| |
||||||
"Seviyenin olmadığı bir yerde ne özgür düşünce, ne de demokratik bir ortam oluşabilir." |
||||||
![]() |
| |||||||
Beydeğirmen Köyü/konusu ne, nedir, nasıl, kim, kimdir, nasıldır? - Öykü - Deneme Çalışmalarınız... |
![]() |
|
|
Konu Araçları |
| #1 | |
![]() Giriş Tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 624
| BEYDEĞİRMEN KÖYÜ Gördükçe keşfediyorsun bu köyü yavaş yavaş… Köyden kastım altı ev, elli kişi… Öyle şirin ve küçük ki… Bozkırların arasında küçük bir köy. Huzur dolu, mutluluk kokuyor. Kapatıp gözünü sessizliğini dinliyorsun. Rüzgâr ağaçları savuruyor; tek ses yaprak hışırtıları… Köyün bir vazgeçilmezi de evler. Eski evler tezekle kapatılmış, yeni yapılan –yeniden kastım 30 yıl- evler ise çimentodan. Evler o kadar eski ki içinde yaşayan insanlar da eski kalmış. Telefon nedir bilinmiyor, birkaç gençten başak kimsenin cep telefonundan haberi yok, televizyonun ise anlamı bilinmiyor. Elektrik daha on yılına girmemiş. Teknoloji yok gibi… Geçim kaynakları ise hayvancılık ve tarım. Tarımdan kastım 100 metrekarelik alanda domates, biber vs. yetiştirmek. Hayvancılıktan kastımsa iki tavuk, bir koyun. Tarımdan elde edilen ürün, tavuğun yumurtladığı yumurta, keçinin verdiği süt… Hepsi köyün ortak malı. İlk geldin mi sıkılıyorsun köyde. “Ne yaparım?” diyor insan. Ama öyle sevdiriyor ki köy kendini gidesin gelmiyor. O kadar güzel ki bu köy gitmek gelmiyor içinden. Köyün arkalarından baktığında görülen bozkırlarla kaplı dağların tepesine ilk güneş ışığının düşmesini görmek öyle büyük bir zevk ki… Muhteşem bir yaşama sevinci doluyor insana. Garip bir tebessüm düşüyor yüzüne. Köyün ortasında eski bir çeşme var. Hiç durmadan su akıyor oradan. Eski türk filmlerindeki gibi… Birazdan her yer siyah-beyaz olacakmış gibi geliyor insana. Köyde inanılması güç bir sulama sistemi var. Köyün dışında bulunan havuzdan bütün köye su geliyor. Su kimi zaman toprak yollardan, kimi zaman plastik borulardan geçiyor. Sonunda ulaşıyor sana. Öyle güzel ki bu köyün geceleri. Her gece tatlı bir sohbet. Gülüşmeler, kahkahalar, fıkralar, masallar… Işığı gören böcekler cama konuyor. Çok geçmiyor aradan öyle doluyor ki pencere böceklerle dışarısı gözükmüyor. Nursel Teyze en ünlüsü köyün. Anasıyla kavga etmiş, küsmüş. İşin ilginç yanı annesiyle aynı evde kalıyor ama küs. Ablasıyla da küsmüş. Ne zaman kötü bir şey gelse başlarına anasıyla, ablasının “Oh” diyor, iç geçiriyor. 2 ay önce de 80’lik kocasından kaçmış. Boşanmam diyormuş. Sorduk “Neden?” diye. Ölsün de maaşı bana kalsın, dedi. O, ettiği kavgalarla ünlüdür bu köyde. En son köye heykelini yaptırmayı kafaya koymuştu, unutulmamak için. Gelip çatıyor gitme zamanı. Tüm köy geliyor sizi uğurlamaya. Kadınların çamaşırı, bulaşığı köy çeşmesinde yıkadığı, geniş bozkırların içinde kalan, eski evlerin olduğu, telefonun çekmediği bu yerden ayrılmak çok zor geliyor insana. Sanki yüz yıl ileriye gidiyorsun köyden şehre dönerken… Tüm ahali el sallıyor arkanızdan. Tebessüm düşüyor dudaklarınıza. Muhteşem bir duygu sarıyor bedeninizi. Geniş bozkırların içinde gidiyorsun, sanki geleceğe… BATUHAN BARIM Güneş sandığınız kadar uzakta değil, görmeyi bilin… __________________
Ve bayrağı bizlere devrettiler.... |
|
| #2 | |
![]() Giriş Tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 624
| MANZARALAR Elbet vardır her insanın hayalinde yaşamak istediği bir yer. Mutluluğunun en yüksek seviyeye ulaşacağı, her sabah huzurla uyanacağı, güneşe baktığında muhteşemliği hissedeceği… Bütün duyguları en güzel dozlarda yaşayacağı… Herkes bir değildir ki aynı yeri istesin. Kimi için bu yer bir dağ başı, kimi için bir deniz kenarı, kimin içinse oksijen kokan bir orman kıyısıdır… İşte bende hayallerdeki bu manzaralardan bir kaçını anlatacağım şimdi. Yürüyorsun, yürüyorsun, yürüyorsun… Durmak, dinlenmek yok. Ne kadar yürürsen yürü görebildiğin tek şey dağlar. Yine yürüyorsun durmadan. Bir soluklanayım diyorsun, duruyorsun bakıyorsun etrafına. Birden şaşkına dönüyorsun. Dört bir yanında dağlar. Öyle çok yükseliyor ki dağlar. Sanki bu çukurdan çıkamazsın gibi geliyor dağları görünce. Dağlar sapsarı, üzerinde kurumuş bozkırlar. Sanki Ege’nin sonbaharı gibi. Birkaç cılız ağaç var dağların tepesinde, tek yeşil o birkaç ağacın yaprağında. Alabildiğine bozkırlar, alabildiğine sarı. Sonra yürüyorsun dağların yamaçlarına. Yamaçlar aşılıyor daha da yürüyorsun. Nihayet varıyorsun dağın tepesine. Birkaç tane yeşil ağaçlar daha bir yakın şimdi sana. Sonra dönüp bakıyorsun geldiğin yere. Çukurdan çıktım diye sevinirken dönüyorsun arakanı başka bir çukur gülümsüyor sana… Sonra iniyorsun dağdan, dik yamaçlardan. Tam çukurda kalan bu bölgeye geldiğinde yine bir yalnızlık, bir hüzün var. Biraz meyus oluyorsun. Yol uzayıp gidiyor böyle… Bakıyorsun etrafına. Dört bir yanın tarla. Keşfetmek istiyorsun, yürüyorsun yavaşça sık ağaçların içinde. İki yanında turunçgiller. Önce fark edemiyorsun bu turunçgillerin cinsini. Fakat dikkatli batığında anlıyorsun ki bir yanında limon, diğer yanında ise portakal vardır. Yine yürüyorsun toprak kokan tarlalarda. Toz, toprak karışıyor birbirine sen adım attıkça Aldırmıyorsun fakat, yine yürüyorsun. Fark ediyorsun ki meyve değiştiriyor ağaçlar. Limonlar zeytin, portakallarsa erik oluyor. Gittikçe sıklaşıyor bu değiştirme işi. Muz oluyor; ayva oluyor; nar oluyor; mandalina, kayısı, şeftali, elma, armut, incir, ceviz… Sanki bütün meyveler burada. Artık mecalin kalmıyor, dizlerinin üstüne düşüyorsun. Anlıyorsun ki bu toz, toprağı sonu yok; yöneliyorsun ağaçta asılı duran o muhteşem meyvelere… Muhteşem bir huzur var içinde uyanırken. Kalkıp baktığında pencereden güneş gülümsüyor sana. Boş durmuyorsun sende. Bir tebessüm getiriyorsun yüzüne, gülümsüyorsun güneşe. Dışarı çıktığında her yerde ağaç kokusu. O muhteşem oksijeni çekiyorsun içine. Tarif edilemez bir his beliriyor içinde. Karşıya bakıyorsun sık ağaçlar, tepeden bakıyorlar sana. Çam, kavak, gürgen… Ne ararsan var. Hepsi birbirinden güzel, birbirinden umutlu. Ne muhteşem şey diyorsun beyninin içinde olup da dışarı vuramadığın düşünecelerle. Sonra bir korku kaplıyor içini, herhalde oksijen fazla geldi. Sık adımlarla eve doğru yürüyorsun. Dah sen eve girmeden bir damla yağmur düşüyor kafana. Bak, nasıl da bildim geldim diyorsun kendi kendine. Sonra geçiyorsun pencerenin karşına. Bakıyorsun yağmur damlarıyla, ağacın dansına. Hayret ediyorsun onlara. Denize sıfır diye tabir edilen o evlerden birindesin. “Mavi mi?”, “Yeşil mi?” ayırt edemedim deniz tam karşında. Küçük küçük dalgaları getiriyor bazen rüzgâr. Kıyıya bir çarpıp kayboluyorlar, sana da sesleri ulaşıyor. Sonra dayanamıyorsun iniyorsun aşağıya. Gök sarımtırak bir renge bürünmüş, bulutlar kaplamış her yeri. Güneş yok gibi, kesmiş bulutlar önünü. Hatta gölgen bile kaybolmuş. Çıplak ayakla yürüyorsun deniz kenarında. Denizin ucunda küçük küçük karaltılar var. Karşısı herhalde orası, diye geçiriyorsun içinden. Muhteşem bir yalnızlık duygusu hakim yine sana. Islaklık var sanki ayaklarında. Ancak bir dalga gelip çarptı mı hissediyorsun bu ıslaklığı. Sonra ayak izlerini takip ede ede geri dönüyorsun eve. Kimi yerlerde dalgalarla silinmiş ayak izleri ama sen yine de idare edeyorsun. Eve geliyorsun nihayet. Son bir kez pencereden bakıyorsun dışarı. “Hava açılır mı acaba?” diyorsun ve dönüyorsun başa. İlk hissettiğin şey soğuktan titrediğin oluyor. Sonra bakıyorsun beyazlar düşmüş saçına. “Amanın, ne zaman yaşlandım ben?” diye feryat edesin geliyor. Sonradan anlıyorsun, meğer saçına düşen kardır. Mütemadiyen sürüyor kar. Birkaç kübik, eski bir bina çarpıyor gözüne. Dağlar var ileride. Tepelerinde kar mı, bulut mu belli olmayan bir beyazlık var. Sanki kurt ulumaları geliyor kulağına, ya da sana öyle geliyor. Bunu ayırt edemeyecek kadar karmaşık aklın karşındaki manzara karşısında. Birkaç eski araba var. Herhalde birileri olmalı diyorsun içinden. Sanki savaştan çıkılmış gibi sessiz. Sen yürüyorsun dağlara, mütemadiyen devam ediyor saçlarındaki beyazlar artmaya. Güneşe veya yıldızlara değebileceğin kadar yakın, tarih gözlerinin önünde canlanacak kadar eski, umut saçan yağmurlar gibi ıslak… En önemlisi ise tek sen varsın. Koca dünyada kimse yok sanki. Yalnızlık hakim sadece. Duyguların karmakarışık. Yukarıdaki hikayelerde tasvir edilen her yer Anadolu’nun bir köşesidir. Belki biraz kendi hayallerimizi de koysak da içine Anadolu kokuyor işte. Bir sayfalık yazı değil, sayfalarla tasvir edilemez yukarıda geçen her şey. Ancak yaşayarak öğrenilir yada hayalinde yaşatarak…. BATUHAN BARIM – D.E.A.İ. Devam etmesi dileğimle... __________________
Ve bayrağı bizlere devrettiler.... |
|
| #3 | |
![]() Giriş Tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 624
| Yollar Pek çok şey gelir insanın aklına yol deyince. En geniş kavramlardan biridir aslında yol. Yolun anlamları uzayıp gider tıpkı kendisi gibi. Yol kimi zaman hayata benzetilir. Hani uzun ince bir yol vardır ya. Ne kadar yürürsen yürü sonu olmayan o uzun ve ince yol. İşte o yolda hayat tasvir edilmiştir aslında. Her daim Anadolu’mun insanı yürür bu yolda. Eskiden yollar daha darmış. Dikenler, kırık cam parçaları olurmuş. Hemşerilerimin de ayakkabıları olmazmış. Şimdi yol biraz daha genişledi. Asfalt oldu, çok şükür ayakkabımız da var. Fakat yolun uzunluğu var oluştan beri bilinmemektedir… Yolun sadece bir anlamından biridir bu. Dedim ya yolların anlamı da tıpkı kendileri gibidir. Uzar, gider. Aslında sayılara benzer yollar. Sayılar nasıl sonsuzsa, nasıl içinde her bir şey varsa yollar da öyledir işte. Benim bahsedeceğim yol, bildiğimiz kara yoludur. Kara yolları zaten yol deyince aklımıza gelen ilk şeydir. Anadolu’nun yolları hemen hemen aynıdır. Çakıllar üzerine zift dökülmüş, asfalt bir yoldur. Kimi zaman istisnalar olur. Toz, toprak olur yollar. Ama yok sayılayacak kadar azdır bu yollar. Çoğu zaman köy yoludur zaten. Çocukluğumda çok yolculuk yaptığım içindir sanırım, yolları hep sevmişimdir. Yollar uzar giderdi gözümde. Saatlerce yola bakardım ben hep. Şimdilerde televizyon var otobüslerde. İnsanlar sıkılmasın diye her şeyi yapıyorlar. Yollar da kısalıyor sanki. (!) Yol deyince benim aklıma gelen ilk şey: Uzayıp giden çakıllardır. Kesik kesik şeritler olur kimi zaman yollarda. Kimi zaman düz bir çizgi. Fakat her daim bu çizgilerden birini takip ederiz biz. Yolculuğun güzeli ancak yolculuk yapmakla anlaşılır. Hele ki yollar bozuk ise size asla rahat yoktur. Hoplayıp, zıplarsın durmaksınız. Bu bir çocuk için eğlencedir, fakat ileri yaştaki biri için her zaman sorun olmuştur. Yollar üzerinde rast gelinen insanlara pek güvenilmez. Hani başparmağını kaldırmış, kendilerini taşıyacak birini arayan insanlara. Yollar böyledir işte. Uzar, gider. Sonu bilinmez. Bir İstanbul ile, Artvin yolunun karşılaştırılamayacağı gibi bence gördüğüm yollarla şimdiki kaymak gibi yollar da karşılaştırılamaz. Yolun her türlüsü bana uyar. Tren olur, gemi olur, uçak olur. Yol yoldur. Yolların tasvirini yapmak için edebiyatçı olmak ta gerekmez, sadece yolların güzelliğini görmek gerekir. Fakat emin olun ki yolların tasvirini de kimse yapamaz. BATUHAN BARIM – Yolların birinde… __________________
Ve bayrağı bizlere devrettiler.... |
|
| #4 | |
Moderator ![]() Giriş Tarihi: Dec 2007 Ülke / Şehir: Dünya'da bir yerdeyim...
Mesajlar: 2,214
| Biçim sıfır !!! Öz anlaşılamamış !!! Çelişki yok !!! Anlatım bozuk !!! Estetikden yoksun !!! Doğa-Toplum-Birey ilişkisine dair en ufak bir iz yok !!! Bu benim eleştirim... Ne yazık ki sayın batuhan95, yazdığınız bir şeye benzememiş !!! __________________
"Gerçekleri yazmak, insanlara bir şeyler öğretmeye çalışmak, insanları düşünmeye, kendilerine dayatılanları yutmamaya yönlendirmek en ağır suç sayılıyor artık!" E.Ardıç. |
|
| #5 | |
![]() Giriş Tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 624
| Bende pek beğenmemitim zaten. Daha iyisini yazabilirdim diye düşündüm. Teşekkürler. __________________
Ve bayrağı bizlere devrettiler.... |
|
| #6 | |
Kültür-Sanat & Edebiyat ![]() Giriş Tarihi: Feb 2008 Ülke / Şehir: İstanbul
Mesajlar: 786
| Bencede daha güzel yazabilirsiniz. Bu da çok çok kötü değildi zaten ben böyle düşünüyorum... __________________
Ellerin var mı, ya yüzün? |
|
| #7 | |
![]() Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 129
| Sn.Batuhan,yol tasvirleriniz gayet güzel.Yalnız "yolcu"lardan çok az bahsetmişsiniz.Yazınız kötü değil.Yaza yaza daha iyi olacağınıza inanıyorum.Çünkü sizde yetenek olduğunu görüyorum.Sn.Aristo'nun da yazınızı beğendiğini sanıyorum.(Cümlelerinin sonundaki ! işaretinden anladım). __________________
Küçük kapılardan girmeye çalışanlar eğilmeye mecbur olurlar. Cenap ŞAHABETTİN |
|
| #8 | |
![]() Giriş Tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 624
| İster 20 yıl yaşa, ister 80, istersen de 200… En sonunda bir göz açıp kapamaya sığacak kadar yaşayacaksın. Mutlu olamadı insan hep. Çünkü en çok sevmesi gereken iki şeyi sevmedi: Hayatı ve kendini. Kendini ne olarak görürse insan, hep odur aslında Bir insanı kendisinden daha çok seven yoktur, asla. Aslında uzay başka bir evrendeki polenden başka bir şey değil! Sonsuz diye bir şey yoktur. Sen sonu olmayan bir şey gördün mü hiç? Fatih’e İstanbul’u fethedecek dediler. İnandı herkes, Fatih’te inandı. İnandırdı bunu kendine ve kendinden öncekilerin yapamadığını yaptı. Aldı İstanbul’u. En büyük hatasıdır insanın, yettiğiyle yetinmesi. Seven de ölecek bir gün. Sevilen de. Enin peşinde koşmalı daima insan. Fakat mutlaka biri olacaktır en. Unutmayı istemek acizlikten başka bir şey değildir. Sıradanlıktan kurtulmalı mutlaka, farklı tatlar peşinde koşmalı. Yoksa ne anlamı kalır ki hayatın? Her şeyin aşırısından kaçmalı, diyordu adam. Kaybetti bu yüzden kazanabileceklerini normal yaptığı için her şeyi. __________________
Ve bayrağı bizlere devrettiler.... |
|
![]() |
| Şimdi Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konu Yazarı | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| İsrail'e kim dur diyecek? | ASİ12 | Dünya Siyaseti | 199 | 13-11-07 21:08 |
| Kürtçe şarkı dinledi, lince maruz kaldı | kızıl-halk | Türkiye Siyaseti | 68 | 24-10-07 22:55 |
| Pusula(Rize ikizdere'de şimşirli köyünde AB fonu'nun reddi ile ilgili) | Jakoben | Türkiye Siyaseti | 8 | 10-10-07 14:41 |
| Cumhuriyet Devriminin Köyü Öğretmensiz Kaldı | FatmaSeher | Türkiye Siyaseti | 6 | 22-09-07 22:02 |
| Amed'de tek yürek.. | giz | Türkiye Siyaseti | 168 | 20-07-07 10:15 |