Yazıyaz Forum RSS beslemesi

Bu nedir?
 

 

"Seviyenin olmadığı bir yerde ne özgür düşünce, ne de demokratik bir ortam oluşabilir."

Lütfen forum kurallarını okuyunuz.



Geri Dön Yazıyaz Forum > Edebiyat > Öykü ve Denemeleriniz

Üye OlSık SorulanlarÜye Listesi Takvim Arama Yeni Mesajlar Forumları Okundu İşaretle

Bir Yalnız Adam 1 / konusu ne, nedir, nasıl, kim, kimdir, nasıldır? - Öykü - Deneme Çalışmalarınız...

Cevapla
 
Konu Araçları
Eski26-12-07, 18:26  #1
erhanbay
 
erhanbay'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 129
Bir Yalnız Adam 1



Yıl 1991 veya 1992. Yer Doğu Anadolu’da küçük bir şehir. Ben dört, beş yıllık bir memurum o zamanlar. Bir gün dairedeki odama Şube Müdürüm ile tanımadığım bir adam girdi. Şube Müdürü, arkadaşı tanıttı. Adı Hayati Bahar’dı. Kuzeydeki illerimizden birinden tayinle gelmişti. Daha doğru ifadeyle “sürgün” gelmişti bu küçük, gelişmemiş şehre Hayati Bey.
Kırk bir, kırk iki yaşlarında, uzun boylu, iri yapılı, saçlarının şakakları beyazlanmış bir adamdı. Yüzünde ciddi bir ifade vardı. Şube Müdürü, Hayati Bey’e masamın karşısında bulunan boş masayı göstererek “-Artık burada çalışacaksın” diyerek odayı terk etti.
Hiç konuşmuyordu. Elinde büyük, koyu renkli bir valiz vardı. Valizi usulca aldı, masanın üzerine koydu ve kapağını açtı. İçinden bir gazete, bir sözlük ve küçük bir el radyosu çıkardı ve valizin kapağını tekrar kapattı.
Gazete Türkiye’de basılan İngilizce bir gazeteydi. Bir yandan kulaklı radyosundan müzik dinliyor bir yandan da gazete okuyordu. Gazetedeki anlamını bilmediği kelimelerin altını kurşun kalemle çiziyor sonra da sözlükten Türkçe karşılığını buluyordu.
Mesai saatinin bitimine doğru bana:”-Burada kalabileceğim temiz bir otel var mı?”diye sordu.
Mesainin bitiminde Hayati Bey’i şehrin en tanınan oteline götürdüm ve (zaten toplam üç otel vardı şehirde o zamanlar) müstakil bir odaya yerleştirdim.
Bir iki gün sonra dairedeki odamızdaki sessizlikten sıkılmış olacak ki birkaç kelimeyle kendisini bana açmaya karar verdi. Orta Anadolu Bölgesi’ndeki bir şehrin köyünde doğduğundan, hiç evlenmediğinden, Ankara Üniversitesi’nden mezun olduğundan , buraya gelmeden önce Karadeniz’de deniz kenarında bir şehirde çalıştığından, daha sonra da çalıştığı dairedeki müdürü tarafından buraya sürüldüğünden falan bahsetti.
Önceki daire müdüründen nefretle bahsediyordu. “-Aydın Mazı pez…gi (Müdürün ismi) ...’nın (...) emriyle beni buraya sürdürdü. İkisini de affetmeyeceğim, cezalarını vereceğim!” diyor, elini kuvvetlice masasına vuruyordu.
... ismini duyduğumda çok şaşırmıştım. ...’ın, ...nın eşinin bir devlet memuruyla ne işi olabilirdi ? Merak ettiğim soruları kendisine soramıyordum. Karşımdaki insanın dengesiz, ruhsal yapısının bozuk bir insan olduğunu anlamıştım. Onu sinirlendirmek istemiyordum. Zira beni de rencide edecek sözler sarfedebilirdi.
Hayati Bey’in dikkat çekici davranışları vardı. Dairede çay servisi yapan arkadaştan çay almıyor, çay ocağına bizzat giderek çayını kendi dolduruyordu. Bunun sebebini sorduğum da:
“- Erhan, burası ...’ın adamlarıyla dolu. Çayıma, yemeğime şap kattırıyor. Benim erkekliğimi düşürmek istiyor. Çayı kendim alıyorum ki içine şap atmasınlar.
Hayati Bey’in hastalığının tam olarak ne olduğunu bilmiyordum ama hasta, rahatsız olduğu kesindi. ... fobisi kafasına yerleşmişti. Kendisi nereye giderse gitsin ....’ın adamlarının (ajanlarının) onu gözetlediğine, ona zarar vermeye çalıştığına inanıyordu. Psikolojik yardıma (terapiye) ihtiyacı vardı ama hasta olduğunu kesinlikle kabul etmiyordu. Problemli biri olduğu için idare tarafından kendisine herhangi bir iş de verilmiyordu.
Hayati Bey kışın soğuk havalarda bile gömlek ve üzerine deri montla daireye geliyordu. Üşümüyor musun diye sorulduğunda, bal, yağ yiyip, süt içerek soğuğa karşı korunduğunu söylüyordu.
Hayati Bey’in işe başlamasından yaklaşık bir ay sonra dairenin odacısı bir ara koridorda yanıma gelip konuşmak istediğini söyledi.
“-Hayrola bir şey mi oldu?” dediğimde;
“- Erhan Bey, bu sabah sobalara odun almak için kömürlüğe gittiğimde, kömürlüğün arka tarafında Hayati Bey’in bavulunu ve bir çift battaniye gördüm. Geçen gün de dairedeki arkadaşlardan biri sabahleyin O’nu kömürlük kapısı önünde görmüşler. Geceleri kömürlükte kalıyor galiba”.
Odacının sözleri beni bayağı şaşırtmıştı. Otelden neden ayrılmıştı bu adam? Mesai bitiminde Hayati Bey’in kaldığı otele gidip gerçeği öğrenmek istedim. Otelin resepsiyon görevlisine Hayati Bey’in otelden ayrılıp ayrılmadığını sordum.
Görevli:”- Erhan Bey, bu adam sabahın altısında kalkıyor, otel koridorlarında bir köşeden öbür köşeye koşuyor. Müşterilerin hepsi rahatsız. Kaç kere ikaz ettim, lütfen gürültü yapmayın Hayati Bey, diye. Bana ,burada paramla kalıyorum istediğimi yaparım diyince sabrım taştı, topla tasını, tarağını senden para da istemiyorum dedim.Bir hafta oldu otelden ayrılalı.Aklını yitirmiş bu adam” dedi, elleriyle kafasını işaret ederek.
Hayati Bey’in bu durumu beni üzmüştü. Şube Müdürü’ne olanları anlattım. Şube Müdürüm Onunla ilgileneceği, hafta sonu komşu ile gezmeye götüreceğini söyledi.
O haftanın son günü (Cuma günü)Şube Müdürü’yle Hayati Bey, komşu ile gezmeye gittiler. Pazartesi günü Hayati Bey’e gününü nasıl geçtiğini, kendini nasıl hissettiğini sordum.
Hayati Bey:”-Ya.Erhan, bu adam manyağın teki. Cumartesi günü gel seni birisiyle tanıştıracağım dedi, aldı beni şehrin eski evlerinin bulunduğu bir semte. İçeri girdik, ayakkabılarımızı çıkardık. Bizi bir odaya davet ettiler. Odada dört,beş tane adam yan yana oturuyorlar. Beş dakka kadar bekledik . Daha sonra kapı açıldı, içeriye sarıklı, cübbeli, uzun siyah sakallı,tespihli bir adam girmesin mi? Herkes adamın başına üşüştü,el etek öpmeye koyuldu. Ben vaziyeti anladım tabii. Senin müdürün meğer beni bu adama okutmaya getirmiş buraya. Beni buraya niye getirttin be adam? Ben deli miyim? Okutacaksan sen kendini okut, üflet dedim ve kapıyı vurup evden çıktım.”
Hayati Bey sinirli ,yüksek perdeden konuşmasına devam etti:”- Erhan, (Şube müdürünü kastederek) .ötü yere yakın adamdan korkacaksın daima. Bunun da kesin ... .ıllığıyla bir daleveresi vardır.Yüzüne bile bakmam artık bunun.”
Hayati Bey’in evhamları, paranoyaları iyice artmıştı. Bir gün elindeki gazetenin arka sayfasını bana gösterdi.
“ Erhan, baksana buraya. Kırmızı giyinmiş manken. ....osması kırmızı rengi sevdiğimi biliyor. Göre moralim düzelsin diye gazeteye bu resmi koydurtmuş”.
Bir gün de itfaiye tozu önlemek için yolları suluyordu. Hayati Bey buna da bir kulp bulmuştu.”- ... .aspası yolları sulatıyor ki, pantolonum toz olmasın.Anlamadım mı sanki. Ne yapsan yap seninle yatmayacağım be kadın.”
Bir gün elinde kurşun kalemle bir kağıda bir şeyler yazarken gördüm. “-Hayrola Hayati bey, ne yazıyorsun?” diyince, hiddetli bir şekilde yumruğunu masasına vurdu.
“- ...ya mektup yazıyorum. Ona değer vermediğini göstermek için saman kağıdına, kurşun kalemle yazıyorum. Düş artık peşimden diye yazdım. Seninle yatmam. Yemeklerime şap kattırsan da erkekliğim bitmedi, bunu bil. Şimdi postaneye gidip postaya vereceğim bu mektubu” dedi ve odadan çıktı.
__________________
Küçük kapılardan girmeye çalışanlar eğilmeye mecbur olurlar. Cenap ŞAHABETTİN

erhanbay Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 28-12-07 09:34 .
erhanbay is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski26-12-07, 18:28  #2
erhanbay
 
erhanbay'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 129
Bir Yalnız Adam 2

Hayati Beyin durumu gittikçe bozuluyordu. Daireye gelen vatandaşlar bir şey sorduğunda cevap vermiyor, tokalaşmak için ellerini uzattıklarında ellerini sıkmıyordu. Masasının gözünden üçer beşer fındık, ceviz, incir gibi kuru yemiş çıkarıyor, ağır ağır yiyordu. En kötüsü artık kendi kendine konuşmaya başlamıştı. Konuşmasını gizlemek için de bir eliyle de dudaklarını örtüyordu.
Daire Müdürü Hayati Bey’i göz önünden uzaklaştırmak, bir bakıma ondan kurtulmak için tayinini Ankara’ ya (Bölge Müdürlüğü’ne) çıkardı. Vedalaşırken hüzünlüydü. Dairedeki personel gittiğine pek üzülmemişti. Kimseyle samimi bir arkadaşlık kuramamıştı çünkü. Sadece ben üzgündüm. Ruh durumu bozuktu, uyumsuzdu ama zararını hep kendisi çekiyordu.
Dört beş ay sonra görev icabı Ankara’ya gittim. Bölge Müdürlüğü’nde işlerimi gördükten sonra akşam Bölge’nin bitişiğindeki misafirhaneye vardım. İki veya üç gün misafirhanede kalacaktım. Görevliden kalacağım odanın anahtarını alıp, odama çıktım. Daha sonra banyo yapıp misafirhanenin Tv salonuna geçtim. Ön tarafta Tv’ye yakın bir koltuğa oturup Tv izlemeye başladım. Bir ara arkamda bir ses duydum. Kendi kendine konuşan bu ses hiç de yabancı değildi. Dönüp arkama baktım. Yanılmamıştım. Hayati Beydi sesin sahibi. Birbirimizin hatırını sorduk.On on beş dakika sonra kalktı odasına çekildi.
Ertesi gün Bölge Müdürlüğü’ndeki bir arkadaşıma Hayati Bey’i sordum.Hiç bir iş yapmadığını,bütün gününü elleri arkasında Bölge kampüsünde yürüyüş yaptığını söyledi. Hatta bir gün yürüyüş sırasında Bölge Müdürü’yle karşılaştığını, Müdür’le yüksek sesle tartışmaya girdiğini anlattı arkadaşım.
Ankara’da İşlerimi bitirip tekrar çalıştığım yere döndüm. Birkaç ay sonra Bölge Müdürlüğü’ndeki arkadaşımdan bir telefon aldım. Birbirimizin hal ve hatırını sorduktan sonra söz bir ara Hayati Bey’den açıldı. Hayati Bey’in doğduğu şehre tayininin çıkarıldığını söyledi arkadaşım. Kimse uzun süre bu adamla çalışmak istemiyor, tayinini çıkararak başlarından uzaklaştırma yoluna gidiyorlardı.
Tayin tabii ki çözüm değildi. Bu adam rahatsızdı ve tedaviye ihtiyacı vardı. Kendisi hastalığını kabul etmiyordu.Onunla ilgilenecek bir yakını da yoktu.Bütün bu faktörler Hayati Bey’in daha da kötüleşmesine, daha da içe kapanmasına, dünyaya yabancılaşmasına yol açıyordu.
Yaklaşık bir sene sonra Ankarada’ki arkadaşımdan bir telefon daha aldım.Hayati Bey bıçaklanmıştı.Bir gece caddede yürürken karşısına bir sarhoş rastlamış ve hayati Beye omuzu değmiş. Hayati Bey de adama :
“ – Niye bana omuz vurdun, seni kesin ...gönderdi de mi ? “ diye bağırmış. Sonra karşılıklı kavgaya girişmişler. Bir ara adam cebinden sustalı bıçağını çıkarmış ve Hayati Bey’i göbeğinden bıçaklamış.
Hayati Bey günlerce hastanede kalmış. Hastaneden çıktıktan sonra da izini kaybettirmiş. Kimse O’nu bir daha görmemiş.
Hayati Bey hayatımda unutamadığım insanlardan biri oldu. Ona çok acımıştım, hala da acıyorum. Bir gün İstanbul’a gitmek , ...Hanım’la konuşmak isterdim. O’na :”-Hayati Bahar ismi size bir şey ifade ediyor mu, O’nunla tanışıyor musunuz? O sizi çok yakından tanıdığını söyledi bana” diye. Ben de mi deliriyorum acaba?




__________________
Küçük kapılardan girmeye çalışanlar eğilmeye mecbur olurlar. Cenap ŞAHABETTİN

erhanbay Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 28-12-07 09:19 .
erhanbay is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski26-12-07, 21:53  #3
LiberterKedi
Edebiyat
 
LiberterKedi'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Feb 2007
Ülke / Şehir: KaoS
Mesajlar: 661

Alıntı:
Bir kullanıcının benzer/aynı formatta ve türde yazıları için ayrı ayrı başlıklar açması kurallara aykırıdır. (Denemeler, şiirler, makaleler aynı kullanıcı tarafından tek başlıkta verilmeli ve dağınıklığa engel olunmalıdır)
Sn Erhanbay mesajlariniz bu kurala gore birlestirmek durumundayim bilginize.
__________________
"Ben nehir kıyısındaki parmaklığım; tutunabilen tutunsun bana ama koltuk değneği değilim kimse yaslanmasın bana…"

Ve unutmayın;

"Sanatçılar gerçekleri söylemek için yalanları kullanırken, politikacılar yalanlarla gerçekleri örter."
LiberterKedi is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski27-12-07, 08:44  #4
erhanbay
 
erhanbay'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 129

Teşekkür ederim Liberter kedi.Ben beceremedim.
__________________
Küçük kapılardan girmeye çalışanlar eğilmeye mecbur olurlar. Cenap ŞAHABETTİN
erhanbay is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski27-12-07, 13:25  #5
LiberterKedi
Edebiyat
 
LiberterKedi'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Feb 2007
Ülke / Şehir: KaoS
Mesajlar: 661

Alıntı:
Sayın erhanbay şöyle demiş:

Mesajı Göster
Teşekkür ederim Liberter kedi.Ben beceremedim.

Rica ederim.Kaleminiz daim olsun.
__________________
"Ben nehir kıyısındaki parmaklığım; tutunabilen tutunsun bana ama koltuk değneği değilim kimse yaslanmasın bana…"

Ve unutmayın;

"Sanatçılar gerçekleri söylemek için yalanları kullanırken, politikacılar yalanlarla gerçekleri örter."
LiberterKedi is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski17-01-08, 13:42  #6
erhanbay
 
erhanbay'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 129
Acılara Gülümseyen Kadın:teyzem


Anne ve babam Erzurum merkezinde Cedit (Türkçesi yeni) Mahallesi’nde doğmuşlar. Aileleri birbirinin komşusu. Geçen gün annem ve babamın doğdukları, çocukluk ve gençlik günlerini geçirdikleri, birbirlerini tanıdıkları, düğünlerini yaptıkları mahallelerine gittim. Ne yazık ki ne annemin doğduğu evi ne de babamın doğduğu evi bulabildim. Mahallenin yarısı üzerine silgi çekilmiş gibi. Belediye annemin doğduğu ev de dahil mahallenin bir bölümünü yıkıp yerine araba parkı yapmıştı. Babamın evi ise bir toprak parçası olarak kalmıştı.
Çocukluğumu yaşadığım bu mahallede eskiyi hatırlatan çok az işaret, iz bulabildim. Mahallenin camisi ve karşısındaki çeşmeye dokunmamışlar, onlar duruyor. Annemlerin evinin bir tek duvarı ayakta kalmıştı.
Bu ev daha önce oldukça kalabalıkmış. Dedem, anneannem,annem, üç dayım, üç teyzem, iki yengem bu üç odalı bir sekili(salon)taş binaya sığmış ve huzur içinde yaşamışlardı.
Evden arta kalan kirli,hisli, üzeri çocuklar tarafından yazı,resimle kaplı duvara bakarken kafam başka bir yerdeydi o anda. Hayalime çocukluğum gelmişti. Dayımın çocuklarıyla damda bilye oynarken gördüm kendimi bir an. Biz bilye oynarken büyük yengem bir yandan sekinin altındaki sahanlıkta, gri renkli teştte çamaşırları yıkıyor, bir yandan da “-Dikkatli olun yere düşersiz ! “diye bizi uyarıyordu.
Daha sonra başka sahneler canlandı kafamın içinde. Mevsim kış.(-10) oC ‘de ellerimizde tahta küreklerle, damda biriken karları dayımın oğullarıyla kürüyorduk. Bir buçuk metreyi bulmuş karı kan ter içinde sokağa atıyorduk.
Dayımın küçük oğlu canlandı kafamda birden. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Sekide korkuluğun üzerine çıkmış oyun oynarken aşağıya, kafasını üzerine düşmüştü. Kafası adeta ikiye ayrılmıştı küçücük çocuğun. Annem yeğeninin kafasına tam otuz iki dikiş atıldığını söylemişti o zamanlar.
On,on bir kişiye yuva olan bu evde on dört on beş sene kadar önce sadece iki kişi kalmıştı. Anneannem ve teyzem. Yıllarca anne kız hayatın güçlüklerine, sıkıntılarına karşı birlikte mücadele ettiler. Yeri geldi üşüdüler, yeri geldi damları aktı, yeri geldi farelerin tacizine uğradılar.
Anneannemin de ölmesiyle teyzem bu eski evde tek kalmıştı artık. Bazen dayımın oğlu yatıya kalıyor, bazen de teyzem bize veya küçük teyzemin evine geliyordu. Teyzemin evde olmadığı zamanlarda hırsızlar evi mesken tutuyor, her tarafı birbirine katıyorlardı. Genelde değerli bir şey bulamıyorlar, evin ortasına pisleyerek evi terk ediyorlardı. Teyzem annesinden kendisine kalan fazla pahalı olmayan takıları ve kendi bir iki mücevherini evin çok gizli bir yerinde gizliyordu. Bunun yerini de kendinden başka bir annem bir de diğer teyzelerim biliyordu. Teyzemin evinden ayrılmaları çok uzun sürmüyor, kendini başkasının evinde rahat hissetmiyor,”-Benim yerim kendi evim “ diyerek yine eski ama kendisi için çok değerli olan yuvasına koşuyordu.
Ben işim gereği ancak hafta sonları teyzemi görüyordum.(Hafta içi Erzurum’a yakın komşu bir ilde çalışıyordum).Mahalleye girerken bazen yabancı gözlerce izlendiğimi görürdüm.
Teyzeme:”- Teyze, yabancı yüzler gördüm, mahalleye yeni taşınanlar mı oldu ?” dediğimde;
“-Hiç bahsetme onlardan, onlar kötü kadın, mahalle bozuldu yavrum” diyor, yüzü hüzünle kaplanıyordu yaşlı kadının.
Teyzemin en çekindiği şey akşamları tuvalete gitmekti. Çünkü tuvalet evin dışında, avludaydı. Bir kaç kere evine giren hırsızlardan korkuyordu. Buna da bir çare bulmuştu. Tuvaletini bir büyük kovaya yapıyor, sabah olunca onu tuvalete döküyordu.
Teyzemi üzen bir şey de abdest almaktı. Yaşlı, ağrılı bacaklarını yüksek evyeye taşımak, ayak parmaklarını kışın buz gibi soğuk suyla yıkamak bayağı zor geliyordu artık.
Teyzemin bu çektiği sıkıntılar beni de üzüyordu. Keşke imkanım olsa da onu kaloriferli bir eve yerleştirsem, rahat ettirsem diye düşünüyordum.
İkinci bir annemdi sanki benim. Abimi, beni ,iki kız kardeşimi annemle beraber o beslemiş, giydirmiş, yıkamış,büyütmüştü.
Teyzem, evini amansız hastalığının (kanser) ilerlemesiyle terk etmiş, en küçük teyzemin evine yerleşmişti. Hastalığın verdiği acılar rağmen evini düşünüyor, acaba yine eve hırsız girmiş midir diye merek ediyordu. Kendisini ziyarete gittiğimde, evin anahtarını verir:
“-Erhan evi bi kolaçan etsen, hırsız mırsız girmiş mi, bi baksan!” derdi. Ben de eve gider, içeriyi kontrol eder, çiçeklerini sular, dönerdim.
Teyzem amansız hastalığa bir yıl kadar dayanabildi. Küçük teyzem, teyzemin son nefesini verdiği an tebessüm ederek kendisine baktığını, gülümseyerek bu dünyadan ayrıldığını söyledi. Hayatı sıkıntılarla geçmişti ama yüzünden gülücük hiçbir zaman eksik olmamış, neşesini kaybetmemişti.
Teyzemin mezarı da kader arkadaşı, çile yoldaşı annesine yakındı. Arada daha önce vefat eden en büyük dayımın mezarı vardı. Anneanemin yanında da dedem yatıyordu. Hepsini de amansız hastalık aramızdan ayırmıştı. Ailenin alın yazısı değişmeyecek, altı yıl sonra annem de aynı amansız hastalıktan aramızdan ayrılacaktı.
Dedeciğim, nineciğim, dayıcığım, teyzeciğim ve anneciğim hepinizi çok seviyorum. Makamınız cennet olsun.




__________________
Küçük kapılardan girmeye çalışanlar eğilmeye mecbur olurlar. Cenap ŞAHABETTİN
erhanbay is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski16-03-08, 16:39  #7
erhanbay
 
erhanbay'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 129
Aşkım Yastığımın Altında

Yıl 1987 yılı, aylardan Temmuz. Yer Güneydoğuda bir şehir. Yirmi bir yirmi iki yaşlarında, esmer,orta boylu bir genç otobüsten iniyor ve görev yapacağı sınır ilçesine giden minibüse biniyor. Sıcak bir gün. Öylesine sıcak ki asfaltan buharların çıkışı çıplak gözle görülüyor.Minibüsün içinde ter-kir karışımı ağır bir koku hakim.Genç etrafına bakıyor, yolcular arasında bu pis kokudan şikayetçi birisini pek görmüyor. Millet devamlı aynı kokuyu ala ala alışmış diyor içinden.
Önünde motorun üstünde oturan, yüzü kendisine dönük yaşlı bir amca gözüne ilişti genç adamın. Amcanın yüzü kırışıklıklar içindeydi. O cehennem sıcağına rağmen adam kat kat giymişti. Uzun kollu gömlek, üzerine bir yelek ve en üstte ceket. Başını da puşi, tülbent karışımı yerel bir giysiyle değişik bir şekilde sarmıştı. Biraz sonra yaşlı adam ceketinin cebinden parlak tütün tabakasını çıkarıyor ve bacaklarının üstüne tabakayı yerleştiriyor, içinden bir avuç tütün alıyor ve öteki elindeki ince tütün kağıdına düzenlice yayıyor. Daha sonra iki eliyle kağıdı ince ince sarıyor ve en son olarak da diliyle kağıdın yapışmasını sağlıyor. İşinin bitirdikten sonra tabakayı itinayla tekrar ceketinin cebine koyuyor ve sarma sigarayı ağır ağır, keyfini çıkara çıkara içine çekiyor sonra da havaya savuruyor.
Amcanın sigarasının ağır kokusu minibüsün içine dalga dalga yayılmıştı. Ter, kir kokusuna bir de ağır tütün kokusu eklenmişti ama yolcularda herhangi bir rahatsızlık görüntüsü görülmüyordu. Sigaranın kokusu gencin genzine yumruk gibi oturmuştu. Yolcuların keyfi yerindeydi. Kimisi birbiriyle Arapça sohbet ediyor, kimisi camdan dışarıyı seyrediyordu. Yaşlı bir teyzenin kucağında da bir kaz dikkat çekiyordu. Teyze hayvanı kaçmaması için sıkı sıkı tutuyordu. Onun da üzerinde kat kat etek, başında beyaz tülbent vardı. Alt dudağında bulunan kurşun kalem rengi yerel dövmesi de dikkatini çekmişti Murat’ın. Yolculuk bir saat on dakika kadar sürdü. Genç çevredeki evlerden, resmi binalardan İlçeye vardığını anladı. Şöföre, minibüse binerken ineceği yeri tembihlediğinden, şöför Tarım Müdürlüğünün önünde aracı durdurup genci indirdi.
Bu genç adamın adı Murat’tı. Murat ,Veterinerlik Fakültesini daha yeni bitirmiş, veteriner olmuştu. Tarım Bakanlığının açtığı sınavı üst sıralarda kazanmıştı.İşte ilk görev yerine, bu küçük, bakımsız sınır ilçesine gelmişti. Murat, dışarıda da arabanın içindeki gibi ağır bir koku duymuştu. Etrafına baktığında İlçenin kanalizasyon şebekesinin olmadığını fark etmişti. Evlerin, iş yerlerinin atıkları yol kenarlarından yeşilimsi bir renkte, yavaş bir hızla akıyordu. Çalışacağı yerin geri kalmış bir yer olacağını tahmin edebiliyordu ama bu kadarını da beklememişti. Karamsarlığa kapılmış, morali bozulmuştu. Elinde valizi ağır ağır, muavinin tarif ettiği binaya doğru yol aldı.
Murat’ı işyerinin kapısında odacı karşıladı. Karşılıklı tanışmadan sonra odacıyla beraber Tarım Müdürünün makam odasının bulunduğu üst kata çıktılar. Odacı kapıyı çaldı, biraz bekledikten sonra kapıyı açtı.
Müdür, uzun boyluydu. Gözleri açık renkliydi. Ağzının büyüklüğü Murat’ın dikkatini çekmişti. Odacı Murat’ı müdürüne tanıttı ve dışarı çıktı. Az önce olduğu gibi yine kısa bir tanışma muhabbeti yapıldı Müdür’le Murat arasında.
Birkaç soru-cevaptan sonra, Müdür, büyük ağzıyla :”Murat Bey, bıyıklarınız ağız hizasını geçmiş, devlet memurlarına uygun olarak düzeltin, böyle olmaz ”diyor. Konuşurken, Murat’ın yüzüne tükrükler saçıyordu Müdür. Bu karşılama Murat’ı şaşırtmıştı. Müdür, Murat üzerinde pek iyi bir intiba bırakmamıştı. Konuşmalarından, hareketlerinden menfaatçi, güvenilmez biri olduğu yargısına varmıştı.
Müdür, Murat’ı diğer mesai arkadaşlarıyla tanıştırdı ve daha sonra çalışacağı odaya götürdü. Odada bir masa ve birkaç sandalye mevcuttu. Masanın arkasında kendisinden bir, iki ay önce göreve başlayan başka bir veteriner vardı. Başka masa olmadığından Murat, diğer veterinerin yanındaki sandalyeye oturdu, dinlendi.
Murat, dairesinin lojmanları dolu olduğundan ilçenin tek oteli olan “Turistik Otel”de kendine yer buldu. Otelin sadece adı turistikti. Eşyalar eski, toz, kir içindeydi. Duvarlar epeydir boya yüzü görmemişti. Murat yorgunluktan etrafını pek umursamamış, erkenden uyumuştu turistik(!) otelin küçük odasında.
Murat sabah kalktığında yataktan ayağını yere uzattığında, ayaklarının ıslandığını fark etti. Gözlerini tam açtığında odada değil sanki bir havuzdaydı. Acelece giyinip resepsiyona vardı. Resepsiyonun arkasındaki gence neler oluyor diye sorduğunda;
Genç çocuk:”- Ağabey, burada sık sık su kesilir. Müşterinin biri de akşam lavabonun musluğunu açmış, bakmış su akmamış sonra da tekrar kapatmamış iyi mi? Gece de sular tekrar verilince bütün otel böyle su içinde kaldı. Daha önce de böyle şeyler oldu. Biz alıştık.Sen de alışırsın yakında !” diyor, ortada önemli bir şey yokmuş gibi gevrek gevrek gülüyordu.
On, onbeş gün otelde kaldı Murat. Daha sonra mesai arkadaşlarının bulduğu kiralık bir eve yerleşti..Ev iki küçük odadan oluşuyordu.Ev sahibinin eviyle kendi evini pek yüksek olmayan bir duvar ayırıyordu. Ev sahibi kan davası yüzünden başka bir ilden bu İlçeye gelmiş, yaşlı, kendi halinde bir adamdı .Dört çocuğu vardı.İki kızını evlendirmişti.Karısı,diğer iki oğlu, iki gelini ve üç torunuyla aynı evde kalıyor,zar zor geçinmeye çalışıyordu.
Gelinlerden birinin adı Aişe, diğerinin adı ise Gülsüm’dü.Üç çocuk da büyük gelini Aişe’ye aitti. Gülsüm’ün çocuğu yoktu. Aişe, Hüssen ile, Gülsüm de Musa ile evliydi. Musa ile Hüssen tablacılık yaparak geçimlerini sağlıyordu.
Gülsüm genç ,güzel bir arap kadınıydı.İlkokulu bitirmiş, babası daha ötesini okutmamıştı..Musa ile babasının zoruyla evlenmişti.Çocuğu olmuyordu.Çocuksuzluğunun nedeni kendisinde değil,kocasındaydı.Kendisinin sağlık problemi yoktu.Kocasıyla geçinemiyordu genç kadın. Çocuklarının olmayışı, kalabalık bir aileye gelin gelmesi, kocasının ilgisizliği, fakirlik, kocasıyla arasına giren kara kedilerdi.
Musa evden erken ayrılıyor, gece yatma saatinde ancak evine dönüyordu. Çoğunlukla sarhoş halde eve varıyordu. Karısı uyumuşsa uyandırıyor; O’na Arapça bağırıyor, çağırıyordu. Murat kendi evinden Musa’nın sesini rahatlıkla duyabiliyordu.
Gülsüm’ü daha önce iki evi birbirinden ayıran duvarın yarıklarından görmüştü. Ev sahibinin bir yemek davetinde Gülsüm’ü daha yakından görme şansına erdi. Daha önce böyle güzel bir kadın görmemişti. Beyaz tenli, yeşile çalan gözleri, inci gibi dişleri vardı. Murat, genç kadından etkilenmişti. Yakışık almayacağını bildiğinden genç kadına bakmamaya gayret ediyordu. Gülsüm yemek, çay servisi yapıyor, odada durmuyor kendi odasına çekiliyordu. Çaylar bittiğinde tekrar gelip boş çayları dolduruyordu.
Murat mutsuzdu. İlçeyi,mesai arkadaşlarını sevememişti. Yemek yapmayı beceremediğinden lokantada yemek yemek zorunda kalıyordu. Yörenin yemek kültürü de kendisine uymuyordu. Lokantalarda sulu yemek olarak sadece kuru fasülye satılıyordu.(Acılı kuru !) Yemek olarak kebap satılıyordu. Sade, domatesli ve patlıcanlı kebap menüyü oluşturuyordu. Kebapların hepsine acı katılıyordu. Bu kadar acılı yemek daha önce yememişti Murat. Her gün yiye yiye kebaptan bıkmıştı. Moralsizlik, tek tip yemek çeşidi , sağlığını bozmuştu. Kilo kaybeymeye başlamıştı.
__________________
Küçük kapılardan girmeye çalışanlar eğilmeye mecbur olurlar. Cenap ŞAHABETTİN
erhanbay is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski16-03-08, 16:41  #8
erhanbay
 
erhanbay'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 129
Aşkım Yastığımın Altında (II)

Bu kötü ortamı unutmak için kendini içkiye vermişti Murat. Mesaiden çıktıktan sonra İlçenin tek içki satan büfesinden bira alıyor, içki görünmesin diye gazeteye sarıyor(içki içene ilçede iyi gözle bakmadıklarından) ,evde içiyordu. Diğer bir zevki de kitap okumaktı. Bol bol roman,hikaye,deneme vs okuyordu.
Murat evde olduğu zamanlar bazen duvarın arkasından Gülsüme bakıyor, Gülsüm de kaçamak bakışlarla O’na karşılık veriyordu. Gülsüm zamanını Hüssen’in çocuklarıyla, çoğu zaman da okunmuş eski tarihli gazeteleri okuyarak geçiriyordu.
Bir akşamüstü Murat biraz kitap okumuş bu arada acıkmıştı. Aksine evde de ekmek yoktu.O saatte fırınlar da kapalı olurdu genellikle.Duvar arkasından sesler duydu.Duvara yaklaştığında diğer tarafta Gülsüm’ün olduğunu gördü.Murat duvara yanaşıp:”Afedersiniz,varsa biraz ekmek verebilir misiniz? Fırınlar şu an kapalı da”dedi. Gülsüm, güzel, akıcı bir Türkçeyle:” Var, biraz bekleyin,getireyim Murat Bey “diye cevap verdi. Biraz sonra Gülsüm kendi pişirdiği ekmeklerle duvarın arkasına geldi ve ekmekleri uzattı.Murat ekmekleri iki eliyle tutmaya çalışırken Gülsümün elleriyle temas etti.O an Murat değişik duygular hissetti.Tüm vücudunun ateşlenmişti sanki. Ekmeği aldı ve teşekkür etti. Gülsüm” Çay da ister misin? Hemen yaparım.”dedi.Murat :”Yok, teşekkür ederim, zaten sizi çok yordum” dedi ve evine döndü.
Murat genç kadının güzel yüzünden, etkileyici ses tonundan çok etkilenmişti. Hele Gülsüm’ün elinin sıcaklığını elinde hissettiği temas anı, Murat’ı adeta bir duygu seline boğmuştu.Kendi kendini sorguluyordu. Mantığı kadından uzak durması gerektiğini söylüyor fakat duygularını da bastıramıyor; kadının cazibesinden kendini kurtaramıyordu.
Duvar yanındaki kısa konuşmalar birkaç kez daha devam etti. Kadının okumaya merakı olduğunu anlayan Murat birkaç romanını okuması için verdi. Gülsüm kayınpederi, kocası ve kayınbiraderinin işte olduğu vakitlerde romanları okuyor; bitirdiklerini Murat’a veriyor, yenilerini alıyordu.
Günlerden bir gün Musa eve erken geldi ve Gülsümü roman okurken yakaladı. Adam hiddetlendi, romanları nereden bulduğunu sordu. Gülsüm önce kaçamak cevaplar verdi. Adam kadını tuttu yere fırlattı.Gülsüm doğruyu söylemek zorunda kaldı. Musa “Bir daha kitap okuduğunu görmeyeyim. Okuyup ne olacaksın, hakim mi,kaymakam mı, söyle bana! Kiracı ile bir kelime bile konuşmayacaksın.O dilini yarısından keserim! ” diyerek tehditler savurdu ve kitaplara el koydu.
Musa kitaplara göz gezdirdi. Pek bir şey anlamadı. Daha sonra şehirdeki öğretmen arkadaşına kitapları göstermeye karar verdi. Ertesi gün Musa kitapları alarak şehre gitti ve arkadaşına gösterdi. Arkadaşı kitaplara beş,on dakika göz gezdirdi ve Musa’ya: “Musa bunlar kominist yayınlar nereden buldun ?”diye cevap verdi. Musa’nın o an kan beynine sıçramıştı. Hiç bir şey söylemeden İlçeye geri döndü.
Musa o gün de Gülsüm’ü dövdü, yerlerde süründürdü. Musa akşamüstü arkadaşının sözlerini babasına anlattı. Babasının yüz hatları değişti, nabızı arttı,gözleri irileşti.Ev sahibi ertesi günü soluğu Tarım Müdürünün yanında aldı.Murat’ın gelinine komünizm propagandası yaptığını, yasak yayınlar verdiğini anlattı.Müdür söylenenleri dinledi ve gereğini yapacağını söyleyerek amcayı uğurladı.
Birkaç gün sonra odacı Murat’a sarı bir zarf getirdi. Murat zarfı açtı. İçindeki kağıtta tayininin çıktığı yazıyordu.Tayin yeri, İlçeden otuz km uzaklıkta bir köydü..Burada İlçe Müdürlüğüne bağlı olan Köy Grubu Ziraat Teknisyenliği binası bulunmaktaydı. Murat’ı zaten sevmeyen Müdür ev sahibinin sözlerini de kendine destek alarak onu sürgüne yollamayı başarmıştı.
Murat bir iki gün sonra köye geldi. Binada köyün imamı kalıyordu. İmam Murat’ı soğuk karşıladı. Müdür, imamla önceden konuşmuş ve Murat’ın geleceğini söylemişti. Murat’ı en çok Gülsüm’ü görememek üzüyordu. Köyün şartlarını o kadar önemsemiyordu.
Murat yaklaşık bir ay sonra bir mektup aldı. Mektup, Gülsüm’dendi. Çok kötü durumda olduğunu, kocasından dayak yediğini yazıyordu. Kocası Gülsüm’ün komşularına bile gitmesini yasaklamış, eltisi Aişe’ye de muhbirlik yaptırıyordu. Mektubu çok sevdiği bir kız arkadaşına gizlice vermiş, O da postaneden atmıştı.
Gülsüm hayatından bezmişti. Evin içinde bir tutsaktı. Zaten bir iki komşusu vardı artık onları bile göremeyecekti. Kocası sarhoş eve geliyor, nedensiz yere döğüyordu. Kayınpederi ve Aişe de düşman gibi bakıyordu ona. Yaklaşık iki ay sonra Murat’a bir mektup daha geldi. Mektup yine Gülsüm’dendi. Gülsüm bu mektubunda Murat’a aşkını ilan ediyordu. Gülsüm mektubunda Murat’tan aldığı kitaplara kocasının el koymasından önce birkaç sayfasını yırttığını ve bu sayfaları yastığının altında sakladığını yazıyordu.”Bunlar seni hatırlatan tek hatıralar, Murat” diyordu mektubunda. Gülsüm mektubun sonunda “Bu sana son mektubum Murat.Sen benim hayatıma renk katan bir insansın.Ben mutlu olamadım, inşallah sen mutlu olursun.Seni iyi ki tanıdım.” diye yazıyordu.
Mektubun baş tarafını okuyup duygulanan Murat, mektubu bitirdiğinde içinde bir ürperti oluştu Kötü şeyler olacağını hissediyordu.
Birkaç gün sonra Köyün Muhtarı; daireye geldi ve İlçeden birinin kendisini aradığını, Murat’ı sorduğunu, on dakika sonra tekrar arayacağını söyledi. Beraber muhtarın evine geldiler. Beklemeye başladılar.On dakika sonra telefon çaldı.Ahizeyi muhtar aldı ve sonra Murat’a verdi.Arayan kiraladığı evi kendisine bulan daireden arkadaşıydı.Arkadaşı, ev sahibinin kızının sabahleyin evinde asılı bulunduğunu söyledi Murat’a.Murat elinden telefonu gayri ihtiyari düşürdü, arkasındaki koltuğa çöktü. Kulakları uğulduyor, nabzı iki kat fazla atıyordu.
Murat bir yıl sonra başka bir ile tayin oldu fakat Gülsüm’ü hiçbir zaman unutmadı ,unutamadı. Gülsüm’ü hatırlatan tek şey daima yastığının altında taşıdığı mektuplardı. Gülsüm de aynı şekilde Murat’ın kitap sayfalarını kendi yastığının altında taşımıştı. Ta ki ölüm onları ayırıncaya kadar.












__________________
Küçük kapılardan girmeye çalışanlar eğilmeye mecbur olurlar. Cenap ŞAHABETTİN
erhanbay is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski13-04-08, 15:17  #9
erhanbay
 
erhanbay'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 129
Aşk Mektubu Görülmüştür

Sevgili İrem. Sana yazdığım bu mektup belki de eline geçmeyecek, okuyamayacaksın. Bu mektubu belki de bir kitabın sayfalarında, belki de bir bilgisayar ekranında göreceksin, kimbilir?
Seni bu satırlarla yirmi altı yıl öncesine,1982 yılına götürmek istiyorum. Yer doğuda karlı, soğuk bir şehrin üniversitesinin kantini. Soğuk, karlı bir kış günü. Sen yanında kız arkadaşınla kantinden içeri girmiştin. Üzerinde kırmızı renkte bir pelerin ve başında yine kırmızı renkte bir bere vardı. Ben kantinde ön masalarda bir arkadaşımla sohbet ediyordum. Havanın soğuk olması nedeniyle kantin oldukça kalabalıktı. Sınıf arkadaşlarının bulunduğu bir masadan sana seslenmişler, sen de o masaya doğru yönelmiş, sonra da masaya oturmuştun.
O anı hiçbir zaman unutamamıştım. Bir mıknatıs gibi beni kendine çekmiştin sanki. Gözümü senden bir türlü alamamıştım. Hiçbir bayandan senden etkilendiğim kadar etkilenmemiştim. Uzun, düz saçların vardı. Simsiyah, kömür karası rengindeydi. Gözlerinin içi, kaşların da aynı renkteydi. Biçimli dudaklarınla konuştuğunda içinde muntazam, beyaz dişlerin fark ediliyordu. Gözlerinin içine doğru baktığımda nabzım daha fazla atıyor, kalbim daha hızlı , daha sesli çarpıyordu, bunu hissediyordum.
Sen dersine girmek için kantinden ayrıldığında ben de seni takip etmiştim. Beni henüz farketmemiştin. Arkadaşınla neşe içinde sohbet ediyordun. Ne kadar da hoş gülüyordun. Gülmek dünyada en çok sana yakışıyordu.
O günden sonra artık sen benim hayatımın içindeydin. Gece düşlerimde tatlı tatlı gülümsemeni görüyordum. Okulda, evde, kantinde, pastanede senin siluetin hep karşımda duruyordu. Seni kafamdan, gönlümden silip atmaya çalışsam da nafileydi artık.
Çekim alanından ayrılamıyordum senin. Ders programın daima cebimdeydi. Kendi dersim bittiğinde eve gitmiyor, kantinde seni bekliyordum. Dersten çıkıp yurda doğru yürürken ben de senin arkandan gölgen gibi takipteydim. Artık beni fark etmiştin. Yürürken bazen yanındaki arkadaşına bir şeyler fısıldıyordun, arkadaşın da senin yerine kendisi dönüp bana bakıyor sonra da beraber gülüşüyordunuz. Siz yurda girerken ben yurdun karşısında birkaç dakika bekliyor sonra ayrılıyordum. Cikletlerde yazan aşk tariflerine ben de o an şu tarifi uygun görmüştüm: “Aşk, sevdiğin için yurt yollarında soğuk, rüzgar demeden yürümektir!”.
Hatırlıyor musun İrem, her cumartesi günleri saat dokuz civarında şehir postanesine gelirdin. Ailenle telefon konuşması yapmak için görevli memura kayıt yaptırır, sıranın sana gelmesini beklerdin. Yarım saat kadar bekler sonra da kapalı kabinde telefonla konuşurdun. Hiçbir işim olmadığı halde sırf seni görmek için ben de uykudan fedakarlık eder, sabah sabah postanenin bankında oturur seni seyrederdim.”Aşk, sevdiği için postane banklarında esneyerek oturmaktır!”.
Öğlenleri üniversitenin ikibin kişilik büyük yemekhanesinde yemeğini yerdin. Benim dersim olmadığı halde senin peşinden yemekhaneye gelir, sıraya girer sonra da çelik kaplarda yemeğimi alır, sana en yakın masada oturmaya çalışırdım.”Aşk, sevdiği için yemekhanede sıraya girmektir!”.
Bir akşam üstü yine seni, çok samimi bir arkadaşımla ders alacağın anfiye kadar takip etmiştim. Sen anfiye girdin. Arkadaşıma: “-Biz de derse girelim mi?” dedim. Arkadaşım, şaşırdı, olmaz anlamında başını salladı. Ama ısrarlarıma dayanamadı, senin peşine biz de anfiye girdik ve senin bir sıra arkanda yerimizi aldık. Ders matematik dersiydi ve dersin hocası iki saatlik dersi birleştirerek anlatıyordu. Arkadaşım o akşam sıkıntıdan patlamak üzereydi sanki. Nerden senin aklına uydum der gibi yüzüme bakıyordu. Ama ben hiç sıkılmıyordum.Çünkü senle aynı mekandaydım, aynı havayı soluyordum. O akşam da hayatımda unutamadığım günlerden biri olmuştu.”Aşk, akşam saat altıda sevdiğinin matematik dersine girmektir!”.
Bir gün, derslerinden birinin vize sınavına girmek için dersliğin önünde bekliyordun. Ben de arkadaşımla oradaydım. Arkadaşım sizin sınıfınızdaki bir kız arkadaşla konuşuyordu. Ben de yanlarında onları dinliyor, kaçamak bakışlarla seni izliyordum. Bir ara elektrikler gitti, her taraf karanlık altında kaldı.Uğultu kaplamıştı her tarafı. Sen arkadaşından ayrılıp bize doğru gelmiştin. Yanımızdaki kıza dersle ilgili bir şeyler sormuştun. Bana en yakın mesafedeydin o zamana kadar olan. Yüzünü seçemiyordum ama benim sana baktığı gibi sen de bana bakıyordun o anda . Onu hissediyordum. Yanılmama imkan yoktu. Daha sonra sen ayrıldın diğer arkadaşlarına katıldın. Bir iki dakika sonra da elektrikler tekrar geldi. Kısa bir an bakışlarımız çakıştı, sonra sen gözlerini başka tarafa çevirdin.
Tanıştığımız günü hatırlıyor musun, İrem? Okulun en büyük anfisinde en önde oturmuş hocanın gelmesini bekliyordun. Ben de seni tanıyan, seninle aynı dersi alan bir kız arkadaşımla içeri girmiştik. Yüzlerce gözün üzerimize odaklanmasıyla utanmıştım. Tenimin sıcaklığı artmıştı. Pancar gibi kızardığımı zannettim. Kız arkadaş öncelikle sana bir şeyler sordu, daha sonra da beni tanıştırdı. Her zamanki güzel gülüşün daha da bir güzelleşmişti o gün. Hoca içeriye girmiş nerdeyse derse başlayacaktı. Hızlı adımlarla anfiden çıkışımı onca yıl sonra hala aklımdan çıkaramıyorum.
Birbirimizle tanışmıştık ama ben duygularımı sana bir türlü açamıyordum. Neden rahat olamıyordum, neden bu kadar utangaçtım? Neden bir kızla bir erkekle olduğu gibi rahat konuşamıyordum? Her akşam olduğunda, yarın İrem’e duygularımı açacağım, sevgimi ifşa edeceğim desem de bunu bir türlü başaramıyordum. Hal hatır sormadan öteye geçmiyordu sohbetimiz.Samim olduğun erkek arkadaşımdan nasihatler, taktikler alıyordum ama nafile. Harekete bir türlü geçemiyordum.
Sana olan ilgim yüzünden derslerimi aksatmıştım. Dört yılda mezun olamamış, beşinci yıla devam ediyordum. Anne, babam da bendeki bu kötü gidişata üzülüyor, fakat ellerinden bir şey gelmiyordu. Başarısızlığımın sebebini soruyorlar ama ben ser verip sır vermiyordum.İştahım da kesilmiş,adeta erimiştim. İçkiye de o yıl başlamıştım. Eve gitmeden önce birahaneye gidiyor, çakırkeyif olduktan sonra eve dönüyordum. Beşinci yılda bile geriden bir sürü dersim vardı. Hepsini geçmem gerekiyordu yoksa bir yıl daha kaybetmem içten bile değildi.
Hayatımın en önemli kararlarından birini vermek zorundaydım. Ya okulu seçecektim ya da sevdiğimi. Derslerime çalışmazsam, okulum yine uzayacaktı. Sevdiğim kıza zaten açılamıyordum. Derslerimi ihmal etmenin, sınıfta kalmamın karşılığı ne olacaktı ? Koca bir hiç. Kendimi, anne ve babamı üzmenin bir anlamı yoktu. Seni hayatımdan çıkaracak, derslerime asılacaktım, başka bir ihtimal bulunmuyordu.
Seni artık çok seyrek görüyordum İrem. Okuldan ayrıldıktan sonra artık direk eve gidiyor, yemeğimi yedikten sonra dersin başına geçiyordum.
O yılın sonuna doğru seninle ilgili bir haberin geldi kulağıma. Fakültedeki bir araştırma görevlisiyle nişanlanmıştın. Hiç beklemediğim bir şeydi bu. İçimden bir şeylerin koptuğunu hissettim o an.
Seni son gördüğüm günü hatırladın mı, İrem? Bir akşam üstü şehrin ana caddesindeki bir pasajda saatimi tamir ettirmiş, pasaj merdivenlerinden aşağıya doğru iniyordum. Nişanlınla elele kaldırımda yürüyordun. Pasaja on, onbeş metre kala beni fark etmiştin. Son kez birbirimize orda bakmıştık. Dikkatli bakışını nişanlın da fark etmişti. Bir sana, bir de bana bakıyordu. Ben gözlerimi senden çevirip önüme bakmıştım. Yanımdan son kez geçip gitmiştin. Bir daha da rastlaşmadık seninle.
Mektubumun sonuna yaklaşıyorum. Seni tekrar görmem mümkün olur mu, bilemem. Bildiğim şu ki, iyi ki seni tanımışım. Hayatımın en mutlu günleri o günlerdi. Hayatım bir öykü ise bil ki bu öyküdeki epey bir sayfada senin adın geçmekte. Umarım mutlusundur ve umarım yüzündeki o tatlı gülümseyiş hala duruyordur.12.04.2008
Erhan,Utangaç Erhan










__________________
Küçük kapılardan girmeye çalışanlar eğilmeye mecbur olurlar. Cenap ŞAHABETTİN
erhanbay is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla


Şimdi Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Foruma mesaj değil yazabilirsin
Forumdaki mesajlara değil cevap yazabilirsin
Foruma dosyadeğil ekleyebilirsin
Forumdaki mesajınıdeğil düzeltebilirsin.

vB KoduAçık
Smilies Açık
[IMG] Kodu Açık
HTML Kodu Kapalı

Benzer Konular
Konu Konu Yazarı Forum Cevaplar Son Mesaj
Karikatür, fotoğraf ve video seçmeleri küçükkarabalık Konu Dışı 799 12-07-08 22:02
Işık Girmeyen Yere Karanlık Girer küçükkarabalık Öykü ve Denemeleriniz 66 25-10-07 15:00
Tek Gözlü Adam [Voltaire] LiberterKedi Ustalardan Seçkiler 0 12-10-07 18:23
Bunlar da benim beğendiklerim. petricli Arşiv 153 29-08-06 02:12


Forum saati Türkiye saatine göredir. GMT +3. Şuan saat: 01:31.
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)


Powered by vBulletin
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Bu sitede yazılan her yazıdan yazarları sorumludur. Yazıyaz Forum'da yer alan tüm içeriğin her hakkı Yaziyaz.com'a aittir. İzinsiz kopyalanamaz ve yayınlanamaz.
Evrim | Evrim nedir? | Mutasyon nedir? | Küresel ısınma | Yazı yaz