| |
||||||
"Seviyenin olmadığı bir yerde ne özgür düşünce, ne de demokratik bir ortam oluşabilir." |
||||||
![]() |
| |||||||
Kelimesiz Kalmayalım/konusu ne, nedir, nasıl, kim, kimdir, nasıldır? - Öykü - Deneme Çalışmalarınız... |
![]() |
|
|
Konu Araçları |
| #1 | |
Bilim - Mitoloji Dergi Yazı İşleri ![]() Giriş Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 2,147
| Duraksadı yaşam izlerini süremediği bir akışa tabii... Bugün her zamankinden daha karamsar. Yağmurdan mı yoksa esen rüzgardan mı? Bir yerlerden esen bir rüzgar var yönü belli olmayan çarptı mı çarpıtan...Kuzey rüzgarı olsa gerek soğuk mu soğuk... Titreyen iki diş gıcırtısı nerden geliyorsa...Benden geliyor diyor...Ruhu gıcırdayan, ruhunun dişleri dökülmüş beden... Nasıl tad alacak yediğinden...Bir ses ölüme çağrıyor nerde ve niçin? Gitmek mi kalmak mı? Gitmek kararı, geriye döndüğünde kendini uğurlamayan yarenler...Ölüme beş kala dondu zaman...Ölüme beş kala doldu gözleri... Ölüme beş kala işte kaldı zaman...Ölüm mü; kalmak mı ölü gibi dünya da diyor...İşte ölüme beş kala neler akıyor neler... Hayatı yaralı güvercin gibi uçmadan geçirmekten korkuyor ve ölüme beş kala duran saatini ayarlıyor...Ölüme dört kala... Çoçukluğundan kalan manzaralara bakıyor... Gülümsüyor ölüme dört kala... Okul yıllarındaki başı boşluğu dertsiz tasasız zamanı özlüyor... Dönemeyeceğini bildiği için ölüme üç kala... Gençlik yılları ve esen kavak yelleri... İlk aşk ilk heyecan... Ölüme iki kalıyor zaman ne çabuk akmış diyor...Evet akmış zaman...Sonra sıkıntıyla geçen zaman... Nefret ediyor ak ak artık diye yalvarıyor. Akmıyor zaman...İzle diyor bir ses...Ağlamaklı ses tonuyla yeter diyerek bağırıyor ve ölüme bir kala...Bir ağacın altında soğuktan titreyen bedeni... Elinde şişesi ayağında yırtık ayakkabısı... Geldi çattı ölüm diyor ve son kez gülümsüyor...Ölüme sıfır kala diyemiyor... h.g __________________
tik tak seslerinden ürkmeden..... gizemnur Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 12-12-07 20:23 . |
|
| #2 | |
![]() Giriş Tarihi: Dec 2007
Mesajlar: 59
| Kararan gecede zaman geçmek bilmiyor, zaman olgusu yitirildiğinde zihindeki karmaşalar biraz daha çıkıyor gün yüzüne... Düşünüyor insan .... Zaman akmak bilmiyor... Ve o an geliyor ki zaman çoktan dolmuş... (parmaklarımdan dökülüverdi... yazınız tekrar düşünceye sevk etti beni..) Tebrik ediyorum güzel bir çalışma... __________________
Sadece düşün, kır zincirlerini ve ön yargılarını... Sen de bir gün öleceksin, yerin altına gömüleceksin Ve o gün gelince asıl gerçekleri göreceksin... |
|
| #3 | |
Bilim - Mitoloji Dergi Yazı İşleri ![]() Giriş Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 2,147
| Zamanın sonsuzluğunu gösterir rakamlar..Sayılar belki zamanı hesap etmek için doğmuştur. Zamanı yaşamak yerine beklemek ve hesap etmek...Hesaplayarak yaşamak ve ölüme hesaplayarak yaklaşmak...Her adımda son yaprağa doğru bir adım daha yaklaşmak...Gözlerinde bir korku önceleri var olan kaygıların yerine...Toprağa teslim olmak istemeyen ya da ateşe yenik düşmemecesine saplanan derin bir duygu... Küllerinin savrulduğunu göğe doğru göremeyeceksen korkuya gerek var mıdır? Korkunun kaynağı bir daha soluyamamak bu atmosferi;kendi atmosferini ölüm korkusuyla doldurmak...Hep ölüme bir kala yaşamak ama bir öncekine göre bir adım ilerdeyizdir.her defasında bir adım atarız ama yine ölüme bir kaladayız. Ölüme sıfır kala olmaz göremeyiz. Sıfır etkisiz onun etkisiz olduğu alanda yaşam etkisizdir zaten...Yaşama etkisiz kalmak ölümle mi gelir ölümden önce tepkisizlik mi vardır?Bilemez insan...Sadece ölüme bir kalayı yaşar.Geriye dönüp baktığında ölüme beş kaladan başlar saymaya... __________________
tik tak seslerinden ürkmeden..... |
|
| #4 | |
Edebiyat ![]() Giriş Tarihi: Feb 2007 Ülke / Şehir: KaoS
Mesajlar: 655
| Ölüme giderken penceremin içine yansıyan güneş aydınlatamıyor bedenimi,gizimde saklı korkularım aslında utanmama sebebti.Cezalarım ise utancımın parçalanmış haliydi bana yavaş yavaş acı çektiren.Her acı olgunlaştırırken benden götürdükleri ile eksiltti yavaş ve usulca.Ve şimdi yastığıma her gece giden kafamda tek birşey mevcut "ölüm".Neden acaba? __________________
"Ben nehir kıyısındaki parmaklığım; tutunabilen tutunsun bana ama koltuk değneği değilim kimse yaslanmasın bana…" Ve unutmayın; "Sanatçılar gerçekleri söylemek için yalanları kullanırken, politikacılar yalanlarla gerçekleri örter." |
|
| #5 | |
Bilim - Mitoloji Dergi Yazı İşleri ![]() Giriş Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 2,147
| Ölüme giderken ruhlar donuyor uzaklara dalıyor gözler... Doğanın kara boyanması da bir ölümse üzerine kar atılıyorsa üzerime atılacak toprağa özlemim...Ölüme giderken haykırışım geriye temiz bir dünya bırakalım diye yalvarışım. Ölüme giderken şavaşlar dursun yüzler gülümsesin isterim. Ölüme giderken ağlamam yaşam ağlamak ölüm gülümsemektir derim...Ölüme giderken hüzünlere atarım son vuruş öderim hayata dair son kuruş... İki metre kefendir giydiğim bu dünyanın malı mülkü kiyafetsiz gereksiz ölüme giderken...Ölüme giderken gidiyorum diyememektir dilde ki türkü ruhta sevmiyorum diyememektir. __________________
tik tak seslerinden ürkmeden..... |
|
| #6 | |
Bilim - Mitoloji Dergi Yazı İşleri ![]() Giriş Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 2,147
| Dilimizde gün boyunca değişik kelimeleri telaffuz ederiz. Hiç düşündük mü kaç kelime kullandığımızı? Benim de bugün aklıma takıldı bu mevzu. Zihnimde binlerce kelimeyi evirip çeviriyorum ve yeni cümleler kuruyorum; duygularımı kendime anlatmak adına… Dışarıya bu kadar rahat aktaramıyorum nedense… İşim gereği konuşmak zorunda olduğum için; diğer insanlara göre daha şanslıyım diyebilirim. Hepsi bu kadar… İş olmasa kimseyle dilsel bir paylaşım içerisinde olmayacağımdan eminim. Belki alışveriş yaparken birkaç cümle dizeceğim ardı sıra… Değişmeyen kalıplaşmış cümleler olacak. Sıradan ve kendi halinde… Ötesine ne gerek var ki? Dünya koşullarında en çok hangi kelimeyi idrak etmek gerekir diye soruyorum kendime… Barış, barış diye bağırmak istiyorum. Barışa ihtiyacımız var. Her haber ölüm tellallığı yapıyor. Alışmışız ve doğal karşılıyoruz. Oysaki “barış” kelimesini telaffuz ettiğimizde içimiz huzurla dolar. Yüzümüzde gülümseme, gözlerimizde tarifi mümkün olmayan bir ışık belirginleşir. Savaş kelimesinin ürkütücülüğünden titreyen bedenimiz; barışın koruyuculuğuna sarılmak ister. Barışın ulviliğine karşın; savaşın emperyalizmi yönetir bizi ve tüm dünyayı. Irak, Afganistan, Pakistan, Lübnan, Cezayir, Kenya daha adını yazamadığım birçok bölgede, oluk oluk kan akıyor toprağa… Çıkar menfaat uğruna insanlar, birbirinin canına kıyıyor acımadan… İnsan isyan edip kafa tutmak istiyor. Ama kime ve niçin? Savaşı ortaya çıkaran faktörler nelerdir? Çocukluğumda beynime en fazla takılan soru diyebilirim. Yıllar geçtikçe karmaşık görünen olayları çorap söküğü gibi çözüyorsun ve küçük meselelerin insan hayatına verdiği tahribatlar için kahrediyorsun. İdeolojik, sosyolojik ve ekonomik çıkarlar düzleminde ortaya çıkan kaosların dünyayı yok etmeye başladığını algılayıp hüzünleniyorsun. Hüzünlenmek çare olmuyor hiçbir şeye… En önemli kelime “bencillik” telaffuz edilmediği halde dünyaya hükmeden… İnsan doğasının bencilliği bütün savaşların ve ölümün sebebi… Barışın egemenliğini mezara gömen yegâne faktör. Bencillik savaş dürtülerini ortaya çıkarır ve bu dürtünün temelinde menfaat gizlidir. Bencillik menfaatlerin korunması ve elde edilmesi durumunda ortaya çıkan kişisel kimliktir. Gündeme neler gelir bu sonuca bakacak olursa; “acı acı acı”. Yeni bir duruma merhaba diyelim. İnsanı içten yıkan hüzünlendiren derin bir duygudur acı. Barışın neşesi; savaşın acısı… Barışın temelinde iyimserlik savaşın temelinde bencillik… Ne çok kelime ağı var… Doğrularını yaşamın ortasına ekebilseydik keşke… Tercihlerimiz aynı… Değişmez. Neden… Bu durumu çözmenin tek yolu “biz kimiz” sorusuna doğru yanıtı verebilmektir. Bizler tanrı tarafından diğer canlılardan üstün olduğumuza inandığımız için ki; hükmediyoruz diğer canlılara ve birbirimize… Yaramaz çocukların şımarıklığıyla etrafımızı kırıp döküyoruz. Bilmiyoruz ki; bizler dünyadaki hiçbir canlıdan üstün değiliz. Diğer canlılar gibi özümüz madde… Yaşadığımız sürece bu maddesel yapımızda düşünce yetimizin olmasına güveniyoruz. Ama ölümle bitecek olana niçin bağlanılır ki… Ölümle gerçek cevabı veriyoruz aslında. Hiç olduğumuzu algılıyor ve hiç uğruna birbirimizi kırdığımızı görüyoruz. Son pişmanlık fayda etmiyor. Kelimeleri iyi seçelim ve onların duygusal ifadelerini beden dilimizle kabullenelim… Kelimesiz kalmayalım… Yukarıdaki metindede dile getirdiğim gibi burada kullandığımız kelimeleri sorgulamak istiyorum. Kelimelerimizi yazmış olduğumuz denemelerimizde nasıl ve kaç defa kullanmış olduğumuzu kontrol ediyor muyuz __________________
tik tak seslerinden ürkmeden..... |
|
| #7 | |
Bilim - Mitoloji Dergi Yazı İşleri ![]() Giriş Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 2,147
| UÇURUM UÇURUM GÖZLERİ VARDI Uçurum uçurum gözleri vardı. Çok derinlere inebilirdiniz paraşütünüz olmadan. Düşmenize imkân vermeyen korumacı pamuktan bulutları… İnerken dinlenip; güzel bahçelerini seyredeceğiniz donanıma sahipti bu dehlizler… Elem vardı, acı vardı içine hapseden… Bazen güldüren sonsuz bir fırtınaydı… Fırtınanın ardındaki sessizliğe baktıran, havası vardı bir de… Uçurum uçurum gözleri vardı. Kömür karası kaşları… Buğulanırdı ansızın… Bilirdiniz ki; birazdan yağmur yağacak… Yağmazdı ama… Hapsederdi içine… Donan kar taneleri gibi, kalırdı. Uçurum uçurum gözleri vardı. Zamanda yolculuğa akan… Çok uzaklara yaşanmış aşkların matemlerine taşırdı sizi… Kavuşamayan iki sevgili başrollerde… Leyla ile Mecnun ya da Aslı ile Kerem hikâyesi. Elleri ellerinden koparılan iki sevdalı… Okyanusun derinlikleri kadar derindi acıları… O gözler anlatırdı; söze gerek kalmadan… Bilirdiniz kopan iki yüreğin acımasız isyanı olduğunu… Uçurum uçurum gözleri vardı. Nereye nasıl baktığını göstermeyen… Kararsızdı, birazda ürkek… Güvercinlerin kırıklığı kadar kırıktı yüreği… Acizdi… Başını öne eğmişti. Boncuk gözleri yorgundu bitkindi. Uçurum uçurum gözleri vardı. Diliyle söylemediğini söyleyen... Hiddetini şiddetinden alan… Karanfilin dikenleri gibi batık batıktı. Dokundu mu kanatacak sanılan… Öyleydi… Kanlar oluk oluk akıyordu. Kırmayı öğrenmişti kırıla kırıla… Uçurum uçurum gözleri vardı. Yolculuğa hazırlanıyordu göçmen kuşlar misali…Sıcak ovalara kaçmaktı hedefi. İçini donduran her şeyden ayrılmak istiyordu… Ansızın gidebilirim edasıyla tetikte… Uçurum uçurum gözleri vardı. Başka neyi olmalıydı ki…O gözlerde bütün evren saklıydı. Yoğun enerji top rop olmuştu. Patladı mı onlarca cana can katacak birikimi vardı. Her dönüşümünde devrimin başka bir tonuyla şahlanırdı. Saptanamayan bir menzili vardı. İnsanı kendine çeken Uçurum uçurum gözleri vardı… __________________
tik tak seslerinden ürkmeden..... |
|
| #8 | |
Bilim - Mitoloji Dergi Yazı İşleri ![]() Giriş Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 2,147
| BU AKŞAM ÖLÜRÜM Ruhum ağlıyordu önceleri; gözlerim doluyor şimdilerde… Ağlamamak için direniyorum hayatta… Nafile çaresizlik ellerimi kollarımı sarmış, hapsetmiş; korunmaktan acizim. Donmuş duygularım; yaşamın anlamı yok, savunulur bir tarafı görünmüyor ufukta… Sokaklarda başıboş dolanıyorum; sokak lambalarına doğru adımlarken, hayal ediyorum orada beni güzel bir dünyanın beklediğini… Nafile hayalden öte geçmeyen bir istek sadece… İlk kez intihar kelimesini telaffuz etti dilim… Çevremde şaşkın bakışlar yoktu; biliyorlardı çaresizliğimi… Dua et dedi birisi. Neye ve niçin dua etmeliydim. İnanmadığım bir varlığa mı? Yoksa inanıyorum da; isyanım mı beni inançsızlığa taşıyor. Bilemiyorum… İlk kez bu akşam uyuşturucu almak istedim ve uyuşmak sonsuza dek bilinçsiz yaşamak… Olamazdı yapamazdı benliğim… Kendini kaybetmenin başka yolu mümkün mü? Direncim kırıldı sarılacak tek bir dalım kalmadı hayatta… Ölüme sarılmaktan öte… İçinde bulunduğum durumu değerlendirirken nasıl sorusunu soruyorum. Bilimsel kanıtlarıma göre, bu soruya net cevaplar verebiliyorum. Ama neden sorusunu kendime yönelttiğimde; takılıp kalıyorum. Felsefi kavram olan neden ifadesinin karşılığı yok… Neden bu olaylar benim başıma geldi? Neden ben? İşte bu soruya yanıt olabilecek onlarca olasılıkla ortada duruyorum. Bedenim histerik olarak titreme modunda, kalbim yerinden fırlayacakmış gibi atmakta ve ben gölgemden bile korkuyorum. Bu akşam ölürüm şarkısını dinleyip uyuşmak isteyen benliğim durmak bilmeyen bir yolculuğa çıktı, maziye doğru… Yalnızlığın pençesinde yol alıyor… Kim bilir belki bu akşam ölürüm ve bu yaşamın yükünden kurtulmuş olurum. Bir şeyler getirmeyen; hayatın çilesini çiğnemek yerine, ölümü tatmış olmak daha hayırlıdır. Acımasızlığa meydan okuyarak kahraman olurum ilk kez ve ilk kez gülümserim. Ağlamak istiyorum son kez… Ağlayamadığım dakikalardan intikam alırcasına… Göz pınarlarımda dondurduğum yaşları akıtmak istiyorum. Güçsüzlüğümü görmesinler dediğim dakikalara inat güçsüz olmak istiyorum. Haykırmak istiyorum; ağlamak güçsüzlük değildir diye… Ama dayanmak istemiyorum hayata… Dayanmak istemiyorum hayatın kirli yüzüne… İnsanların ezen bakışlarını görmek istemiyorum. Görmek istemiyorum giyinik insanların çıplaklığını; tok insanların açlığını… Evet, görmek istemiyorum süslü yüzlerin kara lekelerini… Ölümü görmek ve duymak istiyorum derinden… Kimse yoktur yanında dertleneceğim… Sıkıntılarımı dökeceğim… Aman dileyeceğim yaratıcının beni unutması gibi unuttu dostlarım… Ellerim üşür; iki büklüm beklerim… Ölüme akan kaderin son düdüğünü çalmasıyla hareket edeceğim. Evet, tren düdüğü ötüyor, kalkış vakti… Hoş geldin ölüm hoş geldin sonsuzluk… Güle güle çile; güle güle hayat… YAŞAMDAN UZAK KALMAYIN... __________________
tik tak seslerinden ürkmeden..... |
|
| #9 | |
Bilim - Mitoloji Dergi Yazı İşleri ![]() Giriş Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 2,147
| [ "işte yanındayım küçüğüm."Bu cümleyi kurabilmek ve onu gerçekleştirebilmek kadar insanı mutlu edecek başka olgu var olabilir mi? Küçüğüm, yanındayım işte dediğinizde; yüreğinizden bir parça kopuverir. Yüreğinize bastırdığınız ceylanın saçlarına dokunur elleriniz histerik...Bıraktığınızda uçup gideceğini sanırsınız... Evet, öyledir. Küçüklerimiz, biz farkına varmadan uçuverirler; bizler hala onları küçüğüm diye sevsek de... Aynada alırsınız soluğu. Gözlerinizin altlarına doğru yerleşmekte olan çukurları örtmek için kremler ararsınız. Nafile...Zamanın önüne geçilmez...Zaman akıp gider, küçüklerimizin küçüklüklerini yaşamadan büyüdüklerine alışmaya çabalarız. Küçüğüm yanındayım işte demek için; geç kalmamak adına, dolu dizgin sevgimizi; sevdiklerimizin ellerinde, gözlerinde yaşayalım. "Küçüğüm, minik kuşum benim... Sonbahar rüzgarlarına aldanma sakın. Bırakıp gitme beni uzaklara...İşte yanındayım küçüğüm... Boncuk gözlüm narin duruşlum. Ağlama aman ağlarım sonra...Öğretmenin dokunsa hicran basar içime...Sızlar inim inim bedenim. İşte yanındayım küçüğüm... Ayrılıklara aldanma sen her zaman hissettiğin yerdeyim. Yüzümü unutma sesimi duy yanında... Resimlerde arama beni...İşte yanındayım küçüğüm. " En büyük nimettir sevgiyi dile dökebilmek...Küçüklerimize derinden hissettirebilmek[/size] __________________
tik tak seslerinden ürkmeden..... gizemnur Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 08-03-08 21:23 . |
|
| #10 | |
Bilim - Mitoloji Dergi Yazı İşleri ![]() Giriş Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 2,147
| Kışın kasvetli havası üzerime oturdu desem yalan olmaz. Hüzün üzerine hüzün üretiyorum zihnimden...Matemlerimi eşeleyip irin oluşturmak adına mücadelem. Mutsuzluk pozuna motive olmuşum. Ölümün sıcak nefesine kilitlenmişim. O gelmese de ısrarla davet ediyorum yanıma...Gel al artık bu canı...Yaşamak ve yaşatmak istemiyorum. Yorgunluk çöktü üzerime...Yorgunum bir o kadar da kederli...Sevdiklerim bir bir çıkıyor hayatımdan...Onları kaybetmek acı vermiyor, sadece yalnız kalmak...Bu hayata kimsesiz veda etmek korkutuyor. Bir avuç bile olmayan kandaşlarım gidiyor veda etmeden. Kötülüğün hangi kuşağından geçtim ki böylesine bir uçurumun ucundayım. Gözyaşlarımı akıtmak istiyorum. Ağlamak doya doya... Yapamadığım bu işte... Ağlamak gelince aklıma kilitleniyor gözlerim ve duygularım. Bir ağlayabilsem herkesten uzak ama herkese yakın bir vaziyette... Gem vurmasam hislerime... Bağırsam kırılan incinen gururuma dokunanları... Hapsetmesem içine... Denize doğru beddualarımı savurmasam... Zamanı ve mekanı sabitleyip sahibine uzansa dualarım. Yıkılan kırılan hayatın geride bıraktıklarıyla yetinemediğimi söyleyebilsem. Bu hayatın yükünü kaldıramadığımı söyleyebilsem sevdiklerime... Keşke ağlayabilsem dya doya... Hıçkırıklara boğulsam, titremeden içime akıtmadan süzülse gözyaşlarım. Susmadan konuşsam ezgin yüreğimin dilini aktarabilsem tüm dünyaya... Kinimi ve nefretimi dışarıya atabilsem de kabaran yüreğime huzur gelse. Böyle bir seçenek sunulmadı bana... İçten içe üzül sadece gözlerin konuşsun dertlerin adına denildi. Gözlerim taşımıyor bu yaraları. Onun dili yeterli gelmiyor yaşanan senaryoları aktarmaya... Yıprandığım hayattan çekip gitmek istediğimi haykırmama müsaade etmiyor. Müsaadesiz gitmeye ise mantığım karşı koyuyor. Ölümü çağırıyorum. Çaresiz bekliyorum her yeni günü ve ömrümün son nefesini... __________________
tik tak seslerinden ürkmeden..... |
|
![]() |
| Şimdi Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konu Yazarı | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Son din neden arap coğrafyasından çıktı? | bozkır | Dinler tarihi | 178 | 26-06-08 18:24 |
| Geç Kalmayalım | nicomedia | İnsan Bilimleri | 2 | 13-03-06 19:21 |