| |
||||||
"Seviyenin olmadığı bir yerde ne özgür düşünce, ne de demokratik bir ortam oluşabilir." |
||||||
![]() |
| |||||||
Zamanın üçü; öncesi, şimdisi ve sonrası (öykü)/konusu ne, nedir, nasıl, kim, kimdir, nasıldır? - Öykü - Deneme Çalışmalarınız... |
![]() |
|
|
Konu Araçları |
| #1 | |
![]() Giriş Tarihi: Jan 2006
Mesajlar: 352
| Zamanın üç’ü ;öncesi,şimdisi,ve sonrası Etraf yine sessizleşti. Ne yapsam etsem hayat hep bu ana akıyor,gün bitince yani yalnız kalınca ,sanki gözlerimin önünden birer birer kalkıyor perdeler. Alışkın olduğum şeyleri garipsemeye başlıyorum. Sanki bilinmez bir zamanda düşmüşüm bu insanların arasına ,kendimi bir türlü inandıramıyorum bu hayatın bir parçası olduğuma. Annem ,babam kardeşlerim sanki uzaklaşıyor benden. Yabancılaşıyorum bu dünyaya ,yalnızlık denen o hale itiyorum kendimi. Anlaşılması ve anlatılması zor olsa gerek .Anlamlandırmaya çalıştıkça bulanıklaşıyor nesneler zihnimde… Dilimin ucunda hayret şarkıları var. Yeni doğmuş bir bebek gibi benliğim dışında olan her şeyi algılamaya çalışıyorum .Kalkıp perdeleri çekiyorum acaba korur mu beni bu incecik kumaşlar şehrin normallik akışından. Zihnime çektiğim bu yalnızlık zarı korur mu beni insanların yaşamak dedikleri teslim oluştan. Sonra yağmur başlıyor, bunu izlemeliyim bana hayat hakkında bir şeyler fısıldayabilir. Dışarısı sanki kıyameti müjdeliyor,bulutlar şehri her taraftan kuşatmış. Yağmur hiç durmayacakmış gibi yağıyor. İnsanlar evlerine kaçışıyor. Bense perdesini araladığım pencereden bu garip duruma alışmaya çalışıyorum. Oysa daha 2 saat önce tek bir bulut bile yoktu gök yüzünde. Önce bir fırtına koptu daha sonra hava karardı sanki güneş tutuluyordu. Ve şimdide delice yağmur yağıyor. Belki birazdan usulca çekip gidecek.Zamanın bu bölünüşünü anlayamıyorum bir türlü. Önce şimdi, sonra, bunların ne olduğu hakkında hiçbir cevap yok zihnimde sadece bulanık bir suda hareketlenen bir şeyler var ama anlayamıyorum nedir bu... Saatler geçti yağmur hala devam ediyor, şehir bomboş ,hava iyice karardı güneş batmak üzere. Evde yalnızım, o hala gelmedi. Aslında onu bekliyor da değilim gelse de bir şey değişmeyecek bu dünyanın kendine has kuralları var. Zaman aynen akıp gitmeye devam edecek. O gelince sessizliğim dinmeyecek,şu yağmur bir daha yağmazlık etmeyecek. Aslında ben bu hayatı yalnız yaşıyorum. Bunca şey varken bununla uğraşamam diyorum kendi kendime. Bu üç zaman dilimi içinde onun varlığı nerede olursa olsun fark etmiyor, ama o benim için “önce”de kaldı şimdi için çok anlamsız kalıyor...İşte bu yüzden şu anda içinde bulunduğum “şimdi” de onu beklemiyor onu arzulamıyorum. Hayır üşengeç deyilim dünyaya karşı , “gerçek bir hayat yaşamak”diyor en yakın dostum ,bunu yapmalıymışım. Evet “gerçek bir hayat”. Yıllardır bunu kavram çöplüğümde nereye yerleştiririm diye düşünüyorum ve kendimce tekrarlayıp duruyorum. Gerçek bir hayat,hayat bir gerçek,önce ,şimdi,sonra hep gerçek. Ah nasıl bir şey bu “gerçek bir hayat”,bende doğdum bir annem var bir babam var elim ayağım yani her şey mevcutken nasıl olurda ben bu gerçek hayatı bir türlü anlayamam. Ah dostum nedir bu gerçek hayat ? Zihnimin neresinde yalan yanıkları var da gerçekten uzaklaşıyorum.Bir boyacı, bir dilenci,manav bakkal bunların gibi neden yaşayamıyorum ben. Neden sahte diyorsun benim bunca şeyime. Ah bir göstersen nedir bu gerçek hayat. Koltuğa yapışıp kaldım o gelmedi. Galiba gece oldu bu saatten sonra gelmez diyorum. Ama nedense bekliyorum “önce” ye terk ettiğim birini. Ah işte kopuyor gerçekler, öncelerde arıyorum kendimi,yıllar önce ölümün karanlık zindanlarına terk ettiğim sevdiğimi şimdilerde bulamıyorum. Gerçekse uzaklaşıyor gölgeleriyle birlikte düşüncemden. Her gece bekleyişlere bırakıyorum kendi mi. Ama bir türlü “öncelere” atamıyorum varlığımı, “sonralarsa” umutsuzluk marşları arasında yok olup gidiyor,hayallerimden.. Zamanın üç kavramı etrafında sürüklenirken, evimde tutunduğum nesneler birer birer donuklaşıyor. Oturduğum koltuk sanki bir boşluk gibi çekiyor beni içine. Masam darmadağın ,etrafa anlamsızca saçılmış misketler hafızamda yitik halde dolaşan çocukluğu mu okşuyor. Ah hayat gerçek hayat…Zaten fazlasıyla sessiz olan odamda bu sükuneti gelip kimse bozmuyor ben yine umarsızca uykuya dalıyorum…. * * * Her tarafım kaskatı kesilmiş , çorapsız ayaklarım hayatı terk edecekmişler gibi mor bir hal almış. Bugün fazlaca uyumuşum saat 12 olmuş. Hayatımdan saatler kaçıp giderken ben böyle şimdilerde boğulmaktayım. Kalkıp üzerime yapışan nesnelerden kurtulunca perdeleri açıyorum,güneş ışıkları pencere kenarında pusuda olsa gerek hemen aydınlatıyor odamdaki kuytu köşeleri,akıl almaz bir hızları var. Dünde gelmedi hala benim onun yanına gitmemi bekliyor. Gurur yapmıyorum ama her gün gitmekten bıktım artık,o kuytu yerde ne buluyor bilmiyorum. Ama bir türlü gelmiyor yanıma beni böyle karanlık odalarda boş bir anlamsızlığa itiyor. Yalnızlık çoğu zaman acı veriyor,zamanın üç kavramı zihnimi bataklığa çeviriyor o yanımda olmayınca. Ah benimde bir gün ellerim büzüşecek biliyorum ama bu gelmeye engel mi ki, insan bir cesetten ibaret mi...heceledikçe dilimden acılar yayılıyor varlığıma,yaşamak,ölmek,önce,şimdi,sonra.. Evi kendi sessizliği ile baş başa bırakıp çıkıyorum dışarı.Evin kapısı 3 basamakla yola açılıyor. Sokakta insan yavruları oynaşıp duruyor,bir kedi sessizce ayaklarıma sürtünüyor. Şefkat dağıtacak halde olmadığımı anlayınca çekip gidiyor,böyle olsun istemezdim ama işte bazen olduğunuz şeyden kurtulamıyorsunuz. Mutluluk şehrinden ,unutulmuşlar şehrine doğru yola koyuluyorum. Caddelerde çeşit çeşit insanlar,baharın geldiği belli kayısı ağaçları çiçek açmış,dünkü fırtınadan etraf kayısı çiçekleriyle dolmuş ,evet bu iyi olmadı. Fırtına dün bir çok meyvenin canına kastetti daha yeni açmışken onları ölüme sürükledi. Kanun budur sizin biletiniz kesildi mi buna hiçbir şey engel olamaz. Bu dünyanın kuralları var. Adımlarım arası mesafe azalıyor. Yorgunluk kendini hissettirmeye başlıyor. Ayşe teyzenin evinin yanından geçerken oğlu İsmail gülümsüyor evin her köşesinden ,2 ay önce kendini asmıştı. Garip bir durum insanlar saygı bile duymadı ,çünkü o lanetlenmişti. Ben onun hakkında tam olarak ne düşünüyorum,bunu bilmiyorum. Mutluluk şehrinin mutsuzları, belki onları mutlu kılan budur kim bilir,deliler olmasa aklın kıymeti nerden bilinir. Mutluluk şehrinden iyice uzaklaştım, ıssız bir araziden geçip sonunda itilmişler şehrine varabilirim. Baharın geldiği buralarda daha da belirgin,insanların gazabından kurtulmuş birkaç papatya gülümsüyor bana ,kiraz ağaçları sakin sakin bekleşiyor. Etrafta dolanıp duran köpek yavruları beni görünce ürkmeden etrafımı turlamaya başlıyor. Tüm bunlar hoşuma gidiyor yaşanası bir dünyanın son kalıntıları bu manzara. Etrafı taş duvarlarla çevrilmiş sessizlerin şehrine ön kapıdan giriyorum. Özenle derlenmiş çiçekler,çam fidanları, meyve ağaçları,yol boyunca devam ediyor. Bu yerde boşluk çok az ,kimse konuşmuyor. Herkes aynı yöne bakıyor. Bu ne intizam. Çimenler fazlaca uzanmış kimsenin biçtiği falan yok,kargalar iğrenç sesleriyle bir çalıda ötüşüyor. Ona yaklaştıkça biraz daha heyecanlanıyorum,belki bugün konuşur benimle diye. Komşularıyla da mı konuşmuyor acaba bana küs olduğu gibi onlara da mı küs. Hayır bunu bilmiyorum. Sonunda yanına varıyorum görmüyorum ama belli ki yine sağının üzerine yatmış,yine yüzü o yöne bakıyor. Bir şeyler anlatmaya başlıyorum ama cevap verdiği yok. Konuşmuyor bu şehirde herkes suskun herkes yaslı ,kimse cevap vermiyor. Bu yüzden ismi suskunlar şehri olmalı. Ama insan bir cesetten mi ibaret,o yüzündeki canlılık soldu mu? Nerde saçlarının karası ,ah gülüşün nerde sevdiğim. Her gün gelip gidiyorum. Yıllar oldu her akşam gelmeni bekliyorum. Ama gelmedin beni en acı hatıralarla terk edip gittin,ah ölümün zindanlarında sen uyurken ben sahipsiz bir rüyanın ardındayım. Ah sevdiğim rüyalarımda bile yoksun. Çekip gittiğin o güne lanet olsun. Ah yakarışlarımı duysan… Her gün her akşam seni bekliyorum ,bir yıldız kayınca ardından senin çıkıp gelmeni bekliyorum. Hayallerle kıvranıp o gülüşünü unutmamaya çalışıyorum. Önceler sonralar,ah ben şimdide esirim varlığımı bir türlü sıyıramıyorum bu zincirlerden. Her yağmur ,her su damlası senin göz yaşların oluyor. İçimin en kuru köşeleri senin acınla kana dönüyor benliğim . Ahboz bu suskunluğu kendini bıraktığın bu topraktan çıkıver bir gün. Her zaman ki gibi hiçbir şey değişmedi yine adettir bir fatiha okuyup bu şehirden uzaklaşıyorum,insanlar mezarlık diyor buraya. İşte beden “şimdi”den kopunca , “öncenin” malı olarak giriyor bu şehrin zindanlarına. Dünyadan kopmak bu olsa gerek,ölmek bu olsa gerek. Heceledikçe boğulacak gibi oluyorum mezarlık,ölüm,önce şimdi sonra,yaşamak . bu varmıydı yani yaşamak. Hava yine bozdu yağmur yağacak galiba geldiğim gibi dönüyorum,bir gün gerçeği hissetmek umuduyla aşındırıyorum bu yolları. Ama hala anlamış değilim nedir gerçek bir hayat. Sizin arkanızda tüm dünya yok olurken,ölüm varken varmıdır gerçek bir hayat. Hayır zihnimde beliren neyse gerçek odur. Dostum yalan söylüyor o sadece gözlerini kapıyor bunca şeye ,hayır geçek şimdi,önce ,sonra ayrılmaz halde hemde… masle.. __________________
HAK GELDİ BATIL ZAİL OLDU..... masle Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 26-04-06 08:09 . |
|
| #2 | |
![]() Giriş Tarihi: Jan 2006
Mesajlar: 352
| İki Kilo Makarna Bir Hasan Sokaklar dağılırken şehrin sırlı gövdesinde siyaha çalan bir mavilik kaplayıverir üşüyen yanlarımızı. Bir bilmecenin bilinmezi gibi çoğalır solgunlaşan rengimiz.Sokaklar, kıvrımlarıyla uzanırken taze yalnızlığımızda terkedilmişlik tadında bir hüzün dağılıverir sessizlikten büzülmüş zerrelerime. Yine akşam olmuş çekip gitmiş sokakların ahalisi.Boyacı çocuklar iki kilo makarnanın sevinciyle anne evlerinin dış kapısından girerken ölmüş babaların bıyıkları dokunur sarıya çalan pencere camlarının aydınlığına. Bu sarılık üzerine bir matem gibi örter gece kuru siyahını.Boyacı çocuğun elleri silikleşir gecenin karanlığında.Bir yetim yüreği gibi büyür sonra annelerin hasreti.Bilirsiniz söylenecek fazla söz yoktur…Bilirsiniz şehirde binlerce ev…ve sokaklar unutulmuş kaderleri bağlar vakit gece dahi olsa… Yollar bomboş,içim bomboş..Caddelerden insanlar çoktan buharlaşmış evlerine.Köşe başlarında fısıldaşırken ölüler İçimde bir şey;tarifsizliğin tarifini arar durur.Ve aşk buharlaşırken terli yüreğimden: Silik bir hüzün yerleşir gözlerime. Bir çocuk; iki kilo makarnasıyla geçer sokaklardan.Sonra bir anlamı kalmaz fırçalarla boyanmış hayatların.Çünkü; görüyorum hayatın en sade rengini, çünkü; görüyorum acının siyaha çalan maviliğini. Biz geçerken şehrin tenhalığından insanlar buharlaşıp yükselmiş evlerine.Ah! Yazılmış yazgının silik mavi tenli çocuğu…Tenimde tutuşmuşken ölüm mevsimi ölüp de gölgen olsam.Baban olsam siyah gecelerde,göz yaşın olsam rüyalarda.Ah ellerin küçük, yüreğin büyük…gidersin… umudun büyük..Dünyanın yükünü yüklenerek makarna poşetleriyle gidersin.. Sen çekip gidersin.Sen gidince;burkulur dilim konuşamam.Bozulur bu oyun da Ah ! tutamam kendimi Sonra eriyip sızarım nemli toprağa. Belki bir akşam dedelerin anlattığı masalda bir amca olurum,belki bir baba olurum ağlamaklı bir filimde…Bilirsiniz silinir fırçayla boyanmış renkler; ben hayatın en yalın halini görmüşüm sokaklarda…Sokaklar; hiç ağlamadan acıları bağlar bir birine… Sarı ışıklar söner pencere camlarında.Küçücük bir el kavrar yorganın sıcaklığını, hiç çalmayan telefonlar,hiç vurulmayan kapılar sükut içinde bekler.Azgın kış gecelerinde sobalar yorulur.Kömürler boğulur acının arasında.Ah tutamam kendimi ağlarım! Bir yürek böyle ölür karbon monoksit denen katilin elleri arasında.Anne dalar pürtüklü bir sessizliğe…can verirken yorgun anneler birkaç damla göz yaşı dökülür bu dünyanın acımasızlığı için. Makarnalar yarısı açık mutfakta unutulur.Ölünmez bir yaşta ölüm kirli beyaz yorgana dolanarak okşar küçük yüreği.Çocuklarında öldüğü bir çağda yaşarız çünkü…Kırık bir boya sandığı sahipsiz kalır…Bir kutu boya yarısı bitmiş. Ucuz bir cila hayli zaman olmuş kadife bezle sırdaş olalı.Sonra kim bilir ki acının çöreklendiği evleri.Erzurum da Hasan ölür, Mahalle Başında kim bilir karbon monoksit denen canavarın sinsiliğini.Şimdi susayım duyarsa doktorlar konuşurlar elbet eritrositlerin(alyuvarların) ihanetinden.Oksijende susar; doktorlar susmaz.; “bir anne üç çocuk karbon monoksitten zehirlenmiş. Biri 6 diğeri 4 küçüğü 2 yaşındaymış. Anne henüz dün girmiş otuz üçüne.” Sokaklar cenaze arabalarını morga götürür.Bir kaç saat sonra dört tabut yine sokaklardan geçip gider şehrin en güvenilir mahallesine; Ölüler mahallesi…Ben yok olurum ölüler arkasında…Bir anıdır kalır işte yürekte.Unutulmaz …Işığı hiç yanmayan evlerin pencere camlarına bir daha hiç dokunmaz ölmüş babaların bıyıkları.Bu şehirde hep maviye çalar gecenin siyahı.Fırtına savurur karları…Ölüm savurur çaresiz insanları…. Bir ölüm soğuğudur sokaklarda çaresizlik. Bir başka akşam bir tamirci çırağı dört ekmekle evinin sıcaklığını arar sokaklarda. Bir duvarın dibine büzülür…Erzurum da ölüm hiç bitmez…. Tamirci çırağı ağlar …beş olmuş daha annesi öleli…Babası; çoktan terk edip gitmiş İstanbullara…Erzurum da ölümler hiç bitmez…İki kilo makarna dört ekmek unutulur şehrin tenhalığında… YAVUZ ALBAYRAK.... __________________
HAK GELDİ BATIL ZAİL OLDU..... |
|
| #3 | |
![]() Giriş Tarihi: Jan 2006
Mesajlar: 352
| Lanetlenmiş Sözlerim Şehrin sarhoş güzelliğine aldanıp ta düşüveririm peşine,sızlanan yanlarım tedirgin olur çünkü. Yürüdükçe çoğalır içimde kibrin fahişesi,kaldırım taşlarının soğukluğuna yaslanmış umudum tedirgin olur. Bir sokak lambası hırçın bakışlarıyla yağmurdan ve aşktan gizlediğim tüm sırlı sözlerimi aşikar eyler. Yıkılıp ta düşmem,cesur olduğumdan değil bellidir; yaslanmışım hüznün çıplak güzelliğine. Ruhum sürünür mezar taşlarına ,bir ölüm gelip tuz basmaz terkedilmişliğime. İşte bu yüzden gitmeliyim,gidilmesi gereken son yere gitmeliyim,göz yaşlarım da vardır çünkü,çünkü ağlayamam öyle uluorta. Anlamlı kitaplar karıştırmalıyım ,anlamlı olmalı saçmaladığım her söz,her lanetli cümle anlam sahibi olmalı. Terkedilmiş bir dağın zirvesine çıkıp hikmet bulutlarından ruhumun aç ve huzursuz yanlarını emzirebilirim,bir kartalın kanadına tutunup kendimi kader uçurumundan aşağıya terk edebilirim. Bir dervişten gasbettiğim modası geçmiş sözler ve yorgun çarıklarıma çaktırmadan girebilirim şehrin ayyaş ve kusmuk barındıran tenhalarına. Sonra en mahrem yerleriyle kucaklaşabilirim ,en gizli köşede onla hal olabilirim o kuru toprak tadında ki acılarımla. Sonra … sonrası yok “sonranın” kırgın ve kaşıntılı bakışıyla aldırmaz bana çünkü hayat,bir hiçliği taşıdığım için aldırmaz çünkü bana anlam. Lanetlenir cümlelerim,lanetlenir aşklarım. Bana bu da yetmez günahlarımı yüklenip çıkarım şehirden. Bu şehir değil mi ki düğün arifesinde şiirle ve umutla bezediğim rüyadan tahtıma depremler sundu,bu şehir değil mi ki beni en olmadık dağlara sürdü. İnsanların anlamayışını bilir ve aldırmam insanların anlamayışlarına,bir esmer kızın burun büküşüne güler geçerim. Ve bir esmer kızdan aldığım çirkince bir gülümsemeyi takınırım umutsuzluktan buruşmuş yüzüme ve gülüp geçerim aşkın tuzlu ve acı sofralarına. Aşkın bu yanlarını sürünürüm kirli saçlarıma,cilasız ruhum acıyla parıldamaya başlar. Allı pullu balıklara karışır dalarım korsan denizlerine. Zamanın küflenmiş sözlerini dinlemem,benim savaşım değil şafak vakti rüzgara karışıp yok olmak. Ben kırgın meyve dalları altında unutulmuş bir çocuğu uyandırdım. Sarımsı saçlarına yıldızlar takmamı ister şimdi benden en olmadık şeyleri ister. Çünkü içimde birikmiş kuru toprak tadında bir çok acıyı uyandırdım. İşte bu yüzden ölüm çırpınışlarım. Bu yüzden aşkın ilmeği boynumda girerim şehirlere. Aşk çünkü en anlaşılmaz bir dille küfret yazgıma,aşk çünkü; uzaklık koydu kendimle arama. Yağmur ormanlarının putlarıyla helalleşip bir ilkelliği gizliyorum gönlüme. Yola çıkarken gizemli müzikler eksik olmuyor kuru ve hırçın dudaklarımdan. Çünkü erinir sevdiğim gönlünü bana açmaktan,çünkü erinir aşk saçlarımı okşamaktan. Yeniden aşk ile kurulmuş bir şehre girersem eğer,eğer şehrin ön kapısında yetim çocukların ölüleri yağmura adanmış değilse en güzel sözleri yazarım o vakit,o vakit boynumdaki kızıl çizgiler yok olur,o vakit yazgım tamam olur. Eğer tüm bunlar olmaz ise yol alırım lanetli sözlerimle binlerce harf boşanır karanlık kalemlerimden,hadım edilmiş erkekler düşüverir dizelerim peşine,ahşap evlerin dalgın kızları bulutlarda salınan umuduma tutunup kahrolurlar. Ve ben yaşarım şehir yıkılmış binlerce hayalim altında yok olup gider. YAVUZ ALBAYRAK __________________
HAK GELDİ BATIL ZAİL OLDU..... |
|
| #4 | |
![]() Giriş Tarihi: May 2007
Mesajlar: 128
| Ölmüş Erzurumlular Hep de geceleri... İçimi kararttın Ahmet Haşimin torunu. Diline sağlık da... birkaç damla iyilik de olsaydı. __________________
“ Deli deliden hoşlanırmış, imam ölüden!...” |
|
![]() |
| Şimdi Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konu Yazarı | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Ölüm sonrası... | ugurozaltn | Arşiv | 79 | 17-05-07 07:04 |
| ABD-Fırtına Sonrası | ibra | Dünya Siyaseti | 9 | 08-09-05 23:36 |