Yazıyaz Forum RSS beslemesi

Bu nedir?
 

 

"Seviyenin olmadığı bir yerde ne özgür düşünce, ne de demokratik bir ortam oluşabilir."

Lütfen forum kurallarını okuyunuz.



Geri Dön Yazıyaz Forum > Edebiyat > Öykü ve Denemeleriniz

Üye OlSık SorulanlarÜye Listesi Takvim Arama Yeni Mesajlar Forumları Okundu İşaretle

Yitip giden bir sevdanın tek şahidi: Sandalyeler...

/

konusu ne, nedir, nasıl, kim, kimdir, nasıldır? - Öykü - Deneme Çalışmalarınız...


Cevapla
 
Konu Araçları
Eski05-01-07, 15:07  #1
usagi
Yazar Adayı
 
Giriş Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5
Yitip giden bir sevdanın tek şahidi: Sandalyeler...



Büyük şehrin kuytu köşelerine gizlenmeyi ustaca başarmış bi kafe… Dekor sağlam… 70’lerin büyülü, ve nedense filmlerdeki gibi siyah-beyaz’dan öte düşünülemeyen alemine meraklıysanız, aslında ilk görüşte dikkatinizi çekecek bir mekan… Mobilyalar o dönemin modasına ait, duvarlarda o yılların meşhur filmlerinin artistleri ile beraber afişleri… Kulağınıza uzaktan çalınan, eski bir gramofondan gelmekte olduğu belli olan, cızırtılı ama sizi özlediğiniz uzaklara götüren tanıdık bir melodi…

Kalabalık değil her zamanki gibi… Kalabalıklardan sıkılanların her daim güvenle sığınabilecekleri uğrak yeri… Vakit akşamüstü… Tatlı bi kızıllık kaplamış göğü, güneş gitmeden önce… Her ne kadar konuklarını büyük bi hasretle beklese de diğer masalar, yalnızca tek bi masa dolu bugün…

Genç bir çift… Birbirlerinin varlığından dahi bihaber sanki… Birbirlerinin gözleri yerine, uzaklara, göğün kızıllığına kaptırmışlar kendilerini… Kızın gözlerinden yanağına süzülen bir damla yaş… Karşısındaki gencin ise kapalı gözleri, ve arada bir titreyen dudaklarından başka hiçbir şeyleri yok hayat belirtisine dair…

Arada bir dudaklara götürülen ince belli bardaktaki tavşan kanı çaylar…

Havada kaybolan tek gürültü, taş plaktan duyulan şarkılar…

Genç kız aniden siliyor gözyaşlarını… Toparlıyor kendini… Kolunu kaldırıyor, insanda dokunsa kopacakmış izlenimi veren o ince ve zarif parmaklı elini çocuğun yanağına götürüyor, tutuyor, ve çeviriyor kendine… Çocuk, büyük bir şefkatle bakıyor kızın gözlerine… Parmağını kızın dudaklarına götürüyor, konuşturtmuyor… Kız çantasını alıyor, ayağa kalkıyor… Camdan hafifçe sızan rüzgarda dalgalanan elbisesiyle, şalını atıyor omuzlarına, ve son defa bakıyor ardına doğru… Eli dudaklarında, hıçkırıklarına güçlükle mani olduğu belli… Bir kez daha arkasına bakmadan, bakmaya cesaret edemeden terk ediyor orayı…

Çocuk ceketinin cebini yokluyor, bulduğu sigara paketinden bi cigara çıkarıyor, götürüyor dudaklarına… Yakıyor hemen, ve derin, adeta sigarayı olduğu gibi içine çekmek istercesine bir nefes alıyor ciğerlerine, ve üflüyor boşluğa doğru… Sigarayı neden bu kadar şevkle içtiğini, sevdiğini düşünüyor… Acı bir tebessüm beliriyor dudaklarında… Her nefeste sanki genç kızı hissediyor çünkü ciğerlerine dolan hava niyetine… Zehir yerine o dolanıyor damarlarında, onu çekiyor adeta içine…

Sonra kinle kültablasına bastırıyor sigarayı… Başını ellerinin arasına saklıyor, ve hıçkıra hıçkıra, çocuklar gibi ağlamaya başlıyor…

İşte o anda karşısındaki, kızın kokusu sinmiş kahverengi, ahşap, ufak tefek sandalye çocuk farkına bile varmadan fısıldamaya başlıyor söyleyeceklerini…

-Ağla genç adam, ağla… Utanmadan, sıkılmadan ağla… Ağlamak, insanoğlunun henüz gizini çözemediği en büyük erdemdir… Ve şunu bil ki, en kutsal gözyaşları önce Tanrı, sonra ana, sonra da yar için akıtılan gözyaşlarıdır… Çünkü bir insanın doğduğu andan itibaren kendine ait olan, tek mirasçısı kendi kendisi olan hazinesidir gözyaşları… Kimse onları gelip alamaz, çalamaz, götüremez senden… Sen de ağla en genç adam… Sevgi uğruna gözyaşı dökmeyi unutan insanların arasından sıyrıl da, sen sevgi için ağla… En değerli hazineni bu uğurda paylaş… Paylaş ki, gün olsun en büyük servetler, dünyalara değişmeyeceğin sevgi gelsin seni bulsun, senin olsun…

Çocuk elinin tersiyle kuruluyor gözlerini… Üç-beş kağıt para fırlatıyor masaya… Sonra da kalkıp, çekip gidiyor… Ardında onun da gidişiyle, artık sadece sandalye ve masalara çalınan gramofondan süzülen şarkılarla beraber…

Bu sefer de çocuğun oturduğu sandalye konuşmaya başlıyor kızın sandalyesine doğru:

-İnsanoğlunu anlayamadım ben senelerdir… Bi odun parçasıydım önce… Sonra aldılar beni, sandalye yaptılar, bu hale getirdiler… Güzellik verdiler bana… Önceleri, bana bu güzelliği bahşeden adamı sevdim ben… Ama bi eşya sevemezdi ki bi insanı, onu unutmaya karar verdim. Gün geldi, sattılar beni… Bi gün yine bu masada üstümde biri, öylece sıkıntıdan patlamış yerimde dururken, üstümde oturanın karşısına biri seni çekti, üzerine oturdu sevgili sandalye… Cafedeki bütün sandalyelerden başka, farklı, daha güzel gelmiştin bana; sebebini bilmiyorum… Bi kaç saat geçti, onlar gitti… Yeni müşteriler gelene dek baş başa kaldık, konuştuk senle… Ve ben konuştukça daha çok sevdim seni, bağlandım… Senle konuştukça kendimi buldum sanki… Sende ben’i gördüm…

Yani demem o ki… Ben bu insanları anlamam pirim… Milyarlarca sandalye arasında, oldu ya, buldum ben seni işte… Sevdim de… Elbet vardır şu koca dünyada daha güzel sandalyeler; oturunca insana rahatlık, ferahlık veren, dışı parlak, göz kamaştırıcı sandalyeler… Sadece benim beğeneceklerim değil, senin de benden güzel bulacakların, seveceklerin vardır… Ama ben seni buldum, seni sevdim işte… Kahverengi ahşabının üzerindeki derin izleri üzerinde asaletle taşıyışını, belki doğaüstü bi güzelliğe, albeniye sahip olmasan da, karşındakine verebildiğin samimiyeti sevdim... Bi gün seni karşımda değil de, başka bir masada görsem vallahi kıskançlıktan çılgına dönerim..! Sabah güne seni karşımda görmeden başlarsam, bütün gün huysuzlanırım, üstümde oturana da rahat vermem..! Senle olmaya öyle alışmışım ki, sensiz bu cafeyi düşünemem… Belki de aşkı yanlış biliyor insanlar… Belki de aşk bu benimkisi… Bilmem ki… Yani demem o ki, bu her neyse, ben mutluyum senle… Biz… Biz iyiyiz işte böyle…

Sandalye, bi diğerine sevgiyle, şefkatle bakmış bunun üzerine:

Anlıyorum seni… Ama insanoğlu böyle değil işte… Kimileri ilk görüşte bulma şansını yakalıyor aşkı, kimi buluyor da kıymetini bilemeyip yitiriyor, kimi bulduğunu zannedip senelerce kendini kandırmaktan öteye gidemiyor ve doğru aşkı bulmak için tekrar başlıyor yolculuğuna, kimileri sevip de kavuşamıyor, kimileriyse o kadar şansız oluyor ki asla erişemiyor ona… Sevdiği bi başkası, seveni bi başkası oluyor… En zor olanı da bu olsa gerek…

Ve biliyor musun, bana sorarsan o giden genç kız ve çocuk bu bahsettiğim sonuncusuydu…

Ama bunlar da geçer, unutulur gider… Çünkü eğer yolları bir olmadıysa vardır Takdir-i İlahi’nin bir bildiği… Belki de bahsettiğim üçüncü kategoriye giriyorlardı da, yol yakınken döndüler büyük bir hatanın eşiğinden… Gençler daha… Daha yaşanacak çok günleri, eninde sonunda bulacakları ve tadacakları bi aşkları var…

Senle bana gelince… Evet, ben de severim seni… Hem de dünyalar kadar çok, her şeyden çok severim… Ben de sensiz bi dünya hayal edemem… Ama şunu bil ki, aşk değil bizimkisi… Aşk başka bi şeydir canımın içi… Aşk öyle bi şeydir ki, ilk görüşte farkında olmadan, daha karşındaki tek kelime etmeden, bi şey yapmadan anlarsın ‘‘O’’ kişi olduğunu… Kalbin göğüs kafesini zorlar, titrersin, al al oluverir aniden yanakların… Ve onu çok hem de tarifi olunamayacak bir sevgiyle seversin… Yeri geldiğinde onu kendinden ve sevginden vazgeçecek kadar çok önemsersin, o kadar çok seversin… Onun seni sevmediğini bile bile onu gözünden bile sakınırsın, bi an olsun sevmekten vazgeçemezsin… Onun mutluluğu için dünyayı karşına alırsın… Onun bir damla gözyaşına, sen bin damla gözyaşı akıtırsın… Daha da ötedir ya bu anlattıklarımdan, varsın sen bu kadarını bil, bu kadarını hayal et, bu kadarını düşün aşkın… Çünkü bu anlatmakla değil, hissetmekle içinden çıkılabilecek bi duygudur efendim… Ama sakın ola ki, bizimkisini karıştırmayasın aşk’la… Zaten aşkı da sokmayasın bizim aramıza… Aşk güzel duygudur, hoş duygudur; amma velakin hoş tutulmadığında dellenir, ihtiras, kibir, kavga, gürültü sokar araya… Aşk falan istemem ben senden… Severim ben seni… Sen de beni seversin, bilirim… Biz böyleyiz işte… İyiyiz de… Anladın sen beni… Biz iyiyiz sevgili sandalyeciğim… İyiyiz…

Sandalye yanaşmış diğerinin yanına… Öylece dalmışlar batan güneşin ardından manzaraya…

Ve o günden beridir bi daha hiç aşkı aramamış, bunun üzerine de hiç konuşmamış eşyalar, lal olmuş; ve adlarına ‘cansız’ nesneler denmiş…

Yoksa cansız varlıklara özenip, insanlar da mı yitirdi duygularını… Hadi onlar mazur görülebilir, cansızlar ne de olsa… Ya insanların günde bilmem kaça kere durmaksızın çarpan ‘sol yan’ları… Onu da mı unuttular yoksa?... Onu da mı unutturdu şu hoyratça savrulan ‘bugün’…

O zaman, sol yanları’nı unutmayanlara gelsin bu öykü… Aşk’ın hala var olduğunu, ve bi gün onları sarıp sarmalayacağına inananlara gelsin…
usagi is offline   Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla


Şimdi Bu Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Foruma mesaj değil yazabilirsin
Forumdaki mesajlara değil cevap yazabilirsin
Foruma dosyadeğil ekleyebilirsin
Forumdaki mesajınıdeğil düzeltebilirsin.

vB KoduAçık
Smilies Açık
[IMG] Kodu Açık
HTML Kodu Kapalı


Forum saati Türkiye saatine göredir. GMT +3. Şuan saat: 18:15.
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)


Powered by vBulletin
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Bu sitede yazılan her yazıdan yazarları sorumludur. Yazıyaz Forum'da yer alan tüm içeriğin her hakkı Yaziyaz.com'a aittir. İzinsiz kopyalanamaz ve yayınlanamaz.
Evrim | Evrim nedir? | Mutasyon nedir? | Küresel ısınma | Yazı yaz