| |
||||||
"Seviyenin olmadığı bir yerde ne özgür düşünce, ne de demokratik bir ortam oluşabilir." |
||||||
![]() |
| |||||||
Bir Tarz-ı Muhabbet/konusu ne, nedir, nasıl, kim, kimdir, nasıldır? - Öykü - Deneme Çalışmalarınız... |
![]() |
|
|
Konu Araçları |
| #1 | |
![]() Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 127
| 30 temmuz günü en büyük teyzemi kaybettim. Ertesi günü içinde annemin de bulunduğu mezarlığa defnedip döndük. 50 metre ya var ya yok annemle araları. Birbirlerini çok seven ,birbirlerine çok yakın kardeşlerin son mekanları da birbirine yakın. Ortak bir benzerlik ikisinin de yanlarında kayınvalidelerinin mezarları. Annem babaannemi severdi, sayardı. Aynı şekilde teyzem de kendi kayınvaldesini. Kendisine daima hakim olan, duygularını daima gizleyen, otoriter, sert tabiatlı eniştemin gözyaşları teyzemin son yolculuğunda azar azar, damla damla akmaya başladı. Kendisini sıkmaya çalışsa da gözyaşlarının akmasına engel olamadı.Kolay değil 60 seneye yakın bir birliktelik, paylaşım, kader birliği. Eniştem eve döndükten sonra aile albümlerini gösterdi bana. Bir resim ilgimi çekti.Teyzem ve annem beraberler. İkisinin de gözlerinde güneş gözlüğü var ve ikisi de pantolon giymiş ve çok şıklar. Teyzemin boynundaki fular dikkat çekiyor. Genç kızlıklarından kalma siyah beyaz bir fotoğraf. O zamanın giyim tarzını yansıtmayan modern bir görüntü. Muhafazakar bir aile ortamı içinde kendini yetiştirmek isteyen,kabuklarını kırmaya çalışan iki genç kız. İdeallerine,hedeflerine belkide ulaşamadılar fakat her ikisi de iyi bir eş, iyi bir anne oldular.İkinizi de çok seviyorum, anneciğim, teyzeciğim. Umarım tekrar buluşur güzel sohbetlere devam ederiz. il_bilge Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 26-09-06 15:30 .Sebep: . |
|
| #2 | |
![]() Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 127
| Ali üniversiteden sınıf arkadaşımdı.Benden dört yaş büyüktü.Derslerle pek ilgilenmezdi.Tutkusu şiirdi.Derslerde arka sıralarda oturur,hayaller kurar,küçük kağıtlara duygularını dökerdi.Ders aralarında yazdığı şiiri bana okur, yorumlamamı isterdi.Şiirleri vasattı.Hece vezniyle,dörtlük halinde yazardı.Ben şiirlerindeki hatalarını belirtir,düzeltme yapılması gereken noktaları işaretler,şiirinin daha güzel olması için tavsiyelerde bulunurdum.Ali, sınıf arkadaşımız bir kızı seviyordu.Kızın adı Selma idi. Selma’ya duyduğu aşk, şiirlerinin konusuydu. Kıza açılamıyor, ona söylemek istediklerini , hislerini,hayallerini dizelere dönüştürüyordu.Kızın kendisine art niyetsiz, dostça gülümseyerek selam vermesini yanlış yorumluyor,”o da beni seviyor,ama söylemeye utanıyor” diye avunuyordu. Ali’nin kulakları iyi duymuyordu .Çekingen,içe kapanık kişiliğinde bunun da etkisi vardı.Fakat bu rahatsızlığını kabullenmez “ben sizden iyi duyuyorum” diyerek konunun üstünü örterdi.Kendisine bir şey sorulduğunda duymadığını belli etmemek için başını sallar fakat daha sonra anlamadan soruyu onayladığı anlaşılınca yüzü kızarır,mahcup olurdu.Bu iletişimsizlik yüzünden arkadaşlık ortamlarına katılamıyor,yalnız kalıyor,kendisini şiirlerine veriyordu.Tek samimi arkadaşı bendim.Sırlarını,duygularının hep bana açar,görüşlerimi dinlerdi. Ali’nin aşkı Selma, sınıfın en güzel kızıydı. Varlıklı, modern bir ailenin kızıydı. Ali ise orta halli bir esnafın oğluydu.Ailesi muhafazakardı.Türk filmlerindeki o meşhur replikte olduğu gibi “ayrı dünyaların insanları” idiler.Ali’ye:”Selma sana,ailene uygun bir insan değil.O aşkına karşılık verse bile birlikte mutlu olamazsınız” diyerek nasihatlerde bulunuyordum.Fakat söylediklerimi Ali kabullenmiyor,kafasında kurguladığı hayallerin yok olmasınına izin vermiyordu.Bu aşk platonikte olsa,karşılıksız da olsa onun için değerliydi,dokunulmazdı ,kutsaldı. Selma bir süre sonra başka fakülteden bir erkekle çıkmaya başladı.Ali’ye:”Selma başka biriyle çıkıyor,seni seven biri bunu yapar mı,hala nasıl O’na aşık olabiliyorsun?”diyor,kızdan vazgeçirmek için çaba harcıyordum.Sözlerim Ali’ye fayda etmiyordu.Selma’nın başkasıyla çıkması Ali’nin duygularında hiçbir değişiklik yapmamıştı.Hala O’na aşıktı.Yine derste küçük küçük kağıtlara aşk şiirleri yazıyor,Selma’nın kendisine mutlaka döneceğine inanıyordu.Ali bedenen derste idi ama ruhu başka bir yerde,içinde sadece Selma’sıyla kendisinin olduğu cennet bahçelerinde O’na şiirler okuyor,beraber çiçekleri kokluyor,ağaçların hışırtılarını dinliyorlardı. Ali o yıl sınavlarını veremedi ve sınıfta kaldı.Selma’sından ayrı düşmüştü.Sınıfta kalması bile O’nu aşk uykusundan uyandırmaya yetmemişti.Derslerine girmiyor,kantinde Selma’yı bekliyordu.Selma erkek arkadaşıyla yurtlara giderken O da uzaktan takip ediyordu.Hayalinde kendini Selma’nın erkek arkadaşının yerine koyuyor,Selma’nın elini sanki O tutuyor,belini O kavrıyor,kokusunu O içine çekiyordu. Ali kaldığı derslerden tekrar başarısız olunca okuldan atıldı. Ali’yi epey bir zaman göremedim.Beni de artık aramıyordu.O’nu merak ediyor,O’nun için endişeleniyordum. Ali ile tanıştığımın dördüncü yılı ben ve Selma okuldan mezun olduk. Selma o yıl erkek arkadaşıyla nişanlandı. Mezuniyet çayına Selma nişanlısıyla gelmişti.Bir ara bana:”Erhan, Ali’yi hiç görüyor musun ,görürsen selamlarımı iletir misin? İyi bir arkadaştı Ali.”dedi. Ben olur anlamında başımı salladım. Ali’ye yıllar sonra bir kış günü şehir içinde bir parkta rastladım. O’nu tanımakta zorluk çektim. Saçı sakalı birbirine karışmış,içine aklar düşmüştü. Ağzı içki kokuyordu.Eski,yırtık paltosunun iç cebinde şarap taşıyordu.Sağırlığı iyice artmıştı.Dudaklarıma dikkatli bakarak sözlerimi anlamaya çalışıyordu.Elinde küçük bir kağıt taşıyordu.”Son yazdığım şiir Erhan,benden bir hatıra olarak saklar mısın?”dedi.Kağıdı aldım.Anlaması için tane tane konuşarak Selma’nın selamını ilettim.Gözlerinden iki damla yaşın indiğini gördüm.Utandı.”Gitmem gerek hoşça kal” dedi ve parktan uzaklaştı. Şiirin başlığı “Hicran”dı.Dört kıta olan hicran şiirinin ikinci kıtası şöyleydi: Duygularımda kelepçe,gözlerimde yağmur İçiyorum hicranın zehrini yudum yudum Şu gönlüm divane, şu gönlüm mahmur Yılların yorgunluğunu taşıyor vücudum. Ali 11.03.1985 |
|
| #3 | |
![]() Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 127
| Fundagül adında bir arkadaşım vardı. İlkokulda beraber okuduk. Aynı zamanda aynı mahallede oturuyorduk. Ailece ahbaplığımız vardı. Daima güleryüzlü, arkadaş canlısı, dünya tatlısı bir kızcağızdı. Yüzünden gülücükler eksik olmazdı. Fundagül’ün bir hastalığı vardı. Saraya benzeyen bir hastalıktı bu. Arada sırada göz bebekleri yukarıya doğru kayıyor, bilinci beş on saniye kapanıyordu. Bu durumda arkadaşları kendi parmaklarını Fundagül’ün gözlerine tutuyorlar kendisine gelmesini sağlıyorlardı. Sınıftaki arkadaşların bazıları bu duruma gülüyor, bazıları da Fundagül’ün taklidini yapıyorlardı. Fundagül yine de moralini bozmuyor bu arkadaşlara gülerek bakıyordu. Annesi, babası da bu hastalığından dolayı Fundagül’ü yalnız sokağa bırakmıyor, yanında daima kız kardeşinin bulunmasına dikkat ediyorlardı. Fundagül liseyi bitirdi fakat üniversiteyi kazanamadı. Birkaç yıl sonra da evlendi. Bir oğlu oldu. Fundagül ve eşi doktor doktor gezdiler fakat bu hastalığa bir çare bulamadılar. Kocası bu problemini bildiğinden Fundagüle bir yardımcı tuttu. Yemekle, çamaşırla, çocukla hep yardımcısı ilgileniyordu. Hizmetçi her ne kadar Fundagül’e göz kulak olmaya çalışsa da evin işleri yüzünden bazen yanında olamıyordu. Fundagül nöbeti tuttuğunda sık sık yere düşüyor, yüzü gözü yara bere içinde kalıyordu. Bu hastalık yüzünden kocasıyla da arası bozulmuştu. Kocası eve geldiğinde yara bere içinde gördüğü Fundagül’e destek olacağı, moral vereceği yerde; kızıyor, bağırıyor, onunla alay ediyordu. Karı koca arasındaki sevgi ve saygı bitmişti. Her akşam kavga, gürültü eksik olmuyordu. Fundagül kocasına karşılık vermiyor gizli gizli ağlıyor, ağlıyordu. Çocukları yüzünden bir arada bulunuyorlardı artık. Kocası kendisine bir sevgili edinmişti. Akşamları işten çıkınca önce sevgilisine uğruyor, geç vakitte evine dönüyordu. Çocukları onüç, ondört yaşlarına gelince ayrıldılar ve Fundagül mecburen baba evine döndü. Fundagül kocasından ayrıldığı için bir nebze mutluydu, huzurluydu.Fundagül kendisini şiire verdi. Duygularını kağıtlar döküyor sonrada yazdıklarını okuyordu. Yazdığı şiirleri kimseye göstermiyor, kendine ait dünyasını kimseye açmıyordu. Evde, banyoda bulunduğu bir sırada Fundagül’ü yine nöbet tuttu. Fundagül hızlı bir şekilde karo döşemenin üzerine düşmüştü. Düşerken sağ eli tuvalete çarpmıştı. Uyandığında elinde müthiş bir acı hissetti. Parmakları kırılmıştı. Parmakları tam olarak iyileşemedi Fundagül’ün. Eli kavrama yeteneğini çok büyük bir oranda kaybetmişti. Bu bir felaketti O’nun için. En çok da kalem tutamayacağı, yazı yazamayacağı için üzülüyordu. Şiirlerini sol elle yazmaya başladı. İlk önceleri yavaş yavaş yazdı. Sol elle yazmaya alışmadığından yazıları çirkin, eğri büğrü oluyordu. Sol elini sağ elinin düzeyine getirmek için yılmadı. Her gün sayfalarca, gazetedeki yazıları defterine yazmaya başladı. Onlarca defter tüketti. Sonunda sol elini sağ eli gibi kullanmayı başardı. Çocuğu, anne ve babası Fundagül’ün bu gayretini,azmini, çalışkanlığını gurur duyarak izliyorlardı. Fundagül’ün babası bir hafta sonu kitaplıkta bir evrak ararken büyük, içi şişkin bir zarf buldu. Merakla zarfı açtı. Bunlar Fundagül’ün şiirleriydi. Bir koltuğa oturdu ve şiirleri okumaya başladı. Adam her şiiri okudukça duygulanıyor, gözleri doluyordu. Kendisi de şiire meraklı, gençliğinde şiir yazan biriydi. Okuduğu şiirler onu etkilemişti. Bu şiirlerin bir kıymetinin olduğunu, basit ,kolay çiziktirmeler olmadığını kavrıyordu. Akşam olunca babası Fundagül’le bir ara yalnız kaldı. Babası; şiirlerini okuduğunu, çok beğendiğini söyledi Fundagül’e. Neden bu yeteneğinden kendisine bahsetmediğini sordu. Fundagül’ün yüzü kızardı. Sırlarının açığa çıkması O’nu üzmüş, tedirgin etmişti. Babası bu şiirlerin değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Kendisinin İstanbul’dan tanıdığı bir yayınevi sahibi tanıdığı vardı.Şiirleri O'na göstermeyi düşünüyordu. Babası, Fundagül’ün birkaç şiirini İstanbul’daki yayınevine postaladı. Aradan onbeş gün kadar geçti. Mektuba cevap gelmişti. Gelen yazıda: “Kızınızın şiirleri beğenilmiştir. Şiirlerinden kitap basımı için seçme yapılacağından kızınızın tüm şiirleriyle birlikte en kısa zamanda yayınevimize gelmesi gerekmektedir” yazıyordu. Bu habere ailece çok sevinmişlerdi. Fundagü’lün de artık duygularını, hayallerini, umutlarını paylaştığı bir şiir kitabı olacaktı. Fundagül o gün acıdan, dertten değil mutluluktan göz yaşı döküyordu. Bir hafta kadar sonra babasıyla Fundagül, İstanbul’a gitmek için otobüse bindiler. Uğurlamaya annesi, kız kardeşi, oğlu, tüm aile gelmişti. Hatta çok sevdiği yaşlı anneannesi bile ordaydı. Hepsini teker teker öptü, babasının kolunda otobüse bindi. Pencere kenarına oturdu. Aşağıda kendisine bakan sevdiklerine gözleri dolu dolu el salladı. Bir gün sonra İstanbul’a vardılar ve bir akrabalarının yanlarına yerleştiler. Yorgunluklarını atmak için o günü dinlenmeyle geçirdiler. Ertesi gün baba- kız dinç, dinlenmiş olarak kalktılar, kahvaltılarını yaptılar. Yayınevine gitmek için bir taksi çağırdılar. Fundagül şiirlerini büyük bir zarf içine koymuş sol eliyle sıkı sıkı kavramıştı. Taksi yayınevinin tam karşısında durdu. Baba-kız kol kola girdiler. İşlek bir caddede karşıya geçeceklerdi. Sağlarına, sollarına baktılar. Adam trafiğin rahatladığı, yakında bir araba görmediği bir anda, kızını kolundan tutarak karşıya geçmeye başladı. Daha henüz yolu yarılamışlarken babanın ayağı asfalt üzerindeki bir çukura rastladı. Dengesini kaybetti. Sıkı sıkıya tuttuğu kızının elini gayrı ihtiyari bıraktı. Yaşlı olduğundan aniden yerinden kalkamadı. Ayağında bir ağrı hissetti. Birden uzun bir korna sesi durdu. Kızı birkaç metre ilerisinde nöbete girmiş adeta bir heykel gibi duruyordu. Daha sonra kızının ayaklarının yerden kesildiğini, havalandığını gördü.”Fundagüüüüüül, Fundagüüüüüüüül ! diye avazı çıktığı kadar bağırdı. Çevredeki insanlar adamın koluna girip kaldırdılar. Gördüğü manzara dehşetti. Kızı onbeş, yirmi metre ötede sırtüstü yatıyordu. Ağzından kanlar akıyor, asfaltta bir göl oluşturuyordu. Kızına çarpan taksi kaldırıma çıkmış, bir mağazanın duvarına çarparak ancak durabilmişti. Taksinin şöförü de şoka girmiş, asfalttaki kan yığınına bakakalmıştı. Adam kızının yanına geldi .Yüzünü kendisine dönderdi. ”Kızım, Fundaaaaam!” diye hızlı hızlı sarsmaya başladı.Kızından en ufak bir tepki alamadı. Adam Fundagül’ün sol eline baktı. Zarfı hala sıkı sıkıya tutuyordu. Ama içindeki kağıtlar şiddetli sonbahar rüzgarından etrafa dağılmıştı. Adam zarfın içinde kalan bir iki kağıdı da aldı havaya savurdu. Artık Fundagül yoktu ama şiirleri tüm İstanbul’a yayılmıştı. Duyguları, umutları, hayalleri, sevgileri kanat olmuş gökyüzünde uçuşuyor, aşıkların başına konuyordu. |
|
| #4 | |
![]() Giriş Tarihi: Oct 2006
Mesajlar: 2,344
| cok etkileyiciydi sayin erhanbay, tebrikler. |
|
| #5 | |
![]() Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 127
| Bin dokuz yüz seksenli yılların ikinci yarısı. Yer Erzurum. Ben ziraat fakültesini yeni bitirmiş, ziraat mühendisi olmuşum. İşler de benim mezuniyetimi dört gözle beklemediğinden haliyle işsizim. Vaktimi o yıllar genelde kitapçıları dolaşarak, sinemaya giderek, bazen de birahanede bira içerek değerlendiriyordum. Çoğunlukla yalnız takılıyordum. Ben o yıllar çekingen bir insandım. Hala da öğleyim. Bunca yıl ,karekterimde bir değişiklik sağlamadı( ne yazık ki !). Erzurum’da o yıllar iki tür içki yerleri vardı(gerçi hala da öyle). Bir kısım yerler müşteri bakımından üst gelir grubuna hitap eden, seçkinci, yemek de yenilebilen daha rafine yerler. Diğer tür içkili yerleri ise genel adıyla birahaneler oluşturuyordu. İlk gruba giren yerlere ben çok nadir giderdim. Özel kutlama veya yanımda özel bir konuk olduğunda vs.vs. Ben genelde içki içmek için birahaneleri tercih ederdim. En çok uğradığım yer mahalleme yakın bir yerdeydi. Adının hala unutmadım. “Köylüm Birahanesi”.Adı müşteri profiline uygundu. Burası alt sınıfın, avamın, alttakilerin mekanıydı. Köyden kente gelen insanlar burada birasını içiyor, akşam da köy arabasıyla köyüne dönüyorlardı. İşsiz fakir gençler burada buluşuyorlardı. Karısıyla kavga edip biraz kafa dinlemek isteyen insanlar da buraya geliyordu. Ben kendimi buraya ait hissetmiyordum. Bu insanları hakir görmüyordum fakat ben başka olduğumu fark ediyordum. Bu insanların anlattıkları, hissettikleri, zevkleri, fikirleri, davranışları farklıydı. Ama ben yine de buradaki atmosferi koklamak, bu insanları tanımak istiyordum. Benin burada olmamın diğer bir sebebi de birkaç bira içerek çakırkeyifliğin lezzetini tatmaktı. Köylüm’e genelde üç dört günde bir gider sarhoş olmadan, çakırkeyif vaziyette çıkardım. Çok nadir olarak fazladan bir bira daha içerdim. Birahanene de iki kişilik masaya oturur, yanımdaki gazeteyi veya dergiyi bira eşliğinde okurdum. Bazen de birahanenin bir köşesinde bulunan u şeklindeki sedirlere oturur, yanımdakilerin sohbetlerine kulak misafiri olurdum. Bazı günler buraya elektro sazıyla bir genç gelir Ferdi Tayfur’dan, Orhan Gencebay’dan, Müslüm Gürses’ten şarkılar okurdu. Bu u şeklindeki sedirde işsiz, gariban gençlerin muhabbetinin konusu ya aşık olunan komşu kızı olur, ya askerlikte dayak atılan askerler olunur ya da genelevdeki fahişenin davranışı olurdu. Yaşını başını almış köylüler de devletin pancara az fiyat verdiğinden ya da gübre fiyatlarının fazlalığından bahsederlerdi. Bir gün yine Köylüm’e gelmiş(tabii yalnız) sedirin uç tarafında oturmuştum. Yanıma üç tane yirmi bir yirmi iki yaşlarında üç tane genç gelip oturdu ve garsondan bira istediler. Ortadaki genç kafası ellerinde düşünüyor gibi duruyordu. Pek iyi bir hali olmadığını fark ettim. Ortadaki genç topuğuna bastığı ayakkabıdan sağ ayağını çıkarıp sol ayağının altına kıvırdı. Beyaz , kirli bir çorap giymişti. Sağındaki arkadaşına:- Kafam ele dönir, ele dönir ki zannedirem ölecem yav! Arkadaşı:- Ne içtin la? Ortadaki:- Cinin içine kola karıştırıp içtim. Arkadaşı:- Nerede içtin la ? Ortadaki:- Öğleden sonra dama çığtım. Bi şişe cinle bi şişe kolayı karıştırıp içtim. Yandaki damda da karılar yün çırpirlardi. Bi tene yaşlı nene ,”Zıkkımın kökini içesen “dedi. Utandım, damın öbür tarafında sağlandım, orada bitirdim. Arkadaşı:- Kehve söylim mi? Serhoşliğini alır. Ortadaki:- Olur mu öyle şey oğlum? Ben gafayi bulmak için dünyanın parasini harcadım. Ben gülmemek için kendimi zor tuttum. Bir insan sarhoş vaziyette birahaneye geliyor tekrar bira içmeye. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir olaya rastlanılmaz kanaatimce. Bazen de tek başına birasının yudumlayıp kendi kendini dinleyen insanlar olurdu Köylüm’de. Bunlardan birisiye tanıştım bir başka gün. Hoş beşten sonra bir ara konu o yıllar şiddetini gösteren güneydoğudaki olaylardan söz açıldı. Askerliğini Sivas’ta, 1970’li yıllarda yaptığından bahsetti. Söylediğine göre, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Sıvas’ta yakalandığı sırada o da orada askermiş. Bana ,”Ağabey, Deniz Gezmiş şimdikiler gibi değildi,O askeri seviyordu , askere kurşun atmadı hiçbir zaman “ dedi. Erzurum birahaneleri muhabbetlerim işe girdikten sonra kesildi. Bu mekanlardaki sıcaklığı hayatım boyunca başka bir yerde bulamadım. Şimdi içki kullanmıyorum. Ama mahalli ağzın bolca kullanıldığı o muhabbetleri dinlemeği öyle özlüyorum ki. Yoksa biraya tekrar başlasam mı ne dersiniz? |
|
| #6 | |
Forumdan Uzaklaştırılmış
Giriş Tarihi: May 2006
Mesajlar: 458
| Sayın Erhan Bay neden bu yazıyı hikayeleştirmedinizde anı şeklinde anlattınız? Bu gözlemlerinizi sağlam bir kurguyla aktarabilseniz ki eminim yapabilirsiniz çok daha etkili olmazmıydı? |
|
| #7 | |
![]() Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 127
| İlginizve önerileriniz için öncelikle teşekkür ederim.Öykü yazmakta yeniyim.Öykülerimin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Gözlemlerimi olduğu gibi yazdım.Galiba kolaycılığa kaçtım.Olayları kurgulaştırmak için üzerinde emek harcanması gerekli.O zamanı şu an pek bulamıyorum. Sizin yazılarınızı beğenerek okuyorum.Başarılarınızın devamını diliyorum. |
|
| #8 | |
Dergi Felsefe Sorumlusu ![]() Giriş Tarihi: Sep 2006 Ülke / Şehir: yerküre
Mesajlar: 1,781
| Sn. erhanbay bende lamiraya katılıyorum.Kurguyu biraz daha güçlendirip,dilin de vurgusunu hatırınızdan çıkarmayarak yazarsanız daha güzel olur.Gerçekten güzel gözlemleriniz var. __________________
hiç birşey hissetmiyorum artık tüm duygularımı vestiyere bıraktım ruhsuz burjuvalar gibi et parçası gibi maskemi takıp dans ederim... |
|
| #9 | |
![]() Giriş Tarihi: Sep 2006
Mesajlar: 127
| Sn.Erhanbay'ın isteği üzerine öykü silinmiştir. Ama yazının bütünüyle silindiğinde diğer yazılar da silineceğinden konu başlığı "öykü nedir?" şeklinde değiştirilmiştir. İsteyen arkadaşlar konuyu bu şekliyle ele alabilirler. melnur Tarafından düzenlenmiştir. Düzenlenme zamanı: 22-11-06 14:49 . |
|
| #10 | |
![]() Giriş Tarihi: Aug 2006
Mesajlar: 646
| sayın erhanbay, mesajınızda edebi nitelik görmediğim gibi yazar sorumluluğu taşımadığını da düşünmekteyim. özellikle çocuk kavramının tam netleştirilmemesi, özellikle günümüzün hassas konularından birisine son noktaya kadar pozitif bir yaklaşım sergilemesi, ve ilgil kahramanın seçiminin yumuşak bir yolla makul gösterilmesi benim tepkimi çekmektedir. gerek şahsi olarak, gerekse yazıyaz edebiyat grubu olarak yazınızın tarafınızdan düzenlenmesi, benim yorumuma benzer yorumlar oluşmasına karşılık olarak hem sizin hem de bizim zor durumda kalabileceğimizi hatırlatmak istedim. içerik olarak iyi niyetli olabilse bile bu iyi niyeti tam oalrak yansıtamayan bir yazınıza yöneltilmiş eleştirileri olgunlukla karşılayacağınızı, gerekli anlayışı göstereceğinizi umuyorum. saygılarımla __________________
Av köpekleri henüz avluda oynaşıyor, ama avları, daha şimdiden ormanda ne kadar hızlı koşarlarsa koşsunlar, ellerinden kurtulamayacaklar. F. Kafka |
|
![]() |
| Şimdi Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
|
|