte 9 doları beenmiyo hem. Bi de Doçent olacak bu bizim işçi, Türk devleti yollamış onnarı buraya! Hem işsizlik parası alırlar, hem vergi vermezler hem de götleri, affedersin, kalkar! - E… asgari ücret saati 15 dolar ama Osman - Ossun hocam, çalışmasın. Adam mı yok, valla doçent var yanımda çalışan. Türkiye’den yeni gelmiş. Doçent amma donsuz! Para pul yok. İş te yok. Haa bir de bu Midnayt Ekspres filmi var ya hocam. - Var Osman - SBS televizyonunda gene oynattılar. Orda çalışan Ayşe'ye telefon ettim, sordum. Telefon açtım, “ eyi pok yiyonuz” dedim amma beni dinlemiyorlar, hocam sen onnarı da yazsana. Yazsana bizi dinlemediklerini, valla vatan hainliği yapıyor bunnar hocam. Bizim kitap satma işi gargaraya geldi. Bu arada bir iki müşteri daha gelince ben tezgâhın önünde kalakaldım. Elimde kitap, 400 sayfaya yakın. Bir senemi almıştı çevirmek ve düzeltmek. Çok emek verdiydim ve şimdi halkıma sunuyordum Avustralya’da. Osman’a satmalıydım bir tane. İşin aksi ben mal alıp satmayı da bilmem.. Şimdiye kadar yaptığım bir kaç ticaret denemesinde hep zarar ederek zorla kaçtım. Dalmışım gene geçmişe. Arkamdan bir yerlerde Türkçe sesler. İki kadın konuşmakta. Osman bir diğer grup sarhoşa döner hazırlıyor. Ayşe dönerleri dürüp para alıyor. Dükkân birden bir uğultuyla doldu sanki. O sırada içeriye girmiş olan kadınlar arkamda bir yerde Türkçe lak lak etmeye başladılar. Kadın yolun karşısındaki butiğin sahibiymiş. İki katlı bir bina. Alt üst kıyafet ve ayakkabı dolu. Ucuz Çin malları — Naaparsınız gız Hatça? - Valla naapak, işte ben evde sıkılıyodum burayı açtım eğleniyok yani, para neyin gazandıından deel. - Yaa, gocan Gıyas Bey ne yapar? - O da eyi. Gız sorma. - Ee sizin döner dükkânı ne oldu? - Gız valla gapattık onu. Olmeyo gardaşım. Bi dolar bi dolar döner satıp para gazanılmeyo. İşte, o gadar sene sermaye yaptık. Sonra da mütayitliğe başladık, deli Zeynel’le beraber. - Deli Zeynel kim gıı? - Hatırlasaa gız, ilk gafiliyle gelmişti de aynı evde 14 nüfus o teneke barakalarda galdıydık aylarca. Allah razı olsun onun böyük gız bizim çocuklara da baktıydı biz geceleri temizliğe giderken. Ümmühan’ın gocası. - Haa bildim, adamı zerhoşlar dövdüydü de o da bar'ı yakmıştı. Adı da Deli Zeynel’e çıktıydı. - Hee o işte onunla ortak, geçen sene başladık, bi inşaat yaptık 200 bin dolar gazandık gardaşım. Döner sarmak gibi deel iş… - Hocaam dalmışın gene ne düşünüyon? Tamam, tamam alak bir tane. Garnın da açtır senin bir döner yapayım bir de ayran, üstüne de bir onluk vereyim ödeşelim hocam Sırıtıyordu kalın, uçları döner yağıyla kıvrılmış Osmanlı bıyığının altından bizim Osman. Elindeki kocaman bıçağı masata sürtmekteydi bir yandan. Ama satmıştım ya kitabı. Hiç olmazsa resimlerine bakardı. Kim bilir belki de çocukları okurdu. - Biraz da acı koy içine Osman. Bolca koy. Sydney sokakları bomboştu, yanıyordu cayır cayır. Bir yangın mevsimiydi. 2003 Mütercim Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 04-11-07 18:13 . |
|
| #5 | |
Uzaklaştırıldı Giriş Tarihi: Oct 2007
Mesajlar: 185
| Aile mahkemesi 1 Kraliçenin adamları. Kelebekleri andıran siyah pelerinleriyle, başı peruklu kıdemli avukatlar, şövalyeler. Kıdem kazanıp, Kraliçenin danışmanı onurlu pozisyonuna gelene kadar larvadırlar, yani sıradan avukat. Kraliçenin peruğunda entrikalardan koza örerek güçlenirler kelebek adamlar. Kısa boylu olmak avantajdır. Güç için gereklidir kısa boylu olmak. Kısa boylu olmak garip bir şekilde hırslı yapar insanı. Gömlekleri ak pak, yırtmaçları kollarında havalanırlar bakanlara “ sen yalancısın” der gibi, ifil ifil. Kendi anlaşılmaz yöntemleriyle iletişim kurarlar. Cep telefonu kalpleridir. Tipik, eriten sıcağıyla Sydney’de kalabalık bir öğleden sonrasındayız. Ellerinde sıkı sıkıya kavradıkları sarıya kaçan peruklarıyla mahkeme salonunu telaşlı adımlarla turlayan kıdemli avukatlar, Kraliyetin adaletini temsil eden siyah, şövalyelere yakışır pelerinleriyle tipi sonrası güneşe aldanıp buzlar üzerinde uçuşurken yönlerini kaybedip donan kara kelebeklere benziyorlardı. Avukat müvekkiline çaresizlikle baktı. “Son bir kaç yıldır çocukla pek ilgilenmemişsiniz. İlişkileriniz gelişmemiş çocukla” dedi. —Olsun, ben hâkim önüne çıkarım bırak onlar karar versinler. Avukat bir süre sustu. Sonra iç geçirerek “ eminim ki hâkim de benim gibi düşünecek. Çocukların yatılı kalması hakkını alabileceğini sanmıyorum” dedi. En azından bu sefer değil. Belki de şöyle 6 ay çocukla gündüz görüşürsünüz daha sonra belki gece kalmasını sağlayabiliriz. Müşterisine karşı olabildiğince nazik davranmaya çalışıyordu. “Ama ne de olsa çocukların babası” dedim ben. “Evet, ama aylardır çocukları görmemiş.- -“Tabii ama neden görmemiş, çünkü eski eşi çocukları göstermemiş. Yani adam onları görmek istemediğinden değil. Sor bakalım son aylarda kaç kere suratına kapı kapatılmış. Biz de onun için buradayız ya” “Değişen bir şey yok” “Ama o çocukların babası. Neden kadının hakkı adamınkinden daha fazla?” neden o istediği zaman çocukları görüyor da biz mahkemeye gelmek zorundayız? Halil bitmiş görünüyordu. Gözleri çukuruna kaçmış anlamsız ve kızgın bakıyordu. “Çocuklar annelerine telefon etseler ve iyi olduklarını bildirseler nasıl olur? Dedi yalvarırcasına. Avukat omuzlarını silkti ve yeniden ortadan kayboldu. Biz de beklemeye başladık. İşlerin hemen en azından bugün hallolmayacağı belli olmuştu.” Bu alıntılar herhangi bir aile mahkemesinden olabilir. Aile mahkemelerine işi düşenler için çok uygun bir deyim var “ hiç kimse bir şey kazanamayacak” . Aile mahkemesinin sisteminden geçenler böyle düşünüyor. Özellikle de erkekler. Sistemin kişiyi tükettiğini söylüyorlar. Erkeklerin ya çocuklar üzerine taleplerinden vazgeçmesi için ikna edildiğini ya da kaybettiğini belirtiyorlar. Çünkü çocuklarının yatıya kalması için başvuruda bulunulduğunda Aile mahkemesinin unsurları, avukatlar, danışmanlar da dâhil hukuk sistemi içerisinde çalışanlar çocukların anneleriyle kalmaları gerektiği beklentisi ve inancı tarafından yönlendiriliyorlar. Toplumun beklentileri bu yönde. Eğer çocukları babaya verirlerse topluma karşı çıkılmış olacak. Bu durumda da erkekler teslim oluyor. İş öyle kolay değil. Mahkemeye gel. Hâkimi gör ve öğleden sonra olayı bitirmiş ve anlaşmış bir şekilde çık git. Mahkemelerde zamanın çoğu beklemeyle geçer; beklerken kıpırdaşan bir şeylerle oynayan, tırnağını didikleyen, kravatlarını düzeltip duran, eteklerinin yana kaymış yırtmacını çevirmeye çalışan, köşede külotlu çorabını lastiğini tutturmaya çabalayan, kafayı eğmiş halıya bakan, makyaj tazeleyen, çocuklara bağırırken bir yandan da iki yaşlarındaki oğlan çocuğuna meme vermeye çalışan, gözlerini dikmiş tavanda bir şeyler arayan insanlar, onbeşte bir aldığı işsizlik yardımıyla geçindiği kıpkırmızı burnu ve çapar suratından belli olanlar, Versace kravatlı, altın takılı adamlar, ruhsuz güvenlik görevlileri, sıkıntılı bekleyen tercümanlar. Ve uğultu. Genellikle de davalınız hemen karşınızda bir yerdedir. Davalı olduğunuz bir insana, teoride, bakmamalısınız. Göz göze gelmek olmaz. Ama mümkün değil ki. Bakıyorsunuz. Baktınız mı ipuçları arıyorsunuz onun duruşunda hareketinde. Neler oluyor acaba? Gelişmeler canlarını sıktı galiba, oh olsun. Canına okuyacağım senin. Onlarında size baktığını ve aynı şeyleri düşündüğünü biliyorsunuz. Bu ortamda konuşmayacaksınız. Konuşursanız sesiniz gür ve kendine güvenli olmalı. Dik duracaksınız. Pervasız. Emin. Biriyle konuşurken aslında ne kendi konuştuğunuzu ne de konuştuğunuz insanın konuştuğunu anlamayacaksınız. Bak bak gülüyor. Ne oldu acaba? Zaman zaman birileri sinirden küplere biner. Bağırarak derdini anlatır vatandaş. “ Saatlerdir bekliyorum bu içine sıçtığımın yerinde!” Personel ve bekleşenler için anlık bir eğlence bu. Merakla gözler oraya döner. Şimdi ne olacak acaba? Yaşlı, kadın bağırıyor “ ya bize neler olduğunu anlatacak bir Allahın kulu yok mu? Akşama kadar bekledim. Kim buranın şefi, şefi göreceğim”! Personel diplomasi kuralları dâhilinde onu uyarıyor, ancak tavırlarında hiç de öyle acelecilik, önemli bir şey olmuş tavrı yok. Daha evvel de görmüştük… Ancak güvenlik görevlileri de ne olur ne olmaz soğukkanlılığı ve salaklığıyla çekim alanına girer tartışmanın. Diğerleri bakmaya devam eder. Şimdi seyirlik çıkacak ya! Mahkemelerde umutsuz bir sıra. Her gün en az 30 boşanma davası görülmeyi beklermiş burada. En az 30 çift savaşan taraf. Ortak görüşleri ise şu: benim davam görülmeyi bekleyen diğer 29 çiftin davasından daha önemli. Avukatlar ve Barristerler günün büyük çoğunluğunu hâkim önünde sizi savunarak değil, diğer tarafın size yapmış olduğu teklifi getirip götürerek geçirir. “Valla bak bundan iyisi can sağlığı “ derler “Bu gün imkânı yok hâkim önüne çıkamayız. Mahkeme çok meşgul. Anlaşmazsak belki de hiç bir şey alamayacağız. Kaybedeceğiz. Bu durumlarda kadın her zaman avantajlıdır. Hele hali hazırda çocuklar onlarda kalıyorsa. Bu durum dava ne zaman sonuçlanırsa sonuçlansın değişmeyecek. Aylarca gelip gideceksiniz mahkemeye Çocuklar bu arada yine onunla. Siz bekleyeceksiniz hâkim kararını. Babaların %95 daha hâkim önüne çıkamadan çocukların velayetini anaya bırakıyor. Can mı dayanır? Mütercim Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 05-11-07 13:53 .Sebep: sıralama |
|
| #6 | |
Uzaklaştırıldı Giriş Tarihi: Oct 2007
Mesajlar: 185
| Aile Mahkemesi 2 Erkek genellikle yasal yardım da alamaz hukuki masrafları için. Kadınlara yardım ise paket halinde “ kit” dir ve hazırdır. Adam “Tamam iş bugün bitti “ diye yüreğinden bir ferah ses çıkaracakken; olmadı, bağırta bağırta yeniden gideceksiniz. Beklemeye. Zaten ilk 7–8 gidişte çocuklar ve eski eşinizle görüşmeniz kavramının belirli bir rejime oturtulması eylemi tartışılır. Daha sonraki 3–4 mahkeme dede bu kararların uygulatılması tartışılır. Sonra hala bıkmamışsanız, en önemli an gelir. Çocukların geçici olarak sizinle kalması geçici kararı çıkar. Daha sonra ise eski eşinizin bunlara itirazı ve temyiz aşaması. Bu da 3–4 mahkeme sürebilir. Bu arada diğer mahkemem nedenlerini de unutmayalım: büyük oğlanın okulu değişsin? Çocuklarla şöyle yalnız bir tatile gitsem? Annenizin planları değişmiş bundan sonra ziyaret günlerini değiştirmek istiyormuş. Bunlar da hap niyetine problem. Tam tamına iki “Duruşma Öncesi Konferans-“ süreci, mahkeme tarihleri falan belirlenir-, iki gün boyunca mahkeme, evlilik danışmanlarıyla konferans, konuşma, suçlamalar, suçlanmalar, itiraflar, gözyaşları “ Ben aslında çocuğun babasını görmesini istemez miyim, bir düzelsin hele” ayakları ve duyguların sel oluşu anları. Küfür kapı çarpmalar, hepsi olabilir,- Baba ve anne olarak uygun olup olmadığımız analizini yapıyorlar- sinirler çelik misali. Sonra bir akşamüzeri bu danışmanın evinizi ziyareti.- çocukla olan ilişkileriniz doğal ortamında! İncelenecek- Tabii avukatın bürosuna gidip gelmeler ve karda, sıcakta, oturmalar konuşmalar, beyanatlar hazırlanacak, strateji gelişecek, özel yaşamınızın ıcığı cıcığı mevzular akacak, eşinizin önceki ilişkileri, çocuklarla ilişkiler… Tabii bir de çocukların ergen olana kadar nerede kalacakları meselesi var. Onun için hemen her yıl mahkemeye gidilebilmeler. Kolay değil bu 30 kadar en saygın yargıç baktıkları yerden salonun neresinde oturursanız oturun sizi delen gözleriyle bakacaklar. Kurtların kanunu. Kurtlar gibi, bilir misiniz kurt hikâyesi. Kurtlar aç susuz kalınca durup dururken birbirlerini yemezlermiş. İnsanlar gibi değil. Kışın aç kalan sürü buzlu bir yerde arka ayakları üzerinde otururlar ve bir çember oluştururlarmış. Birbirlerinin gözlerine dikerlermiş gözlerini, hiç kıpramadan göz kapaklarını. Aç kurt gözleriyle birbirlerinin gözbebeklerine girer birbirlerini hipnotize edip uyuklatmak için sivri dişlerini gösterirlermiş. İçlerinde en zayıfı, en yorgun ve aç olanını seçerlermiş ilkin. Uyukladığı anda diğerleri atılıp onu yerlermiş. Sonra ağızlarını yalayarak yeniden otururlarmış çembere. İşte böylesine bir bakış. Ağlarsınız. Sizin ev yaşamınız ve eski eşinizin ev yaşamı hakkında en ufak detaylar ortaya dökülür: kirli çamaşırlar. Çocuklar kaçta uyurlar? Ne tür bir disiplin kullanıyorsun? Çocuklarla ne kadar zaman geçiriyorsun. Çalışmıyorsan çocuklara nasıl bakacaksın? Her iki tarafın da arkadaşları gelmiş şahitlik yapacaklar.-tarafsızlar tabii- ayrı ayrı tarafların ne kadar iyi ebeveyn oldukları anlatılacak, “çocuklar ikisini de ne çok sever bir bilseniz hâkim bey: kesinlikle onlardan ayrılamazlar”-kimden?- Çocukların gelişimi ile uzaktan yakından her hangi bir işi olmuş olan tüm Çocuk bakım profesyonelleri, öğretmenler, doktorlarınız ve diğerlerine bilgisayardan çıkma celpler gönderilecek-Şerif götürür- elden, mecburi. Raporları istenecek. Kanlı Sporlardan mı hoşlanırsınız? Bırakın o eski savaş filmlerini. Olay burada hemşerim. Burası Aile mahkemesi. Yıllık izinler hep burada geçecek. Mahkeme önceden ayarlamıştı. Beklerken bir kitap okuyun. Birinci sayfanın yarısından sonra neden hala ikinci paragrafı 21. kez okuduğunuzu soracaksınız kendinize. Etrafınızdaki insanların zavallılıkları aklınızı çelip duruyor. Okuyamıyorsunuz. Başkalarının dertlerinin sizinkinden daha çok olduğunu görünce hafiften rahatlatıyorsunuz yüreğinizi. Buna da şükür. Karşıdaki kadın gözyaşları içerisinde kocasının Baristerine kocasının ödünç aldığı şemsiyeyi hala getirmemiş olduğunun durumun onun nasıl biri olduğunun kanıtı olduğunu anlatmak istiyor. Hâkime söyleme fırsatı bulamamış. Bir diğer vatandaş hafta sonunda aldığı kızının saçını annesine sormadan kestirmiş. Vay sen misin? Üç dür geliyorlar. Berberi çağıracaklarmış. Çocuk saçı kesilirken istedi mi istemedi mi diye. Bu tip bir davada ortalama bekleme süresi üç yıl. Mahkeme günleri arsındaki süre içerisinde ise sürekli olarak “Didişme “ ruh hali içerisindesiniz. Yaptığınız her hareketi iki kere düşündüğünüzü ve yaptıklarınızın acaba yanlış mı anlaşılır safhasında olduğunu fark edecek misiniz? “Ya diğer taraf bunu aleyhime delil olarak kullanırsa?” dersiniz çocuğunuza odasına gitmesini ve bir saat cezalı olduğunu yüksek sesle dikte ederken. Mahkeme danışmanı buna ne der acaba? Böyle girer düşünceler en mahrem kişiliğinize. Mahkemede iken duygularınızı kontrol altına almış ya da en azından öyle görünmek zorundasınız. Ama öyle olayın dışına çıkmış gibi leyla olmayacaksınız bakarken hâkime. Yoksa içgüdülerini kontrol edemiyor sorusu uyandırırsın. Eski eşinizin sizin işinize yarayabilecek bir palavrasını yakalasanız bile gülmeyeceksiniz. Oturmaya devam edeceksiniz koltukta. Sakin. Efendi. Ağır. İçinizde bok kaynayacak oysa sinirden. Bir gün bunlar da bitecek ve “normal” insanlar gibi yaşayacaksınız. Artık kimseye bir şey anlatmayacaksınız. Çocuğunuzun geleceği garanti altında olmuş olacak. Karar öyle imiş. Çocuklarınızın mutlu, başarılı, refah içerisinde bir yaşamları olacak. Yaşlanmış olacaksınız zaten. Artık o saatten sonra mahkeme falan takmayacaksınız. 2000 Mütercim Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 01-11-07 16:10 .Sebep: dilbilgisi |
|
| #7 | |
Uzaklaştırıldı Giriş Tarihi: Oct 2007
Mesajlar: 185
| GURBETTE RADYOLARIMIZ Sydney’in en kalabalık semtlerinden biri olan Auburn'un o insanı çıldırtan sessiz kalabalığına dalmış, düş kurmaktayım. Radyoda Türkçe programı.Aklımı başımdan almasına rağmen sırf biraz Türkçe duyarım diye dinlediğim devlet destekli bir Göçmen kanalı.“ Web saytımızı izleyin dabılyu dabılyu dabılyu dot EsBiEs dot kom…sizin radyonuz” diye başladı Türkçe yayın. Ne demek istedi şimdi bu?Çalışanlar mı? Tanıdık bildik insanlar. Her türlü etkinlikte ön sırlarda görürsünüz. Yanlarına yanaşamazsınız tafradan. Çok bilgili oldukları havasındadırlar ve bulundukları pozisyonun getirdiği sanal gücü sonuna kadar kullanırlar ve bu nedenle "erken öten horozları" sevmezler. Yani en bilgili her daim onlardır. Yani erken öten horozun başına gelenler gelir onlara bulaşanlara. Politik ayrımcılık gırladır! Tabii SBS her zaman göz önünde olduğu için, özel toplantılarda halkımızın dilinin ne kadar bozulduğunu yana yakıla anlatan bu aydın kişilerin yayınlarında daha dikkatli olmaları beklentisi hakim. Sen istediğin kadar bekle dur! Her gün yazmaya kalksak her gün kendilerini ne komik duruma düşürdüklerini görmek mümkün. Allaha şükür şu internet çıktı da inkar da edemezler olan biteni. Hülasa, Türkçenin nasıl katledildiğine ve lakaytlığa ve halkla nasıl alay edildiğine dair, örnek olması babından, bu yayınlardan birkaç örnek alıyoruz: Bir Pazar günü gençlerin yaptığı bir yayında Türkiye’de yayınlanmakta olan diziler ve kullanılan dil eleştiriliyor: “Çok farklı dizi var, bu dizi kültürü Türkiye’de çok gelişmiş. Burada da prime time’da hep sitkom var. Yani derine girip bakarsak, Zaynfild, yani Neybırs falan gibi..emotional bağ kuramıyorsun. Ama Türk dizileri öyle değil aslında, yani duygusal olarak şahsen bağlantı kuruyorsun. Türk dizilerini izliyorum hiii bazan yani izlememeye çalışıyorum, doğrusu sanki hayatın parçası. Kitle tineyçse farklı yani buradaki dizilerden… Evet, programın son dakikaları içerisindeyiz aslında.. iiiii…so.. bir telefonuuuumuz da ha var, belki onuuuu da alabiliriz programımız bitmeden önce… iiii.. bir parça ile bitirmek istiyordum eğer zamanımız olursa onu çalmak istiyorum …iiiii..Türkiye gerçeğini bence birebir yansıtacak bir parça şu anda bu. Yani bir şey anlam ifade etmiyor iiiiii Yunanca bir parçayı almışlar Türkçe’ye çevirmişler.. Ayşe diye bir kız çıktı degajeme gel..eeeee…degajeme doğru başını yasla falan şeklinde..eeeee… steytmıntlarda bulunuyor ( Stüdyoda gülüşmeler) …Yıkılıyor bi bööle herşey yıkılıyor (Gülüşmeler neredeyse kahkaha boyutuna döner stüdyoda) böyle…Türkçe’ye böyle..iiii..güzel Türkçemize de güzel kelimeler de kazandırıyorlar bu sanatçılar. Dolayısıyla o parçayı paylaşmak istiyordum sizlerle eğer zamanımız olursa ama hemen Tanıl” ı almak istiyorum eee… programımızın hemen sonunda..iii..( telefonla birisi bağlanır stüdyoya) Tanıl hamen görüşlerinizi alabilir miyiz? - Aaa.. iyi günler efendim.. - Hoşgeldiniiiiiz buyuruuuuun - İlkönce eeee iyi yayınlarrrr….dilerim - Saaaolun - Böyle iyi yayınlar yayınladığınız için teşekkürler ederim… - Teşekkürler bizdeeen - Aaaa benim görüşlerim eeeee bazı programların eeee yayınlanması dolayısıyla aaaa aslında benim görüşlerim bu konuda, konularda eeeee…toplumumuzun, diğer medeniyetlerin değişmesi…eeee…diğer medeniyetlerin içyüzü…değişmesi dolayısıyla..programlar vasıtasıyla toplumumuza yansıyor - Hı Hı - Iiii..mesela eeee..”there is something about miryam” gibi programlar - Hı Hı (stüdyodakiler sesler ile onaylıyor konuşmacının söylediklerini) - Vesaire vesaire..eeeeehhhh.. bakıldığı zaman..dünya siyaseti.dünya siyasetine bakıldığı zaman..eeeee..muhafazakar hükümetler eeeee iktidarı koruduğunu görüyoruz - Anıııl bizim çok az zamanımız kaldı..iiii sana çok teşekkürler ediyoruz, bi dahaki programımıza mutlaka ara çünkü programımızı bitirmek zorundayız şimdi - Oldu efendim iyi pazarlar - Bu arada Türkiye Danimarkaylan bir bir kaldı çok iyi oynamış çocuklar gurur duyduk hepimiz - Evet programımızın sonuna geldik görüşmek dileğiyle diyoruz iiiiii…hoşçakalın…bizle kalın..iiii uçakta (programın adını diyecek) iii ay Uçurtma’da görüşmek üzere…her şey gönlünüzce olsun ba bay …...tırınım tırınım biçare gönül hayatın peşinde göçebeeeee…tırınım tırınım Mütercim Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 04-11-07 19:33 .Sebep: dil bilgisi! |
|
| #8 | |
Uzaklaştırıldı Giriş Tarihi: Oct 2007
Mesajlar: 185
| KAMERALARIN GÖREMEDİĞİ GÖLCÜK İnsan hayatında zaman zaman akıl ötesi, anlaşılamayan olaylar olur. Yürek acıları dahi bu olaylar karşısında ezilir, un ufak olur. Artık yaşamımda hiç bir şey beni 18 Ağustos akşam üzeri duyduğum eziklik ve çaresizlik kadar yasa boğamaz Tarih : 17 Ağustos 1999 Sabaha karsı 3 sıraları olmalı. Son bir kaç gündür taa karnından gelen dayanılmaz sıcaklarla boğuştuğunu hissettiren yeryüzü, sancılarla çığlık atmaya başlıyor. Yerin karnı çatlıyor, yarılmaya başlıyor. Alev almış taş yerin merkezinden yukarıya doğru kusuyor. Gece serinliğinde, Ortaköy uğultusu içerisinde yıldızlara sarılmış, çatıdaki köşkün üzerini saran deli asmanın kıpkırmızı üzümlerinin kokusunu sindirerek uyumakta iken aniden, sallantıyla uyanıyorum. Deprem oluyor. Bunu bir kaç saniye içerisinde algılıyorum. Korkunç bir uğultu kulak zarımdan yansıyor, kulaklarımın kepçesi acıyor. Boğucu, alev alev yanan bir ısı yalıyor vücudumu. Bir yaz gecesi. Kırılan kayalar, yırtılan toprak, ezilen kökler çığlık çığlığa. Ayağa kalkmaya çalışıyorum, nafile. Kızım ve anası alt kattalar. Kalkmalıyım! Avuç içlerim ve ayak tabanlarım 15 saniyedir betona sıkı sıkıya yapışmış, sallanıyoruz, sallanıyoruz. Her seferinde 50 santim sağa 50 santim sola. Erişemeyeceğim aşağıya. Evimiz yıkılacak şimdi. 25. saniye. Karımın adını sesleniyorum uzun uzun, duyması gerek. Uğultu artık kulaklarımı tıkamış olmalı, kendi sesimi derinden duyuyorum. Bir yerlerde camlar patlıyor gündüzden ısınmış asfalta çarptıkça. Camlar minicik kristal parçaları olup dağılıyor. Kızıma sesleniyorum, sanki cevap verebilirmiş gibi. 30. saniye. Merdivenlere açılan kapıya atılıyorum. Tek bir adımda kat etmeliyim, yoksa düşerim. Biri adımı sesleniyor ! Aylin bu, yaşasın, yaşıyorlar, hala yaşıyoruz. Henüz çökmedi altımızdaki beton yığını. - Çıkın dışarı, aşağıya inin, durma, koş - Sıla ağırlaştı Doğan, çocuk elimden düşecek! - Birkaç adım daha, tutun duvara. Oysa duvarlar üstüne doğru geliyor... - Yürü, sakın durma, geliyorum, durma. İşte buradayım, tuttum kızımızı, hadi, az kaldı bak! Dış kapı bu! Hadi kurtulduk, kurtulduk.....elektrikler kesilmiş. 40. saniye. Merdivenler karanlık. Alt katta daha dün açılışını yapan börekçi dükkanının camları saçılmış girişe. Kaldırıma çöktük. Nöbetçi Taksiciler şaşkın. Kızım titriyor durmamacasına. Altımızdaki toprak kıpırdanıyor. Birkaç dakika sonra Dereboyu caddesi uykularından edilen insanlarla doluyor. Sadece çocuklar çok kızıyorlar depreme, uykularından oldular. Hepimiz şaşkınız. Herkes içinden şimdi ne olacağını hesap ediyor olmalı. Yer kımıldanıyor. Sessiz kalabalık ritmi yakaladı. Sonra uzaktan gelen siren sesleri. Kimse gelmiyor. Kalabalık, yasamla bağlantı anlamına gelen dışarıdan bir sesle irkiliyor. Taksici yüksek sesle tekrar ediyor; - Büyük bir deprem olmuş. Avcılar yıkılmış, Adapazarı, Gölcük, Değirmendere, Sakarya, Bolu... hasar varmış, ölü de varmış! Kalabalık sessiz bir çığlık koyuveriyor. Oralardaki akrabalar için yürekler yanıyor. Merak sarıyor hepimizi. Kızım üşüyor. Acıkıyoruz. Tütünüm de evde kaldı o telaşla. Radyolardan gelen, evlerinize girmeyin çağrısı bazılarını durduramıyor. Çakmak ışığında eve çıkıp battaniye, tütün ve cüzdan alıyorum. Bir iki de kazak. Sabaha kadar dışarıda kalmak zorundayız. Ortaköy cami’nin devasa taş bloklarla nakış gibi işlenmiş güvenliği çevresine toplanmış herkes. Deniz, boğaz, bizleri her an yutmaya hazır kara bir zift birikintisi. Boğaz köprüsü esnek, ışıldıyor. Sabahın ilk ışıklarıyla beraber seyyar radyolar yıkımın büyüklüğü hakkında ilk bilgileri ulaştırıyor. Yardım çağrıları yapılıyor sürekli. Sağlık mesleğinden olanlar, çevirmenler, madenciler, sivil savunmacılar, askerler...ilaçlar, inşaat araç gereçleri, kazmalar, kürekler, deliciler, greyderler, dozerler.. su ekmek ve aş. Telefonlarımız çalışmıyor. Cep telefonları merkez yetersizliğinden aşırı yükleniyor. Devasa Istanbul’un göbeğinde çaresizlik hakim. Helikopterler, küçük uçaklar ve sirenler aynı tehlikeden bahsediyor. Valilikten gelen telefonla yabancı kurtarıcı ekipler için çevirmen lazım olduğunu öğreniyorum, ama kimse en çok darbe yiyen körfeze nasıl gideceğimizi söylemiyor. Kriz masası kilitlenmiş. Çağrılıyız. Yüreğime ağır bir üzüntü çöküyor. Şimdi birilerinin bana ihtiyacı olduğunu hissediyorum. Karşı kıyılardan Selimiye kışlasından kalkan helikopterler var. Hemen karşıya geçiyorum. Akşam saat 19:00. Nöbetçi Yarbay karşılıyor beni. Beni de götürün diyorum. Helikopterler inip kalkıyorlar, malzeme götürüp yaralı getiriyorlar. Büyük bir askeri birlik darbe almış. Kemikleri, kasları ezilmiş, böbrekleri yetmez olmuş, morarmış insanlar indiriliyor. Gece uçuşu seyrekleşecekmiş. Sabahı beklemem için askeri kamp yatağını elime tutuşturup bir yerde dinlenmemi söylüyorlar kibarca. - Endişelenmeyin sabah götüreceğiz sizi. Başka gelenler de var. Doldur boşalt varillerinin yanına koyuyorum vücudumu. Nöbetçi askerler merak ediyorlar bu nöbet yerinde yatan adamı. - O da bizlerden birisi işte diyor" nöbetçi ast subay. Sabah kahvaltısı zengin. Misafirler için hazırlanmış. Ben dahil kimse bir iki lokmadan fazla yiyemiyor. Utanıyoruz sanki yemekten. Armatör Kahraman Sadıkoğlu’nun gelmiş olduğunu bildiriyor nizamiye nöbetçisi. Üsteğmen ona refakat edilmesini emrediyor. 55 yaşlarında zinde bir adam geliyor. Yanımdaki sandalyeye oturuyor. Tanışıyoruz. Ben anlatmayı bitirdikten sonra babası tarafından nasıl üniversiteye gitmesi için zorlandığını, yurt dışı anılarını anlatıyor. Ölüm halleri, gençliğini özletmiş besbelli. Helikopter ve gemilerini devlete tahsis etmiş. ABD kökenli Red Air yangın söndürme uzmanlarından iki kişilik bir ekibi de bölgeye götürecekmiş. Beyoğlu hastanesi doktoru Bedrettin ve Alman hastanesi doktoru Ata, Cumhuriyet gazetesi muhabiri Özgür’ le tanışıyorum. Bizler bir helikoptere diğerleri özel helikoptere biniyoruz. Bir yanda ise sabaha kadar hazır bekleyen birlik erleri helikopterlerden gelen güçlü rüzgara aldırmadan kenardaki çimenlere uzanmışlar, dinleniyorlar. Bizi yıkıma doğru uçuran üsteğmen Alp " hasar büyük " diyor. Sakin duran Marmara semalarından sokaklardaki yataklarından henüz kıpırdanmaya başlayan insanlar, içi boşalmış şehirler ve beton yığınlarının üzerinden geçiyoruz. Geniş otoyol bisküvi gibi çatlamış, asfalt yırtılmış. Bir otobüs üst geçidin altına yarısını vermiş. Orada burada kumdan kaleler gibi yıkılmış yerleşim birimleri. Ve insanlar yolsuz, elektriksiz, araçsız, susuz ve aşsız ve çaresiz orada burada kümeleşmiş bekleşiyorlar. Üzerlerinden geçen helikopterimize el sallıyorlar, yardım istiyor olmalılar. 40 dakika kadar sonra göğe doğru dilini uzatmış karayılanı işaret ediyor pilotumuz - Rafinerinin durumu kötü! Deniz yanıyor. Kararmış. Kara bulutların arkasından güneşin ışıkları silkiniyor. Gökyüzü alabildiğine parlak. Sonra dumanlar. Bina silüetleri çarpık. Yıkıntılar yan yatmış, tamamen çökmüş, yan binaya saplanmış ve dumanlar, beyaz pamuk yığınları helikoptere ulaşamadan dağılıyor. Yangın var. Şehir üzerinde kuşlar uçmuyor. Bu yükseklikten boş bir şehir gibi. Oysa, canlar kıpırdanıyor binaların altında. Aşağıda koşuşturan çöpten insan silüetleri, gruplar, hareket eden bir kaç araç. Ambulans ve askeri arabalar. Koca şehir durmuş. - İşte bizim kışla, bu da ordu evi. Altında iki yüz’ün üstünde personel var! diyor Üsteğmen. Domino taşı gibi birbiri üstüne yıkılmış beton bloklar ve kırmızı tuğla yığınları var etrafta. Asfalt apron’un bir köşesinde, tam deniz kenarına yapılmış yemekhane binasının önündeki devasa çam ağaçlarının altında plastik sandalyelere buyur ediliyoruz. Etraf inanılmaz derecede sessiz. İnsanın uykusu geliyor. Uçucu askerlerin gözlerinde donuk bir üzüntü. Yıkıntının boyutunu anlatamıyorlar. Suratlarında bir yetersizlik ifadesi asılı. "Sakin olun" diyor çapar suratlı bir binbaşı. Tuvaleti sorduğumda hepsi birden arkamızdaki yemekhaneyi işaret ediyorlar ve utanarak, - Ne olur bizi affedin, içerisi çok pis. Suyumuz yok, diye ekliyor bir teknisyen Yaşları otuzun üzerinde değil. Yemekhane berbat. Yerlerde cam kırıkları, bardaklar, tabaklar, masalar, örtüler, tablolar, biblolar, ödüller etrafa saçılmış. Kırılmış camlardan giren rüzgar beyaz perdeleri özgürce sallıyor. Bir de dışkı kokusu hakim havaya. Tuvalet olan kısım dışkı içerisinde. Yerlerde tuvalet kağıtları ruloları, etrafa saçılmış pislik üzerinde gezinen kara, kıçı yeşil sinek orduları göze çarpıyor. ![]() |
|
| #9 | |
Uzaklaştırıldı Giriş Tarihi: Oct 2007
Mesajlar: 185
| KAMERALARIN GÖREMEDİĞİ GÖLCÜK 2 Bir askeri arabayla kışla hastanesine doğru götürülüyoruz. Orduevi yıkıntısı yanında iki tane İsrailli kurtarma görevlisi ve köpekleri dikiliyor. İnsanlara nasıl ulaşacaklarını hesaplıyorlar besbelli, eğer canlı kalan varsa tabi. Yolun sağ tarafındaki sağlam taş duvar sırtından giren yırtıcı bir güçle ikiye ayrılmış. Çatlak yoluna devam etmiş. Sol taraftaki yapılar yıkık ya da yan yatmış, hemen sağında hasar çok az. Kenarlarda siviller ve askerler; yaralılar var. Birden, duyularım o güne kadar hiç hissetmediğim bir kokuyla dikkat kesiliyor. İnsan ölüsü ve ilaç kokusu. Miğde bulandırıcı bir koku. Kusmamı engelliyorum. Hastane girişinin sağ yanı çam koruluğu ve toprak üzerine dizilmiş, üst üste istif edilmiş torbalar, sarı torbalar. Ölüm tarlası. Her birisinin içerisinde bir insan ölüsü var. Çocuklar, yaşlılar, analar, bacılar. Kafaları patlamış, kolları kopmuş, ezilmiş, kanları boşalmış insanlar. Bir şehir ölmüş. Sağ tarafta yaralılar torbalarda gezindiriyorlar gözlerini . Gözlerinden yaş akmıyor. Kurumuş göz çukurları kapkara birer kömür gibi yaşamın ateşini anlatıyor. Canlar gitmiş. Canlar yanmış. Yürekler kıvamlı bir yasa bulanmış. Yeşil giysili, beyaz önlüklü görevliler sağda solda atılı ilaç kutularından bir şeyler alıyorlar. Su ve ekmek yığınları arasında şekli düzgün ekmek bulmak zor. Maskeler dağıtılıyor. Doktor arkadaşlar malzeme ve gereç yüklüyorlar sırtlarına. Alp’in yükü cüssesine göre ağır olunca bana yükleniyor eşya. Şaşkınız. Ürktük. Bu bizim beklentimizin çok üzerinde. Koku her yanı sarmış. Kara sinekler; o kıçı yeşil olan dev sinekler burnumuza giriyor. Ölüler yetmezmiş gibi canlıya da saldıracaklar neredeyse. Salgın hastalık ihtimali çok. Kışla kapısının çıkışında, karşıdaki hastaneye girip çıkan ambulanslar her seferinde bir kaç ölü yada yaralı indiriyor. Ceset torbası ihtiyacı var. Cesetler kokuyor. İnsan leşi beton yığınları arasından kokularını salıyor. Alman görevliler henüz yıkıntıdan çıkardıkları birine serum takmaya uğraşıyorlar. Bir yandan da etrafta şaşkın bakınan kalabalığa açılmalarını ikaz ediyorlar. İnsanlar komutları duymuyor. Ellerimizle dokunup açılmaları gerektiğini anlatıyoruz. Yunanlı görevli gözleriyle teşekkür ediyor. Hemen arkasında, yıkılmış üst kat balkonunun yan duvarına asılmış muhabbet kuşu kafesi ezilmiş. Kafesin kapısı açılmış. Cadde sağlı sollu alabildiğine yıkıntılarla dolu. Gözün seçebildiği bir kaç kilometrelik yol yıkıntılar içerisinde. Etrafta yarı yenmiş, hiç açılmamış gıda paketleri, karpuz dağları var. Belirli aralıklara pet şişeler dolusu su var. Başında bekleyen yok. Yıkıntılardan demir yumakları sarkıyor, 5’lik demirle kolon atılmış. Kolonlar arsından el sallayan bir çocuk. Anası bakıyor. Gözünde tek bir damla yaş. Onu da yemenisinin ucuyla siliyor. Kaşık, çatal, halılar, perdeler, mobilyalar ve ilkokulu bitirme töreninde kurdela almakta olan bir kız çocuğu resmi parıldıyor yıkıntılar arasından. Yürüyoruz. - Ölenlere ilgilenmeyin " diyor birisi. Canlı var mı ona bakın siz. Yürüyoruz. İlk sokaktan sola. Sağlı solu dört bina. Sağ taraftakinin ön kısmı tam tepeden pasta kesilir gibi yarılmış. İnsanların salonları görünüyor. Üçlü koltuğun yarısı boşlukta. Duvarda, yan yatmış bir göl manzarası baskısı. Buzdolabı 5. kattan düşmüş. Margarin toza bulanmış. Fıstık ezmesi damağa yapışacak gibi. Köşeden birileri seğirtiyor. Yeşil giysiyi gören yardım istiyor. Ses duyduklarını söylüyorlar. Bakıyoruz. Ses yok ama cesede çok yakınız. Ölmüş. Kokuyor. Yığınlar üzerinden cesedin yerini tespit ediyoruz. Omzu ve kafasının ezilmeyen kısmı yatağın kenarından sarkmış. Çıkarıyoruz elbirliğiyle. Kaplanlı battaniyeye sarılıp açığa yatırılıyor. Akrabaları şimdi rahatladılar. Son görevlerini yapıp onu gömecekler. Bakkallar, lokantalar, fırınlar, pastaneler, fotoğrafçılar, kuyumcular yıkılmış. Etrafta tabelalar sarkıyor, ambulans tekerlekleri altında toza bulanıyorlar. Demirler, beton ve tuğla yığınları arasında tek tük ağaç toprağa direnmiş, gururla okşuyor gözlerimizi. Hummalı bir çalışma beklerken insanların kendilerine ait yıkıntıların yanında bekleştikleri gerçeği çaresizliği bir kez daha vurguluyor. AKUT ve Sivil Savunmanın elindeki araç gereçler yetersiz. Zaten onlar canlı olanlarla ilgileniyorlar. Ölüler ise sahiplerini bekliyor. Ceset çıkarmak için yardım gerekiyor. Onları koymak için torba, yıkamak için su, taşımak için araç, gömmek için mezar kazmak gerekiyor. Şaşkın bakışlı çocuklar nereye gittiklerini, ne aradıklarını bilmeden yıkıntıların yanlarına kümelenmişler. Yan binanın bir sonraki sarsıntıda üzerlerine yıkılma olasılığı onları ürkütmüyor. Onlar ölümü yenmişler. Yıkılacak kadar yan yatmış binanın balkonunda, yana eğik sandalyesinden demire dayanmış ağır ağır sigara içen bir adam var beşinci katta. İnanılmaz bir cesaret ya da ölüm isteği ile hemen önünde, yıkılmış ve yanmakta olan binanın derinlerine bakıyor. Bizim baktığımızı görünce el sallayıp " Orada çok var. Siz yardım mı getirdiniz " diye alevleri işaret ediyor. Karısı, çamaşır ipine bir şeyler asmaya çalışırken, bir yandan seslere doğru dönüp sol eliyle başörtüsünü düzeltiyor. Yürüyoruz. Elimizdeki maskeleri ve ağrı kesicileri, pansuman malzemelerini dağıtıyoruz. Ancak bu kadar yardım yapabiliyoruz. Beton yığınlarını ellerimizle kaldırmamız olası değil. Yoğun bir ölüm kokusu var. Şehir hastanesine geliyoruz. Kapı girişinde bir ihtiyar elindeki bakkal defteri tutanağına ambulansa yüklenen torbaları kaydediyor. Bir başkası fotoğraf çekiyor. Cesetlerin ismi yok. Adsız ölüler boş arazilere açılan çukurlara götürülüp gömülüyorlar. Kimi zaman dozer kepçeleriyle atılıyorlar. Ölüyü yıkayacak su, gömecek imam yok. Mezar kazıcıları da ölmüş. Şehrin altyapısı çökmüş. Görevliler de ölmüş. Polisler de, sivil savunmacılar da. Herkes ölmüş. Yürüyoruz. AKUT ekipleri yan yana iki binada çalışıyorlar. Onlarla beraber çalışan kardeşimi görüyorum. Beyaz atleti kirden görünmez olmuş. Yaşlı bir teyzeye ulaşmış, onunla konuşuyor. Bir kaç dakika sonra sevinç çığlıkları ve sevgi seli altında çıkarıyor teyzeyi. Etraf TV kameralarıyla dolu. Yaşayanlar onlar için haber. Ölüm ise kaçınılmaz son. Yürüyoruz. 6 katlı binanın tamamen çökmüş iskeletinin altında bir nene ile bir dede açtıkları küçük delikten mutfak eşyaları, beton parçaları, kumaşlar arasından bir şeyler arıyor. - Ne yapıyorsunuz nene" diye soruyorum. Yardım etmek istiyorum. - Kızımla damadımın evi oğlum burası. Onlar da içeride. Bahsini ettikleri yığının eşyalarını tanımışlar. Üçüncü katta otururlarmış. Binanın geri kalanı toz haline gelmiş. İçindekileri de ezmiş, toprakla bir etmiş. Nafile çabalarımızı korniş engelliyor. İki metrelik aluminyum korniş sanki önümüzdeki tek engel. Nafile çaba. Nene beni binanın üstüne çağırıyor. - Bak işte burası benim kızımın yatak odası. - Sen baktın mı teyze? - Hayır ama görevli baktıydı. Karanlıkmış. Bir şey yokmuş. Bir de sen bakıver evladım. Belki oradadırlar, yaşıyorlardır. - Koku, 50 santimetre kadar genişliğindeki kara deliğe kafamı sokar sokmaz geri çekilmeme neden oluyor. Nene yerlerdeki eşyalar arasından bir şeyle arıyor. Gözüm alışıyor karanlığa. Bir yatak ve üzerinde yeşil çizgili çarşaf. Tavan yatağın üzerine çökmüş. Alt kat tavanı da aşağıdan bastırmış. Bir ayak. Sol ayak. Kapkara, ezik bir ayak görüyorum. Kadın ayağı. Vücudun geri kalanı görünmüyor. - Bir şey yok nene. - Bir şey göremedin öyle mi evladım.... Vah yavrum vah . Kızım damadım ölmüş müdür ki? Oğlum, kuzularım, cıvanlarım, - Belki yaşıyorlardır nene, Yaşadıklarını sanması daha iyi. Elindeki kolonya şişesini bana uzatıp " Kızımındı bu, yeni evlendirdiydim onları, diyor. Şişeden damlayan bir kaç damla kolonya tozlu ellerimdeki kokuyu çamurlaştırıyor, siniyor derime Limon çiçeği. Mütercim Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 05-11-07 15:18 .Sebep: dilbilgisi |
|
| #10 | |
Uzaklaştırıldı Giriş Tarihi: Oct 2007
Mesajlar: 185
| KAMERALARIN GÖREMEDİĞİ GÖLCÜK 3 Yürüyorum. Karşı kaldırımdan beni seyretmekte olan arkadaşlarım başlarını çeviriyorlar. O binada iki gün öncesine kadar 75 kişi yaşarmış. Kurtulan yok. Sırtımı ordu lojmanlarının ayakta kalmış binalarını çevreleyen beyaz boyalı demire dayayıp çöküyorum. Kornişi çıkarabilseydim... Ama o zaman da kiriş vardı. Üstüme düşerdi. Yanı başımda eli belinde karşı binaya bakan kadın bana hitaben - Ölmüş onların kızı oğlum" diyor ve devam ediyor " Bak onun yanındaki apartmanın hepsi bizimdi. Altta da dükkan vardı. 50-60, bazen misafirlerle 100 kişi yaşardı orada. İşte bak çöktü. Bitti. Hepsi öldü. Bir ben kaldım. Buraya da artık bir şey yapılmaz ki. Hem nasıl kalkacak bu yıkıntı? Sabah bir kepçe geldi yıkıntıyı kaldırmak için. 500 TL milyon istedi Kara, kıçı yeşil sinekler, başıboş köpekler, fareler, yangın ve ölüm üzerinde leş yiyici insanlara fırsat doğmuştu. Çürümüş duygular çürümüş bedenlerden besleniyordu. Kadın plastikten yapılma eğreti çadırın altına koyduğu oymalı koltuğuna çöktü, - Eh bende artık ölsem daha iyi. Yürüyoruz. Valilik kriz masasına gideceğiz. Belediye binası deniz kenarında. Yolda bulduğum bir karpuzu duvara vurup çatlatıyorum. Ata yiyemiyor. Kan kırmızı karpuz, sıcakta, zeytinyağı kıvamına gelmiş. Ağzımız tatlanıyor. Kanıksadık ölüm kokusunu. Kalanlar birbirine yardım edecek. Belediyenin önü mahşer kalabalığı. Her tarafta gelişigüzel yığınlar halinde bırakılmış ezik büzük ekmekler, pet şişeler içerisinde su, ezik domates kuleleri var. Kriz masası kendisi krize girmiş. Çocukları bina altında kalan ve onların canlı olduğunu iddia eden bir ana vali’nin yakasına yapışacak neredeyse. Adam korkuyor. Çaresiz. "Yok" diyor dozer ve yardım ekibi isteğine. Bir adam kamyonuyla İzmir’den gelmiş nereye sevk edileceği bilinmiyor. Şehri tanıyan sakinler yıkıntıların başında. Binadan çıkıyoruz. Kriz masası kendi krizini yaşıyor. Arabasına su yükleyen bir köylüye el veriyoruz. Bizi askeri alana götürmesin rica edince tüm yüreğiyle "olur tabi beyim" diyor. Çantalarımızdaki kalan ilaçları, konserveleri ve bir kaç meyveyi çocuğuna ve eşine veriyoruz. Minnettar oldular. Bizleri evlerine gelmiş misafir gibi uğurladılar. Helikopter alanına kadar olan bir kaç yüz metrelik yolu tek kelime etmeden yürüdük. Sarı torbalar gitgide seyrekleşti. Ağaçlar arasında bir an çam püreni üzerine uzanmış yatıyor hayal ettim kendimi. Yüreğim Kuş gibi havalandı göğe doğru. Artık külüstürleşmiş ve ancak eğitim için kullanılan, elde kalan son helikopterle çapar binbaşı geri götürdü bizi. Yapacak bir şeyimiz olmaması ve o insanların acıları yüreğime kurşun döktü. Ölüm! Ne olursa olsun, artık senden korkmuyorum. Kokundan tiksinmiyorum ancak, senden beslenen parazitlerin yaşamlarını hak etmediklerini görüyorum. 17 Ağustos 2000 |
|
![]() |
| Şimdi Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konu Yazarı | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Arup (-a) intihar denemeleri | Siya Saperen | Öykü ve Denemeleriniz | 30 | 14-09-08 10:19 |