| |
||||||
"Seviyenin olmadığı bir yerde ne özgür düşünce, ne de demokratik bir ortam oluşabilir." |
||||||
![]() |
| |||||||
Marks gerçekte ne dedi?/konusu ne, nedir, nasıl, kim, kimdir, nasıldır? - Tüm siyasal ideolojilerin özgürce incelenip tartışılabileceği bölüm. |
![]() |
|
|
Konu Araçları |
| #1 | |
![]() Giriş Tarihi: Nov 2007
Mesajlar: 42
| Marks'ın düşüncesine dair bilinenler ağırlığıyla Marks'ın pozitivist açıdan yorumudur. İkinci Enternasyonal'de oluşan bu yorum, çeşitli kollara ayrılmış ve yer yer sahici Marks'la buluşarak çeşitli renklerde "Marksizm"lere yol açmıştır. Marks'ın bütünsel teorisinin temellerini veren bazı önemli eserlerinin gün ışığına çıkması nispeten yakın tarihlerde mümkün olmuştur: 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları Marks hayattayken basılmadı, bazı müsveddeler kayboldu. Bulunabilen üç elyazmasından bazı bölümler ilk kez 1929'da Rusça yayımlandı. Almanca orijinali ilk kez 1932'de basıldı. Alman İdeolojisi 1845-1846 yıllarında yazıldı. Ertesi yıl, çalışmanın sadece ikinci cildinin dördüncü bölümü yayımlandı. Alman İdeolojisi'nin en önemli bölümü olan "Feuerbach", gün ışığına ilk kez 1924'de Rusça çevirisiyle çıktı. Grundrisse ilk kez 1939'da Moskova'da, akademik çevreler için çok sınırlı sayıda basıldı. Grundrisse'nin ilk ciddi baskısı 1953'de Berlin'de yapıldı. İkinci Enternasyonal siyaseti içinde yetişen Lenin ve öteki liderler bu eserlere ulaşamadılar. Bu nedenle Marks'ın bütünsel teorisinden yeterince yararlanamadılar. Lenin kuşağı, Marks'ın teorisi üstüne ilk bilgileri asıl olarak Kautski ve Plehanov kanalından edinmiştir. İkinci Enternasyonal'in fikri otoritesi sayılan Karl Kautski, 1908 yılında kaleme aldığı "Marksizmin Üç Kaynağı" adlı yazısında Marksizmi şöyle kategorize eder: "On dokuzuncu yüzyılda modern uygarlığı üç ulus temsil ediyordu. Ancak her üçünün de ruhunu özümsemiş ve böylece kendi yüzyılının tüm kazanımlarıyla silahlanmış bir kişi, Marks'ın ürettiği devasa eseri üretebilirdi. Bu üç ulusun düşüncelerinin sentezi -ki bu sentezde bu üç düşüncenin tekyanlı yönleri kaybolmuştur- Marks ve Engels'in tarihsel katkısının başlangıç noktasını oluşturur... "Marks ve Engels, İngiliz, Fransız ve Alman düşüncelerinde var olan tüm yüce ve bereketli yanları kaynaştırarak modern bilimsel sosyalizmi yarattılar." (Karl Kautski, "Marksizmin Üç Kaynağı", 1908, (Fr.), Marxists' Internet Archive.) Lenin, 1913 yılında yazdığı "Marksizmin Üç Kaynağı ve Üç Bileşeni" başlıklı makalesinde Kautski'nin yukarıdaki yorumunu daha net ifadelerle tekrarlar: "Onun doktrini, felsefenin, ekonomi politiğin ve sosyalizmin en büyük temsilcilerinin öğretilerinin doğrudan ve dolaysız bir devamı olarak doğmuştur... Marksist doktrin, Alman felsefesi, İngiliz ekonomi politiği ve Fransız sosyalizminde temsil edilen, insanlığın on dokuzuncu yüzyılda yarattığı en iyi ürünlerin meşru mirasçısıdır. "İşte kısaca ana hatlarını vereceğimiz Marksizmin üç kaynağı ve aynı zamanda üç bileşeni bunlardır." (V. İ. Lenin, "Marksizmin Üç Kaynağı ve Üç Bileşeni", Mart 1913, Toplu Yapıtlar, (İng.), c. 19, s. 23-24.) Lenin'in İkinci Enternasyonal'den devraldığı bu bakışı, en azından 1918'e kadar sürdürmüş olduğunu aşağıdaki alıntıdan anlıyoruz: "Marksizm, Marks'ın görüş ve öğretilerinin sistemidir. Marks, insanlığın en ileri üç ülkesince temsil edilen on dokuzuncu yüzyılın üç temel ideolojik akımını, yani klâsik Alman felsefesini, klâsik İngiliz ekonomi politiğini ve genel olarak Fransız devrimci doktrinleriyle sarmaşmış Fransız sosyalizmini sürdüren ve tamamlayan bir deha idi. Muhalifleri tarafından da dikkat çekici tutarlılığı ve bütünlüğü teslim edilen Marks'ın görüşleri, dünyanın bütün uygar ülkelerinde işçi sınıfı hareketinin teori ve programı olarak modern materyalizmi ve modern bilimsel sosyalizmi oluşturur. Marksizmin esas içeriğinin, yani Marks'ın ekonomik doktrininin bir sergilemesini yapmadan önce, genel olarak onun dünya görüşünün kısa bir özetini verme yükümlülüğünü duyuyoruz." (V. İ. Lenin, "Karl Marks", Temmuz - Kasım 1914'de yazılmış ve Lenin'in 14 Mayıs 1918 tarihli önsözüyle tekrar basılmış, Toplu Yapıtlar, (İng.), c. 21, s. 50.) Yukarıdaki satırları Ekim Devrimi'nin en önemli lideri Lenin'in yazmış olması, bu satırların Marks'ın düşüncesine doğru teşhis koyduğuna delâlet etmez. Marks klâsik Alman felsefesinin, İngiliz ekonomi politiğinin ve Fransız sosyalizminin "doğrudan ve dolaysız bir devamı" ya da onların "meşru mirasçısı" değildir. Marks "on dokuzuncu yüzyılın üç temel ideolojik akımını ... sürdüren ve tamamlayan" değildir. Klâsik Alman felsefesi, İngiliz ekonomi politiği ve Fransız sosyalizmi Marksizmin üç bileşeni, üç mütemmim cüzz'ü değildir. Marks bu üç kaynağı yanlışlarını düzeltip sentezleyerek kendi düşüncesinin içine almış değildir. Marks klâsik Alman felsefesini, İngiliz ekonomi politiğini ve Fransız ütopik sosyalizmini eleştirmiştir. Marks bu üçlüyü eleştiriye tabi tutarak, onların mevcut insana aykırı faaliyetin zihinsel ufkunu aşamadığını ortaya çıkarmıştır. Marks, düşünceyi eleştirel bir mecrada ilerleterek, zihni içine hapsolduğu sapkın faaliyetin ötesine taşımayı, böylece insan faaliyetini kurtuluşa doğru yönlendirmeyi amaçlamıştır. Sol çevrelerde Marks'ın ekonomik bir doktrin getirdiğine dair bir şehir efsanesi dolaşır. "Marksizmin esas içeriğinin, yani Marks'ın ekonomik doktrininin" ifadesi bu hurafeyi hem yansıtır hem de besler. Marksizmin esas içeriği Marks'ın ekonomik doktrini değildir. Çünkü Marks'ın ekonomik doktrini diye bir şey yoktur, Marks'ın ekonomi politiği eleştirisi vardır. Marks'ın ekonomi politiği eleştirirken daha tutarlı açıklamalar yapmış olması, onun ekonomik bir doktrin bıraktığı anlamına gelmez. Marksizm insanların kendilerini uydurmaları gereken bir doktrin değildir. Marksizmin esas içeriği insanlığın kurtuluşu teorisidir. Eğer Marks bir doktrin bırakmış olsaydı, elimizde kurulacak toplumun bir tarifnâmesi bulunmak gerekirdi. Oysa Marks böyle bir reçete bırakmamıştır. Çünkü Marks'a göre, geleceğin nasıl bir şey olacağı "alim adamlar"ın zihninden fışkırmaz. Geleceğin nasıl bir şey olacağı, devrimci, pratik-eleştirel faaliyet geleceğin güzergâhını adım adım açtıkça, böylece geleceği fiilen yarattıkça ortaya çıkacaktır. Marks'a göre, kurtuluşun nasıl bir şey olacağını bugünün pratik-eleştirel faaliyetinden, yani sınıf mücadelesinden hareketle ancak çok genel çizgileriyle tahayyül edebiliriz. Kurtuluşun teorisi, ancak kurtuluşa giden pratik güzergâhın devrimci, pratik-eleştirel faaliyetle açılması, giderek kurtuluşun dünya çapında pratikte yaratılmasıyla tamamlanabilir. Kurtuluş fiili bir gerçeklik olmadan önce kurtuluşun teorisi tamamlanamaz. Düşünce, mevcut faaliyetin zihne akarak oluşturduğu düşünceler olarak ya da mevcut durumu inkâr etme mücadelesinin yaratıcı, devrimci düşünceleri olarak ortaya çıkar. Marks, insanın insan olma mücadelesinin tarih boyunca biriktiregeldiği eleştirel bilgiyi proletaryanın mücadelesinin açtığı perspektifte zenginleştirerek yeniden üretmiştir. Kurtuluşun teorisi, kurtuluşa giden yolu açan pratiğin, yani devrimci mücadelenin zihne akışı olarak doğar ve dönüp pratiğe ışık tutar. Kurtuluş teorisinin tamamlanma meselesi, teorik bir mesele değil, fakat pratik-eleştirel faaliyetin gelişerek kurtuluşu fiilen yaratma meselesidir. Marks'ın düşüncesi şu tespitlerden hareket eder: Marks'a göre "tersine dönmüş" bir dünyada yaşamaktayız. Dünya öylesine "tersine dönmüş"tür ki, insanlar öylesine garip bir faaliyet içindedir ki, insanların kendi faaliyetleri insanların kendi iradelerinden bağımsızlaşarak insanlara hasım bir toplumsal güç haline gelmekte ve dönüp insanları tahakküm altına almaktadır. Öyleyse der Marks, insanların kendi faaliyetleri insanları ezen bir heyülaya dönüşmekteyse, insanların o heyülayı yaratan faaliyetleri sahiden insana ait bir faaliyet olamaz. İnsanların heyülaya dönüşen o faaliyeti insana yabancı, insana aykırı bir faaliyettir. Marks'ın düşüncesi, mevcut insana aykırı gerçekliği insan doğasına uygun bir gerçekliğe doğru dönüştürme mücadelesinin zihne akışı olarak doğmuştur. Marksist eleştiri, mevcut lanetli gerçekliği pasifçe kabullenmeyi reddetmekte olan mücadelenin yaratıcılıkla okunmasından doğmuştur. Pozitivist yaklaşım, mevcut insana yabancı faaliyeti olduğu gibi kabul eden, onu pozitifinden okuyan yaklaşımdır. Marks'ın düşüncesi mevcut insana aykırı faaliyeti veri olarak kabul eden pozitivist bir düşünce değildir. Marks'ın düşüncesi, mevcut insana yabancı faaliyeti inkâr eden, mevcut faaliyeti tersine çevirmeye çalışan, yani mevcut faaliyet açısından negatifi üretmeye çalışan devrimci, pratik-eleştirel faaliyetin teorisidir. İkinci Enternasyonal Marks'ın ilk pozitivist yorumunu yapmıştır. İkinci Enternasyonal'den doğup gelen pozitivist yoruma göre, klâsik Alman felsefesi, İngiliz ekonomi politiği ve Fransız sosyalizmi Marks'ın düşüncesinin üç bileşenidir. Marks, bu üç kaynağı yanlışlarını düzeltip sentezleyerek kendi düşüncesinin içine almıştır. Sözü edilen üç kaynak, mevcut yabancılaşmış faaliyeti pozitifinden alarak, yabancılaşmış faaliyetin teorisini yapmıştır. Eğer Marks'ın düşüncesi bu üç kaynağın devamcısı olarak kategorize edilirse, Marks'ın o üç kaynak gibi mevcut yabancılaşmış faaliyetin genel teorik çerçevesi içinde kaldığı kabul edilmiş olur. Eğer Marks Hegel'in, Feuerbach'ın, Rikardo'ların düşüncesel mirascısı gibi görülürse, Marks'ın onlar gibi yabancılaşmış faaliyeti pozitifinden okuduğu, böylece yabancılaşmış faaliyetin teorisini yaptığı ileri sürülmüş olur. Oysa Marks bu üç kaynağın bıraktığı yerden düşünceyi alıp aynı ray üstünde ilerletmiş değildir. Marks yabancılaşmış faaliyetin yansıması olan bu üç kaynağı eleştirmiştir. Marks, bu üç kaynağı eleştirerek, bu üç kaynağın üstünde hareket ettiği rayın kendisinin, yani yabancılaşmış faaliyetin insana aykırı olduğunu ortaya çıkarmıştır. Marks yabancılaşmış faaliyetin, yani "tersine dönmüş" dünyanın teorik ifadeleri olan bu üç kaynağın eleştirisiyle zihni yabancılaşmış faaliyetin ötesine taşımış, yabancılaşmış faaliyetin ancak devrimci, pratik-eleştirel faaliyetle aşılabileceğini göstermiş, böylece yabancılaşmış faaliyeti ortadan kaldırma mücadelesine ışık tutmuştur. Marks'ın içinde bulunduğumuz insana aykırı faaliyete getirdiği eleştiri bütünseldir. Marks'ın ekonomi politik, felsefe ve ütopik sosyalizm eleştirileri, aynı bütünsel eleştirinin farklı soyutlama momentleri olarak ayırt edilebilir. Ekonomi politik ve felsefe eleştirilerinin ilerlediği zihinsel güzergâh, en sonunda sahici bir insanlık manzarasına açılır. Marks'ın komünizm (yani sosyalizm) anlayışı, mevcut insana aykırı ilişkilerin eleştirisinden çıkar. |
|
| #2 | |
![]() Giriş Tarihi: Nov 2007
Mesajlar: 42
| Marks, "emek" tabirini iki anlamda kullanır. Birincisi, genel-evrensel kullanımdır, "üretici faaliyet" demektir. Bu genel-evrensel anlamıyla emek, insan ile doğa arasındaki alışverişi sağlayan aracı süreçtir, dolayımdır. Emek süreci, insanın varoluşuna doğanın dayattığı ebedî koşuldur. Marks, emek tabirini aşağıdaki alıntıda genel-evrensel anlamıyla kullanır, emek süreci bütün toplumsal aşamalarda ortaktır, der: "Emek süreci, ... kullanım değerleri üretimi amacıyla, yani doğal maddeleri insan ihtiyaçlarını karşılar şekilde sahiplenmek amacıyla girişilen insan eylemidir. Emek süreci, insan ile doğa arasında madde alışverişini sağlamanın zorunlu koşuludur. Emek süreci, insanın varoluşuna doğanın dayattığı ebedî koşuldur. Bu nedenle de emek süreci, insanın varoluşunun bütün toplumsal aşamalarından bağımsızdır, ya da daha doğrusu, bütün toplumsal aşamalarda ortaktır." (K. Marks, Kapital, 1867, (İng.), c. 1, s. 179.) Marks, "emek" tabirini bir de yabancılaşmış emek anlamında kullanır. Bu kullanım, genel-evrensel kullanım değil, fakat belli tarihsel koşullara özgü, yani partiküler kullanımdır. İnsan ile doğa arasındaki alışverişi sağlayan emek faaliyeti, tarihsel süreç içinde doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birbirinden kopmasıyla partiküler bir biçim almıştır. Bu partiküler biçimiyle emek sapkındır, insana aykırıdır, insana yabancıdır. Doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının yeniden birliğini sağlayacak olan komünist devrim, bu ikinci anlamdaki emeği, yani yabancılaşmış emeği ortadan kaldırır: "Şimdiye kadarki bütün devrimlerde faaliyet tarzına hiç dokunulmadı. Sorun bu faaliyetin sadece değişik bir dağıtımıydı, emeğin öteki kişiler arasında yeni bir dağıtımıydı. Oysa komünist devrim, daha önceki faaliyet tarzına karşı yönelir, emeği (yabancılaşmış emeği - YZ) ortadan kaldırır." (K. Marks, F. Engels, "Alman İdeolojisi", Kasım 1845 - Ağustos 1846, MESY, (İng.), c. 1, s. 40-41.) "Emek" tabiri yukarıda "yabancı emek" yerine kullanılmıştır. Marks'ın metinlerini doğru çözümlemek için, bu tür farklı kullanımları, metnin anlam bütünlüğünden destek alarak ayırt etmek gerekir. O halde alıntıyı şöyle anlamalıyız: Komünist devrim her toplumsal aşamada zorunlu olan emeği değil, fakat doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birbirinden ayrılığından doğmuş bulunan yabancılaşmış emeği ortadan kaldırır. Yabancılaşmış emek, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşulları birliğinin inkâr edilegeldiği tarihsel süreç boyunca ortaya çıkar. Yabancılaşmış emek, bu tarihsel inkâr süreci boyunca gelişegelen işbölümü, özel mülkiyet, mübadele, meta, değer, para, faiz, rant, ücretli emek, sermaye gibi çeşitli toplumsal ilişki biçimlerine bürünerek tezahür eder. Yabancılaşmış emek faaliyeti, dar kapsamıyla, insan - doğa alışverişini sağlayan emek faaliyetinin sapkınlaşmış halidir. İnsan - doğa alışverişini sağlayan emek faaliyetinin sapkınlaşması temelinde insan - insan ilişkileri de sapkınlaşır, yani insanların karşılıklı faaliyetleri insana aykırı bir hal alır. O halde yabancılaşmış emek kavramı, yalnızca insan ile doğa arasındaki alışverişin sapkınlaşmasını değil, fakat bu sapkın emek faaliyetinin büründüğü insana aykırı toplumsal ilişki faaliyetini de kapsar. Çünkü, kendisini bir biçim olarak örgütleyemeyen içerik yok hükmündedir. İçerik biçimiyle birlikte vardır. Komünist devrimin yabancılaşmış emeği ortadan kaldırması, insana yabancılaşmış faaliyeti bütün toplumsal tezahürleriyle birlikte ortadan kaldırması demektir. O halde komünist devrim, mülkiyet, mübadele, meta, değer, para, pazar, ücretli emek, sermaye, sivil toplum, devlet gibi bütün yabancılaşmış toplumsal ilişki biçimlerini ortadan kaldırmak durumundadır. Komünist devrim, insan faaliyetinin insana aykırı, insana yabancı, sapkın biçimlerden kurtularak insana geri dönmesidir. Komünist devrim, bu anlamda, insanın kendisine geri dönmesi, insanın insanlaşması demektir. Emek tabiri çoğu kez "ücretli emek" anlamına kullanıldığı için, Marks, komünist toplumdaki emeği "özgür faaliyet", "doğrudan toplumsal faaliyet", "engin yaratıcılık faaliyeti" olarak adlandırır. Komünist toplumda doğrudan toplumsal faaliyet içinde olan toplumsal bireyler birbirleri için çalışacaklar, birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılayacaklardır. Aşağıdaki alıntı, Marks'ın komünist toplumdaki emeğe "engin yaratıcılık faaliyeti" dediğine örnektir: "Sermayenin zenginliğin genel biçimi uğruna durmaksızın uğraşması, emeği doğal darlığının sınırları ötesine sürerek, zengin bireyselliğin (komünist toplumdaki özgür bireyselliğin, toplumsal bireyselliğin - YZ) gelişmesi için gereken maddi unsurları yaratır. Zengin bireysellik, hem üretiminde ve hem de tüketiminde çok yönlüdür, evrenseldir. Zengin bireyselliğin emeği, artık bu nedenle emek (yabancılaşmış emek, ücretli emek - YZ) olarak değil, fakat engin yaratıcılık faaliyeti olarak görünür." (K. Marks, Grundrisse, Ağustos 1857 - Mart 1858, (İng.), çev. Martin Nicolaus, Penguin Books, s. 325.) |
|
| #3 | |
![]() Giriş Tarihi: Nov 2007
Mesajlar: 42
| Doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birbirinden ayrılması, insan ile doğa arasındaki alışverişi sağlayan emek sürecini insana yabancı bir faaliyet haline getirmiştir. Bu yabancılaşmış emek faaliyeti mülkiyet, mübadele, meta, değer, para gibi insana aykırı toplumsal ilişki biçimleri, yani tersine dönmüş bir dünya yaratmaktadır. İçinde bulunduğumuz dünya öylesine akıl dışıdır ki, insanların kendi faaliyetleri insanların karşısına insandan bağımsız toplumsal olgular olarak çıkmakta ve dönüp insanları tahakküm altına almaktadır. Marks, ücretli emek - sermaye toplumunda bireylerin kendi faaliyetleriyle yarattıkları yabancılaşmış ilişkilerin tahakkümü altında olduklarını şöyle ifade eder: "Kişilere bağımlılık ilişkilerinden (kapitalizm öncesi ilişkilerden - YZ) farklı olarak, nesnelere bağımlılık ilişkileri (kapitalizmdeki ilişkiler - YZ) şöyle karakterize edilirler: Bireyler eskiden birbirlerine bağımlı iken, şimdi artık soyutlamaların tahakkümü altındadırlar. (Bu nesnelere bağımlılık ilişkisi, toplumsal ilişkilerin bireylerden bağımsızlaşıp görünürde bağımsız olan bireyin karşısına çıkmasından başka bir şey değildir. Yani bireylerin karşılıklı üretim ilişkilerinin kendilerinin dışında ve kendilerine karşı bağımsızlaşması.) Soyutlama ya da idea ise, bireyin hakimi ve efendisi olan bu maddi ilişkilerin teorik ifadesinden başka bir şey değildir." (K. Marks, Grundrisse, Ağustos 1857 - Mart 1858, (İng.), çev. Martin Nicolaus, Penguin Books, s. 164.) Kapitalizm öncesi sınıflı toplumlarda doğrudan doğruya kişilere bağımlılık ilişkisi vardır. Doğrudan üreticiler kapitalizm öncesinde köle olarak köle sahiplerinin, serf olarak da feodal beylerin boyunduruğu altındadırlar. Kapitalizmde ise doğrudan üreticiler işçi kimliği kazanarak kişilere bağımlılıktan kurtulmuşlardır. Kapitalizmde bireylere hükmeden artık kişiler değil, fakat katılaşmış, şeyleşmiş kendi toplumsal faaliyetleridir. "Bireylerin karşılıklı üretim ilişkilerinin kendilerinin dışında ve kendilerine karşı bağımsızlaşması", burjuva toplumunda ekonomi diye ayrı bir faaliyet alanının doğduğunu anlatır. Bu durum, ekonomi politiğin, insan iradesinden bağımsızlaşmış üretim faaliyeti alanının pozitif bilimiymiş gibi görünmesinin temelidir. Ücretli emek - sermaye toplumunda, insana yabancılaşmış faaliyet içinde varlık bulan sadece işçiler değildir. Kapitalistler de aynı yabancılaşma süreci içindedirler. İşçiler de kapitalistler de aynı yabancılaşma sürecinin karşıt uçlarında yer alırlar. Ancak kapitalist, insana aykırı, sapkın düzeni hiç de akıl dışı bulmaz. Çünkü mülk sahibi sınıf, yabancılaşma sürecinde kendi iktidarını, kendi insansı varoluşunun teyidini bulur: "Mülk sahibi sınıf da proletarya sınıfı da insanın kendisinden yabancılaşmasının aynısını sergiler. Fakat mülk sahibi sınıf bu yabancılaşmada kendisini huzurlu ve güçlenmiş hisseder. Mülk sahibi sınıf yabancılaşmayı kendi iktidarı olarak görür ve yabancılaşmada insanın varoluşunun dış görünüşünü bulur. Proletarya sınıfı yabancılaşmada kendisini yok edilmiş hisseder. Proletarya yabancılaşmada kendisinin iktidarsızlığını ve gayri insani varoluş gerçeğini görür." (K. Marks, "Proudhon - Eleştirel Yorum No:2", Kutsal Aile, Eylül - Kasım 1844, METY, (İng.), c. 4, s. 36.) Ekonomi politikçiler mevcut yabancılaşmış faaliyeti hiç sorgulamaksızın, pozitifinden zihne yansıtıp teorisini yaparlar. Yabancılaşmış faaliyet mülk sahibi sınıfın iktidarını teyit eden faaliyettir. Dolayısıyla yabancılaşmış faaliyeti pozitifinden okuyan ekonomi politikçiler, mülk sahibi sınıfın teorisyenliğini yapmış olurlar. Mülkiyet, meta, değer, para gibi "bireyin hakimi ve efendisi olan" mistik toplumsal olguların şifresi ekonomi politiğin pozitivist bakış açısıyla asla çözülemez. Çünkü pozitivist bakış, toplumu bir muammaya çeviren bu mistik maddi olguları hiç eleştirip sorgulamaz. Pozitif bilimci yaklaşım, mistik toplumsal olguları ebedî gerçeklermişçesine olduğu gibi kabul eder. Pozitif bilimci yaklaşım, mülkiyet, meta, değer, para, devlet gibi mistik toplumsal ilişkilerin "akla uygun" teorisini yaparak, o sapkın, o insana aykırı ilişkileri insanlara doğalmış gibi göstermeye çalışır. Tersine dönmüş dünyayı pozitifinden okuyan ekonomi politik, böylece tersine dönmüş dünyanın yeniden üretilmesine hizmet eder. Marks'a göre halihazırdaki baş aşağı dünya, insan doğasına aykırıdır, sapkındır, akıl dışıdır. Bu akıl dışı dünyanın akla uygun teorisi, yani bilimi yapılamaz. Bilim ele aldığı olguları, olayları, süreçleri analiz ederek onların akla uygun, mantıklı bir teorik açıklamasını yapmaya çalışır. Kendisi akıl dışı olan yabancılaşmış, sapkınlaşmış faaliyetin akla uygun teorisini, yani bilimini yapma girişimi boşunadır. İnsana aykırı toplumsal ilişki biçimlerinde tezahür eden sapkın faaliyet hakkında yapılabilecek tek akla uygun faaliyet, bu sapkınlığa karşı pratik-eleştirel faaliyet yürütmektir. Çünkü ancak pratik-eleştirel faaliyet sayesindedir ki, tersine dönmüş dünya tekrar tersine döndürülerek akla uydurulabilir, yani insanileştirilebilir. Ekonomi politik, akıl dışı dünyanın akla uygun teorisini yapmaya çalışır. Bu "bilim", ancak, içinde bulunduğu yabancılaşmış faaliyeti onaylayanlara hitap eder. Çünkü yabancılaşmış faaliyete karşı mücadele içinde olmayan insanlara, kendi faaliyetleri ve faaliyetlerinin ortaya çıkardığı tersine dönmüş dünya doğalmış, başka türlü olamazmış gibi gelir. Marksist eleştiri, eleştirdiği argümanın, belli tarihsel koşullarda ortaya çıkan belli bir toplumsal faaliyetin teorik ifadesi olduğunu kabul eder. Ancak belli tarihsel koşullarda ortaya çıkan faaliyetin kendisi, "bu durumun inkârını ve kaçınılmaz çöküşünü içinde barındırır". Faaliyetin mevcut durumunu pozitifinden okuyan teori, mevcut durumun sadece pozitif yanını açıklar. Mevcut durumu değişmezmiş gibi kabul eden teori, mevcut durumun "inkârını ve kaçınılmaz çöküşünü" açıklayamaz. Mevcut durumun inkârı ancak negatif diyalektikle okunabilir. Marks'ın eleştirisinin dayandığı diyalektik yöntem "hiçbir şeyin dayatılmasına izin vermez, özünde eleştirici ve devrimcidir": "Diyalektik, bir yandan şeylerin mevcut durumunu pozitifinden tanıyıp kavrar, bir yandan da bu durumun inkârını ve kaçınılmaz çöküşünü içinde barındırır. Çünkü diyalektik, tarihsel olarak gelişmiş her toplumsal biçimi akışkan bir hareket içinde görür. Bu nedenle onun geçici doğasını, onun anlık varlığından daha az olmamak üzere hesaba katar. Çünkü hiçbir şeyin dayatılmasına izin vermez, özünde eleştirici ve devrimcidir." (K. Marks, "Almanca İkinci Baskıya Sonsöz", 24 Ocak 1873, Kapital, (İng.), c. 1, s. 29.) Marks, Adam Smith'lerin, David Ricardo'ların yazdığı ekonomi politiğin geneline teorik olarak yanlış dememiştir. Ekonomi politikçi insan faaliyetini mevcut sapkın haliyle, fetiş biçimler halinde, yani mülkiyet, meta, değer, para, ücretli emek, sermaye biçiminde algılar. Ekonomi politikçiye göre bu fetiş biçimler doğaldır, kalıcıdır. Marks'ın ekonomi politikçilere yönelttiği eleştiri, fetiş biçimlerin yanlış bir teorik analizini yaptıkları yönünde değil, fakat bu fetiş biçimleri niye sorgulamadıkları, bu fetiş biçimleri yaratan yabancılaşmış emeği niye hedef almadıkları yönündedir. Marks, pozitivist çarpıtmanın ima ettiğinin tersine, ekonomi politiğin "doğrusunu" yazmaya kalkışmamıştır. Marks'ın yaptığı, "Marksist ekonomi politik" yazmak değil, fakat ekonomi politiğin dokunulmaz saydığı temel varsayımları eleştirmektir. Marks ekonomi politiği eleştirirken, ekonomi politikçilerin sınıfsal bakışları gereği açıklamaya cesaret edemedikleri olguları, örneğin sömürüyü, kâr oranının düşüşünü bilimsel olarak açıklamıştır. "Bilimsel" sıfatı, söylenenlerin ille de belli bir bilime ait olduğu anlamına gelmez. "Bilimsel" sıfatı, ileri sürülen açıklamaların akli delillere dayandığına, mantıksal tutarlılığı olduğuna işaret eder. Bu anlamda Marks, sermayenin bilimsel çözümlemesini Ricardo'lardan daha iyi yapmıştır. Ancak, Marks'ın ekonomi politiği geliştirmiş olması, onun işçi sınıfı ekonomi politiği diye bir saçmalığı yaratmaya kalkıştığı anlamına gelmez. Marks'ın bu teorik çalışmaları, asıl hedefine gidebilmek için geçmesi gereken zihinsel yolları inşa etme amacına yöneliktir. Marks'ın asıl hedefi, ekonomi politiğin temel varsayımlarına saldırarak, ekonomi politiğin teorisini yaptığı toplumsal cinnet halinin kendisini teşhir etmektir. Her eleştirinin dayandığı belli bir ölçüt, belli bir bakış açısı vardır. Marks'ın ekonomi politiği eleştirisinin hareket noktası, "insan toplumu ya da toplumsal insanlıktır": "10. Eski materyalizmin (Feuerbach'ın da dahil olduğu eski materyalizmin - YZ) bakış açısı, sivil toplumdur. Yeni materyalizmin bakış açısı ise insan toplumu ya da toplumsal insanlıktır." (K. Marks, "Feuerbach Üzerine Tezler", İkbahar 1845, Alman İdeolojisi, (İng.), haz. C. J. Arthurs, s. 123.) Sivil toplum, yalıtık bireylerin sapkın faaliyetinden oluşan toplumdur, ücretli emek - sermaye toplumudur. Sivil toplum sahici insan ilişkileri toplumu değildir. Ekonomi politik insana aykırı ilişkiler toplumu demek olan sivil toplumun teorik ifadesidir. Ekonomi politik mülkiyeti, mübadeleyi, metaı, değeri, parayı, faizi, ücretli emek - sermaye ilişkisini, yani yabancılaşmış emeğin çeşitli tezahürlerini kendi bilimsel disiplininin sorgulanamaz kabulleri olarak alır. Bu sapkın, saçma-sapan, insana aykırı ilişkilerin olmadığı sahici insanlık toplumu ekonomi politiğin ufkuna girmez. Marksist eleştirinin hareket noktası sahici insan toplumu, yani toplumsal insanlıktır. Öyle olduğu içindir ki, mevcut sivil toplumu kutsallaştıran ekonomi politiği açığa düşürür. Marksist eleştiri, ekonomi politiğin kutsal kabullerine taarruz ederek, düşünceyi ekonomi politiğin ufkunun ötesine götürür. Marksist eleştiri, ekonomi politiğin teorisini yaptığı maddi işleyişlerin ancak burjuva düzende geçerli olduğunu ve bu işleyişlerin berhava edilmesinin maddi temellerinin yine aynı burjuva düzen içinde hazırlanmakta olduğunu gösterir. |
|
| #4 | |
Yazıyaz Grup Genel Koordinatörü Giriş Tarihi: Aug 2005
Mesajlar: 8,527
| Sn.Yusuf zamir'in Alev yayınlarından çıkan "Ya Sosyalizm Ya barbarlık" ve "Marks Gerçekte Ne dedi" adlı kitaplarını okumuştum. Okunması gereken kitaplar olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar yazarımız kitaplarında Marks!ı Marks'tan öğrenmek gerektiğini söylese de, özellikle belli altyapısı olmayanlar için ben Sn.Zamir'in her iki kitabını da önermek isterim. Başlangıç için uygun kitaplar olduğunu düşünüyorum. ( Bu arada Sn. Zamir'e de şunu söylemek isterim: Kitaplarınız özellikle kadıköy'deki kitapçılarda pek bulunmuyor. Cağaloğlu'na gittiğimde bunu Alev yayınları yetkililerine de söylemiştim. Sanırım bir dağıtım sorunu var.) Kendisi buradan bize bilgi verecektir. Ama şunu söylemek isterim ki, Sn.yusuf Zamir "Marks gerçekte ne dedi" adlı kitabını genişleterek yeniden basıma verecek. Burada konu ile ilgili bilgilendirmekte bulunmaktadır. Bu arada arkadaşlarımız yanlışlıkla alıntı ihlali uyarısı da vermişler yanlışlıkla Sanırım düzeltildi.Yazarımıza kolaylıklar diliyor, önemsediğim kitabının gereken ilgiyi görebilmesini de umud ediyorum. |
|
| #5 | |
![]() Giriş Tarihi: Oct 2007
Mesajlar: 79
| Yuzuf Zamir'in kim olduğunu bilmiyorum ama argümanlarının yanlış olduğunu biliyorum. Özellikle de adı geçen yayınların günışığına çıkamadığına dair vesveseleri bize pek yabancı değil. Adı geçen yayınların geç yayınlandığı doğrudur; bunlardan Grundrrise, Kapital'e önsöz niteliğinde bir çalışmadır eğer zahmet edip okusaydı bunu kolaylıkla anlardı, Grundrise bir çalışma kitabıdır. Üçüncü sınıf komplavari tavırlar almaya sebep değil bunlar. Alman İdeolojisi ve 1844 El yazmaları ise Marx'ın GENÇ MARX olarak addedilen yazılarıdır, bunlar Spinoza ekseninde fikirlerin ürünüdür, sanıldığı gibi Hegel değil. Sovyetlerdeki Stalin döneminden sonra yayınlanmış ve Marx'ın nerden nereye gittiğini belirleyen fikirler olarak okunmalıdır. Bu konularda özellikle Althusser ve ardıllarının bolca çalışması var, bunlara Foucault da eklenebilir. Lenin'e gelince... Daha önce de Lenin'in eleştirildiğini bu konularda görmüştüm ama genel kanı ve bizim için değerli olan yorumcuların kanısı -ki Gramsci, Lucas, Lefebrve, Althusser, Marcuse,Adorno gibi filozoflardan bahsediyorum- Lenin'in Marx'ı çok net bir şekilde ve şüpheye düşmeyecek bir şekilde yorumlamıştır. Hatta Althusser o kadar ileriye gider ki bu konuda, Lenin'in Hegel'i okumadan Marx'ı anladığını bile söyler. Bu konuda ikna olmak isteyenler Lenin'in Felsefe Defterlerini okuyabilirler. Yusuf Zamir'in Marx'ın ne dediğini anlatması için önce kendisinin ne demeye çalıştığını bilmesi gerekmektedir. Marx'ın ortaya çıkışındaki felsefi, sosyal ve tarihsel nedenleri bilmeden söylenen sözler hep masaldır. |
|
| #6 | |
![]() Giriş Tarihi: Nov 2007
Mesajlar: 42
| İnsana yabancılaşmış emek kendisini fetişleşmiş toplumsal biçimler olarak, yani mülkiyet, meta, değer, para olarak gösterir. Marks'ın ekonomi politik eleştirisi, zorunlu olarak, bu fetiş biçimlerin teorik analizinden hareket eder. Marks fetiş biçimlerin teorik analizinden hareketle, o fetişleşmiş toplumsal ilişki biçimlerini yaratan sapkın faaliyeti açığa vurmaya çalışır. Marks, ekonomi politik eleştirisine, ekonomi politiğin kendi dilini, kendi önvarsayımlarını sureta kabullenerek başlar: "Ekonomi politiğin öncüllerinden yola çıktık. Onun dilini ve yasalarını kabullendik. Özel mülkiyeti, yani emek, sermaye ve toprağın ayrılmasını, ücret, sermaye kârı ve toprak rantının ayrılmasını önvarsaydık. Aynı şekilde, işbölümünü, rekabeti, mübadele değeri kavramını vb. önvarsaydık. Ekonomi politiğin kendisinden yola çıkarak, onun kendi terimlerini kullanarak ..." (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, (İng.), Progress Publishers, s. 66.) Marks, ekonomi politiğin kendi dilini kullanarak, bir bakıma kendisini ekonomi politikçi yerine koyarak, ekonomi politiğin argümanlarını tartışır. Marks, tartışmayı bu argümanların mantıksal boşluklarına kadar götürerek, onların ancak belli tarihsel koşullarda ileri sürülebileceğini, yani bu argümanların tarihsel olarak geçiciliğini ortaya çıkarır. Marks, ekonomi politiğin kullandığı kavramları teşrih masasına yatırır. Bu kavramları parçalayıp analiz ederek, her bir kavramın teorik ifadesi olduğu ekonomik ilişkiyi mistik örtülerinden soyundurur. Çırılçıplak ortaya konan ekonomik ilişkiler, insan - doğa alışverişinin sapkın biçimi olan yabancılaşmış emeğin çeşitli momentleridir. O halde ekonomi politik insana yabancılaşmış emeğin teorisidir. Ekonomi politiğin bütün yaptığı, "yabancılaşmış emeğin yasalarını formüle etmekten ibaret"tir: "Ekonomi politik üretimin gerçek ruhu olarak emekten yola çıkar. Ama emeğe hiçbir şey vermez, her şeyi özel mülkiyete verir... Bu açık çelişkinin, aslında, yabancılaşmış emeğin kendi kendisi ile çelişkisi olduğunu ve ekonomi politiğin yabancılaşmış emeğin yasalarını formüle etmekten ibaret olduğunu anlıyoruz... "Yabanlaşmış, yabancılaşmış emek kavramından, analiz yoluyla özel mülkiyet kavramına nasıl vardıysak, aynı şekilde, bu iki faktörün (yabancılaşmış emek ile özel mülkiyetin - YZ) yardımıyla, ekonomi politiğin bütün kategorilerini geliştirebiliriz. Bu kategorilerin her birinin, -örneğin ticaret, rekabet, sermaye ve paranın- bu ilk oluşturucuların (yabancılaşmış emek ve özel mülkiyetin - YZ) partiküler ve gelişmiş ifadesinden başka bir şey olmadığını göreceğiz." (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, (İng.), Progress Publishers, s. 78-79.) Ekonomi politikçiye göre, ücretli emek - sermaye ilişkisi üretim faaliyetinin tarih boyunca gelişerek ulaştığı nihai biçimdir. Ekonomi politik, bu toplumsal biçimi tahlil eder ama sınıfsal bakışı yüzünden bu insana aykırı ilişkilerin niye doğduğunu hiç araştırmaz: "Ekonomi politik, aslında, değer ve değer büyüklüğünü, eksik de olsa tahlil etmiş ve bu biçimlerin altında neyin yattığını açığa çıkarmıştır. Ama emeğin niye onun ürününün değeri ile ve emek zamanının niye bu değerin büyüklüğü ile temsil edildiği sorusunu bir kez olsun sormamıştır. Üretim sürecinin insan tarafından denetimi (komünist toplum - YZ) yerine, üretim sürecinin insana egemen olduğu bir toplum durumuna ait (burjuva topluma ait - YZ) ... bu formüller, burjuva anlayışa, doğanın tıpkı üretken emek gibi dayattığı apaçık bir zorunluluk olarak görünür." (K. Marks, Kapital, 1867, (İng.), c. 1, s. 84.) Eğer ekonomi politik, "emeğin niye onun ürününün değeri ile ve emek zamanının niye bu değerin büyüklüğü ile temsil edildiği" sorusunu araştırmaya kalkışsaydı, kullandığı bütün kavramların aslında, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının ayrılığından doğan ekonomik ilişkilerin teorik ifadeleri olduğunu teslim etmek zorunda kalırdı. Böylece meta, değer, para, ücretli emek, sermaye gibi kavramların "üretim sürecinin insan tarafından denetimi yerine, üretim sürecinin insana egemen olduğu bir toplum durumuna ait", yani burjuva topluma ait formüller olduğu ortaya çıkardı. Bu sonuç, ekonomi politiğin "üretim sürecinin insan tarafından denetimi" durumunu, yani doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birliği durumunu kapsamadığını açık ederdi. O zaman, ekonomi politiğin tarihsel olarak geçici karakteri ortaya çıkardı. Böylece, ekonomi politiğin kalıcılık iddiası, yani insanlığın nihai durumunun bilimi olduğu iddiası bir anda çökerdi. Burjuva anlayışa göre, mülkiyet, meta, değer, para, fiyat, ücretli emek - sermaye gibi sapkın ilişki biçimleri, açıklanmaya muhtaç tuhaflıklar değil, fakat "doğanın ... dayattığı apaçık bir zorunluluk"dur. Ekonomi politikçiler, bu insana aykırı durumları doğal olarak kabul edip bu kategorilerden rasyonel bir sistem yaratmaya çalışmışlardır. Marks, bu kategorilerin gerçekte saçmalık, maskaralık olduğuna işaret ederek şöyle demiştir: "Burjuva ekonomisinin kategorileri böylesine saçma biçimlerden oluşmuştur. Bunlar, tarihsel olarak belirlenmiş belirli bir üretim tarzının koşul ve ilişkilerini, meta üretimini, toplumsal olarak geçerli diye ifade eden düşünce biçimleridir. Metaların bütün gizemi, emek ürünlerinin meta biçimini aldığı sürece çevresini saran sihir ve büyücülük, öteki üretim biçimlerine geçilir geçilmez, bu yüzden yok olur." (K. Marks, "Metaların Fetişizmi ve Bunun Sırrı", Kapital, 1867, (İng.), c. 1, s. 80-81.) Marks, ekonomi politiğin dayandığı temel kabullerin tamamen burjuvazinin sınıfsal bakış açısını yansıttığını şöyle anlatır: "Ekonomi politik özel mülkiyet olgusundan yola çıkar. Özel mülkiyetin ne olduğunu bize açıklamaz. Özel mülkiyetin fiilen içinden geçtiği maddi süreci genel ve soyut formüllerle dile getirir. Daha sonra da bu formülleri yasa yerine koyar. Bu yasaları anlamaz, yani bu yasaların özel mülkiyetin doğasından nasıl çıktığını göstermez. Ekonomi politik, emek ile sermayenin, sermaye ile toprağın ayrılma nedeni üzerine hiçbir açıklama getirmez. Ekonomi politik, örneğin ücretin kâr ile ilişkisini tanımlarken, sonul amaç olarak kapitalistlerin çıkarını alır, yani açıklaması gerekeni daha baştan verili sayar." (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, (İng.), Progress Publishers, s. 66.) "Ekonomi politik, ... sonul amaç olarak kapitalistlerin çıkarını alır." O halde ekonomi politik, sınıfsal bir "bilim"dir, burjuvazinin "bilim"idir, burjuva çağına özgü bir "bilim"dir. Ekonomi politiğin teorisini yaptığı insana yabancılaşmış faaliyet pratik-eleştirel faaliyetle inkâr edildiği ölçüde, yani sınıf mücadelesi yükseldiği ölçüde ekonomi politik "bilim" olmaktan çıkmaya ve geçersizleşmeye başlar: "Ekonomi politik burjuva ufkun sınırları içinde kaldığı kadarıyla bir bilim olarak kalabilir. Yani kapitalist düzen, toplumsal üretimin evriminin içinden geçmekte bulunduğu tarihsel evre olmak yerine, toplumsal üretimin mutlak nihai biçimi olarak görüldüğü kadarıyla ekonomi politik bir bilim olarak kalabilir. Ekonomi politiğin bu şekilde bir bilim olarak kalabilmesi ancak sınıf mücadelesi su yüzüne çıkmadığı ya da kendisini ancak münferit ve tek tük olaylarla ortaya koyduğu sürece mümkündür." (K. Marks, "Almanca İkinci Baskıya Sonsöz", 24 Ocak 1873, Kapital, (İng.), c. 1, s. 24.) |
|
| #7 | |
![]() Giriş Tarihi: Nov 2007
Mesajlar: 42
| Marks'ın ekonomi politiği eleştirisi, en sonunda, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birbirinden ayrılığını sorgular. Marks'a göre asıl açıklanması gereken, bu ayrılığın kendisidir: "Açıklanması gereken ya da tarihsel bir sürecin sonucu olan şey, yaşayan ve aktif insanın (doğrudan üreticin - YZ) doğa ile metabolik alışverişinin (emek sürecinin - YZ), böylece doğayı mülk edinişinin doğal, inorganik koşullarıyla (üretimin maddi koşullarıyla - YZ) birlik halinde olması değildir. Açıklanması gereken ya da tarihsel bir sürecin sonucu olan şey, insan varlığının inorganik koşulları ile aktif varlığı arasındaki ayrılıktır. Ki bu ayrılık, ancak ücretli emek - sermaye ilişkisinde tam olarak vazedilmiştir." (K. Marks, Grundrisse, Ağustos 1857 - Mart 1858, (İng.), çev. Martin Nicolaus, Penguin Books, s. 489.) Emek insan ile doğa arasındaki alışverişi dolayımlayan süreçtir. Emek, doğası gereği insana ait bir süreçtir. Emek faaliyetinin insana ait bir süreç olarak gerçekleşmesi, insan ile nesnel doğanın, yani doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının doğrudan ve koşulsuz birliğini önvarsayar. Eğer böyle bir birlik yoksa, insanların yürütmekte oldukları faaliyet sahiden insana ait bir faaliyet değildir. Doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının doğrudan ve koşulsuz birliği fiili bir gerçeklik değilse, insanların içinde bulundukları emek süreci insana ait bir süreç değil, fakat insana yabancı bir süreç haline gelir. İnsana yabancılaşmış faaliyet içinde kaybolmuş insansı bireyler adeta cinnet getirmişçesine saçma sapan işler yaparlar. Bu acaip insanlar emek ürünlerini acaba niye para dedikleri şey ile mübadele ederler? Herkes ürettiği hizmet ya da ürünü birbirine olanca insan sıcaklığıyla niye karşılıksız vermez? Özel mülkiyet niye kutsaldır? Niye "benim malım senin, senin malın benim" değildir? Niye herkesin ayrı çıkarı vardır? Niye herkes birbirinin kuyusunu kazar? İnsanlar niye birbirlerini ve doğayı katlederler? Asıl açıklanması gereken işte bu akıl dışı, bu insanlık dışı işleyişler değil midir? Bu akıl dışı, tuhaf, garip, saçma ilişkiler insanlığa nasıl musallat olmuştur? İnsanlık bu cinnet halinden nasıl kurtulacaktır? Sorgulanması gereken asıl bunlardır. Ekonomi politiğin meşrulaştırmaya çalıştığı yabancılaşmış toplumsal ilişkiler, doğrudan üreticileri üretimin maddi koşullarından ayıran tarihsel inkâr süreci içinde ortaya çıkmıştır. Bu yabancılaşmış ilişkilerin vücuda getirdiği toplum, sahici insan toplumu değil, fakat onun ancak karikatürüdür: "İnsan kendisini insan olarak idrak etmedikçe ve bunun sonucu olarak dünyayı insani bir biçimde örgütlemedikçe, bu topluluk yabancılaşma biçimi altında görünür... İnsanın kendisinden yabancılaşmış olduğunu söylemek, bu yabancılaşmış insan toplumunun insanın gerçek topluluğunun, sahici insan türü yaşamının karikatürü olduğunu söylemektir." (K. Marks, "James Mill Üstüne Yorumlar", 1844, METY, (İng.), c. 3, s. 217.) Marks, ekonomi politiği eleştirerek, mevcut sivil toplumun sahici insan toplumu olmadığını gösterir. Mevcut toplum sahici insan toplumunun sadece bir karikatürüdür. Acaba bu karikatürden hareketle, sahici insan toplumunun nasıl bir toplum olacağı tahayyül edilebilir mi? İnsanlık, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının doğal birliğinin inkârıyla başlayan tarihsel bir sürecin sonunda şimdiki toplum karikatürüne gelmiştir. O halde, şimdiki toplum karikatürünü yaratan inkâr inkâr edilse, yani doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının yeniden birliği sağlansa, acaba nasıl bir toplum ortaya çıkar? Marks'ın ekonomi politiği eleştirerek akla düşürmek istediği tam da budur. Marks'a göre doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının yeniden birliği sağlanınca, yani yabancılaşmış emek ortadan kaldırılınca üretimin insan gibi yapılmasının koşulları doğar. Üretimin insana layık koşullarda yapıldığı toplum sahici insan toplumudur, komünist toplumdur, komünal toplumdur. Bu toplumu özgürce birleşmiş toplumsal bireylerin komünal, evrensel, saydam faaliyeti oluşturur. Komünist (yani sosyalist) toplumda insan faaliyeti bir bütün olarak insana geri dönmüş olduğu için, insan faaliyetinin geçmişteki parçalı halinin dışavurumu olan ekonomi, siyaset, devlet alanları eriyip gitmiştir. İnsan faaliyetinin parçalı, sapkın, mistik biçimlerden kurtularak saydam bir bütüne erdiği komünist (yani sosyalist) toplumun ekonomi politiği olmaz. Sosyalizmin ekonomi politiği üstüne yazılmış kitaplar, aslında, "yaşayan sosyalizm" aldatmacasında ekonomi ve siyaset alanlarının varlıklarını koruduğunun, dolayısıyla yabancılaşmış emeğin, onun toplumsal tezahürlerinin yeniden üretildiğinin itirafıdır. Marksizm bilimdir diye vurgu yapanlar, Marks'ı zımnen burjuvazinin aydınlanma felsefesine bağlarlar. Aydınlanmacıların doğa bilimlerindeki başarılarının bir benzerini, Marks'ın toplum bilimlerinde gösterdiğini düşünürler. Onlara göre Marks, burjuva ekonomi politiğin yanlışlarını düzeltip eksiklerini tamamlayarak "Marksist ekonomi politiği" kurmuştur. Marks'ı aydınlanmacı zihniyetle okuyanlar, Marks'ın ekonomi politik eleştirisini eleştirinin ne olduğunu anlamadan bilimci yaklaşımla yorumladıkları için, ekonomi politikçi bir Marks yaratırlar! Ekonomi politiğe bilimdir diyenler, bilimi doğa bilimleri ve toplumsal bilimler olarak ikiye ayırırlar. Bu tasnifi yapanlar şöyle düşünürler: Nesnel doğada insan iradesinin dışında gelişen fiziksel, kimyasal, biyolojik olaylar cereyan etmektedir. Doğa bilimleri, insanın kontrolü dışında seyrini sürdürmekte olan bu doğal olayların sırrını çözmeye, doğanın yasalarını bulmaya çalışır. Toplumsal bilimler de doğa bilimlerinin doğa için yaptığını toplum için yapar. Yani toplumsal bilimler toplumsal faaliyetin, toplumsal işleyişlerin yasalarını bulmaya çalışır. Bu tasnif, doğa yasaları ile toplumsal yasalar arasında şöyle bir mantıksal denge kurar: Doğa bilimleri doğa yasalarını bulmaya çalışır, çünkü doğanın insan iradesinin dışında işleyen yasaları vardır. Toplumsal bilimler de toplumsal yasaları bulmaya çalışır, çünkü toplumun insan iradesinin dışında işleyen yasaları vardır. Toplum insanların karşılıklı faaliyetlerinden başka birşey değildir. Eğer yukardaki tasnifin ima ettiği ön kabul doğruysa, yani insanların karşılıklı faaliyetleri insan iradesinin dışında gelişiyorsa, burada akıl almaz, garip, tuhaf bir durum var demektir. O zaman ekonomi politik, insan faaliyetinin insan iradesinin dışında geliştiği bu acaip durumun "bilim"idir. Ekonomi politik insan faaliyetinin insan iradesinin dışında ve insandan bağımsız olarak vazedildiği tarihsel dönemin "bilim"idir. Başka bir deyişle, ekonomi politik insan faaliyeti insandan bağımsız olduğu sürece geçerlidir. Ekonomi politiğin teorisini yaptığı akla ziyan gerçeklik öylesine acaiptir ki, insanların kendi faaliyetleri insanların kendi iradelerinden bağımsızlaşarak insanlara hasım bir toplumsal güç haline gelmekte ve insanları tahakküm altına almaktadır. İnsanların kendi faaliyetleri tuhaf bir şekilde insanların kontrolünün dışına çıkmakta ve insanları adeta "parmağında oynatan" yabancı, anlaşılamaz, korkutucu, gizemli, mistik bir güç yaratmaktadır. Nasıl davranacağı, nerden vuracağı önceden bilinemeyen bu esrarengiz güç, aynen doğa güçleri gibi, insanları ordan oraya savurmaktadır. Marks'ın ekonomi politik eleştirisi, herkesin günlük faaliyetiyle spontane olarak ürettiği bu akla ziyan gerçekliği sorgular. Aslında Marks'ın yakaladığı son derece basit bir gerçekliktir: İnsanların kendi faaliyetleri insanların iradelerinin dışına çıkarak insanları ezen bir heyüla haline geldiğine göre, insanların içinde bulundukları faaliyet insana ait faaliyet değildir, fakat insana yabancı faaliyettir. Ekonomi politik, insan iradesinin dışına çıkan insan faaliyetinin "nesnel yasa"larını, yani "ekonomik ve toplumsal yasalar"ı keşfetmeye ve onların işleyişini açıklamaya çalışır. Bu "bilimsel", daha doğrusu sınıfsal gayretlerin hiç sözünü etmeyerek gözlerden gizlediği gerçek şudur: İnsanların karşısına doğa yasalarıymışçasına çıkan "ekonomik ve toplumsal yasalar", aslında, insanların karşısına çıkıp onları tahakküm altına alan kendi yabancılaşmış faaliyetlerinin teorik ifadelerinden başkası değildir. Yabancılaşmış, parçalanmış insan faaliyetinin aşılması, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşulların sahici birliğinin sağlanmasına bağlıdır. Sahici birlik sağlanınca, yani özgürce birleşmiş doğrudan üreticiler kendi faaliyetlerini kendi komünal iradelerine tabi kılınca, binlerce yıldır insana aykırı mecrada gelişegelen insan faaliyeti, mistik toplumsal kabuklarından ve bunların mistik zihinsel yansımalarından kurtularak bir bütün halinde insana geri dönecek, böylece sahici insan faaliyeti, yani sahici insan toplumu ortaya çıkacaktır. İşte o zaman, altyapı - üstyapı gibi, "ekonomik-toplumsal yasalar" gibi insan faaliyetinin yabancılaşmışlığını, parçalanmışlığını yansıtan soyutlamalara gerek kalmayacaktır. Komünist (yani sosyalist) toplumu yaratan komünal faaliyet komünal iradenin doğrudan tezahürüdür. Komünal iradenin doğrudan tezahürü olan komünal faaliyetin insan iradesinin dışında "nesnel" bir işleyişi yoktur. Komünal iradenin dışında herhangi bir üretim faaliyetinin bulunmadığı toplumda ekonomi politiğe yer yoktur. Ekonomi politik, yabancılaşmış emeğin büründüğü mülkiyet, mübadele, meta, değer, para, ücretli emek, sermaye biçimlerinin bilimidir. Ekonomi politik, teorik ifadesi olduğu bu cinnet biçimleri gibi tarihsel olarak ölümlüdür. İnsanlığın tarih öncesine ait bu barbarlık ilişkileri ortadan kaldırılıp atıldığı an, ekonomi politiğin konusu gerçek dünyadan silinip gideceği için, ekonomi politik de geçerliliğini yitirecektir. Ondan sonra, simyacıların deneyleri günümüzde nasıl bilim öncesi olarak kabul ediliyorsa, aynı şekilde, ekonomi politik de tarih öncesine ait sayılacaktır. Çağımıza egemen olan bu akıl dışı düzen ortadan kaldırıldıktan sonra, yabancılaşmış emeğin teorik ifadesi olan ekonomi politik, meraklılarınca, insanın insan olma yolunda kendi kendisiyle nasıl boğuştuğunu araştırmak için, örneğin Sümer dilini öğrenir gibi, çivi yazısını söker gibi çalışılacaktır. |
|
| #8 | |||
![]() Giriş Tarihi: Jan 2006
Mesajlar: 4,979
| Alıntı:
Benim burada özellikle vurgulamak istediğim şey, Lenin ile Marx'ın karşı karşıya getirilerek, komünist düşününün bu iki dev insanının arasında sanki bir ayrılık varmış imajı vermek ve bu yolla komünizme vurmak çabaları. yorum2006 Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 12-12-07 22:55 . | ||
|
| #9 | |
![]() Giriş Tarihi: Nov 2007
Mesajlar: 42
| Sahici insanlık komünalleşmiş insanlıktır. Komünal insanlık henüz yaratılmış değildir. İnsan, insana yabancılaşmış faaliyeti inkâr mücadelesi içinde dayanışmacı pratikleri geliştirdiği, yani komünalleştiği ölçüde insan olmaya yaklaşır. Sahici insanlığı, bugünkü insana aykırı ilişkiler içinde hapsolmuş insanın dayanışmacı pratiklerinde, kendisini komünal insan olarak inşa etme mücadelesinde yakalarız. Halihazırdaki insana yabancılaşmış faaliyet, insanların komünal insan olarak kendilerini üretmelerini engellemekte, onları birbirlerinden yalıtık kılmakta, onları atomize etmektedir. Atom kendi içinde bir bütündür, kendi dışından karşılanacak bir ihtiyacı yoktur. Yabancılaşmış faaliyetin yarattığı yalıtık bireyler ise kendi kendilerine yeterli değildir. Yalıtık bireylerin yaşamlarını sürdürmek için birbirlerinin faaliyetlerine, birbirlerinin emek ürünlerine ihtiyaçları vardır. Yalıtık bireyler, doğrudan doğruya kendileri tüketmek için değil, fakat mübadele etmek için üretim yaparlar. Yalıtık bireyler, öteki yalıtık bireylerin ürettikleri geçim araçlarına ulaşmak için önce kendi faaliyet ya da ürünlerini mübadele değeri biçimine, yani meta biçimine çevirmek, metaı da parayla mübadele etmek zorundadırlar. Yalıtık bireyler, ancak para dolayımına sahip olduktan sonra geçim araçlarını satın alarak yaşamlarını sürdürebilirler. Birbirlerinden yalıtılmış bireyler, birbirleriyle insandan insana doğrudan toplumsal ilişki kuramazlar. Gerçekte birbirleriyle toplumsal ilişki içine giren, yani mübadele ilişkisi içine giren metalardır. Yalıtık bireyler insan kimliklerini sahip oldukları metada şey'leştirirler. Yalıtık bireyler, meta donuna girerek, metaların mübadelesi sayesinde birbirleriyle dolaylı toplumsal ilişki kurarlar. Yalıtık bireylerin "toplumsal" ilişkisini sağlayan meta mübadelesi, pazar ilişkisini, ulusal pazarı, giderek dünya pazarını yaratır. Mübadele ilişkisinin gelişme seyri, yalıtık bireylerin ilk baştaki kişisel bağımsızlık görünümünü siler ve yalıtık bireylerin pazara, giderek dünya pazarına tam bağımlılığını doğurur. Birbirleriyle ancak metalar aracılığıyla dolaylı ilişki kurabilen yalıtık bireyler, meta mübadelesinin yapıldığı pazar birliğinde, kendi iğdiş edilmiş toplumsallıklarının bir illüzyon olarak gerçekleşmesini bulurlar. Yalıtık bireyleri birbirine bağlayan pazar ilişkisinin yarattığı toplumsallık illüzyonu, kendisini yurt, sivil toplum, ulus, ulus-devlet olarak çeşitli momentlerde ortaya koyar. Ücretli emek - sermaye ilişkisi, meta mübadelesinin gelişerek yarattığı bir ilişkidir. Yabancılaşmış faaliyet içinde birbirlerinden yalıtık olarak konumlanmış işçiler, ancak sermaye sayesinde yan yana gelip "toplumsal" üretim yapabildikleri için, sermayenin hareketinde kendi iğdiş edilmiş toplumsallıklarını, yani kendi insanlıklarının karikatürünü yaşarlar. Ücretli emek - sermaye ilişkisi, işçileri yurt, sivil toplum, ulus, ulus-devlet gibi toplumsallık illüzyonları altında "birleştirir". Yalıtık bireylerin kendi yabancılaşmış faaliyetleriyle yarattığı toplumsallık illüzyonları, henüz gerçeklik kazanamamış olan sahici toplumsallığın, yani sahici insanlığın ancak bir karikatürüdür. Sahici insanlığı, ancak sahiden insana ait olan ve insanı teyit eden dünya çapındaki komünal faaliyet yaratabilir. Dünya çapında komünal faaliyet henüz bir gerçeklik olarak ortaya çıkamadığı için yurt, sivil toplum, ulus, devlet gibi toplumsallık karikatürleri genel çıkar illüzyonu olarak kendisini dayatmaktadır. Yurt, sivil toplum, ulus ve devletin dayattığı "genel çıkar" ancak bir illüzyondur. Çünkü bu toplumsal ilişkiler içine hapsedilmiş olan yalıtık bireylerin fiilen birbirlerinden ayrı ve birbirlerine karşı işleyen özel çıkarları vardır. Aslında, bu insana aykırı toplumsallık garabetlerini doğuran yabancılaşmış faaliyete katılan ne kadar yalıtık birey varsa, o kadar da farklı çıkar vardır: "Kişisel bağımsızlık dünya pazarına tam bağımlılığı doğurur. Birbirinden kopuk mübadele eylemleri, hiç değilse özel mübadele bilançosunun hesabını tutan bir banka ve kredi sistemini gerekli kılar. Her ulusun içindeki özel çıkarlar, ulusta kaç yetişkin birey varsa ulusu o sayıda ulusa böler." (K. Marks, Grundrisse, Ağustos 1857 - Mart 1858, (İng.), çev. Martin Nicolaus, Penguin Books, s. 159.) Yurt ilk bakışta coğrafi bir gerçekliğe işaret edermiş gibi görünür. Ancak coğrafi mekânlar, doğanın bir verisi olarak kendiliklerinden yurt değildir. Bir coğrafya parçasını yurt yapan, o coğrafya üstünde yaşayan insanların karşılıklı spontane faaliyetleridir. İnsan, evet, doğduğu yeri, mahalleyi, şehri sever. Ancak insan doğarken bu sevgiyle doğmaz. Bu sevgi doğuştan gelen değil, fakat yaşam pratiğiyle sonradan edinilen bir duygudur. Yurt sözcüğü kökeni itibarıyla çadır demektir. Orta Asya'da halen bu anlamda kullanılır. İnsanın içinde doğduğu, ihtiyaçlarının karşılandığı çadırı, ailesini sevmesi, yaşam pratiğinin mekânı giderek genişledikçe mahallesini, memleketlisini, aynı tarihsel yaşam serüvenini, aynı dili paylaştığı halkını sevmesi doğaldır. Ancak bu niye "doğal"dır? İnsan niye mahallesini, memleketlisini, yurdunu sever de "öteki"ler için aynı sıcaklığı hissetmez? Sahipsiz kaldığı vehmedilen "yurtseverlik teması" üstüne mal bulmuş mağribi gibi atlamadan önce, bir nefes alıp sorgulanması gereken asıl budur. (Devamı aşağıda) |
|
| #10 | |
![]() Giriş Tarihi: Nov 2007
Mesajlar: 42
| Yabancılaşmış faaliyet içinde kaybolmuş insanların zihinlerinde kendileri ve başkaları hakkında tek yanlı, sapkın ve aptalca duygular vardır, çünkü evrensel-komünal faaliyet, dünyasal insanlık, dünya komünü henüz fiilen ortaya çıkmış değildir. Eğer dünya çapında sahici insan faaliyeti fiilen gerçekleşmiş olsa idi, insan faaliyetinin "kendi memleketlisi, kendi yurdu" tek yanlılığı ve aptallaştırıcılığı aşılmış olurdu. Evrensel-komünal faaliyet, yani sahici insanlık gerçeklik haline gelmiş olsa idi, insanın duyguları da evrensel-komünal insanlığın varoluşuna göre oluşurdu. İnsan faaliyeti klanlardan, kabilelerden, aşiretlere, aşiret federasyonlarına, daha geniş toplumsallıklara doğru genişledikçe, çadır'ın, yani yurt'un kapsadığı toplumsal ilişkiler mekânı genişlemiştir. Bugünkü anlamıyla yurt, ücretli emek - sermaye ilişkisinin aynı pazarda "birleştirdiği" yalıtık bireylerin spontane faaliyetinin yarattığı bir "toplumsallık" mekânıdır. Yurtseverlik, insana aykırı faaliyetin ücretli emek - sermaye olarak yükseldiği çağın ideolojik kavramıdır. Yabancılaşmış faaliyeti pozitifinden yansıtan her kavram gibi egemen sınıfın kavramıdır. Yurtseverlik, burjuvaziyi "yurt sathı"nda egemen kılan yabancılaşmış insan faaliyetinin zihne akarak oluşturduğu bir kavramdır. Yurtseverlik, burjuvaziyi "yurt sathı"nda egemen kılan maddi ilişkilerin fikirsel ifadesidir: "Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikirsel ifadesinden başka bir şey değildir. Egemen düşünceler, fikirler biçiminde kavranan egemen maddi ilişkilerdir. O halde egemen düşünceler, bir sınıfı egemen sınıf yapan ilişkilerin ifadesidir, onun egemenliğinin fikirleridir." (K. Marks, F. Engels, "Alman İdeolojisi", Kasım 1845 - Ağustos 1846, MESY, (İng.), c. 1, s. 47.) Bugün yeryüzünde sahici insan toplumunu yaratacak olan evrensel-komünal faaliyet, yani sahici insan faaliyeti henüz ortaya çıkmış değildir. Onun için halen ağırlığıyla ulusal pazar faaliyeti içinde debelenmekte olan yalıtık bireyler, hapsoldukları yurt gerçekliğinde insan toplumunun ancak bir karikatürünü yaşamaktadırlar. Evrensel-komünal ilişkinin henüz yaratılamadığı koşullarda, yalıtık bireylerin yurt faaliyetiyle ortaya koydukları ancak bir toplumsallık illüzyonudur. Yurtseverlik kavramı bu illüzyonun teorik ifadesidir. Sermaye çağının yarattığı yurtseverlik kavramı, insana yabancılaşmış faaliyet içinde kaybolmuş insansı bireylerin insana aykırı "toplumsal" varoluşlarının zihinsel ifadelerinden biridir. Ekonomi politikçiler özel mülkiyet duygusunun, para hırsının insan doğasından geldiğini iddia ederler. Oysa özel mülkiyet duygusu, para hırsı hiç de ekonomi politikçilerin sandığı gibi insanların genetik şifrelerinde yazılı değildir. İnsana aitmiş gibi görünen bu tür sapkınlıklar, insana yabancılaşmış faaliyetin yaptığı duyusal-zihinsel tahribat olarak insanı sonradan sakatlamıştır. İnsana yabancılaşmış faaliyetin yarattığı özel mülkiyet toplumsal ilişkisi, zihne akarak mülkiyet duygusunu oluşturur. Zihinsel algılaması özel mülkiyet duygusuyla sakatlanmış insan, nesnel doğayı insan türünün tamamının inorganik bedeni olarak göremez. Çünkü özel mülkiyet duygusuyla sakatlanmış insan, bir nesne'ye ancak kendisi sahip olduğu zaman o nesne'yi insana ait olarak, yani "bizim" olarak görür: "Özel mülkiyet bizi öylesine aptallaştırmış ve tek yanlılaştırmıştır ki, bir nesne ancak ona sahip olduğumuz zaman, ... bizim tarafımızdan kullanıldığı zaman bizimdir." (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, (İng.), Progress Publishers, s. 101.) Özel mülkiyet duygusuyla sakatlanmış insana göre, kendi mülkiyetinde olmayan doğa parçaları, nesneler insana ait değildir. Özel mülkiyet ilişkisiyle iğdiş edilmiş insan, kendi mülkiyetinde olmayan nesnelere "insana yabancı" muamelesi yapar. Özel mülkiyet ilişkisi içinde kendini kaybetmiş insansı birey, kendi mülkiyetinde olmayan nesne'lere, canlı ve cansız doğaya, çevreye karşı en iyi ihtimalle kayıtsızdır. Kendi mülkiyetinde olmayan nesneleri kendi çıkarlarını sınırlayan düşman olarak algıladığı durumlarda ise, onları tahrip etme eğilimi gösterir. Yurtseverlik kavramı, mülkiyet duygusunun muhayyilede büyütülmesiyle varılan bir soyutlamadır. Marks'ın deyişiyle, "yurtseverlik mülkiyet duygusunun ideal (düşüncede soyutlanmış - YZ) biçimidir". (K. Marks, "Lui Bonapart'ın On Sekizinci Brumiyer'i", Aralık 1851 - Mart 1852, MESY, (İng.), c. 1, s. 483.) Yurtseverlik kavramı, insana yabancılaşmış faaliyeti pozitifinden okuyan, dolayısıyla onu onaylayan bir kavramdır. Soru, insana yabancılaşmış faaliyeti pozitifinden yansıtan bu gibi kavramlara dayalı kurtuluş teorilerinin insana ait bir dünyayı yaratma mücadelesine yararlı olup olamayacağıdır. Devrimci faaliyet, yani pratik-eleştirel faaliyet, halihazırdaki yabancılaşmış faaliyeti inkâr etme faaliyetidir. İnkâr faaliyeti, tersine dönmüş dünyayı tekrar tersine döndürerek düzeltme faaliyetidir. Devrimci, pratik-eleştirel faaliyet, insana aykırı gerçekliği tersyüz ederek insana ait gerçekliği yaratmaya yönelen faaliyettir. Devrimci mücadele, yani pratik-eleştirel mücadele, halihazırdaki yabancılaşmış faaliyetle aynı gerçeklik boyutunda hareket etmez. Devrimci mücadele, halihazırdaki yabancılaşmış faaliyeti pratikte inkâr ederek, sahici insan faaliyetini yaratma mücadelesidir. Devrimci, pratik-eleştirel faaliyet, halihazırdaki insana aykırı gerçeklik boyutunu tersine çevirmeye çalışan, yani halihazırdaki insana aykırı gerçeklik boyutu açısından negatif gerçeklik boyutunu örmeye çalışan faaliyettir. Devrimci mücadele, mevcut insana aykırı gerçekliğin negatifini pratikte arayıp bulma, yani yoktan var etme mücadelesidir. Devrimci mücadele, mevcut insana aykırı gerçeklikle boğuşa boğuşa insana ait gerçekliği inşa etmeye çalışır. Devrimci mücadele, yabancılaşmış faaliyetle aynı pozitif güzergahta hareket etmez. Devrimci mücadele, o pozitif güzergahın dışında, negatif bir güzergah açmaya çalışır. Devrimci mücadele, yabancılaşmış faaliyetin oluşturduğu yurt, ulus, devlet gibi insana aykırı gerçekliğin negatifini yaratıcılıkla tahayyül edip insana ait bir gerçeklik olarak inşa etme mücadelesidir. Onun için devrimci mücadele, yurt, ulus, devlet gibi insan faaliyetinin parçalanmışlığından, tek yanlılığından doğan insana aykırı gerçekliklerin üstüne inşa edilemez. Devrimci mücadele, yabancılaşmış faaliyeti pozitifinden okuyan teorileri, yabancılaşmış faaliyetin pratik eleştirisine ışık tutma yolunda kullanamaz. Yabancılaşmış faaliyetin zihinsel bir yansıması olan mülkiyet duygusuna dayalı teoriler, yabancılaşmış faaliyeti inkâr mücadelesine nasıl ışık tutamazsa, aynı şekilde, mülkiyet duygusunun bir türevi olan yurtseverlik ideolojisi de devrimci mücadeleye ışık tutamaz. Mülkiyet ilişkisini zorunlu kılan toplumsal koşullar ancak uzun bir tarihsel süreç sonunda ortadan kaldırılabilecektir. O halde, mülkiyet ilişkisinden doğan mülkiyet duygusu uzun bir tarihsel dönem boyunca insan zihninden silinmeyecektir. Çeşitli renklere bürünebilen, her kılığa girebilen, "yurdumuz bütün cihandır bizim"in yanına "emekçi yurtseverliği" olarak ilişiveren yurtseverlik ideolojisi, uzun bir tarihsel dönem boyunca kendisini yeniden üretecektir. Günümüzde ücretli emek - sermaye ilişkisinin küreselleşme süreci, bütün yeryüzünü dünya pazarında "birleştirme" yönünde ilerlemektedir. Yakın zamanlara kadar ağırlığıyla ulusal mekânlarda devinmekte olan insana yabancılaşmış faaliyet döngüleri genişleyerek dünyasal mekânda birleşmektedir. Bu geçiş sürecinin doğası gereği, insana yabancılaşmış faaliyetin ulusal pazar momenti ile dünya pazarı momenti birbiriyle kapışmaktadır. Bu kapışma kendisini ulus-devletçilik, milliyetçilik, ulusalcılık, yurtseverlik ile liberal küreselleşmecilik, Avrupa Birliği yanlılığı, sivil toplumculuk arasındaki boğuşma olarak göstermektedir. Aslında her iki taraf da aynı ücretli emek - sermaye ilişkisini dile getirmekte ama farklı mekânlardaki devinimine vurgu yapmaktadır. Dünya mülksüzlerinin mücadelesi ise ücretli emek - sermaye ilişkisini her mekânsal momentiyle ortadan kaldırmaya, insana yabancılaşmış faaliyeti her türlü tezahürüyle yok etmeye yöneliktir. |
|
![]() |
| Şimdi Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konu Yazarı | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Lamira'dan Denemeler ve Öyküler | lamira | Öykü ve Denemeleriniz | 197 | 24-05-07 16:25 |
| Küçük Prens | küçükkarabalık | Ustalardan Seçkiler | 14 | 02-04-07 21:23 |
| Gölgemle konuşurken.. | dipLoit | Öykü ve Denemeleriniz | 0 | 01-02-07 14:36 |