"Seviyenin olmadığı bir yerde ne özgür düşünce, ne de demokratik bir ortam oluşabilir."

Lütfen forum kurallarını okuyunuz.



 



Geri Dön Yazıyaz Forum > Edebiyat > Ustalardan Seçkiler

Üye OlSık SorulanlarÜye Listesi Takvim Arama Yeni Mesajlar Forumları Okundu İşaretle

Gürkal Gençay

/

konusu ne, nedir, nasıl, kim, kimdir, nasıldır? - Ustaların şiir, roman gibi edebi eserleri


Cevapla
 
Konu Araçları
Eski12-01-08, 17:32  #1
ŞoreŞ
 
Giriş Tarihi: Oct 2007
Ülke / Şehir: Muhacerette
Mesajlar: 344
Gürkal Gençay



Doğum Günü(Bir kadınla birlikte olmak için işimi hiç düşünmeden terk ederim. Bu huyumu inkar edecek kadar alçak biri değilim... '' Charles Bukowski''




DOĞUM GÜNÜ

vurulmuş kuşların gözünde birikir gece
zulasında bir sarhoş karanlık.
yürüyorum...

uzaklarda bekçi düdükleri,
köpek havlamaları,
ve intikamcı bir tanrı.
korkuyorum...

kan ayaklı bir akşam serinliği
sızar dağılan dikkatimin zehrine.
adımlarımın şahdamarında yankılanır
topuklarımın çığırtkan sesi,
inatçı rüzgarların söndürdüğü
mumların titrek alevi,
sarhoş naraları,
çöplüklerde nafaka arayan kedilerin
tehditkar miyavlamaları,
yazdığım yalan mektuplar.
usturasıdır çelişkilerimin.
beni düşün;
erkek adımın uslanmaz fahişesi,
üşüyorum...

çeliğin ışıltısından yansıyan gecede
parke taşlarını sayıyorum,
bıçak bıçak.
uğursuzluk getirmesin diye
çizgilerine basmıyorum,
aynaların törensel yansımasında
dudağımda kasıklarının usaresi
yalnızlığımla sevişiyorum,
tüketmek için zamanı
çabucak bir sabahta;
titriyorum.
soğuktan mı, sinirden mi
ya da göt korkusu,
bilmiyorum.

bakışlarımın kör noktasında
başa bela caddeler,
zifiri kuytular,
ve saklı cesaret.
kefenlenmiş bir güfte çıplaklığında
yiğit türkülere bugün doğdum
beni düşün;
tanrılardan çaldığım kutsal orospum,
kanıyorum...

bir kahpe yalnızlığın tiradında,
sokak lambalarının
anaçlığına saklıyorum
korkularımı.
aydınlık,
belki de ben yanılıyorum.
prostatlı bir ihtiyarın bacakları
gövdemi taşıyan
yirmi dört yılın yaşlılığına.
sürükleniyorum.

metal yorgunu bu kentten,
osura osura uyuyan evlerden,
gökyüzünün tavanına astığım avizeden,
sokakların duvarına çaktığım resminden,
sarhoş tanrılardan
ürküyorum.
gözlerimden,
yüzümün korkunçluğundan,
ve azalarımın başkaldırısından.

beni düşün;
yaşamın içine sıçan gidişlerin
vurdumduymaz yosması.

beni düşün;
ki ellerinde,
göğüs kafesimin altındaki
köpeğin tasması.

bugün benim doğum günüm...





Gürkal Gençay
1984 - Adana

__________________
Mevsimsiz Ölür Yalnızlar...!!!
ŞoreŞ is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski12-01-08, 18:33  #2
ŞoreŞ
 
Giriş Tarihi: Oct 2007
Ülke / Şehir: Muhacerette
Mesajlar: 344
Adı Güzel (Sorgulamin)

Adı Güzel (Sorgulamin)(Kelimelerin gücünü anlamadan, insanların gücünü anlayamazsınız... ''Konfüçyus'')




tanrılardan ateşi çal diyorsun...
perdeleri örtük pencerene,
faziletin parlak totemlerini yıkan
çiçekler istiyorsun.
ah! “adı güzel”
yağmalanmış mevsimler geçer
tutanaklarından zamanın.
sözcüklerimi ısıtır şarap,
saklılığın ateşinde pişer aşım.
nikotin yaralı, örselenmiş soluğum
gözlerinin “ela”sına
binlerce yıllık sürgün hükmünde,
anlaşılmaz varlığım.
anlaşılmaz yalnızlığım.
sızarken iki taş arasından
akşamdan kalma kalabalığım.

ve ben tanrısızım.
ölümlüyüm üstelik...
yürek susuzluğumla kundaklanır
uykularıma yüzün düşüren
yangınım.

tanrılardan ateşi çal diyorsun...
el yordamı bulunan bir sevdayı,
suların mavi tanıklığında
“susarak özlüyorsun.”
ah! “adı güzel”
avcısını yitiren ceylanın
yarasındadır sana kulluğum.
kaçıncı ölümdür bu geç kaldığım,
bileklerimin intiharla
kaçıncı oynaşma isteği.
ayaklarının altıdır;
saçının her teline türküler söyleyen
dudaklarımın secdesi.

ikiz acılar buluşması dolar,
yüzünden süzülen hüzne.
hayat sessizce kutsar yasımızı
bir derin anne boşluğuyla
kendimize yetemeyişin ayininde.

asitli sular yürür
kendimi vurduğum yollara
ve hangi şiire başlasam
sökün eder günahlarım senli suskuma.
adın dinim,
sözün musafım...

tanrılardan ateşi çal diyorsun.
Zeus’un çelik gagalı
kartalı yağmalamış
Promete ciğerlerimi,
bilmiyorsun.
ah! “adı güzel”
ölmek daha kolaydır yaşamaktan,
acıyan yerlerimi teslim etmek
bir mavzer selamına;
daha kolaydır.
dilim koltukaltından sızan terinin
sarhoşluğuna teşne;
ölümüm,
eksiltemediğim açmazlardan
pencerene çiçek açtıracak
bahardır.

“en sevdiğin ilkyaz çiçeği” neydi?
söyle “adı güzel” neydi?
bütün çiçeklerimin özü gül,
özü tutuşan gün,
özü serüvenci bir kandır.
şafak zamanı şebneminden öptüğüm,
aramızda hep bir buğu mesafesi;
adının güzelliği “kırmızı gülün”
ondandır...

ateştir.
yanar bir ışık demetiyle
söner, kül olur...
ağlama “adı güzel”
sus...
yüzüm dili lal bir hançer gibi
yırtılırken kınında,
düşlerinden alevler çalsa Zeus
geriye sessizliğin
ve fırtınaların izi kalsa da
ve boğulsa aynı yanlışı yaşayan
iki ayrı ırmağın buluştuğu
denizde bir yunus...

işte o zaman;
kendini ateşe vererek,
gözlerinin şehrine gelecek
içimdeki Prometeus...




Gürkal Gençay
29.Ağustos.2006-Salı / S–20:13
Deniz köşkleri - İstanbul

''Özgül'e''
__________________
Mevsimsiz Ölür Yalnızlar...!!!
ŞoreŞ is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski12-01-08, 18:47  #3
ŞoreŞ
 
Giriş Tarihi: Oct 2007
Ülke / Şehir: Muhacerette
Mesajlar: 344
Gazel

Gazel(İnsanlar sevilmek, Melekler ise sevmek için yaşarlar...''LaMartine'')





bir melek müjdesi uçurursun
gökyüzüne
içinin cam kulelerinden.
kırılgan,
nahif.
kanadında yağmurlar taşıyan
bir leylek fırtınası geçer,
gözlerinin hüzün mevsiminden.

tutar yollara vurursun kendini
tüm şaşkınlığın üstünde,
tüm acemiliğin,
yağmurda çiçeklere su verirsin;
acılar biriktirdiğin kentin
nehirlerinden.

giderek başkalaşırsın
tutulduğun ayandonda.
ismini unutursun çiçeklerin,
sokakların adını,
bildiğin bütün şarkıları,
unutursun.
durup hayata bakarsın
içine çekildiğin bir nihilist kuyunun
derinliğinden.

her köşebaşında bu şehrin,
gölgen karşılar seni.
her sokakta yankılanır ayak sesin,
senin değildir aynada gördüğün yüz,
tutunduğun herşey
inkar eder parmaklarının izini,
kaçamazsın;
kuşatmacı yakarıların hiçliğinden.

artık yabancısındır
yunus gülüşüne içirdiğin
sevincine,
kuşlara su vermeyi unutursun,
kirletilmemiş bir şey kalmaz,
anlatılan hikayelerin öznesinde.
pıhtısında,
çaresizlik birikir yaralarının
kanar kanadıkça,
saramazsın.
artık kendine sorduğun tüm sorular
yanıtsızdır.
çırpındıkça kanatlarından
bir tüy daha dökülür.
bir çıkmaz sokak telaşında,
ateş ile sınanır sabrın.
içindeki turkuaz adada
kendine çıkan yollar,
seni soluksuz koyan sevdalar,
kaybolduğun her semtte
bir soru işareti gibi yakana yapışır
ve artık öğrenirsin ki,
ölülerin yasası;
ardında kalanı,
yarım bırakmaktır.


(Gökyüzüne müjdelenen tüm meleklere)

Gürkal Gençay
13.Haziran.2006.Çarşamba
Deniz Köşkleri / İstanbul
__________________
Mevsimsiz Ölür Yalnızlar...!!!
ŞoreŞ is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski12-01-08, 18:59  #4
ŞoreŞ
 
Giriş Tarihi: Oct 2007
Ülke / Şehir: Muhacerette
Mesajlar: 344
AİLENİZİN ŞAİRİ

her ne kadar “serseri” deseler de,
siktiredin düzen düşmanını”
“komünist hergele” deseler de,
delikanlılık dönemlerim
siyasi sorguların kıskacında,
nezarethanelerde,
gözaltlarında geçse de,
ve annem her gece pencerede
merakla,
endişeyle yollarımı gözlese de,
öyle serseri ruhlu bir şair değilim ben.
vurdumduymaz, sorumsuz,
ipsiz – sapsız,
boş vermiş.
neme gerek;
her çiçekten ayrı bal eylemek,
her limanda bir sevgili tüketmek,
ve yaşama
maymun iştahlı gözlerle el etmek.
ben; adam gibi,
etliye-sütlüye dokunmayan şiirler yazarım.
söz gelimi;
genişliği bire kırk santim,
derinliği yetmiş beş,
boyu da iki metre.
*
isteyen kanat açsın demir dinozorlar içinde,
gemiler birbirine karıştırsın deniz fenerlerini,
herkes tuttuğu kızı öpsün;
kör her önüne geleni,
bir tavşan közlenmiş bakışlarla dilensin yaşamı
yangın yeri ormanlardan,
ırmaklardan yeşil kefeniyle
zehirli sular aksın,
ölü doğsun mevsimler,
açlar kendi etini dişlesin,
ve tükeniksiz mermiler
son kuşu da kanadından etsin;
yahu neme gerek, ha neme gerek,
ne gam baba, ne kasavet.
salağım ya;
neme gerek.
her ne kadar, askerde
disiplin cezaları verilse de,
emre itaatsizlik,
hadiseyi ciddiye almama falan,
gelse de askerliğim yanmanın eşiğine
ve askerlik müessesesini sevemesem de,
silahları,
topu, tankı,
ve katı kuralları,
savaşları
ben; adam gibi,
ben etliye-sütlüye karışmayan,
zülf-ü yare dokunmayan şiirler yazarım.
genişliği bire kırk santim oradan buraya,
derinliği yetmiş beş,
boyu da iki metre.
*
bir yerlerde duramama,
oradan oraya gezerlik,
serperek anıları hafızanın torbasından
vurdumduymaz bir göçerlik.
nerede bende o şans,
başıbozuk türküler söyleyenler nerede,
sakıncalı yazıların müellifi,
ve dolaşıp dağlarda tedirgin ceylanlar gibi.
göçebelik?
bir şehri eskitmek her gün?
ve günde iki buçuk paket cıgara nefeslediğim,
nikotin katranının bürümüşlüğü,
hasretinin bir ateş gibi düşmüşlüğü,
elbette paralanır ciğer dediğin...
kesinlikle belli yerim yurdum,
öyle gezegen değilim.
çünkü,
değişmiyor telefon numaram,
değişmiyor adresi evimin.
her ne kadar yanlış adreslerde dolansam da,
her ne kadar yanlış kapıları çalsam da,
ve dilengenliğim yüzüme vurulsa da
kırılsa kalbim, onurum yıkılsa da;
dedim ya,
ben sahici bir adamım.
..ve adam gibi,
etliye – sütlüye dokunmayan,
ne şişi ne de kebabı yakmayan
akıllı uslu şiirler yazarım.
genişliği bire kırk santim ucu ucuna,
derinliği yetmiş beş,
boyu da tam iki metre.
*

Gürkal Gençay
21.Temmuz.2000-İstanbul
[/center]
[/center]
__________________
Mevsimsiz Ölür Yalnızlar...!!!

ŞoreŞ Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 12-01-08 19:02 .
ŞoreŞ is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski20-01-08, 16:14  #5
ŞoreŞ
 
Giriş Tarihi: Oct 2007
Ülke / Şehir: Muhacerette
Mesajlar: 344
İntihar Çiçeği

İntihar Çiçeği


çocukluk günlerimden
yaşlılığıma taşıyacağım bir anıydı.
hazindi,
iç yakıcıydı.
denize komşulanmış ıssız bir kıyıydı.
insan gölgelerinden uzaktı.
denize şemsiyelenen ormanın ardında
dağ köyleri vardı.
oraya en yakın evler onlardı.
ağaçların dallarına telaşlı serçeler konardı,
uç uç böcekleri, tırtıllar
ve mavi gökyüzü fesleğen kokardı...

onu tesadüfen tanımıştım.
çocuk oyunuma yoldaş,
kelebeklerin peşine takılmıştım.
kumsala erketelenmiş ormanın içinde
tahtadan yapılmış bir küçük barakaydı.
ağaçların zulasındaydı.
simsiyah, topal bir köpeği vardı.
adı “Botan” dı.
onunla aynı yatakta yatardı.
ne zaman görsem,
ya kitap okur, ya da resim yapardı.
kıştı,
akşamdı.
denizin kıyısındaydı.
dimdik ayakta duruyor,
kartal gözleriyle deldiği
denizin uzaklarına bakıyordu.
bir mezar taşı kadar cansızdı.
korkmuştum.
birbirine eklediği cıgaraları
karanlıkta ateş böcekleri gibi yanardı.
belli ki, yarım kalmış bir hesabı,
ya da sevdası vardı.
hep onu izlerdim.
kısa boyluydu.
oldukça zayıf, kara kuruydu.
zaten onu yemek yerken hiç görmezdim,
kendine bakmazdı.
sırtına inen dağınık saçları
beyazların kuşattığı bir hayli uzun sakalı,
ve bir tüfek gibi çatılı kalın kaşları vardı.
üst üste giydiği kazaklar,
onu oldukça iri yapardı.
hep onu incelerdim.
beni fark ederdi.
gözlerimi kaçırırdım.
merhabasız tebessümle bana bakardı.
bu “yanıma gel” anlamındaydı.
elini omzuma koyar,
parmaklarıyla saçlarımı okşardı.
ve kaldığı yerden denizi seyre dalardı.
her yer fesleğen kokardı...

siyasiydi.
Gabbar’da pusulanmış,
dokuz kurşun yemişti.
kurtulup da ölümün kıyımından,
kaçıp buralara gelmişti.
firariydi.
yaralı bir güvercin gibiydi.
tedirgindi.
bilirdim;
bir bana güvenirdi.
sırtımızı vermiştik birbirimize.
dehlizinde bile uykuların, tetikti.
kumsalda boylu boyunca voltalanır
ve kumlara bir şeyler çizerdi.
ciddi yüzüyle resme dalardı.
ne çizdiğini merak ederdim.
kaçamak bakışlarla onu seyrederdim.
çizdiği; hep bir deniz kızıydı,
saçlarına deniz yıldızları takılıydı
ve bütün kızlar aynıydı.
sevgilisinin başına yastıklanan
beyaz ayakları olmazdı.
onu seyrettiğimi fark ederdi.
utangaç darbelerle resmi silerdi.
konuyu değiştirirdi;
“şiir sever misin?” derdi.
“insani olan her şeye sahip çıkar şiir,
ve donanımlı şair olmak kolay değildir” derdi.
kastettiği “ölüm-kalım” şiiriydi.
ayağa kalkardı.
denize bakar, bir sigara daha yakardı.
dumanı burnuma dolardı,
her yer fesleğen kokardı...

birgün;
beni barınağına, içeri aldı.
her yanda tohum gibi serpili kitapları vardı.
masada, ağzına kadar izmarit dolu tablası
rafta tütün torbası ve cıgara yığınlanmıştı.
ve duvarların tümünde,
denizkızları vardı.
kimi, kökboyası ile resimlenmiş,
kimi, sevdası kadar keskin bıçaklarla yontulanmıştı.
hepsi aynı kızdı.
ve pembe topuklarıyla
kumlara ayak izlerini bırakmamıştı.
onun denizkızına olan sevdasını
aklım almazdı.
geceler boyu beklediği,
ve inatla yolunu gözlediği denizkızı;
efsane at Unicorn gibi
Pegasus gibi,
Şahmaran gibi,
Simurg-u Anka gibi
gerçek hayatta asla olmazdı.
kime söylesem inanmazdı.
garipserdim;
anlardı.
ve bakışlarım, bakışlarına çarpardı.
korkardım.
içimin dipsiz kuyusundan
Dicle akardı, Fırat akardı.
korunağın yüzüne hoyrat rüzgarlar çarpardı.
ve damlara,
başak ağırlığında yağmurlar yağardı.
köpek huzursuzca havlardı,
ıslanırdı,
bahçede ağaçlar, otlar,
pencerenin tahta pervazına sıralanan
saksıda çiçekler,
tohumlar.
burnuma toprak kokusu dolardı,
her yer fesleğen kokardı...

birgün;
yorgan-döşek hastalanmıştım.
onu göremeden geçen
yitik zamanların beşinci günüydü.
kalkıp da denize varamamıştım.
nekaheti bırakıp yüzüstü yatağımda,
onun yanına kanatlanmıştım.
kıştı.
akşamdı.
gökyüzü; laciverdinin altına
alıp da bir yavruağzı rengi
ufku pembeye boyamıştı.
kan tadında bir fırtına vardı.
barakası boştu, kimsecikler yoktu.
köpeğinin gözbebekleri; rengince hüzün doluydu.
adeta haykırıyordu;
ve, bilirim bütün renklerin altında
bembeyaz soyunmayı,
..bilirim diyordu.
bir köpeğin ağlayışına ilk kez şahit olmuştum.
telaşla kumsala koşmuştum.
dalgalar ölüm törenlerinin ortasındaydı,
ve denizde beyaz köpük,
gökyüzünde denizyıldızları
ve kumların üzerinde
denizkızı’nın izleri vardı.
en kırılgan yerinden zamanın,
ve karanlığa devinen akşamın içinden
bir gerilla türküsü söyleniyordu.
iflah olmaz yağmurlar yağıyordu bahçelere,
ve saksımda bir intihar çiçeği uç veriyordu.
..ve birbirini hak edenler;
yağmurla çiçek,
denizle dalga,
toprakla gökyüzü,
o ve Denizkızı
kumların üzerine ayak izini bırakmadan
insancıl randevularda buluşuyordu.
saksıda bir intihar çiçeği uç veriyordu,
her yer fesleğen kokuyordu...

şimdi, o barakada kalıyorum
ve, soluyorum duvarda bir tabloda
ve fesleğen yaprağı rengi kalıyor geriye.
köpeğine ben bakıyorum artık,
alışkanlıkları değişmedi,
onunla aynı yatakta yatıyorum.
denize iniyorum,
Denizkızı resimleri çiziyorum kumlara.
ateşler yakıyorum.
gözlerimi dikip de ufka,
“beter aşığımdır yüreğime dönmeye”
içimde Denizkızı çoğaltıyorum.
hepsi de aynı kız.
laciverdinde gecenin,
yenilmeden ölümlere
hergün yaşamaya uyanıyorum.
Denizkızı şiirleri yazıyorum,
ve doldurup şişelere,
denizlere atıyorum.
yosunlar fesleğen fesleğen kokuyor,
ve yola çıkmak için yanına
Denizkızı’nı bekliyorum.
çünkü; herkesin yaşamında
herhangi bir zamanda,
ve herhangi bir yerde
karşısına çıkacak bir Denizkızı var,
..biliyorum...
artık,
Denizkızı
efsanelerine, inanıyorum.
__________________
Mevsimsiz Ölür Yalnızlar...!!!
ŞoreŞ is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski20-01-08, 16:27  #6
Serda
Dergi İşçi Günlüğü Sorumlusu
 
Serda'nın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Jan 2007
Ülke / Şehir: Dünyadan
Mesajlar: 4,046

Dersim'liye

acıya meme veren gündüzler,
yaşamın ağır bastığı gecelere
koşar kanat uçtular.
ve kanayan bir sabah çaktılar yüreknuruma,
bakışlarıma okyanusları dalga dalga astılar...

o; mutluluğun yamacında,
genç sevdaların yanıbaşında,
sen ise; gövdene hedeflenmiş
namlular ucundasın dediler.
yıldızlara savrulan bir zorlu aşktı;
bilirdim,
ve, bütün denizyıldızları da inkar etmişti beni;
..bilirdim.
''savaştın'' dediler
ve yenildin;
bak; artık üstünde uçmuyor kuşlar,
gece baskınlarına tanık kırlangıçlar,
ve göstermiyor yüzünü
gecenin aynalaştırdığı camlar.
yani, sevmelerin tam ağzında,
''duman ol! ..
''kül ol! ..''
''sön! ..'' dediler...
oysa, uykular yoktu benim için,
ölüm yoktu
ve, neredeyse bitiriyordum
çizdiğim mutluluğun resmini;
''öl! ..'' dediler...

aha, şuranda taşıdığının
kolu kanadı kırılmıştır artık,
ve kavuşmaz yorgun adımların
baldan özlü diline,
yolda kalırsın,
yaralanırsın,
ve içerindeki sevdan doğumlamaz öpüşleri.
özlemin kördüğüm olmuş,
yitikti o kavuşma saatleri.
en temiz sayfasını açıp yoksulluğumdan
ve, uçarayak ona çıktığım bu yoldan
''dön! ..'' dediler...

şimdi;
gün biter / gece biter,
o çocuk sesi, o çocuk gülüşü kalır bende...
ama;
sana kalan yıkık bir düş,
bir o kadar hayal,
sır'ından soyunmuş kırık bir yürek aynasıdır;
ağla haline,
yalnızlığına çoğalarak
gülmek zamanı değil;
ölmekse ''geç! ..'' dediler...

oysa;
bütün yollarım ona çıkardı benim,
ve
her dilde kapısını çalardım.
dilenmeden,
ve küçük düşürmeden,
onurlu,
incitmeden adımdaki erkek harfleri
sevdamı eşiğine koyardım.

çıplak vücudun fırtınaya oğul vermesin,
sesin dağlara.
yaşamın ağusu sular içtiler bildiğin
bu sevda limansız bir kadırga,
ve onun aşkı gözü dönmüş kasırga,
gidersen;
renklerini yitirir,
küser sana vurulmak zamanı,
tarihin tekerrüründe ölümlerin,
bedenin sehpada,
cellat nişangahlarında,
ellerinle yüzünü bile kapatmayarak,
nazlı çiçekler gibi
salınırken dar'da
sevmek türküsüz,
ve çoğalmak,
''alazsızdır! ..'' dediler.
yabancı dalda çiçek,
bilmediğin tarlada ekin olma dediler;
burada kal,
gitme yollarına dediler...

dedim ki;
be hey sabahımı aşksız koyanlar,
ben bu aşka soyundum
dudaklarımın en sevgili öpüşüyle,
sevdama çifte su verdim,
ve sesimi yüzdürdüm
yakamozların yaktığı sularda,
tecrit ettim onsuz gelen
şımarık sabah ışıklarını.
bir tek ölüme açıktır yürekkürem çırılçıplak.
son dileğim yoktur;
yazılsın künyeme,
bir son sözüm var yalnızca; o'dur...
o benim;
anamdır, namusumdur,
yoldaşım, arkadaşım,
o benim gülüşüme sinmiş
ilk çocuğumdur.
dağlarımın omuz tarlasıdır,
kavgalara bilendiğim koyakların yaylası.
vurulmak varsa;
varsa ölmek defter-i kebir'de
ve Dersim'liyse o an bütün saatler,
alnımın tam ortasında açacaksa kan çiçekleri,
akasya, fesleğen, yediverenler,
ve damarlarımda rüzgarı esecekse ılgıt ılgıt,
vurulmak;
çocukça gülmeye yeniden yatmaktır,
ve, ona sarılır gibi
sabaha mavilerle uzanmaktır.
vurulmak;
geceleri, yoksul yürek soframa fazladan
bir tabak daha koymaktır...



Gürkal Gencay
__________________
Haziran'da Ölmek Zor!!!!!
Serda is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski20-01-08, 16:50  #7
ŞoreŞ
 
Giriş Tarihi: Oct 2007
Ülke / Şehir: Muhacerette
Mesajlar: 344
Doğum Günü İletisi

Doğum Günü İletisi


Değerli dost! ..

Neredeyse bir yıl bitecek...
Bitmeye yüz tutan bu travmatik yılın sonu ne kadar önemli şeylere gebe benim için, biliyor musun? ..

Ben, birkaç gün sonra doğum günümü kutlayacağım yapayalnız...
Piç gibi...
Kendi karaltımı/ yansımamı sınadığım ve havasında ağır bir ceset kokusu olan soğuk odamda...

Şarap gibi, kekremiş sirke gibi, ağı gibi buruk, tatsız...
Ve ağzımda/ içerimde bir acı-bir hüzün çoğaltarak/ bir başıma...
Parmaklarımı, dişlerimi sarartıncaya kadar yoğun içeceğim cıgaraları peşi peşine...
Ciğerlerimin orta yerini cehennemi bir yangın yerine çevirene dek...
Geleceğimden intikam alırcasına...

Bir doğum günü kutlayacağım...
Akrep burcunun/ on bir kasımında/ tek tabanca...
Ve ana-avrat söveceğim hayat denen renkli, şımarık görüngünün/ derinde gizlenen karşılığını yağmalayan metaforuna...

Ardından (senin) Oğlak burcunun doğum günü kutlanacak...

Ben burada, sana göndermeye cesaret edemediğim bir tutam papatyayı (içinde aspirinli su bulunan) bardağa koyacağım ve “Doğum Günün Kutlu Olsun” diyeceğim...
Sana, içimden geçirip de söyleyemediğim şeyleri karşımdaki boş sandalyeye söyleyeceğim...
En sevdiğin makamdan ağlayıp, zırlayacağım...
Ve ellerini tutuyormuş gibi yapacağım boş masada...
Bir tane de senin için içeceğim karşılıklı, bir cıgara daha sürerken kuruyan dudaklarımın arasına...

/ Doğum Günün Kutlu Olsun Oğlak Burcu; Doğum Günün Kutlu Olsun! ../

İkimizin de doğum günlerimizi, bir ay ara ile ben kutlayacağım iki kişilik...
Önce Akrep, sonra Oğlak...
Bir acı gülümseme olacak dudaklarımda/ kıvrımlarında ise itler gibi bin pişmanlık, tutam tutam...
Kendime güleceğim... (Son zamanlarda bunu hep yapıyorum zaten...)

Bilmediğim adreslerin içine koyacağım adımı/ adresimi...
Sonra çıkıp sokaklara, deliler gibi kendimi arayacağım bir kanlı adada...
Gözyaşlarım tuzundan yanacak/ ateşin gözlerinde...
Ve bir leylek fırtınasına tutulacağım tam da o saat, cinayetçilerin şürekâsında...

Yılın sonu gelirken, yıldönümümüz de yaklaşmakta artık... (Biliyorsun.)
Yıllar önce bu günlerde tanışmıştık...
Sonbahardı...
Berbat/ boktan bir yağmur vardı...
Bir öğlen sonrasıydı, Odabaşı’nda bir apartmanın kuytusunda buluşmuştuk...
Tam tarihini hatırlayamıyorum...
Bilirsin; tarihleri tutamam aklımda...

/ Hatırladığım tek şey; randevuya (her zamanki gibi) geç kaldığım için bana bağırıp- çağırıp sonra da mütebessim koluma girmendi... Bir de diazemle beraber içtiğim rakının, aklımı çelip durduğu intihar isteği... Her hücreme yerleşmişti sanki bu sinsi, bu çekici ölümün taammüt duvaklı cazibesi... Ve (ayaklarım ıslanıp-üşümüştü o gün herhalde) acayip çiş yapma isteği.../

(Neden doğum gününün tarihini yazmıyorum da, hep “Oğlak Burcu, Oğlak Burcu” deyip duruyorum, biliyor musun? .. Çünkü doğum gününü de unuttum senin... Aklımca böyle geçiştiriyorum/ durumu kurtarmaya çalışıyorum işte...)

Sensizliğin içimdeki boşluğuna biraz rakı, biraz kenevir tohumu ve çokça da cıgara doldurup yıldönümümüzü (de) kutlayacağım; ciğerlerim dayandıkça...
Akrep’in ve Oğlak’ın doğum günlerini/ ve onların yıldönümlerini kutlayacağım ikimizin yerine/ sanki varmışız gibi...
Belki bu bet sesimle şarkılar söyleyeceğim...
(Yarım yamalak da olsa) hüzünlü şiirler okuyacağım...
Bilirsin, ben hiçbir şiiri de tutamam aklımda...
Ve duvarlara günün önemini belirten hamasi sözler söyleyeceğim...
Kan sızacak kulaklarımdan / sağır olacağım bütün renklere, kırmızının pıhtısında...

/ U n u t a m ı y o r u m; _ u n u t m a y ı _ b e c e r e m i y o r u m _ d i y e c e ğ i m! ../
Böyle kutlanacak doğum günleri ve yıldönümümüz benim buralarda...
Sakal tıraşı olmayabilirim (üşeniyorum) ama tırnaklarımı mutlaka keseceğim...
Belki bir de banyo yaparım...
(Üzerime sinen nikotin kokusundan ekşimiş makarna gibi sası sası kokuyorum...)
O gün önemli bir gün...
Merak etme; (üç aşağı-beş yukarı) adama benzeyeceğim...

“ Nice Yıllara Oğlak Burcu; Nice Yıllara! ..”

Sen aldırma sakın bana; siktir et...
Sen doğum günlerini bildiğin gibi kutla olur mu?
Pastana renkli mumlar/ maytap falan diz ve “Happy Birthday”i söyleyin bir ağızdan...
Yeni bir yaşın ilk basamaklarını mutlulukla, umutla çık/ mavi peri kuşunun kanatlarıyla...

{ Nice Yıllara Oğlak Burcu, Nice Yıllara! ..}

Akrep ise, bu soğuk ve kasvetli sonbahar mevsiminde, yeis ile yağan yağmurların söndüremediği (etrafını kuşatan) bir ateş çemberinde; hem yeni yaşını (ihtiyarlığını) hem de yıldönümünü kırık bir su bardağından içecek kana kana...
Ve özlemini koyacak bardaktaki aspirinli suya...

{ Mutlu Yıllar Oğlak Burcu, Doğum Günün Kutlu Olsun! ..}

Yıldönümleri mi?
Ha, onları da boşver sen...
Onlar geçmişin izbe kuytularında bir yerlerde saklıdır şimdi...
Belki bir nostalji/ hatıralar müzesinin tozlu cam dolaplarından birinde kendini yok etmeyi beklemektedir...
Çıkarıp da ne yapacaksın? ..
Önünde çıldırasıya yaşanmayı bekleyen bir yeni sevda ve yaşanacak onca güzel / mutlu doğum günleri varken...

A n ı l a r ı n ı _ k ı ş k ı r t m a m a l ı _ i n s a n...




Gürkal Gençay
27.Ekim.1991
Adana

__________________
Mevsimsiz Ölür Yalnızlar...!!!

ŞoreŞ Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 20-01-08 17:54 .
ŞoreŞ is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski20-01-08, 21:23  #8
ŞoreŞ
 
Giriş Tarihi: Oct 2007
Ülke / Şehir: Muhacerette
Mesajlar: 344
TAVLA

Sokağının kuytusunda yokluğunla tavla oynuyorum
Üstelik iki lafın belini kırıyoruz sana dair
Rebabın tellerine vuruyor sensizliğim
Ezgilerin en yanığı dilimde sana dair
Yeklerin hepsi musallat olmuş zarlarıma
Yine kumarda kaybediyorum, ama
Aşkta da kazanamıyorum sana dair.

Tavlayı koltukaltıma kıstırıyor yalnızlığım
Aşkı ve tavlayı öğren de gel diyor
Musalla taşları gibi soğuk renkli pullar
Kuruyan dudağıma sürdüğüm sigara sana dair.
Ayrılıyorum sokağının kuytusundan
Fadoları, ağıtları ardımda bırakıyorum
Acılara su veriyorum saksımda, sana dair.


Gürkal Gençay
10.Haziran.1981-ISPARTA
* Akrostiş: Süreyya Tamkafa’ya
__________________
Mevsimsiz Ölür Yalnızlar...!!!
ŞoreŞ is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski20-01-08, 21:25  #9
ŞoreŞ
 
Giriş Tarihi: Oct 2007
Ülke / Şehir: Muhacerette
Mesajlar: 344
MAVİ

M A V İ

..kimlik kartım mavi değil miydi benim?
*
yüzümde bıyıklarım yok muydu
ve yok muydu sakalım.
sesim kalın,
gömleğimin düğmeleri, cebi
merdane usulü dikili değil miydi,
ve çişimi ayakta yapmıyor muydum?
sünnet olmuş,
askerlik yapmış,
şimdi sayısını da, yüzlerini de unuttuğum
onca kadına-kıza takılmış,
yüzlerce badireyi atlatmış,
ve bir o kadar belayı da savmamış mıydım?
bunların hepsi doğru;
biliyorum.
mağrur,
ciddi,
ve yenilmez,
yaşamın sokaklarında
yiğitçe koşturup duruyorum.
üstelik, nüfus kağıdım da mavi.
yani, bütün bunlara bakılırsa,
ben de erkekten sayılıyorum.
peki;
o zaman,
adını söylediklerinde ben,
niye böyle ağlıyorum?




GÜRKAL GENÇAY
2000-İSTANBUL

__________________
Mevsimsiz Ölür Yalnızlar...!!!
ŞoreŞ is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Eski20-01-08, 21:39  #10
ŞoreŞ
 
Giriş Tarihi: Oct 2007
Ülke / Şehir: Muhacerette
Mesajlar: 344
YALNIZLIK SERENATI

YALNIZLIK SERENATI


dün akşam yine meyhanedeydim
ikonunu aradım yüzünün
baktığını göremeyen bakışlarla.
bardağımdan sızan içki damlasında,
oturduğum iskemlenin gıcırtısında,
gramofonda çalan taş plakların
bu izbe meyhanenin duvarlarına
çarparak yiten şarkılarında
sesini duymak istedim.

veremlilerin yüzünün rengi gibi
solgun bakışlı
kırık duvar lambalarında
gözlerinin ışığını aradım.

şarap ve tütün kokan bu salaş meyhanede
senin kokunu aradım hep.
saçlarıma
ve bir tufanın öfkesine dokunan
sıcaklığını aradım.

yoktun.
üzerime devrilen masaların,
başımdan aşağı dökülen şarabın,
işkilli sarhoş kahkahalarının
ve kulaklarımı parçalayan
cızırtılı nikbin şarkıların üstüne basarak
firar ettim sokaklara.
seni bulamadığım herşeyi
teslim ettim sarhoşluğun biadına

yakama yapışan inatçı bir öksürük
güzelliğini bozamıyor havanın
inatla yaktığım sigaramın
ve kibritlerin ateşine rağmen
sokaklar karanlık.
irili ufaklı parke taşları,
ahmak ıslatan yağmurları,
kirli beyaz yüzüyle sokak lambaları
apartmanların köşe başları
ve caddelerdeki ıssızlık
bana hep seni hatırlatıyor.
rüzgarların uğultusu,
denizde dalgaların çağıltısı,
suyun gümüşi yüzünde dans eden yakamozlar,
Arnavut kaldırımları,
ve papatyalar
bana kokunu,
sesini getiriyorlar.
sen ise nerelerdesin kimbilir.
sigaram bitmiş,
şarabım,
umudum,
bütün renkler, bütün mevsimler
ve param;
onlarla beraber ben de bitmişim.

şimdi sarhoş, esrik
şuursuzca yürüyorum,
karanlıktan korkuyorum.
gülüşlerince aydınlık bir yer arıyorum
karşıma ilk çıkan dükkanın camlarını kırıyorum,
parketmiş arabaları tekmeliyorum,
avazım çıktığınca bağırıyorum,
caddelere işiyorum,
boşalan şarap şişesini yere vuruyorum,
titriyorum,
üşüyorum,
biliyorum.
gözlerimi zorlayan yaşlar süzüldükçe
yanaklarıma asit yağmurları yağıyor
düşmemeye çalışıyorum geceye
kahkahalarla gülüyorum
yıldızlardan yansıyan
bıçaklanmış gölgeme.

mağazaların neon ışıklarıyla süslü
gülüşünce aydınlık
caddeye çıkıyorum.
ve bizim şarkımız olmayan bir şarkıyı
bağıra bağıra söylüyorum
tabanlarıma aşina yolları aşarak
yoksul evime dönüyorum.
kapıyı açan yalnızlığımın dudaklarından öperek
ve çizgili pijamalarımı giyerek
ve yastığın birini yere indirerek
yatağıma giriyorum
ve seni düşünerek kapatıyorum gözlerimi.
eskiden de böyle yapardım,
hep seni düşünerek uyur
seni düşünerek uyanırdım.
ama bu gece;
seni düşünerek uyuyacağım,
yarın
seni düşünmeden uyanacağım.
ve karşıma çıkan ilk eskiciye
sana ait ne varsa
yok bahasına satacağım.


Gürkal Gençay
13.Kasım.1982-İstanbul


__________________
Mevsimsiz Ölür Yalnızlar...!!!
ŞoreŞ is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla


Şimdi Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Foruma mesaj değil yazabilirsin
Forumdaki mesajlara değil cevap yazabilirsin
Foruma dosyadeğil ekleyebilirsin
Forumdaki mesajınıdeğil düzeltebilirsin.

vB KoduAçık
Smilies Açık
[IMG] Kodu Açık
HTML Kodu Kapalı


Forum saati Türkiye saatine göredir. GMT +3. Şuan saat: 18:22.
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)


Powered by vBulletin
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Bu sitede yazılan her yazıdan yazarları sorumludur. Yazıyaz Forum'da yer alan tüm içeriğin her hakkı Yaziyaz.com'a aittir. İzinsiz kopyalanamaz ve yayınlanamaz.
Evrim | Evrim nedir? | Mutasyon nedir? | Küresel ısınma | Yazı yaz