"Seviyenin olmadığı bir yerde ne özgür düşünce, ne de demokratik bir ortam oluşabilir." |
|
![]() |
| |||||||
Virginia Woolf: Kendine Ait Bir Odası Olan Kadın/konusu ne, nedir, nasıl, kim, kimdir, nasıldır? - Ustaların şiir, roman gibi edebi eserleri |
![]() |
|
|
Konu Araçları |
| #1 | |
Dergi Felsefe Sorumlusu ![]() Giriş Tarihi: Sep 2006 Ülke / Şehir: yerküre
Mesajlar: 1,781
| 'KENDİMİ SANA DOĞRU SAVURACAĞIM, YENİLMEKSİZİN VE BOYUN EĞMEDEN, EY ÖLÜM!"Faust" Virginia Woolf adı, akla değişik resimler getiriyor. Çoğu olumlu, bazıları olumsuz. Virginia Woolf, 28 yaşında, resmi görevlilere nanik yapan bir eğlence düşkünü; suratını isle karartmış, sakal-bıyık takıp, kaftan ve türban giyip erkek kılığına girmiş, habeşli prens taklidi yapıyor. Güya çok ciddi bir diplomatik heyetin üyesi, hiç ağzını açmıyor, H.M.S. Dreadnought gemisinde törenle karşılanıyor, suç ortakları erkek kardeşi Adrian ve onun arkadaşı Duncan Grant. Planladıkları bu şaka Londra gazetelerinin birinci sayfalarına geçiyor. Bu müziplik İngiliz Donanması'yla onu kumanda eden subayları güç duruma düşürüyor, çünkü onların üniversiteli çoluk çocuk tarafından bile işletilebildiklerini gösteriyor. Üç yıl sonra 1913'te, 31 yaşındayken, sosyalist oluşundan kısa süre sonra, Kadın Ortak Çalışma Grubu'ndaki bir toplantıda yüzleri içtenlik dolu, 'isimleri bile kırlarda, bayırlardaki taşlar kadar ağır' işçi kadınları dinliyor, hiçbir şeye hafifçe dokunamıyor bu kadınlar, 'kurşunkalemleri süpürgeymiş gibi' kavrıyorlar, ağır kadınlar bunlar, gürbüz, başına buyruklar, kendilerine ait bir mizah duygusuna sahipler, ona boşanmanın, eğitimin, oy vermenin kadınlar için iyi olan her şey'in- önemini öğretiyorlar. On sekiz yıl sonra, 49 yaşında, karşımıza başka bir halka açık toplantıdaki görüntüsüyle çıkıyor. Bu defa konuşmacı o; Londra Kadın Hizmetleri Cemiyeti'ne seslenen ateşli bir feminist. Onlardan ısrarla yuvadaki Meleği öldürmelerini istiyor, o Viktoria Dönemi'nden kalma, kadınlara her şeyden önce erkeklerini hoş tutmalarını, sevecen olmalarını, pohpohlamalarını, her türlü hile ve marifeti kullanarak kadınların da bir aklı olduğunu gizlemelerini öğütleyen yaratığı! Bu Virginia Woolf, sert ve kararlı. Bir grup genç meslek kadınına yuvadaki Meleği boğmaya hazır olmaları gerektiğini, çünkü onu öldürmezlerse meleğin onların başarılı olma şanslarını öldüreceğini söylüyor. Bu meleğin peşinden gidenler, okuyucularını pohpohlayıp hoş tutmaya can atan nazlı yazar hanımlar oluyorlar, üzerine çiziktirdikleri kağıt kadar bile değeri olmayan cümleler yazıyorlar. Bir yıl sonra yeniden rastlıyoruz ona, 50 yaşında, uluslararası üne sahip bir kişi, başarılı bir yazar ve eleştirmen. Trinity Colloge'in müdürü ondan Cambridge'deki Clark derslerini vermesini istiyor. Bu onura layık görülen ilk kadın, üstelik babası, edebiyatçı Sir Leslie Stephen'ın da bir zamanlar kabul ettiği bir onur. Artık üniversite öğrencisi çağında değil ama hala akademisyenlere nanik yapmaktan haz duyduğu için, öneriyi kibarca reddediyor. Kadın erkek çoğu kişi, çokça peşinde koşulan onurlardan, bunların simgeldiği onaylamadan hoşlanır. O ise, pastadan pay kapıp sonra da hesap geldiğinde ödemek zorunda olmanın getireceği yozlaşmadan kaçınmak istiyordu. 'A Room of One's Own' (Kendine Ait Bir Oda) ve 'Three Guineas'da (Üç Guinea) kadınları lütfen öğrenciliğe kabul ettikleri için Oxford'la Cambridge'ı azalar. Kendine verilen onurdan vazgeçmek, Oxbridge profesörlerini azarlamayı sürdürme özgürlüğüne karşılık önemsiz bir belgedir. Gene de bu onurun babasından sonra kendisine de verilmesinden hoşlandığını gizlemeyecek kadar dürüsttü, babası olsa böyle onurlandırıldığı için onunla gurur duyardı. Yıllardır nanik yapmaya alışık olduğu için, Manchester Üniversitesi'nden önerilen onur üyeliğini ve Kraliyet Onur Nişanını'da reddetti. Virginia Woolf'un bütün bu resimleri olumluydu. Onu cin gibi muzip haliyle, ateşli bir feminist olarak ve önerilen onur ve ünvanların yozlaştıramadığı ünlü bir yazar olarak gördük. Çağdaşları arasında onu o kadar yüce hatırlamayanlar da vardır. Bazılarına göre o, Bloomsbury'nin 'halsiz hamfendisi'dir; şahane bir münzevi, biri hakkında çıkan olumsuz bir eleştiriren sonra günlerce yataktan çıkmayan… Bazılarına göre ise Sanat Mabedi'nin cansıkıcı ve pek iddialı bir rahibesidir; ustalarına, Arnold Bennet ve H.G. Wells gibi devlere nasıl daha iyi romancı olabilecekleri konusunda akıllar veren, İngiliz romanının biçim ve içeriğini değiştirmeye kalkışan, onu kiremitten, sıvadan, iş anlaşmalarıyla banka hesaplarından arındırıp soldurmaya yeltenen bir fildişi kule esteti. Bir de çok yakın arkadaşlarını eğlendirmek için kendi yarattığı bir resim var; soysop sahibi boş kafalı kadınlara dalkavukluk eden, hiç duraksamaksızın ya da pişmanlık duymaksızın, belki Galler Prensi gelecek diye onlardan birinin davetine gitmeyi yeğleyen, bu arada da Albert Einstein'la tanışma fırsatını kaçırdığından gülerek söz eden büyük burjuva züppesi Virginia Woolf. Günlükleriyle mektuplarında çeşitli enstantanelerden oluşan bir albüm bırakmıştır bize. Bize bıraktığı resimler arasında zihni son derece berrak bir deneme yazarı da var: Shakespeare'in hayali kızkardeşi Judith'le söyleşir, bu yetenekli kadının neden oyunlar yazıp, soneler kaleme almadığını anlamaya çalışır. Ve de kocası Leonard'ın beş ciltlik otobiyografisinde çektiği enstantaneler var. Burada Virginia bir akıl hastasıdır, Leodnard ise onun hastabakıcısı ve psikiyatrı; onu Londra'nın hırgüründen, dostlarının taleplerinden korumaya hazırdır, her zaman tetikte, onun deliliklerine karşı savaş açma gayretiyle dopdoludur; ama Virginia'nın ceplerine ağır taşlar doldurup , Sussex'deki yazlık evlerinin yakınlarındaki Ouse nehrinde boğularak intihar etmesini önleyemez. Virginia Woolf okurlarına karşı onca dürüst olduğu için, bütün bu resimler bir arada varolur. Dili, her türlü perdelemeyi yarar, kendisine gizlenecek bir yer bulma konusunda her türlü çabaya karşı koyar. Sözcükleri keskindir, yağları, fazlalıkları atar, açığa çıkan kas, sinir, kemiktir. Biyografik denemelerinde, günlükleriyle mektuplarında hekim kendisidir, kendi kendisini ameliyat eder, başkalarının rüküşlüklerini sıyırır atar. Dürüstlüğü nedeniyledir ki, Virginia Woolf'u çağdaşlarımızın birçoğundan, perdelerinin gerisine gizlenmiş, ara sıra hava tahmini yapmak üzere ortaya çıkan komşularımızdan, dünkü televizyon programında birbirlerine saldıran yılan dilli meslektaşlarımızdan, bizi gazete makalelerinden derlenmiş bayat kırıntılarla beslemeye çalışan akrabalarımızdan daha iyi tanıyoruz. Bunların aksine Virginia Woolf, zamanımızı hiç boşa harcamaz. Düşünceleri yenidir ve sadece onundur. Kanatlarını pencereye vuran bir güveti, bir duvarı ağır ağır tırmanan bir sümüklüböceğin izini ya da esrarengiz, resmi bir arabanın sıkışık Londra trafiği içinden yılan gibi süzülüşünü betimlerken, o anın capcanlı farkındadır; uçucu, kaçıcı olanı yakalayıp ele geçirmeye çalışmaktadır, saçmasapan bir çift gri eldivendeki, ya da iyi hazırlanmış bir aile sofrasındaki zaman ötesi unsuru ayırdedebilir. Bir deniz feneridir o, kabarmış denizlerde yönümüzü bulmamıza yardım eden bir işaret feneri; yaşamlarımızı ışıtır, geçmişi kavramamızı, şimdinin sınırlarınızı daha iyi anlamamızı sağlar. 1941'de, ölümünden sonra, arkadaşı E.M. Forster ondaki göz kamaştırıcı çeşitliliği şu benzetmeyle özetlemiştir: '. Bakımlı bir bahçenin tarhında -esoterik edebiyatın tarhında- boy atması beklenen bir bitki ki, köklerini itiyor, çıkıyor, her yerde boy veriyor, girişteki yolun çakıllarını delip geçiyor, hatta mutfak avlusunun taşlarının bile. Her şeyle ilgilenirdi, yaşı artıkça ilgilendiği şeylerin sayısı da arttı, hayatı merak ederdi; hem sertti de, duyarlı ama sert.' NOT:www.biyografi.net adresinden alınmıştır. __________________
hiç birşey hissetmiyorum artık tüm duygularımı vestiyere bıraktım ruhsuz burjuvalar gibi et parçası gibi maskemi takıp dans ederim... |
|
| #2 | |
Dergi Felsefe Sorumlusu ![]() Giriş Tarihi: Sep 2006 Ülke / Şehir: yerküre
Mesajlar: 1,781
| EĞİTİMİ Virginia'nın babası 1832'de, Kraliçe Victoria'nın İngiltere tahtına çıkmasından beş yıl önce dünyaya gelmişti. O zamanlar genç kadınlar erkeklerin süsü olmak üzere eğitilirlerdi; az çok müzik, dans, şarkı ve resim bilirler, ata binerlerdi. En iyi okullarda üniversitelerde öğrenim görmek oğullara tanınan bir haktı, kızlara değil. Ebeveynler oğullarını seve seve destekler, önce yatılı okullarda, sonra da Oxfrod ve Cambrige'de okumaları için para verirlerdi. Onları, şu ya da bu burs için yarışmak ya da devlet hizmeti veya serbest mesleklerden birinde kendilerine parlak bir kariyer yapmak konusunda yüreklendirirlerdi. Virginia'nın annesi için kadın doğasının en yüksek ifadesi, başkalarına, kocasına, çocuklarına ve kendisi kadar şanslı olmayan insanlara hizmet etmekti. Cornwall St. Ives'da geçirilen yazların kurmaca ama temelde otobiyografik bir anlatımı olan To the Lighthouse'da (Deniz Feneri), Virginia, Mrs. Ramsay karakterinde annesinin bir portresini çizer. Mrs. Ramsay'ın günleri birbirine iliştirilmiş yararlı ve hayırlı işlerden oluşan bir zincirdir; genç, ukala bir akademsiyenin tepetaklak olmuş kendine güvenini yerine getirmek; oğullarından birinin babasına karşı olan öfkesinin yatışmasına yardımcı olmak; genç bir çifti birleştirerek çöpçatanlık sanatına katkıda bulunmak; deniz fenerindeki, kalça kemiği veremine yakalanmış küçük oğlana çorap örmek; kocasına her an 'çalışmalarının birinci sınıf olduğunu, konusunda ileri gelenlerin onun katkılarına çok değer vediklerini' söyleyerek güven vermek. Virginia'nın annesinin yazdığı tek kitap olan 'Hasta Odaları İçin Notlar', ekmek kırıntılarının yol açtığı felaketleri, yıllar sonra kızının yazısında görülecek zeka ve incelikle çok büyük benzerlikler taşıyan bir üslüpla anlatır. Julia Stephen, yatalakların karşılaştığı bu ızdırap veren sorunu incelemeyi ihmal ettikleri için bilim adamlarının kulağını çeker. Düşman, ekmek kırıntılarıdır! Onları yenmek için, patates tarlasından bir böcek sürüsünü söküp atar gibi, kırıntıları da hasta yataklarından atmak için geniş çaplı bir sefere çıkılmasını önerir. Yazısı hafif ve eğlendiricidir. Ne var ki Julia Stephen kızlarının kendilerini yaşamları boyu hizmet etmeye adamalarını isterken son derece ciddidir. Kadın doğasının en soylu ifadesini başkalarına hizmet ederken bulduğuna gönülden inanmaktadır. Virginia'nın kendini adadığı meslekse yazmaktı. 1931'de meslek sahibi bir grup kadının önünde yazarlık ve eleştirmenlik kariyeri hakkında konuşurken, bir zamanlar her saygıdeğer Viktorya dönemi evinde ikamet eden 'Melek'in çıkardığı özel sorunlardan sözetti. Bu Melek, İngiliz toplumunun kurumlarının önerdiği kadınlık idealiydi; İmparatorluğun, Sömürgelerin, Kraliçe Victoria'nın ve Alfred Lord Tennyson'ın, ayrıca palazlanmakta olan orta sınıfların da katkısı vardı. Virginia'nın, dergi ve gazetelerde erkeklerin yazdığı kitaplar hakkında eleştiri yazıları yazmaya başladığında, Melek ona her şeyden önce erkekleri hoşnut etmeyi öğütledi: 'anlayışlı ol; sevecen ol; iltifat et' Virginia'ya kendine ait görüşleri yokmuş gibi davranması öğütlendi. Son olarak, bir de Melek 'erden ol' öğüdünü verdi. Kendine ait geliri olduğu için Virginia, Meleğin sözünü dinleyip de okurlarına yalanlar söyleme gereğini hissetmedi. Meleğin öğüdünü takmamaktan da ileri gitti. Virginia, kendisini dinlemeye gelenlere, Meleğe şöyle bir döndüğünü, onu gırtlağından yakalayıp oracıkta boğduğunu söyledi. Eğer mahkemeye çıkarılır da bu hayali yaratığı öldürmekle suçlanırsa, savunmasını meşru müdafaa fikri üzerine kuracaktı. Aksi halde, Melek sayısız kadın yazar, ressam ve besteciyi öldürdüğü gibi Virginia Woolf'un da öldürecekti. Virginia'nın çağdışı kadınların otobiyografilerinde, onların kendi meslek yaşamlarını kurmak için ne çok engeli yenmek zorunda kaldıklarından söz edilir. Virginia'nın, Viktorya İngilteresi'nde kadınları, Oxford'la Cambridge'ı meydana getiren üniversitelere yazılmaktan alıkoyan genel kabul görmüş kuralara çok öfkelenirdi. 'Kedine Ait Bir Oda'da 'Oxbridge' çayırlarında geçen bir olay tasarlar. Cambridge'dedir, kadınları kabul eden Newnham'la Girton benzeri iki okulu andıran 'Fernham' adını verdiği bir yerde yapacağı konuşmayı düşünmektedir. Düşüncelere dalmış bir halde, çimenlik bir alandan geçmektedir ki, üniversite bekçisi, bir 'mübaşir', arkasından koşarak gelir. 'Kadındım. Burası çimdi; şurası da yol. Sadece erkek öğrenciler ve bilim adamları ayak basabilirdi buraya; benim yerim çakıllardı'. Kütüphanenin kapısında bir kere daha geri çevrilir. Orada nöbet tutan sevimli, yaşlı bir beyefendi onu içeri sokmama emri almıştır. Kadınlar, yanlarında ancak üniversitenin erkek öğrencilerinden biri olduğu takdirde kütüphaneye alınabilirler. Fernham'da okuyan kadınlar için hazırlanan yemekler de alçaltıcıdır. Yemek, süssüz bir kapta sunulan et suyuyla başlar. Dana eti, sebze ve patatesten oluşan ana yemek kadar, tatlı olarak verilen eriklerle sütlaç da herhangi bir yaratıcılık belirtisi taşımaz. Yemek yiyenler, aralarında şarap sürahi yerine, bir sürahi dolusu su dolaştırırlar. Virginia bu tür yemeklerin genç kadın öğrenciler üzerindeki etkisini şöyle dile getirir: 'İnsan yemek yememişse, iyi de düşünemez, sevişemez, uyuyamaz'. Bu sırada, Oxbridge yemekhanesinde delikanlılar gayet lezzetli bir somon balığını ya da bembeyaz krema sosuyla kaplanmış bir dilbalığını veya tombul, çıtır çıtır bir keklik, yanında birer metelik inceliğinde ama yumuşacık, tereyağda kızarmış, patates dilimlerini götürmektedirler. Leslie Stephen'ın kızı Virginia'nın aldığı eğitim, 'Kendine Ait Bir Oda'daki Fernham'lı öğrencilerin aldıklarından çok daha az yoksunluklarla doluydu. Yatılı okuldan eve gidip gelen ağabeyi Thoby'den Homeros okumanın ne kadar zevkli olduğunu duyan ve zaten Latince öğrenmekte olan Virginia, Yunanca özel ders almak ister ve alır da. Dahası, babası zekasına ve edebiyata olan ilgisine saygı duyar. Leslie Stephen, Virginia'nın dokuzuncu yaş gününde karısına gurula 'tıpkı bana benziyor' demiştir. 15 yaşındayken Virginia, babasının kütüphanesinden istediği kitabı alıp okumakta özgürdü. Bu özgürlüğü tanımanın yanı sıra, babası onun zekasına olan güvenini gösteren bazı kitaplar da seçti Virginia için; Froude'ın Carlyle'I, Creighton'ın Kraliçe Elizabeth'I, James Russel Lowell'in Şiirler'I, Macauley'in Tarih'I, Carlyle'in Fransız Devrimi, Arnold'ın Roma Tarihi, kendisinin yazdığı, dostu Henry Fawcett'in biyografisi ve birçok diğerleri. Anlaşmışlardı, bu kitapları babasıyla tartışacaklardı. Babasının okuma konusunda verdiği tek öğüt de sağlamdı: 'Bak canım, okumaya değerse, iki kere okumaya da değer' Onu her kitabın erdemleri hakkında fikir belirtme konusunda yüreklendirdi. Kurmaca kişi ve olayları olduğu kadar gündelik yaşamdan alınma olayları da tartışırken, bencilce, uyduruk görüşlerle etik değerlerin süzgecinde geçmiş olanlar arasında ayrım gözetmeyi öğrendi Virginia. Örneğin babasının tanıdığı olan bir hanım, Cornwall gezisi boyunca yağmurlu geçen havadan yakınmıştı. Leslie Stephen kendisini hiçbir zaman demokrat addetmemişti. Gene de bu keyfi kaçmış gezgine üzülmekten çok, fazla yağmurun zavallı çiftçinin mahsülüne zarar verebileceğini düşünerek üzüldü. Kadının hoşuna gitmeyeceğini bilse de bu görüşlerini açıkça söylemekten çekinmedi. Leslie Stephen, yazdıklarına tepkiler gelsin, geleneksel değerlere meydan okunsun, çokça değer verilmiş yazarların değeri yeniden saptansın, bunlara da hazırdı sonraları Virginia Woolf'un deneme ve eleştiri yazılarında da görülecek özelliklerdi bunlar. Eğitiminin bir parçası olmak üzere Virginia'ya sevdiği şeyleri okumasını öğütledi, sırf sevdiği için hem de. Ona zevk vermeyen bir kitaba hayran olurmuş gibi yapmasındı. Bunlar basit okuma sanatı dersleriydi. Yazma sanatı dersleri de aynı derecede kısaydı. Ona mümkün olduğunca az sözcük kullanmasını, anlaşılır yazmasını, söylemek istediği kadarını yazmasını öğütledi, daha fazla değil. Geri kalanını sen kendin öğreneceksin, dedi. Eleştirmen olarak ise, yazarlara yaşam boyu kendisinin de uymaya çalıştığı bir öğüt vermiştir; yazar kendisi olma cesaretine sahip olmalıdır. Ünlü bir üniversiteye gitmemekle Virginia, çağdaşlarıyla yarışmak, bütün yazarların yüzleşmesi gerekli mücadele için kendini pekiştirmek fırsatlarından da yoksun kalmıştı. Gene de evde gördüğü teşvik, dikkat ve saygıyla İngiltere'nin en seçkin edebiyatçısıyla edebiyat çalışmaktan gelen eğitim bunları rahatça karşılıyordu. Zaten ne babası ne de kendisi üniversitede görülen eğitime pek güvenmemişlerdi. Babası Clark derslerinden ilkini verdikten sonra, derse gelenlerin, anlattıkları iki, üç kitap okuyarak da öğrenebileceklerini, bunun da derslerde harcadıkları zamanın ancak yarısını alacağı sonucuna varmıştı. Başarılı bir yazar olduktan sonra Virginia Woolf, çoğu -orta karar- öğretmenin, kimseye eleştirisel gözle okumayı öğretemeyeceklerini düşündüğünü söylemiştir. Shakespeare okumanın yolu, diyordu, onun oyunlarının iyi, ucuz bir basımını almak, sonra oturup okumaktır. Okur Hamlet'i anlamakta zorluk çekiyorsa, onu tanımalıydı, eve çaya çağırmalı, onunla biraz vakit geçirmeliydi. Başkalarından yazmayı öğrenmenin mümkün olduğundan da kuşkuluydu. Babasının dersleri kısa, basit ve yararlı olmuştu. Gerisini yazar adayına bırakmak en iyisiydi Virginia, yaşıtı öğrencilerle karşılaşma, onlarla yüzyüze gelip tartışma fırsatı bulamamıştı. Önce Kensington'daki Hyde Park 22 No'da, daha sonra da Bloomsbury Garden Meydanı 46 No'daki yeni evlerinde, ağabeylerinin ve kızkardeşinin arkadaşlarıyla tanışmaya başlayınca eğitimindeki bu açığı da kapattı. NOT:www.biyografi.net adresinden alınmıştır. __________________
hiç birşey hissetmiyorum artık tüm duygularımı vestiyere bıraktım ruhsuz burjuvalar gibi et parçası gibi maskemi takıp dans ederim... |
|
| #3 | |
Dergi Felsefe Sorumlusu ![]() Giriş Tarihi: Sep 2006 Ülke / Şehir: yerküre
Mesajlar: 1,781
| SON YILLARI Virginia Woolf'un intiharı bizi bir bilmeceyle karşı karşıya bırakır; etrafı kendisini seven dost ve akrabalarla çevrili başarılı bir yazar ve eleştirmen neden intihar eder? Yaşamını ona adamış, onu korumaya, her gereksinimini karşılamaya uğraşan bir kocası olan bir kadın neden canına kıyar? Frued'a göre iş ve aşk, yaşamındaki en önemli iki etkinliktir. Virginia her iki alanda da şanslı görünüyordu. Çok disiplinli, üretken bir yazardı. Her sabah üç saat yazı yazardı. Öğle yemeğinden sonra sanatının daha az zahmet gerektiren yanlarıyla uğraşıyordu; kitapların ya da yayınlanacak makalelerin provalarını okumak ya da sabah elle yazılmış sayfaları gözden geçirip daktiloya çekmek gibi. Eserleri ona ün ve saygınlık getirdi. Kitapları nedeniyle, Başbakan 1935'te, o zamanlar kadınlara pek az tanınan bir saygı gösterisi niteliğinde olmak üzere, onu Kraliyet Onur Nişanı listesine önermeye hazırdı. Öneriyi reddetti Virginia, böyle ödüllere 'düpedüz saçmalık' diyordu, Üç Guinea'da bunlarla çok alay etti. 1930'larda Virginia Woolf'un romanları uluslararası ün kazanmış durumdaydı. 1937'de de Yıllar (The Years) kısa zamanda Amerika'da bestseller listesinin tepesine tırmandı. Romanları Atlantik'in iki yakasında da dergilerin ilk sayfalarında tanıtılıyordu. Satışlarını sürdürmeye can atan Amerikalı editörler, onun kısa hikayelerini ve denemelerini satın almak için parlak tekliflerde bulunuyorlardı. Virginia'nın gururu, İngiliz tarihçi Edward Gibbon'ın doğumunun yüzüncü yılı dolayısıyla yazdığı makalenin Maynard Keynes tarafından övülmesiyle, haddinden fazla okşanmıştı. Keynes bu yazının Gibbon hakkında yazılmış başka denemelerden kat kat başarılı olduğunu söylemişti. Virginia'nın evlilik yaşamı Leonard'ın koca olarak davranışmalarıyla ilgili skandal ya da dedikodularla da gölgelenmiyordu. Leonard dikkatli ve her zaman cansiperane bir kocaydı, onu dostlarının müdahalesinden korur, kaldıramayacağı sosyal angajmanları püskürtür, hatta zaman zaman moralini ve çalışma gücünü ayakta tutabilmesi için yalan bile söylerdi. Eski Bloomsbury'den insanlarla görüşmeyi, The Memoir Club'ın (Anılar Derneği) toplantılarında eski sıkı dostlukları tazelemeyi seviyordu Virginia. Buna ilaveten, artık evden ayrılıp kendi yaşamlarını kuracak yaşa gelmiş kız ve erkek yeğenlerde ona gönül maceralarını ya da yeni başladıkları meslek hayatlarında karşılaştıkları zorlukları anlatarak Charleston ve Monks House'daki aile ziyaretlerini şenlendiriyorlardı. Yaşamı zengin, derin, bazen taşma derecesinde doluydu. Daha yakından bakılacak ve kendi bakış açısından değerlendirilecek olursa yaşamının son yıllarında karanlık köşe bucaklar, üzüntü hatta umarsızlık nedenleri olduğu görülür. İspanya İç Savaşına gönüllü ambulans şöförü olarak katılan yeğeni Jullian Bell bu savaşta ölür. Ölümü herkesi özellikle de annesini perişan eder. Yıkılan Vanessa günlerce yataktan çıkamaz. Virginia Londra'da onun başucunda oturur, acısını hafifletmeye, gereksinimlerini karşılamaya, onu yeniden gündelik yaşamın rutinine döndürmeye çalışır. Eski dostları ölümüştür; Lytton Strachey, Roger Fry, Hyde Park Gate'deki evde ona Yunanca öğreten Janet Case, bir zamanlar Garsington Köşkü'nde ve Gower Sokağı'ndaki salonlarına devam ettiği Lady Ottoline Morrell. Bu iki kadının ölüm yazılarını Times gazetesi için kaleme alan Virginia Woolf Olur. 1939'da, II. Dünya Savaşı'nın başlamasından hemen sonra, intihar Virginia'nın çok düşündüğü bir konudur. Bir Yahudi olarak Leonard, Nazi tehlikesinden Virginia oranla daha derinden etkilenmiştir. Savaşın patlak vermesini beklerken, yaşamını 'insanın kötü, isimsiz bir dehşetten kaçmaya çalıştığı o kabuslardan biri'ne benzetir. Britanya savaşı başladıktan sonra, Ouse vadisinin üzerinde yapılan hava çatışmalarını seyrettikleri sıralar savaş artık iyice kapılarına gelmiş dayanmıştır. Londra'da Luftwaffe'nin hava saldırıları evlerinin bir bölümüyle The Hogarth Press'in Tavistock Meydanı ve Mecklenburgh Meydanındaki bürosunu yerle bir eder. Woolf'lar bazıları Virginia'nın babasının kütüphanesinden kalma, bazıları Leonard'la evlilikleri boyunca biriktirdikleri, kimileri de The Hogarth Press tarafından basılmış binlerce kitabı kurtarmayı başarırlar. Bunların çoğunu Monks House'e taşıdılar, orada bu kitaplar karmakarışık, dengesi bozuldu bozulacak kuleler halinde masaların, iskemlelerin üzerinde durdu. Dana derisi kaplı cilt cilt Fransız ve İngiliz klasikler, şimdi kir pas içinde yerinden yurdundan olmuş göçmenler gibi ortalıkta bekleşiyordu. Evdeki bu dağınıklık ne Leonard'ın ne de Virginia'nın sinirlerine iyi gelmedi. Erkek kardeşi Adrian 'Hitler'in acımasızlığına boyun eğmektense intihar edeceğine' karar verdi. Doktor olduğu için elinin altında öldürücü dozda zehir vardı, bunları gerekirse Leonard ve Virginia'yanın da kullanabileceğini söyledi. Savaşın iyice gelip kapılarına dayandığını düşünmelerine koşut olarak, Woof'lar garajın kapısı kapayıp, intihar etmekten söz eder oldular. Ama biraz düşününce Virginia ölmek istemediğine karar verdi, güncesine şunları yazdı: 'Sonumun garaj olmasını istemiyorum. Daha on yıl yaşayıp kitabımı yazmak istiyorum...' Anlaşılan o ki, onu savaştan da daha çok etkileyen yazdıklarının gerçek değerini tartmaktaki kararsızlığıydı. Birçokları gibi onun yaşamını da tüzel felaketlerden çok özel sorunlar sarsıyordu. 'Şapkasını iğneleyen yaşlı bir kadın' diye yazar, savaşın bütün gürültü patırtısından' daha gerçektir. Kitaplar hakkında duyduğu kuşkuların, II. Dünya Savaşı'ndan da öncesine rastlayan uzun bir geçmişi vardı. 1936'da Yıllar'ı yeniden gözden geçirirken dğerlendirme ibresinin deli gibi ileri geri gittiği görülür; bir gün, romanı 'etkisiz bir laf salatası... alacakaranlık dedikodusu... kendi yeteneksizliğimi böylesine sergilemek' olarak nitelendirir. Ertesi sabah yine aynı romana dalar, fikrini değiştirir. Bir gecede kitap 'dolu, kıpır kıpır, canlı bir kitap... bu kitapta iş var bence' olmuştur. Üzerinden iki ay geçtikten sonra 'tam bir fiyasko'dur, ardından da şu sözler gelir 'Dün romanı gene okudum, büyük sıçramalar ona büyük bir acı verir, dengesi bozuldu bozulacak kitap kulelerinin sarstığı bir kendine güveni, daha da sarsar. Cesaret, Virginia'nın en hayran olduğu erdemdi. Bir yazarın sözcükleri ardarda dizmesi için gereken kendine güvene sahip olmadığı halde yazmayı sürdürmekle kendisi en büyük cesaret örneğini verdi. 'Başı... hala kıvrım kıvrık sinirken' yazmayı sürdürmek için bir hasta programı hazırladı kendine; öğle yemeğinden sonra dinlenme ve 'sadece gözünün kapağıyla okuma'. Tek bir yanlış adım, 'doludizgin umarsızlık, kendini tutamayıp uçma ve bütün o tanıdık perişanlık' anlamına geliyordu. 26 Şubat 1941'de Perde Arası'nı bitirdi ve müsveddeyi Leonard'a verdi. Leonard kitaba bayıldı, hemen basmalarını önerdi. Virginia bu son romanı yazarken ızdırap çekmemişti; tam tersine her bir sayfasını yazmaktan tat almıştı. Okuduktan sonra hoşnutluğu kayboldu. Son düşüncesi kitabın epey bir gözden geçirilmeye ihtiyacı olduğuydu. Yargısındaki bu kayma, Yıllar hakkındaki eleştirel değerlendirmelerinin gelgitini hatırlatıyordu. 'Bu sözüm ona romanı' yayımlamanın bir hata olacağını, onun çok 'zayıf ve kabataslak' olduğunu düşünüyordu artık. 1941 Martında, intihar ettiği ay, Virginia güncesini, sadece iki defa yazmıştır; ikisinde de dolaylı ya da dolaysız, bir intihar olasılığından söz edilmez. İntihar planını ne zaman kurduğu bilinmiyor. Sessizliğini anlayabiliyoruz. Ciddi olarak intihar etmeyi düşünenler bunu başkalarına pek söylemezler. Çünkü söyledikleri kişi ya onları bundan vazgeçirmeye çalışır ya da planlarını gerçekleştirmemelerini sağlamak için önlemler alır. Yaşamının son on günündeki olaylar dizisi eksiksiz olarak saptanamamıştır. Bu son günleri yeniden kurarken Loenard, 18 Mart günü onun sulama çayılarında yaptığı gezintiden iliklerine kadar ıslanmış olarak döndüğünü görünce 'korkunç bir huzursuzluğa kapıldığını yazar. Hendeklerden birinin kenarında ayağı kayıp, suya sarılmış göründüğü düşünür. Kayma hikayesi tamamiyle akla yakındır, çünkü son dört yıl içinde ayrı ayrı iki suya düşme olayı daha yaşamıştır. Bu olaydan sonra Leonard, Virginia'nın ağır bir depresyona girmiş göründüğünü, yazar. 20 Martta Virginia, Vanessa'dan iyi niyetli ama gene de düşüncesiz bir mektup almıştır. Vanessa mektupta Virginia'ya yeniden hastalanmamaya çalışmasını öğütlemekte, böylece ona kendine hakim olabileceğini, geçireceği bir sinirsel rahatsızlığın hem Leonard hem de Vanessa açısından ne büyük bir külfet olacağını hesaba katarak kendini tutabileceğini ima etmektedir. Kızkardeşi katı bir soru sorar ona 'ne yaparız işgal edildiğimizde, eğer sen kendine bakamayacak durumda olursan...' Virginia'ya aklını başına toplamasını söyledikten sonra Vanessa mektubuna şöyle laf olsun gibilerinden, 'bir ara telefon edip, hatırını soracağını' söyleyerek son verir. Leonard ve Vanessa'ya yazdığı ayrı ayrı intahar mektuplarında Virginia, yeniden sesler duyduğunu, çalışması üzerinde yoğunlaşamadığını söyler. Leonard'ı mutsuz ettiğine inanmıştır. Leonard ona bakma zahmeti olmaksızın işlerini daha iyi yapabilecektir. Son yargısı 'senin yaşamını berbat etmeye devam edemem'dir. 28 Mart Cuma günü, Leonard, Monks House'da bahçeyle uğraşmaktaydı. Virginia yürüyüşe çıktı. Leonard onunla birlikte öğle yemeği yemek için eve girdiğinde şöminenin üzerinde intihar mektubunu buldu. Okuduktan sonra deli gibi Ouse ırmağının kıyısına koştu, çayırlarda dört dönerek Virginia'yı aradı. Çok geç kalmıştı. Virginia o sabah bir şey yazamamıştı. Leonard'ın önerisine uyarak hizmetçiye Leonard'ın odasını toplamakta yardım etmeye çalıştı. Çok geçmeden bundan yoruldu ve odayı terketti. Daha sonraları, 11:30 sıralarında, hizmetçi onun mantosunu ve bastonunu alıp evin çevresinden uzaklaştığını gördü. Irmağa varınca bastonunu kıyıya uzattı, ceketinin ceplerini büyük taşlarla doldurarak suya girdi. Üç hafta sonra çayırlıkta oynayan çocuklar ırmağın altlarına rastlayan yerde cesedini buldular. Leonard, onun cesedini yaktırdıktan sonra küllerini Monks House'daki bahçeye, büyük karaağaçlardan birinin altına gömdü. Mezar taşındaki yazıt, Dalgalar'ın son cümlesidir: 'Kendimi sana doğru savuracağım, yenilmeksizin ve boyun eğmeden, ey ölüm!' NOT:www.biyografi.net adresinden alınmıştır. __________________
hiç birşey hissetmiyorum artık tüm duygularımı vestiyere bıraktım ruhsuz burjuvalar gibi et parçası gibi maskemi takıp dans ederim... |
|
| #4 | |
Dergi Felsefe Sorumlusu ![]() Giriş Tarihi: Sep 2006 Ülke / Şehir: yerküre
Mesajlar: 1,781
| Virginia Woolf ve kitapları hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Kadınların kendilerine ait bir odaları olması gerçekten gerekli midir? __________________
hiç birşey hissetmiyorum artık tüm duygularımı vestiyere bıraktım ruhsuz burjuvalar gibi et parçası gibi maskemi takıp dans ederim... |
|
| #5 | |
![]() Giriş Tarihi: Oct 2006
Mesajlar: 2,344
| Aynali bir makyaj masasi olan kadinlardandan daha cok, kendine ait bir odasi olan kadinlar gerekli bu dünyaya. (buradan makyaj karsiti oldugum anlasilmasin ama. benimki de abartili bir idealizm oldu belki )__________________
"Milliyetcilik bizim igrenc günahimizdir." E.Fromm |
|
| #6 | |
Dergi Felsefe Sorumlusu ![]() Giriş Tarihi: Sep 2006 Ülke / Şehir: yerküre
Mesajlar: 1,781
| Hayır sn. aksana bir kadın olarak benim hayalimde sizinkine benzer hiç merak etmeyin.Erkekler ne der diye düşünmeden yazmalı,kendimize ait odamızda... __________________
hiç birşey hissetmiyorum artık tüm duygularımı vestiyere bıraktım ruhsuz burjuvalar gibi et parçası gibi maskemi takıp dans ederim... |
|
| #7 | |
Forumdan Uzaklaştırılmış
Giriş Tarihi: May 2006
Mesajlar: 458
| Kadınlar yüzyıllarca erkekleri olduğundan daha büyük göstermeye yarayan ayna görevini görmüşlerdir. Virginia Wolf Sayın aksana doğru söylemiş aslında bugün bir çok kadının kendine ait odası ya da o odada kendine ait mutlaka bir köşesi vardır belki sorun o köşeyi neyle doldurduğu kadar o köşeye ya da odaya sahip olabilmesi için bunu bir lutuf ya da izinle başarmaktan vazgeçmesidir. Bu gün kadın ya biri ya öteki olmak zorunda bırakılıyor ya bütün kadınsı özelliklerinden sıcaklığından sıyrılmış adeta erkekleşmiş- çünkü erkelerin bir kadının başarısını ve özgürlüğünü kabul edebilmeleri için buna ihtiyaçları var- ya da kadın olmanın o bütün *nimetlerinden* gizli gizli yararlanan bunu erkekleri alt etmek için asla açık açık toplumla sürtüşmeye girmeden iş bilen kadın modeli. Bu iki modelden sıyrılıp kendine özgü bir yaşam kurmak düşünce oluşturmak isteyen kadınların derdidir '' kendine ait bir oda '' paylaşılmaktan, bölünmekten sürekli vermekten kendine ait hiç bir şeyi kalmayan kadının derdidir ''kendine ait bir o da kendine ait bir yaşam alanı''. |
|
| #8 | |
Dergi Felsefe Sorumlusu ![]() Giriş Tarihi: Sep 2006 Ülke / Şehir: yerküre
Mesajlar: 1,781
| Yazan kadınlar hepinizin kendine ait bir odası var herhalde ve erkeklerin dünyasında rahatça yazabiliyorsunuz, kimse yazmadığına göre??? __________________
hiç birşey hissetmiyorum artık tüm duygularımı vestiyere bıraktım ruhsuz burjuvalar gibi et parçası gibi maskemi takıp dans ederim... |
|
![]() |
| Şimdi Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
|
|