| |
||||||
"Seviyenin olmadığı bir yerde ne özgür düşünce, ne de demokratik bir ortam oluşabilir." |
||||||
![]() |
| |||||||
Kapitalist Ötesi Toplum hakkında Münazara/konusu ne, nedir, nasıl, kim, kimdir, nasıldır? - Diğer kategoriler dışındaki her şey |
![]() |
|
|
Konu Araçları |
| #1 | |
Guest Mesajlar: n/a
| Kapitalist Ötesi Toplum hakkında Münazara Kapitalist Ötesi Toplum Yazar: Peter F. Drucker Çeviren: Belkıs Çorakçı Basım Yılı: 1993 Sayfa Sayısı: 303 Yayınevi: İnkılap Kitapevi Türü: Yönetim Dizisi |
|
| #2 | |
![]() Giriş Tarihi: Apr 2005 Ülke / Şehir: İzmir
Mesajlar: 690
| GİRİŞ: DEĞİŞİM Batı tarihinde her birkaç yüz yılda bir büyük bir değişiklik olmaktadır. Daha önceki bir kitabımda(The New Realities, 1989) “sınır” dediğim şeyi böyle zamanlarda aşarız. Kısacık birkaç on yıl içinde toplum kendini yeniden düzenler; dünya görüşü de, temel değerleri de, sosyal ve siyasal yapısı da, sanatı da, kilit kurum ve kuruluşları da değişir. Elli yıl sonra ortaya yepyeni bir dünyanın çıkmış olduğunu görürsünüz. O zaman doğanlar, dedelerinin yaşadığı, ana-babalarının doğduğu dünyayı zihinlerinde canlandırmayı çok zor bulurlar. İşte şimdi de böyle bir değişimi yaşamaktayız. Bu sefer de Kapitalist Ötesi Toplum yaratılıyor. Bu kitabın konusu budur. Buna benzer bir değişiklik, on üçüncü yüzyılda yaşanmıştı. Avrupa dünyası hemen hemen göz açıp kapayıncaya kadar yeni bir kenti kendine merkezleştirdi. Uzun mesafe ticaretinin yeniden dirilmesiyle birlikte, kent loncaları, güçlü sosyal gruplar oluşmuştu. Gotik kültürüyle, esasta kentsel, hatta kısmen burjuva sayılabilecek yeni mimarisiyle, yeni ressamların eserleriyle, bilgeliğin pınarı olarak Aristo’ya geri dönülmesiyle, kırsal yerlerdeki manastırların kültür merkezleri olarak yerlerini üniversitelere kaptırmasıyla, yeni Kentsel Düzen’le, Dominican’ların, Franciscan’ların ortaya çıkmasıyla, dinin de, eğitimin de, manevi değerlerin de taşıyıcılarının değişmesiyle, birkaç on yıllık bir süre içinde Latince bile bir kenara bırakıldı, Dante’yle birlikte bir Avrupa edebiyatı yaratıldı. Aradan iki yüzyıl geçtiğinde yeni bir değişim daha yer aldı. Bu da, 1455’te Gutenberg’in hareketli tipograf matbaasını ve onunla birlikte ilk basılı kitabı icat etmesiyle, Luther’in 1517’deki Protestan Reformu arasında geçen altmış yıllık zaman dilimi içinde gerçekleşti. Bunlar Rönesans’ın tomurcuklandığı, 1470-1500 yılları arasında Floransa ve Venedik’te doruğa ulaştığı dönemlere rastlıyordu. O tarihlerde Eski Çağ yeniden keşfediliyor, Avrupa bu arada Amerika’yı keşfediyor, İspanyol süvarileri, Roma İmparatorluğu’ndan bu yana ilk daimi orduyu oluşturuyor, anotomi yeniden keşfedilirken bilimsel sorunlar ortaya dökülüyor, Arap rakamları Batı’da yaygın biçimde benimseniyordu. 1520 yılında yaşayan birinin, kendi dedesinin yaşadığı, anasıyla babasının doğduğu dünyayı hayalinde canlandırması artık olanaksızdı. Bir sonraki değişim 1776 yılında, yani Amerikan Devrimi’yle aynı yıl başladı. O yıl, Watt’ın buhar makinesini kusursuzluğa ulaştırdığı, Adam Smith’in de Milletlerin Serveti kitabını yazdığı yıldı. Bu dönem de 40 yıl sonra Waterloo’da noktalandı. İşte bu dönem, tüm çağdaş “izm”lerin doğduğu dönemdir. Kapitalizm, Komünizm ve Sanayi Devrimi bu yıllarda ortaya çıkmıştır. Bu yıllar aynı zamanda (1809) ilk modern üniversitenin (Berlin) ortaya çıktığı, ama okul kavramının da genel ve evrensel olarak köklendiği yıllardır. Bizim günümüz bundan 200 yıl sonraya rastlamakta ve yeni bir değişim süresi olarak ortaya çıkmaktadır. Ne var ki, bu seferki yalnız Batı toplumuyla sınırlı olmadığı gibi, Batı tarihine de özgü değildir. Bu seferki, bundan böyle bir “Batı” tarihi, “Batı” uygarlığı bulunmaması durumuna geçiştir. Artık dünya tarihi ve dünya uygalığı vardır, ama bunların her ikisi de “Batılılaşmış” durumdadır. Bu değişimin aslında, batı-dışı bir ülkenin, yani Japonya’nın 1960’lar dolayında büyük bir ekonomik güç haline gelmesiyle mi, yoksa bilgisayarların gelişmesi nedeniyle enformasyon denilen şeyin ağırlık kazanmasıyla mı başladığı tartışma konusudur. Ben şahsen bu değişimin başlangıçı olarak, İkinci Dünya Savaşı sonunda kabul edilen Amerikan Er Hakları Yasası’nı gösterdim. Bu yasaya göre, savaştan yurda dönen her Amerikalı askere üniversiteye gidebilmesi için bir para verilmesi söz konusuydu ki, böyle bir şey otuz yıl önce, yani Birinci Dünya Savaşı sonunda ortaya çıksa, son derece mantıksız görünürdü. Er Hakları Yasası ve Amerikalı savaş gazilerinin o yasayı hevesle karşılaması, bilgi toplumuna geçişin bir işaretiydi. Geleceğin tarihçileri belki de olayı yirminci yüzyılın en önemli olayı olarak göreceklerdir. Yeni toplumun sosyalist olmayacağı, kapitalizmi de aşmış, ötesine geçmiş bir toplum olacağı hemen hemen kesindir. Böyle bir toplumun en başta gelen kaynağının bilgi olacağı da kesin bir biçimde belirmiştir. Bunun anlamı da, toplumun artık örgütsel bir toplum olacağıdır. Daha birkaç on yıl önce, kapitalist ötesi toplumun Marksist bir toplum olacağından herkes emindi. Bugün ise gelecekteki toplumun kesinlikle Marksist toplum olmayacağından eminiz. Kapitalist toplumda iki sosyal sınıf hâkimdi: üretim olanaklarına sahip olan ve onların kontrolünü elinde tutan kapitalistler, bir de işçiler –yani Karl Marx’ın (1818-1883) “proleter”leri- dışa itilmiş, sömürülen, bağımlı durumda insanlar. Proleterlerin ilk defa “varlıklı” orta sınıf haline gelmesi, “Prodüktivite Devrimi” ile gerçekleşmiştir. Bu da Marx’ın öldüğü 1883 tarihinde başlayıp, tüm gelişmiş ülkelerde İkinci Dünya Savaşı sonunda doruk noktasına erişmiş olan devrimdir. 1950’ler dolayında, sanyi işçisi artık “proleter” olmayıp, bu sefer “emekçi” imajıyla ortaya çıkmış, her bir gelişmiş ülkede politikayı ve toplumu hükmü altına alabilmiştir. Ama daha sonra “Yönetim Devrimi”nin gelmesiyle, imalat sanayiindeki mavi yakalı işçiler, gerek sayıca, gerekse güç ve mevki açısından hızla gerilemeye başlamışlardır. 2000 yılında geleneksel işçilerin, yani malları yapan ve taşıyan işçilerin, tüm emek gücü içinde altıda biri, hatta sekizde bir aştığı hiçbir gelişmiş ülke kalmayacaktır. Eski tür kapitalistin yerine, gelişmiş ülkelerde artık paranın arzını ve tahsisini emekli sandıkları yönetmektedir. ABD’de 1992 yılında, ülkenin büyük şirketlerinin sermayasinin yarısı bu tür sandıkların elinde olduğu gibi, aynı şirketlerin sabit borçları da yine bu sandıklaraydı. Gerçek ve kontrol edici kaynak dediğimiz o kader çizici “üretim faktörü” şimdi artık ne kapitaldir, ne toprak, ne de emek. Bilgidir, o kader çizici “üretim faktörü”. Kapitalistlerle proleterlerin yerine, kapitalist-ötesi toplumun sınıfları, bilgi işçileri ve hizmet işçileri olarak ayrılacaktır. Tek kesin olan, geleceği biçimlendirecek günler’in bugünler olduğudur, çünkü herkes bu girdaba kapılmış durumdadır. Şu an artık eylem anıdır. |
|
| #3 | |
![]() Giriş Tarihi: Apr 2005 Ülke / Şehir: İzmir
Mesajlar: 690
| Evet bu kitabın giriş kısmından aldığım uzunca bir bölüm. Yazarın bahsettiği temel değişikliklerin bizdeki karşılıklarına bakalım. 13. yüzyılda bir Avrupa edebiyatının ortaya çıktığından bahsediyor yazar, peki bu bizde ne zaman oldu? 19. yy denilebilir herhalde. Matbaanın gelmesi 18. yy'da oldu. Buhar makinesinin kusursuzlaştırılmasının ise daha tam olarak sağlanamadığını düşünüyorum TR'de. Tabii burada sözünü ettiğim buhar makinesi değil, ancak kendimize yeten bir makine ve kimya sanayinin tam olarak hala kurulamadığını düşünüyorum. İlk modern üniversite ise eş zamanlı sayılabilir. Şu anda kapitalist ötesi toplum yaratılırken de bilgiye gerekli önemi verdiğimizi sanmıyorum. Sayın Petricli kitapta Türkler'den ve İslam dünyasından yeterince bahsedilmemiş olduğunu gözlemlemiş, kendisine katılıyorum. Peki bunun nedeni nedir? Bu yukarıda saydıklarım olabilir mi? Neticede Batı dünyasında yaşanan pek çok değişimi ya ıskalamış ya da çok geç yakalamış bulunuyoruz. Bunun nedeni nedir? Yazarın dediği gibi: "1500 ile 1650 yılları arasında Batı, bütün dünyada liderliğe doğru yönelmiştir, bunun ana nedeni de okullarını yeni teknoloji ve basılı kitapların çevresinde yeniden düzenlemesidir. Buna karşılık Çin’in ve İslam dünyasının geri kalması ve sonunda Batı’ya boyun eğmesi de esas olarak okullarını basılı kitabın çevresinde yeniden tasarımlamayı reddetmelerinden kaynaklanmaktadır. Baskıyı bu kesimlerin her ikisi de kullandı; hele Çin zaten yüzyıllardan beri kullanmaktaydı (hareketli tipograf türünü değil tabii). Ama basılı kitabı okullarından uzak tutmaya karar verdiler, onu bir öğrenme ve öğretme aracı olarak kullanmak istemediler. İslam din adamları, öğretme yöntemi olarak tekrarlamaya ve ezberlemeye bağlı kaldılar. Kitabı kendileri için bir tehlike olarak gördüler, çünkü kitap öğrencilerin de tek başlarına okuyabileceği bir şeydi." midir? Not: Lütfen diğer arkadaşlar da bu kitapla, ve bu konularla ilgili görüşlerini bizimle paylaşsınlar. Kitabı okuyacak zaman bulamayan arkadaşlar için ben gene ara ara kitaptaki bazı fikirleri buraya aktaracağım. Paylaşımınız bizim için çok değerlidir. |
|
| #4 | |
Guest Mesajlar: n/a
| Sayın ışık, Ben bu konuda size katılmıyorum. Yani 1500 yılının başlangıç olarak alınması doğru değil. 1500 lü yıllar Avrupa'nın ortaçağdan çıkıp kendine gelmesinin başlangıcı olabilir. Ama kitap batının değil, Dünyanın gelişimini ve yönetimini anlatan, inceleyen bir yayındır. Yazarın bilerek ya da bilmeyerek aslında Dünya'nın değil batının kitabını yazdığını düşünüyorum. Bu ise en azından Türk, İslam ve uzak doğu toplumlarına haksızlıktır. Bir örnek. Mithat Bey'in araştırmasından; Zeka olcmek, test usulünü kullanmak, ilk olarak Osmanlılarda başladı. Amerikan literatürlerinde okuduğuma gore, Osmanlı orduları Viyana'ya kadar gelince, Avrupa devletleri çok korktu. İslamiyet Avrupa'ya yayılıyor, hıristiyanlık yok oluyor diye şaşkına döndüler. Osmanlı akınlarını durdurmak için çare aradılar. Çok uğraştılar. Bir gece yarısı, İstanbul'daki İngiliz sefiri şifre yolladi. Avrupaya müjde vermek için sabahı bekleyemedi: "Buldum, buldum, Osmanlıların zaferden zafere ulaşmalarının sebebini ve bunları durdurma çaresini buldum." diyor ve şöyle anlatiyordu: "Osmanlılar, aldıkları esirlere hiç kötülük yapmıyor, kardeş gibi davranıyorlar. Hangi milletten, hangi dinden olursa olsun, küçük çocukların zekalarını ölçüyorlar. Keskin zekalı çocuklar seçilerek, saraydaki enderun denilen mekteplerde, değerli oğretmenler tarafından okutuluyor. İslami bilgileri, İslam ahlakı, fen, kültür dersleri verilerek, kuvvetli, başarılı müslüman olarak yetistiriliyorlar. Osmanli ordularını zaferden zafere ulaştıran değerli kumandanlar ve Sokullular, Köprülüler gibi seçkin siyset ve idare adamları, hep böyle yetiştirilen keskin zekalı çocuklardır. Osmanlı akınlarını durdurmak için, bu Enderun mekteplerini ve bunların kolları olan medreseleri yıkmak, müslümanları ilimde, fende geri bırakmak lazımdır. Mithat Beyin bu sözleri ve Osmanlı tarihindeki acı ve yürekler yakıcı olaylar gosteriyor ki, İngiliz sefirinin bu teklifi çok doğru görülerek, Avrupa'da İskoç ve Paris mason locaları harıl harıl çalışmaya basladılar. MÜslümanları aldatmak, medreselerden, mekteplerden ilimli, fenli din adamları ve idareciler yetiştirilmesini önlemek için planlar hazırlandı. Cahil bırakılan gençler, Avrupa'da dinsiz yapıldı. Zevk ve sefahate alıştırıldı. Yalancı etiketler, diplomalar verilerek anavatana gönderilen fen adamı şeklindeki sinsi düşmanlara, (fen yobazı) denir. Boyle diplomalı yobazlar, masonların çok kurnaz ve milyonlar harç ederek çevirdikleri dolapları ile, Osmanlı devleti'nde iş başlarına getirildi. Mesela mason olan Mustafa Reşid Paşa, Fuad Paşa ve benzerleri, medreselerden fen derslerini kaldırdılar. Mithat Paşa, Talat Paşa din derslerini de azalttılar. Fatih Sultan Muhammed Han zamanında medreselerde okutulan din ve fen bilgileri pek yüksek idi. Tanzimattan sonra ve hele ittihadçılar zamanında çok asağı oldu. İslam düsmanları, pek sinsi, iki yüzlü davranarak başarı sağladılar. Şimdi diyeceksiniz ki bu yazdıklarınızın kitabın konusu ile ne alakası var. Açıklayayım. 1 - Kitap, batıda ilerlemenin dini okullarda başladığını ve matbaanın kullanılması ile zirveye ulaştığını anlatıyor. Fen bilimlerinin ve teknolojinin gelişimini batı ile bir tutuyor. Oysa Fatih Sultan Mehmet Han Dünya'da yivli silahların mucididir. İlk defa ise İstanbul'un fethinde kullanılmıştır. Fatih medreselerinde hem din bilimleri hem fen bilimleri öğretilmekte idi. 2 - Batı ve özellikle A.B.D. Osmanlının yönetim sistemini kullanmaktadır. Osmanlının enderunda yetiştirdiği devşirme sistemini günümüzde uygulamaktadır. Bizim sanki başka bir şeymiş zannettiğimiz beyin göçü bu değil midir? 3 - Aynı zamanda İslam toplumlarına ve Türklere bu fitneleri sokarak onları zayıf düşüren batı değil midir? Bu konuda bir örnek; http://www.guvercinevi.net/yazilar.asp?ID=970&h=1 http://www.hurriyetim.com.tr/archive...~568617,00.asp İşte bu sebeple yukarıdaki yazıyı yazdım. Batı dünyası Osmanlı'ya karşı çare olarak bilime sığınmıştır bu doğru ama, Osmanlının bilimden vazgeçmesinin sebebi yine aynı batılıdır. |
|
| #5 | |
![]() Giriş Tarihi: Apr 2005 Ülke / Şehir: İzmir
Mesajlar: 690
| Tabii ki insanlık tarihini incelerken 1500 senesini milat almak doğru değil. Ancak yazarın ilk bölümde söylediği gibi: "Kapitalizm de teknik yenilikler de aslında yeni bir şey değildir. Her ikisi de Batı'da da Doğu'da da yüzyıllardır hep tekrarlanan olgulardır. Asıl yeni olan bunların yayılış hızı, bir de kültürleri, sınıfları, coğrafi uzaklıkları aşıp dünyanın her yanına yayılabilmeleridir. İşte kapitalizmi "Kapitalizm"e, yani bir "sistme"e çeviren de bu hız ve kapsam olmuştur. Teknik ilerlemeleri "Sanayi Devrimi"ne çeviren de yine budur." Yani bu dönemde bu süreç hızlanmıştır. İkinci olaraksa yazar art niyetli değilse bile doğu/İslam tarihini anlatan yazı, araştırma sayısı herhalde yok denecek kadar azdır. Bundan dolayı yazarın bu konulardaki bilgisizliği çok da şaşırtıcı gelmiyor bana. Örneğin bugün bu kitabın formatında Osmanlı'yı anlatan bir kitap var mıdır? Ya da bizler bile klasik eserler deyince sadece Batı eserleri aklımıza gelmiyor mu? Bugün kaçımız Kutadgu Bilig'i edebiyat dersleri dışında oturup okumuşuzdur? Ya da Dede Korkut'u? Ondan bundan da vazgeçtim bugün Rusça, Almanca, vs dillerde yazılan eserleri bile İngilizce'den çevirmiyor muyuz? Örneğin, TR'de satılan "Das Kapital" adlı eser bile pek çok yayınevi tarafından Almanca'dan değil, İngilizce'den çevrilmektedir. Yani şu ya da bu nedenlerle hergün biraz daha kendi kültürümüzden uzaklaşmakta ve de Amerikan kültürüne sahip olmaktayız. Onun da iş bitirici, açık, sonuca giden olumlu yönleri yerine sığ, apolitik, vs kısımlarını almaktayız. Kültürümüze sahip çıkmadığımız için de dediğiniz gibi Avrupa ve Amerika bize istediklerini empoze edebiliyor. Ancak bu geçmişte böyle oldu diye gelecekte de böyle olacak diye bir kural yok. Umarım kendi değerlerimizi evrensel değerlerle birleştirme noktasında daha başarılı oluruz bundan böyle. |
|
| #6 | |
Guest Mesajlar: n/a
| Sayın ışık, Kitabın münazara açısından en kısır, en sığ kısmı giriş bölümü. Çünkü geçmişe kısa bir bakışı anlatmaktadır. Bu sebeple batı hakkında yazılanlara burada fazla sözüm yok. Ama İslam/doğu toplumunu yazar her ne sebeple olursa olsun es geçmiştir. Böylesine detaylı güzel bir çalışma yapan yazarın kaynak az diye bu konuyu es geçtiğini sanmıyorum. Çünkü kapalı bir toplum olan Japonya hakkında fazlasıyla araştırma yapmış. Dünyanın süper devleti Osmanlı hakkında kaynak bulamaması söz konusu bile olamaz. Bence görmezden gelmiştir. Kendisinin de koyu katolik olduğu yazılarından anlaşılan yazar Türklere barbar diyerek zaten böyle bir araştırma yapmak niyetinde olmadığını göstermektedir. Türkler analiz edildiğinde; a) Dünyanın en unutkan milleti olduğu, b) Dünya'da kanında ırkçılık olmayan tek millet olduğu, c) Dünya'da en savaşçı millet olduğu, d) Dünya'da en iyi niyetli millet olduğu, e) Dünya'da barışçı tek millet olduğu, f) Dünya'da en adil millet olduğu görülebilir. Bu en leri istediğiniz gibi artırabilirsiniz. Tarihe baktığınızda kurulan her Türk devletinin içten yıkıldığını görebilirsiniz. Medeniyeti Dünya'ya öğreten bir millete barbar demek ne kadar bilimseldir? Günümüzde artık, Sümerlerin, Hititlerin Türk oldukları kesin olarak biliniyor. Dünya'ya medeniyeti getiren Sümerler değil midir? Günümüzde bile hala Sümerlerin icadı olan 360 dereceyi, 0 (sıfır) sayısını, - Yunanlıların bulduğu sanılan - pi sayısını, iki meclisli parlementoyu, krallık sistemini ve daha bir çok şeyi kullanmıyormuyuz? Böyle bir toplum nasıl barbar olur? Dünyayı sömüren, insanları katleden, yalancı ve menfaatçi batı insanı medeni olurken, Dünyaya medeniyeti öğreten bir millet nasıl barbar olur? Benim kabul edemediğim bunu bir bilim adamının söylemesi. Bilim adamı tarafsız olmalı ki çalışmalardan çıkaracağı sonuçlar doğru olsun. Önyargılı ve taraflı yapılan araştırmanın ne kadar güvenilir olacağı ise tartışılır!.. Kapitalist ve kapitalist ötesi toplumla ilgili kısımlara geldikçe asıl münazaramızın o bölümlerde olacağını düşünüyorum. Saygılarımla, |
|
| #7 | |
![]() Giriş Tarihi: Apr 2005 Ülke / Şehir: İzmir
Mesajlar: 690
| Sayın Petricli, Öncelikle yazarı bir bilim adamından ziyade bir düşünür, bir spekülatör olarak görüyorum. Çünkü kendisi bir bilim adamına göre oldukça iddialı sözler söylemektedir. Ondan dolayı kendisinin fikirlerinin illa ki bir bilimsel değer taşımaktan ziyade oldukça tartışılabilir fikirler olduğunu düşünüyorum. Örneğin ABD'nin Irak'a 1990'da petrol yüzünden saldırmadığı, uluslararası terörizmle mücadele için saldırdığı görüşü oldukça anlamsız bana göre. Türklerin ve Arapların bilime ve teknolojiye yaptığı katkıyı yadsımak olanaksız gibi gözükse de gördüğünüz gibi yadsınabiliyor-niyet ne olursa olsun. Yalnız bu konuda ben suçu kendimizde aramamız gerektiğini düşünüyorum. Bize tarih öğretilirken sürekli sadece savaş ve politika öğretilmiyor mu? Bizim bilime, teknolojiye, günlük hayata dair katkılarımızı bizler bile bilmiyoruz. Size 30 Mart/5 Nisan 2005 tarihli Tempo dergisinden bir haber sunuyorum: "Türkiye, Moğolistan'da yaptığı kazılarda, Bilge Kağan'ın tacının da bulunduğu paha biçilmez hazineleri gün ışığına çıkardı. Ancak TİKA'nın (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı) ilgisizliği nedeniyle Bilge Kağan'ın hazinelerinin Türkiye'den önce Almanya'da sergilenecek olması, eserleri bulan profesörleri isyan ettirdi. Üstelik eserlerin, sergide Moğol kültürü gibi yansıtılacağı savunuluyor." Şimdi siz kendi mirasınıza sahip çıkmazsanız, kendi yaptıklarınızı koruyamazsanız diğerlerine söyleyecek pek fazla birşeyiniz olmaz. Benim düşüncem bu. Dediğiniz gibi diğer kısımlar da münazaraya daha açık, hem de günlük olaylar açısından daha önemli. Yalnız sadece biz tartışacaksak kitaptan pasajlar vermek anlamsız herhalde. Biz yavaş yavaş başlayalım derim, pek ilgi yok gibi. Saygılar. Not: Bu arada diğer arkadaşların da katılımını beklediğimizi yineleyelim. |
|
| #8 | |
Guest Mesajlar: n/a
| Sayın Işık, Sözlerinizde ne yazık ki haklısınız!.. Oysa size; "Hayır, yanılıyorsunuz, Türk milleti geçmişinin önemini çok iyi bilir." Diyebilmek isterdim. Ama ne yazık ki sizinle aynı fikirdeyim. Katılımcılar olursa gerekli açıklamaları yapabiliriz. Gereksiz gecikmelere sebep olacak detaylara bence de gerek yok. Başlangıçta olduğu gibi şöyle bir sistem izleyelim derim. Siz konuya girişi yapın ben devam edeyim. Saygılarımla, |
|
| #9 | ||
![]() Giriş Tarihi: Apr 2005 Ülke / Şehir: İzmir
Mesajlar: 690
| Alıntı:
Neyse, şimdi biraz 1. bölümü değerlendirelim. Bölümün adı Kapitalizmden bilgi toplumuna. Burada yazar kapitalizmin kısa sürede dünyayı nasıl ele geçirdiğini anlattıktan sonra şunu ekliyor: Bu arada bir prodüktivite devrimi oldu. Frederick Winslow Taylor'un vasıflı ya da vasıfsız her türlü beden işi analiz edilebilir ve bilginin uygulanmasıyla düzenlenebilir sözüyle bir devrim yarattığını söylüyor. Bu uygulamanın II. Dünya Savaşı sırasında ABD tarafından kullanılarak çok kısa süre içerisinde çok iyi iş çıkarabilen gemi ustaları, optik malzeme üretim işçileri yarattığını anlatıyor. Aynı şekilde, İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik güçlerin de-Japonya, G. Kore, Tayvan, Hong Kong, Singapur- bu metodtan faydalandığını belirtiyor. Ben bu noktada ülkemize dönmek istiyorum: Sizce bu metod TR'de uygulanabildi mi? Köy Enstitüleri ya da günümüzdeki meslek liseleri böyle bir eğitimin verilebilmesi için uygun kurumlar mı? Yoksa, bu model çeşitli kurslar, seminerler, vs vasıtasıyla mı verilmeli? Yoksa şu anda yaptığımız "yıllarca okula gönder, sonuç sıfır" modeli bir şekilde bize dayatılıyor mu? Ya da olaya başka bir açıdan bakarsak bir ya da iki yıl hazırlık okuyup daha sonraki yıllarda da yoğun dil eğitimi alan pek çok gencimiz var. Ama bu 10-15 yıllık eğitimin sonunda pek azı öğrenmek istediği yabancı dili yeterli bir seviyede okuyup, yazıp, konuşabiliyor. Halbuki dil eğitiminde de Taylor modeli kullanılsa insanlar bir yıllık İngilizce eğitiminin sonunda çok daha başarılı olurlar diye düşünüyorum. Sizin bu konudaki düşüncelerinizi de sabırsızlıkla bekliyorum. Saygılar. | |
|
| #10 | |
Guest Mesajlar: n/a
| Sayın Işık, Çok güzel bir konuya değiniyorsunuz. Halkevleri ve köy enstitüleri gerçekten de cumhuriyet tarihimizde çok önemli iki konu... Halkevleri kentleri hedef aldığından sanayi ve teknoloji ağırlıklı olması beklenebilirdi.. Oysa halkevleri el becerilerini geliştirme ve sosyal konularda eğitim programı ile kuruldu. Yine de halkın becerilerinin artırılması, politik ve ekonomik gündem konusunda bilgilendirilmesi, gündeme direkt katılım sağlanması gibi güzel sonuçları olmadı değil. Sosyolojik açıdan ise halkın birbirini ve kendini tanıması, sosyal ilişkilerini daha olumlu bir biçimde yeniden düzenlemesi gibi ayrıca değerlendirilmesi gereken güzel sonuçları da oldu. Ama ben yine de sizin yukarıda bahsettiğiniz anlamda bir fayda sağladığını düşünmüyorum. Son dönemlerinde özellikle politikanın içine çekilmesi ise Menderes hükümetine, halkevlerini kapatmak için fırsat vermiştir. Köy enstitülerine gelince... Köy enstitüleri gerçektende her açıdan mükemmel işlemiş bir projedir. Köylülere nasıl verimli ve programlı çalışacaklarını öğretmiştir. Bunun yanında teknolojinin hem tarıma hem hayvancılığa ve hem balıkçılığa nasıl uygulanacağını da öğreten köy enstitüleridir. Aynı zamanda köy öğretmenleri de buralardan yetiştiğinden kendi bölgesini ve halkını çok iyi tanıyan köy öğretmenleri sorunlara çözüm bulma konusunda da çok başarılı olmuşlardır. Enstitülerin olduğu köylerde ve çevresinde sosyal faaliyetler artmış, okuma oranı yükselmiş, tarımsal ürünlerde verim artmıştır. Aynı şekilde hayvancılıkta ve balıkçılıkta da verim artışı gözlenmiştir. Bilinçli, kültürlü, güncel olayları aralarında tartışabilen, okuma konusunda birbirleri ile yarışan, sosyal etkinlikler düzenleyen ve bizzat bu etkinliklerde görev alan Türk köylüsü de işin sosyal yanıdır. Ama ne yazık ki halkevleri ile bir tutulmuş, haksız olarak kapatılmışlardır. Oysa köy enstitüleri gerçekten Türkiye'nin gelişmesinde çok önemli rol oynayacak kurumlarken politik çıkarlara kurban gitmesi büyük bir kayıptır. Gelelim günümüz meslek liselerine.. Meslek liseleri bu modelin basit bir taklitidir. Ama batının yaptığını tam anlamadan yetersiz inceleme ve çıkarlar sebebiyle kötü bir taklit olmaktan öteye geçememiştir. Meslek liseleri içinde tek verimli olan - batı taklidi olmadığı için olsa gerek - imam hatip liseleridir. Fakat amacı imam ve hatip yetiştirmek olan bu liseler amacını gereksiz yere aştığı için günümüzde kapatılma tehlikesi geçirmektedir. Buradan mezun olanların ya imam ve hatip olmaları ya da ilahiyat fakultelerine girerek ihtisaslaşmaları, müftü vb. aynı meslekte görev almaları gerekirdi. Meslek liselerinin amacı budur. İmam olmayacak insanların bu okullara gitmeleri devletin kaynağını boşa harcamaktır. Ayrıca bu liselerin sayısının ülkemizin imam ve hatip ihtiyacı ile sınırlı olması gerektiğine inanıyorum. Diğer meslek liseleri ise teorik ve pratik bilgileri tam kaynaştıracak düzgün bir programa sahip olamamıştır. Kimi derslerde gerekli tüm alet ve cihazları bulamadıklarından teorik bilgiler ağırlıklı olmuş, kimi derslerde ise - ne yazık ki - yeterli kalifiye öğretmen olmadığından pratik ağırlıklı olmuştur. Japonya'da olduğu gibi sınıfta teorik ders aldıktan sonra atelyeye inip pratiğini yapan meslek liseleri Türkiye'de hayalden öteye geçememiştir. Mühendisler kadar olmasa da çok önemli olan tekniker ve teknisyenler - ünvanlarına rağmen - teknikten çok uzaktırlar. İşe girdikten sonra iş yerinde öğrenmek zorunda kalmaktadırlar. Türkiye taklitçiliği bırakmadan ilerleyemez. Japonlar taklitçi değildir. Amerikan mallarını inceleyip geliştirmiş ve piyasaya sürmüşlerdir. Biz ise ne yazık ki bırakın geliştirmeyi, aynı kalitede takliti bile yapmaktan aciz kalmaktayız. Buradan şu sonuç çıkarılmasın. Biz Türkler aptal milletiz. Hayır aptal değiliz... Ama ne yazık ki politik çıkarların kurbanı olmaktayız. Saygılarımla, petricli Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 20-06-05 11:00 . |
|
![]() |
| Şimdi Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
|
|