| |
||||||
"Seviyenin olmadığı bir yerde ne özgür düşünce, ne de demokratik bir ortam oluşabilir." |
||||||
![]() |
| |||||||
"Seveyim düzenini"/konusu ne, nedir, nasıl, kim, kimdir, nasıldır? - Öykü - Deneme Çalışmalarınız... |
![]() |
|
|
Konu Araçları |
| #1 | |
![]() Giriş Tarihi: May 2007
Mesajlar: 144
| “SEVEYİM DÜZENİNİ” “Bak, gazete nasıl yazmış. Küresel ısınma yüzünden dünyada hububat stokları erimiş, fiyatlar bu yüzden yükselmiş.” “Hadi ya!... Sen de bu küresel yalana inandın değil mi?” “Doğrusunu sen söyle bakalım. Neler yumurtlayacaksın?” “Bak şimdi; Temmuzdaki seçimlerden önce buğday taban fiyatını 425 ytl. açıkladı mı hükümet…” “Açıkladı, iyi fiyattı... Çiftçiyi memnun ettiği için yine seçildiler.” “O konu ayrı, konuyu saptırma. Hububattaki fiyat ürünün ortaya çıkana dek mazota gübreye yapılan zamlarla eridi gitti. Ürünün maliyet fiyatıydı o taban fiyat. Onu söylemiyorsun. Bu gün dışarıdan tonu 750 YTL’ye buğday alıyorlar. Dışarıya verilen parayı çiftçiye taban fiyat olarak verselerdi bu gün kriz yaşanmazdı.” “Karşı çıkılsaydı o zaman.” “Çıkıldı ya. Unutmak işine geliyor tabi. Bir dövmedikleri kalmıştı. Hatırlasana, ne demiştiler çiftçiye; ‘gözünüzü toprak doyursun!’, ‘al ananı da git!’ “Ne alakası var bu günkü fiyat artışlarınla bu söylediklerinin? Bütün dünyada fiyatı artıyor buğdayın, pirincin…” “Asıl sorumlu ülkemiz tarımını bitirenler. Küresel sermaye ve yerli işbirlikçileri de bu krizi körüklüyorlar.” “Haksızlık yapıyorsun onlara. Önlem alıyorlar ya bu sefer kriz kötü geldi. Sadece tarım ürünlerinde değil ki. Bak petrol fiyatı en yüksek düzeye gelmiş. Onların suçu ne?” “Kime yarıyor, kime vuruyor bu kriz bir düşünsene? Durmadan krize tutsak olmak, bir günde, bir gecede hiç anlayamadığımız nedenlerle mutsuzluk yaşayabilmemiz nasıl mümkün oluyor?” “Küresel düzen böyle işte ne yaparsın?” “Hadi ya!... Seveyim düzenini… Baksana, 25 Mart Salı günkü Zaman Gazetesi ne yazmış: “Parası olan ya YTL’de kalsın, ya da pirinç alsın.” “Doğru yazmış, pirincin fiyatının bu duruma geleceğini bir ay önceden görmüş ve okuyucularına haber vermiş.” “Pirinç stokçularını uyarmıyor mu sence? Son iki ayda pirinç fiyatının %75, buğday fiyatının %120 artmasında stokçuların rolü yok mu? Savunduğun düzen bu değil mi?” __________________
“ Deli deliden hoşlanırmış, imam ölüden!...” |
|
| #2 | |
![]() Giriş Tarihi: May 2007
Mesajlar: 144
| Çok eski olmayan bir zamanda, denizlerin çok da uzak olmayan bir yerinde iyi insanların yaşadığı aynı büyüklüklerde iki ada varmış. Düzlük olanın adı Zart’mış. Verimli tarlalar kaplıyormuş adayı. Sebzelerle, meyve ağaçları ile dolu bahçelerdeki evlerinde otururmuş Zartlılar. Başkanları Part’ın yönettiği bir devletleri varmış. Çok çalışkanmışlar. Okumayı çok seven, sanata önem veren mutlu insanlarmış. Zort adasında yaşayanlar da mutluymuşlar. Onların adası, aralarında sivri kayaların yükseldiği ormanlarla kaplıymış. Teknikte çok ileri gitmiş, akıllı ve çalışkan insanlarmış. Adalarından çıkardıkları madenleri işler, ağaçlardan gemiler yaparlarmış. Başkan Port insanlarının daha rahat, mutlu ve sağlıkla yaşamaları için uğraşır dururmuş. Zortlular kömür verir, buğday alırlarmış Zartlılardan. Yaptıkları gemileri verir, pirinç alırlarmış. Demiri eritip yaptıkları aletleri verir giysi alırlarmış. Günlerden bir gün başkan Port’un meclis toplantısında biri söz almış. “Zartlılardan toprak satın alıp kendi buğdayımızı kendimiz üretelim” demiş. Bu biri çok uzak ülkede silah tüccarlarının burslarıyla okuyup adaya gelmiş; paraya tapan, hep kendini öven bencil biriymiş. Kandırmış Zortluları! Başkan Port’un teklifini, başkan Part tabi ki kabul etmemiş. Zortlular çok kızmışlar. İçlerin biri; “Şu kadarcık toprağı bize çok gördüler, yazıklar olsun. Biz de gider tümünü alırız” demiş. Bir gece ansızın demirden yaptıkları silahları kapıp Zart adasına çıkmışlar. Zartlılar sopalarla, baltalarla, oraklarla topraklarını savunmuşlar ve Zortlular’ı denize dökmüşler. Başta başkanları olmak üzere Zartlılar’la, Zortlular’ın yarısı bu savaşta ölmüş; çoğu da sakat kalmış. Kalan paralarının tümü ile silahlar almışlar, eller tetikte hep beklemişler. Buğday üretimi düşmüş, Zart adasında. Ancak kendilerine kadar üretebildikleri pirinçten vermemişler Zortlılar’a. Hastalıklar ve açlık başlamış iki adada da. İnsanlar çok zor günler geçirmişler ve ölmüşler. Savaşlar çok kötüdür çocuklar. Siz sakın savaşmayın… __________________
“ Deli deliden hoşlanırmış, imam ölüden!...” |
|
| #3 | |
![]() Giriş Tarihi: May 2007
Mesajlar: 144
| Yoldan geçen milyonlarca insanın gözleri alışmış, okuyup yorumlamadan gidiyorlar. Sultanahmet’te Firuzağa camisinin önünde mi asılıydı o pankart? Koskocaman yazıyla “Veren El Alan Elden Daha Üstündür” yazmışlardı. Peki!... Ne demekti bu “üstünlük”!... Herhalde üstün olan el bir hurmayı yemeyip yanındakine veren Arap’ın eli değil. Konu; yaşamımıza egemen olan “para”… Şer’i düzende köle çalıştıranlar alışmışlar bedavaya iş yaptırmaya. Her ne kadar karşı çıksalar da hukuk düzenine geçince emeğiyle çalışanı hep köle gibi görmüşler. Emeğiyle ekmek parasını kazanmaya çalışanların karşısında kendilerince “üstünlük”leri bu gün bile sürüp gidiyor. “Sadaka” kültürüyle yetişmiş, “bahşiş” kültürüyle iş yaptırmış insanlardan daha başka ne beklenir? Köleci toplumdan feodal topluma bile geçememiş bu kafalar için insan emeğinin kutsallığı hep lafta kalmış. “Ayakların baş olduğu yerde kıyamet kopar” sözünü unutmadınız değil mi? Onca zaman geçmesine karşın düşünüşte değişen bir şey yok. Çıkarılan tüm zorluklara karşın “işçinin ve emekçinin bayramı” başta Taksim’de olmak üzere işçinin, emekçinin olduğu her yerde kutlanmalı. 1980 Temmuzu’nda faşistlerce pusu kurularak öldürülen DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler, elli yıl yasaklı olan ve 1976’da Taksim’de kutlanan 1 Mayıs’ta, alanı dolduran yüz binlerce insana şöyle seslenmekteydi: “Türkiye burjuvazisi 1 Mayısların kutlanmasını engellemek için elindeki tüm baskı olanaklarını seferber etti. Her 1 Mayıs’tan önce, hiçbir gerekçe göstermeden, örgütlü, bilinçli işçi önderlerini tutukladı. Pek çoğunu işkenceden geçirdi. Her 1 Mayıs öncesinde olağanüstü tedbirler alarak yılgınlık, korku ve terör yaratmaya çalıştı. Sermaye sınıflarını bu denli korkutan olgu, 1 Mayıs’ın özünde yatmaktadır. Çünkü, 1 Mayıs, her şeyden önce, her ülkede, ve tüm dünyada işçilerin, sermaye egemenliğine ve zulme karşı birlik ve mücadelelerinin bayrağıdır.” Alın teri döken emekçinin eli, kirli para tutan elden üstündür. Yaşasın 1 Mayıs !… __________________
“ Deli deliden hoşlanırmış, imam ölüden!...” |
|
| #4 | |
![]() Giriş Tarihi: May 2007
Mesajlar: 144
| Deneyimli, emekli eğitimcilerle hiç sohbet ettiniz mi? Söyledikleri bir cümle insana neler anlatır. Yaşadığımız sorunların kökeninde onların saptadığı bozukluklar vardır. Onlar bilirler, söylerler fakat bizler değerlendiremeyiz. “Küçük yaşta parayı tanıyan çocuklar müsrif olur” diyerek, çocuğun on beş, on altı yaşına kadar ailesi tarafından cebine para konulup okula gönderilmesi yasakmış. Yiyeceği, içeceği, tüm gereksinimleri çantasına konulur, para konulmazmış. Emekli bir eğitimci İngiltere’nin eğitim sistemini anlatıyor, “bizde daha başını tutamayan bebeler parayı tanıyor” diyordu. Ulusça genelde hesabımızı bilememe nedenimiz bu mu acaba? Kıyaslama yapmak yanlış ama insanın elinde değil !... Düşünebiliyor musunuz? Lise çağına gelmiş çocuğa İngiltere’de parayı tanıtmak istemiyorlar. Bizde aylık harçlık miktarı “asgari ücreti” bulan zengin çocukları var… Bu çocuklar asgari ücreti bulamayan büyükler için ne düşünürler, büyük bir çoğunluğu yoksul olan toplumumuz hakkındaki görüşleri nelerdir? Kundak bezinin kalitesiyle ayrımı başlayan insanoğlu aldığı eğitimle, öğrendikleriyle yaşamı yönlendirmektedir. O çocuk için önemli olan paradır. Sevgi, saygı “boş işlerdir”. Toplum, onun için bir “yaşam platformudur”. Gece kent caddelerinde arabalarıyla yarış yaparlar. Gündüz trafik işaretlerine rağmen ters yollara dalarlar. Onların istekleri önceliklidir. Sorun çıkarmaktan korkmazlar, çünkü ayrıcalıklıdırlar. Büyüdüklerinde de toplumla ilgili kararlar alabilecek gücü isterler. Siyasete girerler. Bundan sonrasını Aristotales çok önceleri söylemiş: “Mevkilerini para ile satın alan kimseler masraflarını geri almak yoluna düşerler”… Dileğimiz, toplumda etkili olan kişiler bunlar olmasın, bize doğruyu söyleyen eğitimcilerimiz olsun. Onları her zaman dinleyelim… Eğitim sistemimizin bozulması, düşünen insanın yok edilmek istenmesini amaçlamıyor mu? __________________
“ Deli deliden hoşlanırmış, imam ölüden!...” |
|
| #5 | |
![]() Giriş Tarihi: May 2007
Mesajlar: 144
| KEPİRİN ARDINDAN… Kepirtepe’nin kepir toprağını elinize alıp ufalamaya çalışmayın; kurudur, serttir ve çok zorlanırsınız. Avuçlarınızın arasında öğütür gibi ezmek istediğinizde ise zımpara gibi ellerinizi acıtır. Kepir toprağın taneleri nasıl da iri, iridir... Nasıl da adı gibidir !... Bundan tam yetmiş yıl önce o kepir toprak çocuk ellerle şekillenmiş, “öksüz damı” olmuştu. İmeceyle yapılan yirmi üç binadan Kepirtepe Köy Enstitülü öğretmenler çıkmıştı. Güneşte kavrulmuş kısacık boz saçların sardığı özgür, üretken kafaların içindeki çevresine yararlı olma, yardımlaşma düşünceleri tüm yurdu kısa zamanda değiştirivermişti. Eğitilmiş, uyanmış toplumdan korkan feodalizmin işine gelmemişti bu değişim. Toplumu kapitalizme, emperyalizme hazırlamak için almışlardı ellerine kazmayı, vurmuşlardı Köy Enstitülerine... Elli dört yıl önce kapatmışlardı Köy Enstitülerini... Nasıl mı? Bakın, işte böyle!... Yurdumuzun bağımlılığa atılan ilk adımı olan ve 12 Temmuz 1947’de imzalanan “Marshall Yardımı”, o günün koşullarında çoğu kişi tarafından can simidi olarak görülmüştü. “Hizmetine karşılık bizden ne toprak, ne de üs isteyen” ABD’nin kötü niyeti olabilir miydi? (Nadir Nadi, 15 Temmuz 1947 Cumhuriyet Gazetesi) Ordumuzdan, kara yollarımıza kadar amerikanlaşmıştık. Kitaplarda “Marshall Yardımı”nın Milli Eğitimimizdeki uygulamalarına yönelik veriler pek yok. Özenle gizlenmiş. Değiştirmek istedikleri her yerimize onlarca uzman gönderen ABD’nin “Milli Eğitim” gibi yaşamsal önemi olan bir konuya bulaşmaması olanaksız. “Dönemin en güçlü Maarif Vekili sayılan Tevfik İleri’nin ilk bakanlığında (11.8.1950 – 6.4.1953), Amerikan patentli yaklaşımlar geldi. Müsteşar Reşad Tardu, yeni dönemin mimarıydı. Türkiye’ye çağırılan Florida üniversitesi Profesörü Kate Wafford ile Boston Üniversitesi’nden W. Kwaraceus ve Dickermann, 1951’de incelemeler yaptılar. Amerika’ya 25 eğitimci gönderildi. İzleyen yıllarda da 600 dolayında eğitimci ve eğitim yöneticisi inceleme gezileri için gittiler, geldiler. Bu trafik ülkeye yeni kavramlar, projeler taşımıştır. “Programlı Geliştirme”, “Araç Geliştirme”, “Beslenme Eğitimi”, “Deneme Lisesi”, “Fen Lisesi”, “Barış Gönüllüleri”, “Vakıf Bursları” bunlardandı. (Necdet Sakaoğlu – Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi, Cep Üniversitesi. İletişim Yayınları – Nisan 1992 s.112) Atatürk’ün çizdiği yolda planlı ekonominin yol göstericiliğiyle sağlanan “görülmemiş kalkınma döneminin” büyükleri, her alandaki şaşılası gelişmemize bakıp: “Küçük Amerika olma yolundayız” demiyorlar mıydı? Atatürk, Nutuk’ta: “Terakiperver Cumhuriyet Fıkrası’nın programı en hain dimağların mahsulüdür. Memlekette mürteciler, geri ve mutaassıp kafaların yığınak yeri bu fırka olmuştur, bu fırka da o yığınlarda bir dayanak bulmuştur...” demişti. Terakiperver Cumhuriyet Fırkası’nın başkanı Kazım Karabekir ancak Atatürk’ün ölümünden sonra siyaset sahnesine çıkmış yobazların ve yabancı sermaye taraftarlarının sözcüsü olmuştu. Kazım Karabekir, Amerika’ya övgüler yağdırdığı sıralarda, 1946 Eylül’ünde Ankara Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne gelmişti. Bu denetlemeyi Bekir Semerci kitabında şöyle anlatıyor: “O zaman T.B.M.M. Başkanıydı. Yanında Feridun Fikri Düşünsel, Şemsettin Günaltay, Denizli Milletvekili Kemal Cemal ve bunlarla çalıştıkları söylenen bazı kişiler de vardı. Enstitüyü gezdiler. Marangoz işliğinde yeni yapılan yapıların doğramaları yapılıyordu. Arabacı işliğinde enstitüyü bitirip köye gidecek öğretmenlere at arabası, demircilik işliğinde bu öğretmenlere verilecek keser, kıskaç, keski, kırklık, çivi manivelası, zımba, oluklu baskı, çekiç, havya, pergel... gibi işlik araçları yapılıyordu. Küme küme öğrenciler yeni yapılarda su ve elektrik tesisatları yapıyorlardı. Kız öğrenciler halı, bez dokuyor, okulun iç çamaşırlarını ve çarşaflarını dikiyorlardı. İnşaatlarda ve tarımda öğrenciler arı gibi çalışıyorlardı. Ders yapan sınıflar dersliklerde, kütüphanede ve laboratuvarda etkinliklerini sürdürüyorlardı. Dönümlerle, bağ, bahçe, köylere örnek olarak yapılmış bahçeli, ahırlı ve kümesli uygulama okulu, Hasanoğlan köylüsünü parasız tedavi eden sağlık ocağı, okul öncesi çocuklarını eğiten çocuk yuvası Türk eğitim tarihinin yeni bir ürünü idi. Yüksek Köy Enstitüsü öğrencilerinin ikinci mezunları mezuniyet tezlerini birer süslü kapak içinde kendi okullarının giriş holüne renk renk sergilemişlerdi. Eğitim başımız Hürrem Arman. ‘Bekir, Kazım Karabekir Paşa yanındaki heyetle beraber Yüksek Köy Enstitüsüne gelecekler. Çıkardığınız Köy Enstitüleri Dergisi’nden birer takım paketleyerek hediye et’ dedi. Sekiz - on paket yaptım. Yüksek Köy Enstitüsü’ne gelen konuklarımıza hoş geldiniz dedikten sonra: ‘Köy Enstitülerinin çıkardığı dergidir efendim,’ diyerek konuklara birer paket verdim. Kazım Karabekir Paşa hepimize asık bir yüzle kuşkulu kuşkulu bakıyordu. Kapı girişindeki Yüksek Köy Enstitüsü öğrencilerinin mezuniyet tezleri sergisi ona çok çekici geldi. Tezlerin kapaklarını önemseyerek okumaya başladı: ‘Halil Basutçu: Köyde Kapı ve Pencereler, Azmi Erdoğan: Eskişehir’in Beş Köyünde Alevi Müziği, Z. Kayhan: Köy Evlerinde Ocaklar. H. Orhan: Yonca, M. Top: Ödemiş Kendirciliği, Emrullah Öztürk: Tütün, Hüseyin Elmas Yazar: Toprak Türleri, Ali Özcan: Bitki Kökleri, Mehmet Başaran: Kolza Ziraati, Y. İçli: Elektro Motorlar, İ. Ertur: Akümülatörler, Mustafa Buğday. Köy İşçilerinin Çalışma ve Yardımlaşma Durumları...’ Ha ha ha dedi ve yanındaki bey’e; ‘Aç bakalım şu paketi’. Bey dergileri sırayla Paşa’ya uzattı. Kazım Karabekir dergi yazılarının ilginç bulduğu başlıklarını okumaya başladı: Patateslerde Kabuk Lekesi, Danaburnu, Geven, Toprak Meselesi, Aç Harmanı, Boz Eşeğimiz, Koyun Ahmet, Bitki Bitleri, Kocakarı İlaçları, Hamsi, Heybe, İreşidin Kızı, Kavlak Öküz, İki Balıkçı Reis, Tütmeyen Bacalar, Bir Çift Çarık’, dedikten sonra birden bire öfkelendi: ‘Ne maksatlı çalışma değil mi? Ne maksatlı çalışma. Çocuklar hep saptırılmış. Hani millet, hani bayrak, hani sancak? Eğer bu çalışmalar milli duygularla yaptırılsaydı çok değerli bir çalışma olurdu. Ama maksat başka’, dedi. Yanındakiler suskun puskun evet dercesine başlarını salladılar.” (Bekir Semerci – Türkiye’de İleri Atılımlar ve Köy Enstitüleri. Özgür Yayın Dağıtım – 1989 s. 279) “Fullbright Anlaşması” ile eğitim sistemimizi incelemeye gelmiş Amerikalı uzmanların verdiği raporlar ilginçtir. Birçok benzerleri gibi Gazeteci Kenan Öner’in Köy Enstitülerini “komünist yuvası” gösterme çabaları ile yeni Bakan Şemsettin Sirer’in ortaya attığı olumsuz rapor ve yazışmalara karşın Amerikalı uzmanlar Köy Enstitülerini öve öve bitirememişlerdi. Bu durum Amerikalıların ikiyüzlülüğünden mi, yoksa bizimkilerin “McCarthy’den çok McCarthy’ci olma” uğraşlarından mıydı bilinmez!... 26 Şubat 1953’te Milli Eğitim Şürası’yla ilgili konuşurken, “Köy Enstitülerini inceleyen Amerikalı Profesörün ortaya çıkmayan raporunu hiç arayıp soran olmadı mı?” (Hasan Ali Yücel – Köy Enstitüleri ve Köy Eğitimi ile İlgili Yazıları ve Konuşmaları. Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Yayınları – Ankara 1997 s. 273) diye sormuştu, Hasan Ali Yücel. Uğur Mumcu, Köy Enstitülerini “Kansız, silahsız bir devrim!” olarak niteler ve enstitüleri karalama, kapatma çabalarını anlatır: “Çifteler Köy Enstitüsü’ndeki ‘komünistlik ihbarları’ da o günlerde yaşandı. Öğretmen Asiye Eliçin’in öğrencilere sol içerikli kitaplar salık verdiği, öğrencilerden oluşan bir ‘komünist şebeke’ kurulduğu ihbar edilmişti. İhbar edilen öğrenciler ile ilgili bir kanıt elde edilemedi. Ama devlet affetmiyordu; ihbar edilen öğrencilerden Talip Apaydın, Turan Aydoğan, Veli Demiröz, Ahmet Ertaş, Mehmet İnver yedeksubay okulundan er çıkarılıyorlardı. Çifteler Köy Enstitüsü Müdürü Rauf İnan’dı. İnan, Milli Emniyet’in kara listesine girmişti. Köy Enstitülerindeki ikinci komünistlik ihbarı Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde yaşandı. Bekir Semerci, İhsan Atıkan, Talip Apaydın, Veli Demiröz, Ali Özcan, Ali Dündar, Mehmet Toydemir, İsa Öztürk, Emrullah Öztürk, Mustafa İnal, Rıfat Ural, Hasan Ayaş, Azmi Erdoğan, Niyazi Kayhan, Mehmet Başaran, Hasan Kanat, Cesaret Toygar’ın komünist oldukları arkadaşlarınca ihbar edilmişti. Bu öğrenciler ile birlikte iki öğretmen de ihbar edilmişti. Rezan Taşçıoğlu ve Cemal Toygar. Bu iki öğretmenin suçu ortaktı: DTCF’den hocaları olan Behice Boran ve Mediha Berkes ile görüşmek! İhbar edilen öğrencilerin bir kısmı askerliklerini er olarak yapacaklardı, ceza buydu.” (Uğur Mumcu – 40’ların Cadı Kazanı. um:ag Vakfı Yayınları – Mayıs 1990 s.114) Buyruk “ikiyüzlü emperyalist ağababalarından” gelmişti besbelli... uğraşları Köy Enstitüleri’nde komünist yakalayıp mahkemeye çıkarmaktı. __________________
“ Deli deliden hoşlanırmış, imam ölüden!...” |
|
| #6 | |
![]() Giriş Tarihi: May 2007
Mesajlar: 144
| Adı Köy Enstitüleriyle bütünleşmiş Mehmet Başaran, 27 ocak 1954’de çıkarılan 6234 sayılı yasayla Köy Enstitülerinin kapatılışını, yaşadıklarını “Yasaklı” adlı yapıtının yeni baskısında yaptığı eklerle bir roman gibi işliyor. (Mehmet Başaran – Yasaklı... Acının ve Sevginin Yurttaşı. Cumhuriyet Kitapları – Temmuz 2003) Başbakan Menderes, “yol mühendisi Tevfik İleri” Milli Eğitim Bakanı... Hasanoğlan’ı öğretmen ve öğrencileriyle birlikte omzunda kalaslar taşıyarak yapan Müdür Lütfi Engin’in ağzından anlatıyor Başaran öğretmen: “Şimdi size anlatacağım ‘çok gizli’ bir hikayedir.. Bugünkü gibi aklımda hali. Başbakanın yanından gelmişti. Havalı havalı odasına geçti, bir kahve söyledi. Şu kapı açıktı, orada karşımda.. Kahvesini içince, telefona sarıldı. Bakın ben neler yapıyorum der gibi konuşurdu. Elimde olmayarak kulak kesilmiştim: ‘Başbakanım dedi ki,’ diyordu, ‘İyi, güzel! Artık bu Köy Enstitülerini kapatma sırası geldi. Yeni bakanlar, geçmişin tasfiyesinde daha da kararlı. Partimiz de bunu istiyor. Peki, komünistlikten mahkum olmuş kimse var mı bu Enstitülüler arasında? Böyle bir mahkumiyet önemli’. ‘Siz merak etmeyin Başbakanım’ dedim ben de.. Anlamlı anlamlı güldü.. ‘Kalk gel de ayrıntıları burada konuşalım’..” (Age. s.105) “Evet konuştular, az sonra kara gözlüklü kısa boylu biri geldi, ünlülerden biri olduğunu öğrendim sonra.. İstanbul’da bulunuyormuş. Bir saat kadar sürdü görüşmeleri. Yanlarına girdiğimde ‘Evet, diyordu Tevfik Bey, bir dernek kurulmalı köyle ilgili. Düşündüğünüz gibi Köyleri Kalkındırma Derneği olabilir bu.. Öylesine köyle dolu yetiştirilmişler ki ‘Köy’ sözünü duydular mı, oltaya koşan balığa döner bu Enstitülüler.. Akpınar-Ladik’i yakından tanımıştım. Eh, üst yanı sizin hünerinize kalır üstat.. Hem istediğiniz yardım yapılacak’.. (Age. s. 106) “Köy Enstitülü öğretmenler arasında komünistlikten mahkum olmuş kimse yaratmak” için planlar kapalı kapılar ardında ivedilikle yapıldı. Nasılsa her tarakta bezi olan ve 1943-46 yılları arasında Trakya’da birçok ilçede kaymakamlık yapmış İstanbul Emniyet 3. Şube Müdürü Orhan Hançerlioğlu (Ana Britannica c. 10. s. 358) görevlendirildi. Yukarıda yazılı olan “kara gözlüklü kısa boylu biri”, Orhan Hançerlioğlu idi. Kadri Oğuz’la birlikte “Köylüyü Kalkındırma Cemiyeti”ni İstanbul’da kurdular. Cemiyetin tüzüğünü de “Köy Postası” dergisinin 1952 yılı Ocak ayı sayısında yayınladılar. “Köy Postası” uzun yıllar çıktı ve köy muhtarlıklarına gönderildi. Derginin abone bedelleri de köy sandıklarından ödenmekteydi. Derginin künyesinde de “Köy Postası Dergisi’nin kurucusu, sahibi, bütün teknik işlerini idare eden Kadri Oğuz” yazmaktaydı. Kepirtepe Köy Enstitüsü’nden öğretmen çıkan ve Kırklareli’nin, Lüleburgaz’ın, Babaeski’nin içinde ve bağlı köylerinde görev yapan öğretmenler ayırdına varmadan planların içine çekildiler. Kırklareli Cumhuriyet Savcılığının 16 Haziran 1953 günü yazıp 953/417 Esas numara ile Sorgu Hakimliği’ne gönderdiği “İddianame” ve 11 Aralık 1954 tarihli 953/102 Esas, 954/130 Karar No’lu Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesi “Karar”ı yaşananlar belgelemektedir. Kurgunun başrolünde olmasına karşın hep geri planda kalmış Milli Emniyet Ajanı Nazif Karaçam (Kırklareli’de inatla konuyla ilgili suskunluğunu sürdürerek “büyük Atatürkçü, büyük yazar” olarak yaşamaktadır) olayda kullanacağı Numan Beyazıt’ı bulur. Numan, Kepirtepe’den sınıf arkadaşı Cemile’ye vurgundur. Nazif’in köylüsü Cemile söz konusu olunca Numan’ın yapmayacağı iş yoktur ve Cemile’ye yedirmek için Numan’a çok para gerekir. 1952 Yılının 23 Ağustos gecesi Numan’ın müdürü olduğu Kırklareli Koruköy İlkokulu’nun lojmanında sorun çözülür. Aynı yılın ilkbaharından beri Nazif tarafından Numan Beyazıt’ın aklına sokulan konuyu yazan Köy Postası’nın 1952 Ocak ayı sayısı ortaya çıkar, “Köylüyü Kalkındırma Cemiyeti”nin tüzüğü okunur. Şaşılası bir hızla o gece derneğin Kırklareli Şubesi kağıt üzerinde kurulur. Dernek adına bir derginin yayımına karar verilir ve giderlerin karşılanması için Rus Büyük Elçiliği’ne mektup yazılır. Mektubun ekine “ülkü arkadaşları” başlığı altında 42 kişilik isim listesi eklenir. Nazif daha sonra “Milli Emniyet’in direktifiyle 4 kişi ilave” ettiğini söyleyecektir. Mehmet Başaran’dan, Niyazi Akıncıoğlu’na; Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil’den, Hamdi İlker’e ve daha nice değerli insanlara uzanan, onların haberleri olmadan başlarını belaya sokacak bir liste Milli Emniyet Müfettişi Kemal Cantimur’a verilmiştir. Yapılmamış toplantılar yapılmış gibi, hiç ilgisi ve bilgisi olmayan öğretmenler kurgunun içindeymiş gibi raporlar yazılır; senaryoya gizli maksatlar, olaylar katılarak kağıt üzerinde kalan dernek şişirilir. Gözaltılar başlar. Hiç ummadıkları bir anda evlerini arayan jandarmanın eşliğinde “hemen gelirim!” umuduyla edilen sözlerle alınıp götürülenler aylar geçtikçe yattıkları damda durumun ayırdına varırlar. Duruşmalar süresince içeride tutuklu 12 sanık ile dışarıda tutuksuz 10 sanık vardır. 8 Eylül 1956 tarihine kadar süren duruşmalar Numan Beyazıt’ın cezalandırılması ve diğer sanıkların beraatiyle sonuçlanır. Ajanlar ve aileleri üne, makama ve bol paraya kavuşur, onlara hiç hesap sorulmaz!... Kırklareli’de kurgulanan bu oyunla Başbakan Menderes’in “Köy Enstitüsü içinden komünist yaratma” isteği düzmece bir şekilde gerçekleşir. 27 Ocak 1954 tarihinde çıkarılan 6234 sayılı yasayla Köy Enstitüleri gönüllere gömülür. Sapı U.S.A.’lı kazma kepir toprağına hala inip kalkmaktadır. Mahkeme belgelerinden meraklısına Not: Cemile Göktaş “memleketi için” 999 numaralı Emniyet Ajanı yapılmıştır. 1000 Numaralı Emniyet Ajanı ve Cemile’nin köylüsü Nazif Karaçam’ın Milli Emniyete verdiği 6. rapordan söz ederken “Bu raporda bir gece otelde kalan Numan’la Cemile’nin bir arada iyi ve kötü insanların listesini hazırlamış olduğunu Numan’dan işittiğini ancak Cemile ile konuşulanları anlamak mümkün olmadığını beyan etmektedir” diye yazılıdır. __________________
“ Deli deliden hoşlanırmış, imam ölüden!...” |
|
| #7 | |
![]() Giriş Tarihi: May 2007
Mesajlar: 144
| KİM HAKLI ? - Ne işiniz var burada? - Bu binaları onarmaya, eski haline getirmeye geldik... - Karşılığında Kepirlilerden ne alacaksınız? - Hiçbir şey... Onarım bittikten sonra “Lions tarafından onarılmıştır” yazısını asacağız o kadar. Biz yardım etmek için buradayız. - Yardım mı? Siz kapitalist bir kuruluş değil misiniz? - Eveeet. - Kapitalistin amacı kardır. Niye kendinizi kandırıyorsunuz ki!... Yardımmış, güldürmeyin beni... - Niye öyle söylüyorsunuz ki ? Bizim çoğumuz yirmi beş yıldır Yardımsevenler Derneği üyesiyiz. Nerelere yardımlar yaptık bir bilseniz!... - Küreselleşmenin sevimli yüzü ha!... O yardım ettikleriniz sizin sisteminizin ürünü. Yirmi beş yıl sistemi değiştirmeye uğraşsaydınız “sadaka kültürü” ortadan kalkardı. - Bana telefonunuzu veya ileti adresinizi verirseniz yaptığımız iyilikleri size anlatırız, belki siz de... - Yok yok, istemem... Sizinle hiçbir şekilde ilişkimiz olamaz. - Niçin bu kadar katısınız ki? - Ben Atatürkçüyüm, ulusalcıyım... - Biz de Atatürkçüyüz. - Hadi canım sizde!... Yine kendinizi kandırıyorsunuz, Atatürkçüyüz diyerek. Lafla olmaz Atatürkçülük.“Devletçilik” ilkesinden haberiniz var mı? İçinizde devletçi olan var mı? - ....! - Susarsınız tabi. Yüce önder “bağımsızlık benim karakterimdir”, demişti. Siz diyebilir misiniz? - Evet, biz de bağımsızlık yanlısıyız. - O sarı yeleğinizin yakasındaki kokartta “enternasyonal” yazıyor. Sizce neden öyle yazmışlar, hiç düşündünüz mü? - Bu konuştuklarımızın burayla ilgisi nedir ki? - Burası Atatürk’ün isteğiyle kurulan Kepirtepe Köy Enstitüsü. Kemalist Devrimlerin en önemlilerinden birinin ürünü. Kapitalist ağababalarının tekerine çomak soktukları için kapatıldı. - Hiç de öyle değil!... Topluma uymadıkları için kapatıldı. - Gerçekten öyle düşünüyorsanız niçin buradasınız ki? - Kaç yıldır sizlerin yapamadığı işi yapmak için... - Binaların onarılamaması maddi sıkıntıdan. Biz o sorunu aşarız. Köy Enstitülerini dedeleriniz kapatmış, babalarınız yıkmış, sizler de acıdığınız için onaracaksınız. Siz burayı boşverin gidin “Taşköprü”yü onarın. Belediyeyi de sevindirirsiniz. __________________
“ Deli deliden hoşlanırmış, imam ölüden!...” |
|
| #8 | |
![]() Giriş Tarihi: May 2007
Mesajlar: 144
| Biri sormuş: “Kıbrıs müdahalesinden önceki gibi bir kötü duruma dönülmeyeceğinin bir garantisi var mı acaba, malum daha önce de tek devlet idi?” Her kafadan bir laf çıkarken bir diğerinin sesi diğerlerini bastırmış: “Umuyorum ki yoktur. Ancak o dönemden bu yana köprülerin altından çok sular geçtiğini de kabul etmek gerekiyor. Adanın iki yakası da milliyet fikrinden uzak partileri iktidara taşımışlar. Garantör ülkeler Türkiye ve Yunanistan’ın bile arası iyi. Aynı zamanda Kıbrıs’ın tekrar EOKA gibi bir sonuç vereceğini zannetmiyorum. Malum artık Avrupa Birliğindeler.” Kızmış başka biri, karışmış lafa: “Daha çok zannetmen gerek beyim !... Aziz Nesin’in bir sözü vardı: ‘Kağnı gölgesindeki it kağnının gölgesini kendi gölgesi sanıp kasılırmış…’ Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz diye sorulması gereken bir zamandayız. KKTC bitiriliyor mu? Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tek egemenliği, tek kimliği, otoritesi, hegemonyası kimsenin haberi olmadan Talat tarafından kabul edildi mi? Bunlar neye karşılık verildi? Prensipte anlaştık diyenler 15-20 güne dek diğer sorunlarda da aynı tutumu sürdürürlerse; yani garanti, toprak ve göçmenler sorunlarında da Rum görüşünü kabul ederlerse buna ‘Kıbrıs sorunu çözüldü’ denilebilecek mi? 45 yıllık mücadele boşuna mıydı? Talat’ı destekleyen, belki de böyle davranmaya zorlayan AKP için Kıbrıs’ın önemi, AB ve ABD’li ‘dostlar’ının memnuniyetinden daha mı az değerde?” Arkalardan bir ses yükselmiş ürkekçe: “Elbette Kıbrıs’ta birleşme olması bizim faşistlerin işine gelmez. Bizimkiler Kıbrıs’ı aldıklarını düşünüyorlar. Kıbrıs meselesi en başından yanlış ele alındı. Suçlu ise elit bürokrasisi ve militerler. Kıbrıs bir Cumhuriyetti biz yarısını aldık, bizim dedik sahip çıktık. Oysa barışı sağladıktan sonra geri çekilecektik. Bu yüzden dünya bizi haksız kabul ediyor ve KKTC’yi tanımıyor. Kıbrıs Kıbrıslılarındır. Bize ne oluyor?” Dayanamamış önceki konuşan: “Bu sizin söylediklerinizi AKP’de istiyor ABD’de, AB’de… Ve siz benim gibi düşünenlere faşist diyorsunuz. Faşizm emperyalizmin yumruğudur. Bu durumda kim faşist bir düşünün. Üzerinde yaşayacağı bir vatan olmayanlar, kimin boyunduruğunda neyi savunacaklar? Ver kurtul derdiniz değil mi?” __________________
“ Deli deliden hoşlanırmış, imam ölüden!...” |
|
| #9 | |
![]() Giriş Tarihi: May 2007
Mesajlar: 144
| - Adamın odasına girince şaşırdım abicim… Ben işim gereği bakanlıklara da girip çıkarım. Allah seni inandırsın böyle oda bakanlarda yok!... Daha Aşevi Müdürlüğü binasına girer girmez değişik bir hava kaplıyor insanı… Hafif bir mehteran müziği… Loş koridorda yürüdükçe hafifçe buruna gelen buhur kokusu… Ve Aşevi Müdürü’nün kapısı… Çember sakallı, masanın arkasında ancak koltuğunu yükselttiği için cüssesi belli olan, kısa boylu tıknaz, geveze biri… Küçücük elleri hep masasının üzerinde bir şeyler karıştırıyor. Masa da ceviz masa ha!… Üstü dosya yığılı. Bir köşede kapalı bir bilgisayar var hiç açılmadığı belli. Müdür, bizi her gün bizim gibi yüzlerce kişi karşılıyormuş gibi alışkanlıkla karşıladı. Daha adımızı söyler söylemez, masasındaki dosyaların arasından bizim dosyayı çıkardı. Daha önce okuduğu belliydi ve … Bir gariplik olduğunu Belediye’deki işlerimizin hiç aksaksız yürümesinden anlamalıydım. Hiçbir masada takılmadan ve belediye veznesine hiç para yatırmadan belediye onayını almıştım. Şaşırdım elbette ama, sevincim şaşırmamı bastırdı. Elimdeki onaylanmış dosyayla kaçar gibi uzaklaşmıştım belediyeden. Hiç zaman yitirmeden de yapımcı ustaları buldum ve terasımı genişlettim. Bizim manzarası dillere destan teras cafe’nin artan müşterilerine dar gelmeye başlamasıyla aklıma gelen ‘yandaki uygun binanın terasına cafeyi genişleme fikri’ni uygulamaya koydum. Açılış yapacağımız günün sabahında bir zabıta kapımızı çaldı ve “sizi Fen İşleri Müdür filan bey bekliyor acele gidecekmişsiniz” dedi. Elbette açılışı bir gün sonraya bırakarak gittim. Müdür pek ilgilenmez tavırla: “Sizin dosyayı Aşevi Müdürlüğü’ne havale ettim, bir zahmet uğrayıverin oraya…” deyince işin içinde bir bit yeniği olduğunu anladım. Çıktım, Belediye’den. “Aşevi Müdürlüğü bilmem ne vakfına bağlı, bizim belediye ile ne bağı olabilir ki!...” diye düşünerek gittim gönderilen yer. Gitmez olaydım sayın abicim… O bastıbacak müdür benim dosyayı masasındaki yığından çıkarıp: “Bize yirmibeşbin lira bağışta bulunacaksınız” demez mi? Ben o parayı yaptığım ekten bir yılda zor kazanırım. Düşündüğümü görünce: “Peki, dedi. Siz gidin işyerinize bir düşünün. Sizi zorlamayayım. Ama bu bağışı yapmazsanız yaptıklarınız belediyece yıkılacaktır, bilmiş olun!...” dedi. Gittik işyerimize düşündük… “Burası Aşevi… Buranın pirince, bulgura, şekere ihtiyacı var. Bizim bacanakta bunların toptancısı… oradan alıp Aşevi Müdürü’ne veririz olur biter”, dedik kendimizce... Mantıklı değil mi? Aşevi Müdürü’ne teklifi iletince, sanki böyle bir teklifi bizden bekliyormuş gibi hemen çekmecesinden bir kağıt çıkardı: “Kadının biri gitmiş belediyeye, bahçesine yüzme havuzu yaptıracakmış. Sonra da cıbıl cıbıl dolaşacak ortalıkta, izin verir miyim ben. Vermedim tabi… Haa, bu listede bağış yapacağınız iaşenin miktarları ve satın alacağınız firmalar yazılı. Malları oralardan alıp bize getirin…” __________________
“ Deli deliden hoşlanırmış, imam ölüden!...” |
|
![]() |
| Şimdi Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
|
|