Mars, son 5 milyon yıl içinde 40 kez buzul çağı yaşamış

14 Eyl 2007

PARİS - Hawaii Üniversitesi’nden astrobiyolog Nobert Schorghofer, Mars’ın gözenekli topraklarının 40 kez tümüyle buzullarla kaplandığını ve ardından bunların çözüldüğünü söyledi. Schorghofer, bunun gezegenin yörünge açısından kaynaklanmasının kuvvetli bir ihtimal olduğunu kaydetti. Mars’ın güneşe uzaklığı nedeniyle mevsimlerinin Dünya’da olduğundan çok daha uzun sürdüğünü belirten Schorghofer, gezegenin kuzey ve güney kutup bölgesinde 60′ncı paralelden itibaren yüzey altındaki buzların hala mevcut olduğunu ifade etti.
Mart ayında Science dergisinde yayımlanan bir makalede, Mars’ın güney kutbunun altının buzul katmanlarıyla dolu olduğu bildirilmişti. Astrofizikçilere göre, bu buzulların tamamen erimesi halinde bütün gezegen 11 metre yüksekliğinde suyla kaplanabilecek.

Kaynak: http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=301064

Milliyetçilik: Dün ve Bugün

14 Eyl 2007


Cumhur Kocaman

Gönülden Teşekkürlerimizle…


Dünya siyasi ve düşünce tarihinin yakın zamanlarına baktığımızda çok az kavram milliyetçilik kadar zihinlerde yer edebilmiş ve evrensellik kazanabilmişdir.İnsanların birbirilerini boğazladığı coğrafyalardan özgürlük gibi yüce kavramlar için savaşılan topraklara kadar milliyetçilik, derin bir etki bırakmıştır dünya tarihinde.Peki milliyetçilik nedir, nasıl gelişmiştir, nasıl bu kadar zıt amaçlara hizmet etmiştir ve gelecekteki yeri nedir?
Milliyetçiliği inceleyen bilim adamlarının söz birliğine vardıkları tek nokta milliyetçiliğin doğasının karmaşıklığı ve milliyetçiliği tanımlamanın güçlüğüdür Örneğin milliyetçiliğin izahında karşılaşılan zorlukları Baskın Oran şöyle sıralar: “ bu zorluklardan birincisi, milliyetçiliğin hem sosyo-ekonomik bünyede farklı, hatta birbirine karşıt siyasal işlevlere sahip biçimde ortaya çıkmasıdır.İkincisi, milliyetçiliğin tanım, sınıflandırma ve yaklaşımlarının eksik yada yetersiz kalmasıdır.Yani milliyetçiliğin belli bir işleve göre (örneğin ulusal birlik kurmak), belli bir öğesine göre (örneğin ulusal dil),kullandığı belli bir simgeye göre (örneğin ulusal dil) tanımlandığı zaman bu tanımlamaların içine aldığından daha fazla şeyi dışarıda bırakabilmesidir…. Milliyetçiliğin belli bir tarih ve coğrafyadaki nitelikleri göz önüne alınarak yapılan sınıflandırmaların eksik kalması milliyetçiliğin tanımlanmasını güçleştirmektedir”

Ulus ve Ulus Devlet
Milliyetçiliği anlayabilmek için öncelikle millet(ulus) ve ulus-devlet kavramlarını açmak gereklidir.İnsanın sosyal bir varlık olarak birlikte hareket etmesi insanlık tarihi kadar eskidir.Ulus ise kapitalizmin kök salmasıyla ortaya çıkmış bir kavramdır.Bülent Tanör tarihsel bir kategori olarak ulus kavramının üç ayak üzerinde yükseldiğini belirtir.Ekonomik yaşamda feodal toplumun bağrından kapitalizmin ve yerli burjuvazinin doğması ve bunların ulusal pazar birliğini yaratması; siyasal düzlemde feodal parçalanmışlıktan merkezi ulus-devletlere geçiş;kültürel alanda da dil ve kültür birliğinin doğumudur.
Dünya tarihine baktığımızda bu sosyolojik gelişimin üç dalga halinde dünyayı etkiledeğini görmekteyiz.Birinci dalga, özellikle İngiltere ve Fransayı önüne katmış olup 17-18 yy’lara aittir.ABD’nin de eklenebilceği bu dip dalga daha sonrakileri belli ölçüde etkileyecektir.İkinci dalga, Avrupa ve Güney Amerikanın geciken uluslaşma hareketleridir. Alman,İtalyan,Orta ve Doğu Avrupa uluslaşmaları ve Latin Amerika’da İspanya ve Portekiz sömürgeleşmelerine karşı mücadeleden doğan ulus-devletler bu bağlamda yerlerini bulurlar.Yabancı boyunduruğundan kurtulmaya dayanan bu hareketlerden “Balkan Tipi” denen oluşum özellikle Türk milliyetçiliği üzerinde etkili olacaktır.
Zaman dilimleri bakımından yapılan bu kümelendirme “uluslaşma süreçlerinin nitelikleri” açısından şu şekilde gruplandırılabilir.Birinci grupra klasik burjuva demokratik devrimlerin iç ivmeleriyle olgunlaşan uluslaşma modelleri (İngiltere,Fransa,Almanya,İtalya ) gelirken; ikinci grupta bağımsızlık hareketlerinden doğan uluslaşmalar(Amerika,D.Avrupa,Asya,Afrika) sayılabilir.

Uluslaşma sürecini daha iyi anlamak için birinci dalganın kıdemli isimlerinden Fransa’ya bakmak gerekir. “18. yy sonuna yaklaştığında farklı mecralardan gelen birikimler köklü bir nitelik değişikliğine yol açarak modern çağı başlattılar.Aydınlanma düşüncesini yayılmasıyla her alanda referanslar aklileşti. İnsan özerkleşti. Büyük dinlerin Tanrıyı merkeze alarak açıkladığı dünya insan üzerinden yeniden tanımlandı. Buhar makinesi ve ardından iş bölümü keşfedildi. Hayat biçimleri geri dönülmez biçimde köklü dönüşümlere uğradı.Kırdan kente doğru bir göç başladı ve geleneksel toplum yapısı çözüldü.Dağılan cemaat yapısı, nüfus hareketlerinin, ulaşım ve iletişimin yaygınlık kazanmasıyla yerini daha büyük bir toplum birimine yani “millete” bıraktı.Demokrasinin rasyonel ve meşru tek yönetim biçimi olduğu kanaati genel kabul halini aldı. İnanç farklılıklarından kaynaklanan eşitsizlikler yerini laik düzenlemelere bıraktı ve dini kurumlar siyasetin dışına atıldı.” İnsanlık, tarihinin en hızlı dönüşümünü yaşadı, yaşanan bütün bu dönüşümlerle birlikte, modern çağı bütünüyle tanımlayan asıl unsur, ulus devlet meydana geldi. E.Hobsbawm’ın bahsettiği bu büyük dönüşüm sonunda İmparatorluklar çağı yerini ulus-devletleri çağına bırakacaktır. Ulus-devletin ortaya çıkabilmesi için iki şeyin birlikte inşa edilmesi gerekmekteydi Bunlar ülke ve ulustur. Bu iki unsurda yukarıdaki satırlarda bahsedildiği üzere, “Batı Avrupa’da ve feodalitenin tasfiye süreci içinde belirmeye başlamış ve katalizör olarak ta iktisat iş görmüştür. Bütün bunların ortaklaşa hareketi ulus devleti ortaya çıkarırken, bu oyunun oynandığı sahneyi de merkantalizm oluşturmuştur. Halk ulus devletin öncesinde siyasal biçimlerin hiç birinde ulus haline gelememiş ve ulus bilinci ortaya çıkmamıştır.Ülkeyi ise iktisat inşa etmiştir. Yerel pazarların birbirine eklenmelerinin ulaşacağı son nokta ülkesel pazar olmuş ve bu ülkesel pazar tabanı eş zamananlı olarak Sanayi Devriminin itici gücüyle ulusu ve devleti inşa etmiştir. Kısacası ulus devlet bileşkesi birbirinden koparılamaz bir örüntüyle ulus ve devletin hem kendilerini hem birbirlerini inşası ile oluşmuştur. Ulus devletin gelişimi esas itibariyle yükselen burjuvazi ile birlikte olmuştur. Bu gelişme ile bir taraftan daha geniş bir coğrafya içerisinde ekonomik bütünlük sağlanırken ve ticareti engelleyen sınırlamalar kalkarken diğer taraftan sözleşme ve mülkiyet hakları gibi bazı hakların güvence altına alınması sağlanmıştır. Birinci hususla daha geniş bir alanda bütünleşmeye yol açılırken, ikinci hususla devlet ve hükümet gücünün sınırlanması ve bazı temel hakların ve özgürlüklerin güvence altına alınması sağlanmıştır.”


Ulus devlete geçiş süreci Batı toplumları ve azgelişmiş ülkelerde farklı geçmişlere sahiptirler.Batıda genel olarak uluslaşma süreci ulus-devletlere zemin hazırlamıştır.Uluslaşma birçok batı ülkesinde,ulus-devletten önce başlamış bir sosyolojik süreçti.Ulus-devleti yaratmıştı.Bu oluşum,en azından iki yüzyıllık bir zaman teknesine yayılarak,yani sindirilerek yaşanmıştı.Bu oluşum sonunda ise Eli Kedurie nin deyişiyle ulus şu güce ulaşacaktır: “Eğer bir devletin vatandaşları kendi toplumunun siyasi düzenini artık tasvip etmiyor ise onu daha tatmin edici diğer bir düzenle değiştirme hak ve gücüne sahip olmalıdır.İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde dile getirildiği üzere; “hakimiyet aslında millete aittir.” Hiçbir fert yada teşekkül sarih olarak bu kaynağa (millete) dayanmayan bir yetkiyi kullanamaz. “Bütün hakimiyet aslında millete aittir”. İhtilalcilerin hakimiyet aslında millete ait derken millet tabirinden kast ettikleri çok açıktır ki aristokratlar ve hükümdarlardan çok daha fazlasıdır.”
Üçüncü Dünya ülkelerinde ise “sömürgecilik, ulusal pazarı ve kapitalizmi zayıflatması,ulusal kültürü ezmesi gibi sunuçlarıyla uluslaşma sürecinin aleyhine bir rol oynuyordu.Etnik,dilsel ve dinsel parçalanma ulusal bütünlüğü de engelliyordu.”Ancak kurtuluş savaşları ve milliyetçilik ideolojisi sonucu arkalarında güçlü bir uluslaşma süreci olmaksızın yeni ulus-devletler ortaya çıkıyordu.Kısacası devlet ulusu yaratıyordu.

Ulus kavramını tanımlamaya geçtiğimizde herkesin uzlaştığı bir tanım göremiyoruz.Buna karşın farklı yaklaşımların olduğu bir durum var.İngilizce de ulus anlamına gelen ‘nation’ kelimesi Latince de dogmak anlamına gelen ‘nosci’ fiilinin ortacından türetilmistir. Latince de ‘nation’ kelimesi soy yada ırkı çağrıstırır. Bu asli anlamda ulus ortak kan ve soy bağı fikrini ifade eder.Ulus kavramını tanımlamada genelde iki farklı kuram ortaya çıkmıstır. Birincisi objektif (nesnel) unsurlara dayanan ulus anlayısı. Buna göre insan toplulugunun ulus asamasına geçebilmesi için toplulugun aynı etnik özelliklere sahip olması, aynı dili
konusması, ve aynı dine inanması gerekmektedir. Digeri ise Fransız düsünür Ernest Renan’ ın ortaya attıgı sübjektif (Öznel) unsurlar ısıgından ulusu açıklamaya yönelik yaklasımlardır.Renan ulusun bireyleri arasındaki birlikte yasama duygusuna, bir ortak kültüre,ruh birligine dayandıgını belirtmistir .
Ulusun sözlük anlamlarında daha çok objektif unsurların esas alındıgı görmekteyiz.
Objektif unsurlara dayanan ulus tanımlamaları su sekildedir:Ulus; tarihsel olarak imparatorlukların çözülmesiyle ortaya çıkan ve aralarında ortak dil, din, kültür bagları bulunan ortak bir ülkü etrafında birlesmis aynı kaderi paylasan bagımsız bir siyasi kimlikte aynı topraklar üzerinde yasayan insan toplulugudur Ancak bu tanımlama kesin değildir.Anthony D.Smith’ in tanımlaması ise adeta kavramın tanımlanmasındaki zorlugu ifade etmektedir.Smith, milleti; tarihi bir topragı, ülkeyi, ortak mitleri ve tarihi bellegi, kitlevi bir kamu kültürünü, ortak bir ekonomiyi ortak yasal hak ve görevleri paylasan bir insan toplulugunun adı olarak tanımlar. Wolker Connor; ulusu aynı soydan geldiklerine inanan insanların olusturdugu bir topluluk olarak tanımlamasına paralel olarak; John DUNN ulusun dogustan genetik olarak ve aileden miras aldıkları dil ve kültürle bir araya gelen insan grubu olarak tanımlar. James S.Kellas ise tarih, kültür ve ortak ata baglarıyla birbirlerine baglı olduklarını düsünen insanların teskil ettikleri bir insan grubu olarak tanımlar.

Öznel unsurlara dayanan ulus tanımlamaları “orijinal” tanımlamalar görmekteyiz. Renan ve Emerson’un tanımlamalarında bunu görüyoruz. Renan, ancak bir ulusun özü tüm bireylerin ortak pek çok seye sahip olmaları ve aynı zamanda hepsinin pek çok seyi unutmus olmasıdır diyerek ulusun hayali niteligini ortaya koyar. Emerson’a göre de ulus; iki anlamda bir olduklarını hisseden insanların meydana getirdikleri bir topluluktur. Bunlar; toplumsal mirasın tüm unsurlarına hep birlikte sahip olmaları ve gelecekte de kaderlerinin ortak oldugu duygusudur
Ulus tanımlamasına iliskin diger bir yaklasım “Batı ve Dogu kaynaklı ulus” tanımlamasıdır.Batı kaynaklı ulus kavramı yasa ve kuramlarla baglantılıdır. Bunun nedeni ise bir siyasal yapı olan devlet ve bu yapı içinde yasayan ‘teritoryal halk’ın ilk kez batıda ortaya çıkısıdır. Batılı ulus kavramı teritoryal bir nitelik gösterir. Bu anlayısa göre toprak ve halk birbirleriyle bütünlesmis ayrılmaz bir özellik kazanmıstır.
Tagore ulusu, bireyin karsısında bireyi yok eden bir güç olarak tanımlarken Baskın Oran; yine milleti 18.yy. Batı Avrupa’sındaki sosyal ekonomik düzenin ortaya çıkardıgı bir toplumsal örgütlenme biçimi olarak görür. Alaaddin Senel; ulusu kapitalizm ve sanayi devriminin daha genis pazarlara ve ham madde kaynaklarına duyulan gereksinimin feodal birimlerin sonu oldugu ve devamında ulusun zorunlu bir dogus oldugu seklindeki ulus tanımlar..
Sen, Dogu kaynaklı ulus tanımlamalarında ise içerik itibariyle etnik özelliklerin daha ön plana çıktıgı, dogustan bir topluluk düsüncesinin öne çıktıgı, ulusa ait olma anlamında bireyin tercihinin olmadıgı seklinde özellikler içerdigini belirtmektedir. Thomas Hylland Eriksen ulusu vatandasların kültür ve kisisel kimlik ile ilgili olarak soyut, anonim bir sekilde entegre olmalarının beklendigi topluluktur . diye tanımlarken dogu kaynaklı bir vurgu yaptıgını görmekteyiz. Aynı sekilde objektif ve sübjektif kriter ayrımına dayanan tanımlarda bu yaklasımı görmekteyiz.
Literatürde ayrıca ulusla ilgili özgün tanımlamalara da rastlamaktayız.Leca sosyolojik bir yaklasım olarak ulusu; aynı ekolojik alan üzerindeki kültürel,ekonomik ve siyasal sistemlerin çakısma süreçleri içinde ‘asagı kültür’lerin standartlastırılmıs homojen ve merkezi iktidar tarafından desteklenen bir yüksek kültür ile bütünlesmesi olarak tanımlamaktadır Gobineau’ nun tanımı da ırkçılık yanlısı durusuyla, özgünlük arz etmektedir.Gobineau ulusu kan karısımının bir ürünü olarak görüp insanlık için tehlikeli oldugunu ifade etmektedir.Anderson da ulusu hayal edilmis bir topluluk olarak tanımlamakta ve kendisi aynı zamanda hem egemenlik hem de sınırlılık içinde olacak sekilde hayal edilmis bir cemaat olarak açıklamaktadır
Ulus tanımlamalarında oldukça degisik yaklasımlar söz konusu olmaktadır. “Genel ve kapsayıcı bir tanıma gitmekten ziyade ulusu; objektif ve sübjektif unsurların birlikteliğine dayanan farklılıkları bünyesi içerisinde eriten yüksek bir kültür olarak ifade edebiliriz.”
Şimdi milliyetler ve milliyetçilik sorununa geçelim.

Milliyetler ve Milliyetçilik
Milliyetler ilkesine göre her halkın,ırkı,dili ya da gelenekleri bakımından kendine özgü bir varlığı vardır.Bunun sonucu olarak da her halk bir bağımsız devlet halinde örgütlenebilir.Burada halkların kendine özgü bir kültüre sahip canlı varlıklar olduğu düşüncesi önem kazanır.Fransız Devriminden de eski bu düşünce Alman filozofu Herder’in 1770 lere doğru işlediği bir temel olmuştur.Fransız devrimi ise bu düşünceyi biçimlendirmiş ona bir saygınlık ve önem kazandırmış ve bu arada dayandığı temeli değiştirmiştir.Gerçekten devrimden önce bireyle devlet arasındaki ilişki monarşik bir temele dayanıyordu.Devrimle kral ortadan kalkınca ortaya çıkan boşluğu “ulusal egemenlik” düşüncesi doldurmaya başladı.Az sonra “halkların kendi yazgılarını kendilerinin belirlemesi” hakkı ortaya çıktı.Burada milliyetler ilkesinin dile dayalı Alman romantik yorumu ile “halkların iradesine” dayalı Fransız klasik yorumunun varlığını belirtmek gerekir.İçlerinden baskın çıkanı “Fransız usulü” olacaktır.İşte buradan doğan milliyetler ilkesi çok geçmeden dünyanın başka kıtalarına yayılacak,Asya ve Afrikanın uyanan halkları aynı ilkeyi tarihin başka bir döneminde bir başka hedefe yani emperyalizme yönelteceklerdir.
Milliyetçilik kavramına gelirsek ilk kez 1774 yılında Johann Gottfried Herder tarafından kullanılmıstır.17. yy. İngiltere’de, 18.yy. ABD ve Fransa’da, 19.yy. Almanya’da halkın siyasal katılımının giderek artması milliyetçiligin giderek yaygınlasmasına katkıda bulunmustur.B.Oran’ın deyişiyle “Milliyetçilik Batı Avrupa’dan sonra; Dogu Avrupa,Balkanlar, Orta Avrupa, Asya ve Afrika ülkelerinde görüldü. Bu farklı bölgelerde görülen hareketin adı hep aynı kaldı milliyetçilik İlk kez batıda ortaya çıkması nedeniyle ilk tanımlamalara da Batı literatüründe rastlanır. Avrupa tecrübesi açısından milliyetçilik aynı dili konusan, bu dil ile getirilmis çesitli kültürel karakteristikleri kapsayan bütün insanları tek bir bagımsız devlette toplayan ve bu dilde yöneten bir hükümete sadakati gerektiren bir ideolojidir Milliyetçilik ilk çıktıgı yerde yeni düzeni pekistirmekle yetinen bir akım iken, diger yerlerde ise ne eksikse onu yaratmaya yöneldi. Ulusal devlet, bagımsızlık,kalkınma vb. bu kadar farklı siyasal islevler gelip de 19.yy. adı konan bir sözcükte toplanınca kavram dünyanın degisik yerlerinde farklı yorum ve anlayıslara yol açtı”.ErgunAybars ise milliyetçiligin tanımı konusundaki çesitliligi dogal karsılar,milliyetçiligin tanımı ve uygulamasının her ulusun, kendi kültürel, etnik, sosyal ve tarihsel birikimlerine göre degisecegini belirtir
Ulus merkezli tanımların literatürde hayli yer kapladıgını görmekteyiz.Bunları su sekilde sıralayabiliriz: Kohn’ a göre milliyetçilik ulus olmanın veya olusturmanın bilincidir. Mithat Baydur milliyetçiligi, dünya toplumlarının ulus öncesi olusumlardan ulus olma asamasına varma çabasının hem bir ürünü hem de ideolojik aracı olarak görmektedir Sen yine batı tipi bir tanımı kullanmaktadır: Milliyetçilik genellikle ulus olma bilincine sahip olma ve buna dayanan program ve ülküdür. Milliyetçilik üç amaca yönelmis bir ideolojidir. 1. ulusal ekonomi yaratmak 2.ulusal yasama yürütme organı yaratmak 3. ulusal bir kültür yaratmak.
Gellner milliyetçiligi tanımlarken modernlesme ile olan iliskisine dikkat çekmekte. Feodal toplumdan daha sonra ortaya çıkan ve bürokrasinin hali hazırda ön planda oldugu mutlaki devlete geçis ile milliyetçiligin temellerinin atıldıgını belirtir.Gellner milliyetçilik- sanayilesme olgusuna dikkat çekmekte: Hroch’unyaklasımının temelinde yatan mantıgın milliyetçiligi tek bir geçisle sanayi ‘öncesi
toplumdan kapitalist topluma geçisle iliskilendirmek oldugu söylenebilir.
Milliyetçilik tanımlamalarında yer bulan bir diger kavram etniklik unsurudur.
Connor, tanım problemi açısından ulusçuluk ve etnik ulusçuluk arasındaki iliski konusunda teoriye önemli bir katkı yapmıstır. Connor’ a göre saf anlamıyla ulusçuluk ve etnik ulusçuluk arasında fark yoktur. Ulus aynı atadan geldiklerine inanan insanların meydana getirdigi bir gruptur. Ulusçulukta kisinin bir grupla özdeslemesi ve ona sadakatidir. Bu bakımdan ulusçuluk tabiatı geregi etniktir.
A.D.Smith, bu konudaki tezlerine özel olarak değinmek gerekmektedir.Smith etnik ve teritoryal ulusçuluk ideal tiplerini kullanır. Etnik ulusçulukta birlik unsurlarını etnik kültürü olusturan mitler, hatıralar, semboller yani soy kültürüne atıfla tanımlar, teritoryal ulusçuluk ise gerçek yada hayali bir tarihe yaslanan bir ülke, siyasi hukuki bir topluluk, vatandaslık, ortak bir sivil siyasi kültür gibi özellikler içerir
Smith milliyetçiligin bes degisik anlamda kullanıldıgını ifade etmektedir:
1. Milli devletlerin kurulma ve kendini idame ettirme süreci
2. Millete ait olma bilinci, özlem ve hissiyat
3. Millet ve rolüne iliskin (dil) ve (sembolizm)
4. Milli emellerin gerçeklesmesine dair reçeteleri içeren ideoloji
5. Milli iradeyi gerçeklestirecek toplumsal ve siyasi hareket
Milliyetçilik tanımlamalarında bir diger ayrım Batı tipi ve Dogu tipi milliyetçiliktir.
John Plamenatz, milliyetçiligin her iki tipinden de bahseder. Her iki tipinde de milliyetçilik sık sık siyasal bir biçime bürünse de temel olarak kültürel bir olgudur. Bu tiplerden biri asıl olarak Batı Avrupa da ortaya çıkan ‘Batı tipi’ digeri ise Dogu Avrupa, Asya ve Afrika da, Latin Amerika’da rastlanılan ‘Dogu tipi’ milliyetçiliktir Plamenatz dogu tipi milliyetçiligi derken homojen bir cografi alanı degil,sömürgeci ve emperyal batı egemenligine direnemeyen Slav, Asya ve Afrika ülkelerinden uygarlıkları kasteder. Plamenatz’a göre dogu milliyetçiligini iki belirleyici ret açıklamaktadır. Her seye ragmen taklit edilmesi ve kendi kıstaslarına göre asılması gereken yabancı tahakkümünün ve gaspın reddi; ilerlemenin önünde engel olarak tanınan, ancak kimlik isaretleri olarak çok deger verilen atalardan kalma tarzların reddi.
Sonuca gelirsek şenel manada milliyetçiliği özetlemek istersek beş ana unsura sahip olduğunu buna yerelliğe bağlı olarak iki maddenin daha girdğini söyleyebiliriz.
1.Tarihi bir toprak/ ülke
2.Ortak mitler,tarihi Bellek
3.Ortak kitlesel kamu Kültürü
4.Toplulugun bütün fertleri için geçerli ortak yasal hak ve görevler
5.Ortak Bir Ekonomi
6.Dil
7.Kutsallık

Milliyetçilik kavramının tanımının özenlliği ona yoğun eleştirilerin yapılmasını da beraberinde getirmektedir..Milliyetçiliğe yapılan eleştiriler üç boyutta ele alınabilir.
1.Entellektüel açıdan eleştirenler milliyetçiliğin tutarsız ve temel postulatlarının (yardımcı fikir) savunulamaz olduğunu düşünürler.Kollektik kültürel kimlikle ilgili olarak milli kimliğin belirlenmesinde kullanılan ölçütlerin çelişkili olduğu iddia edilir.Millet tanımı üzerindeki farklılıklar ve kararsızlıklar buna örnek gösterilebilir.Ayrıca eleştirmenler milliyetçiliğin milli iradenin halkın özgür iradesi mi yoksa millete şekil verenlerin iradesi mi olduğu hakkında karar vermeye yardımcı olacak araçlardan yoksun olunduğunu iddia ederler.
2.Etik açıdan milliyetçiliğin aşırıcı yönüne olan tepkiler.Milliyetçiliğin kültürel homojenlik kaygısının azınlıkların dışlanmasına ve toplumun sosyal bakımdan içe kapanmasına yol açtığını,bu kaygı nedeniyle insan haklarının birey bağımsızlığının göz ardı edildiğini ileri sürerler.
3.Jeopolitik argümanlar açısından eleştirenler ise milliyetçili ğin jeopolitik açıdan istikrarsızlaştırıcı ve bölücü olduğunu savunur..Bosna’da olduğu gibi etnik açıdan karışık bölgelerde halklar arasında huzursuzluk yaratır.
Faşizmin yükselişi ve II.Dünya Savaşı ise bu eleştirilerin daha da yoğunluk kazanmasını sağlamıştır.

Türk Milliyetçiliği
Milliyetçiliğin genel seyrini açıkladıktan sonra Türk milliyetçiliğinin gelişim aşamalarına bakabiliriz.Türk miliyetçiliğinin ortaya çıkışını kimileri 19 yüyılın başları olarak göstersede sonuçları ve etkin olması bakımından ancak 19 yy sonunu seçebiliriz.Hele her tereddütü atıp kararlılığını gösterdiği dönemi baz alırsak 1908 devrimini ve Makedonyanın kaybını başlangıç almak gerekmektedir.Nede olsa Namık Kemalin şiirleriyle çoşanlar için bile hala denenmesi gereken bir panislamizm ve Osmanlılıcık vardır.Geç başlayan bu gelişim şaşırtıcı bir hıza sahip olacaktır.Türk milliyetçiliği genel olarak “Balkan Tipi”ne girer.Kendi tarihi ve milletiyle ilgili bilincini korumuş bir etnik çekirdeğin (köylü ve kilise) ve Avrupalı düşüncelerden etkilenen bir ulusal burjuvazinin varlığına dayanan,liderliği ise özerklik ve bağımsızlık talep eden ulusal burjuvazinin üstlendiği bir oluşumdan bahsediyoruz.Bunu önce Balkan hristiyanları sonra Müslüman halklar ve en son Türkler benimseyecektir.Türklerin bu geri kalmışlığının sebebi Hristiyan toplumlar kadar iç farklılaşmaya uğramamış olmamasıdır.1908 den sonra Türkler arasında bir burjuvazi filizlenince milliyetçilik vücut bulmaya başlayacaktır.
Burada Osmanlı toplumunun yapısına bakmak gerekir.Osmanlı nüfusu yarı özerk,dini ve kültürel cemaatleri olan milletler şeklinde sınıflanmıştır.Bu şekilde ayırt edilen milletler,Ortodoks milleti,Yahudi milleti,Müslüman milletidir.İmparatorluğum müslüman halkları kanun karşısında eşittir.Onların aynı millet içinde bütünleştikleri,vergi sistemi,tapu tahrirleri ya da nüfus sayımları aracılığıyla saptanabilmektedir.Türk milliyetçiliğinin yavaş yavaş ortaya çıkışı işte bu müslüman ümmet arasından olacaktır.
Türk milliyetçiliğinin yapısıına baktığımızda nesnel bir farklılaştırıcının dil olduğunu görürürüz. Türkler ile Araplar arasındaki farklılaşmanın ana unsuru olan dildir.Sarayda konuşulan karmaşık osmanlıca diline karşılık halk arasında köklü bir Türkçe halk edebiyatı vardır.Bu dil farklılaşması sosyo-ekonomik açıdan da Anadolu’nun İstanbul’dan bağımsız hareket etmsini sağlayacaktır.
Osmanlı İmparatorluğunda millet olma bilinci nasıl gelişmiştir peki? Osmanlı vilayetlerinde Anadolu’da dolaşan tüccar,asker,memur gibi gruplarda ilkel bir etnisite duygusu hep vardı.Bu kişiler kullandıkları dil,giysiler,töreler vb .aracılığıyla bir faklılık duygusuna erişirler.19 yy boyunca gelişen iletişim ve ulaştırma olanakları, Avrupa merkezli Türkoloji çalışmalarını Osmanlı coğrafyasının her ucuna ulaştırmaya başlamıştır.Osmanlı öncesi uzak diyarlardan gelen atalar yavaş yavaş hatırlanmaya başlanmıştır.Gayrımüslimlerin hatta arapların giderek kendilerini farklı olarak görmeleri Türkleri de bir kimlik karmaşına itmeye başlayacaktır.
Türk milliyetçiliğin asıl lokomotifi ise coğrafya dışından gelenler olacaktır.Rusya asıllı Türk göçmenler özellikle Kazan Tatarları ve Azeriler Türk milliyetçiliğinin ateşleyicileri olacaktır.Rusya çarlığında yaşayan ve Orta Asya ve D.Avrupa arasındaki ticarete hakim olan Tatarlar ticaret yoluyla kısa zamanda bir burjuva yaratmaya başlamıştı.Kültürel faaliyetlere hız veren Tatarlar, Batıyı çok yakın bir şekilde takip edeceklerdir.Bu dönemde Rusların Tatarlara güvenmedikleri ve yerlerine başka unsurları devreye soktukları görülür.Panislavizm patlaması Tatarları gittikçe rahatsız etmektedir.İşte bu noktada Tatar burjuvazi Rus çarlığına karşı bir müttefik bulur.Ölüm yatağında kıvranan ama markası olan bir Osmanlı imparatorluğu.Ancak Osmanlıyı farklı gözlerle görmektedirler.Onlar uzak diyarlarda Türklerin Devletidir.
Rus baskısından ve panislamizm yılan Kazanlılar ve Azeiler burjuva aydınları sayesinde pantürkizmin fitilini ateşlerler.Türkdil halkların kültürel birliği hem Osmanlının başdüşmanı Rusyaya karşı bir silah oluyor hem de batıda topraklarını kaybeden çok-uluslu imparatorluğa Asyada kurulacak bir Türk imparatorluğu vaadediyordu.
Pantürkist görüş hakkında edinilen peşin yargılar bir noktaya kadar haklı olsa da başta olan bazı şeyler daha derin incelemeyi gerektirmektedir.Pantürkist görüş,pangermanizmin tersine ilerici burjuva liberal bir boyuta sahiptir.Modern bir din anlayışı,kadının kurtuluşu,ekonomik ve toplumsal yaşamda ilerici bir görüşe sahiptir.F.Georgeon un deyişiyle o aşamada “sol”dadır.Ancak Rus devrimi ve M.Kemalin Pantürkizm’i mahkum etmesinden sonra tutuculaşacak ve “sağ”a kayacaktır.Pantürkizmin zayıf kalmasından bir Prusya olamayan Osmanlı tarafından desteklenmesinin rolü büyüktür.Ayrıca oldukça romantik görüşlere sahiptir.Turan coğrafyasında bırakın yekpare bir birliği iki köy bile birbiriyle anlaşamayacak durumdadır.Şevket Süreyya “Suyu Arayan Adam” bunu ayrıntılarıyla yazar. Pantürkizm’in başardığı şey amacını tersine dışarıdaki Türkleri göçler sayesinde Anadolu coğrafyasının içine alması olacaktır.

İçerdeki duruma baktığımızda öncelikle modernleşme olgusuna bakmak gerekir.Türklerde bu açıdan iki model vardır.Modernleşmenin devlet düzeyinde dini kurumların dışında gerçekleştiği Tanzimat Modeli,modernleşmenin dini kurumlarda başlayan ve ulusal hareketin camilerde medreselerde beslenmesini sağlamış Tatar modeli. Fransız Devriminde çok etkilenen Osmanlıda son döneme kadar merkeziyetçi Tanzimat modeli takip edilecektir.Bu modernleşmenin karşısında duran şey ise Osmanlı İslami denilebilecek devletçi hanefi görüştür.Fıkıh uzmanları tarafından “gevşek bir İslam anlayışı ama aynı zamanda yeniliğe en kapalı” okullardan biri olarak nitelenmektedir. İrana karşı sürdürülen uzun dogmatik savaşlar bu görüşü daha da katılaştırmıştır.İşte bu konumlanma günümüze kadar süren tartışmalarında kökenlerini oluşturur. Sonradan bu modernleşmeci görüşü benimseyecek ve daha da ileri gidip laikliğe yürüyecek asker-sivil aydınlar ise Osmanlı mekteplerinde yetişmektedir. Özellikle askeri okullarda vatan severlik duygusu her tarafı sarmıştır.Namık Kemal şiirleri ortalığı kasıp kavurmaktadır. Haritalara bakıp Osmanlı sınırlarını elleriyle takip eden genç askerler gelecekteki yapacakları savaşları ve kaybedilen toprakları kazanmayı düşlemektedirler.

20 yy başında yönetici sınıf arasında da iki ideoloji belirmişti.Asker-sivil bürokrasinin oluşturduğu, kapsamı teritoryal ve siyasi nitelikte olan bir devlet vatanseverliği;diğer taraftan da aydınlar ve bir burjuva çekirdeği içinde kendini ifade eden etnik ve kültürel bir ulusal kimlik anlayışına dayanan,henüz kesin şeklini almamış bir Türk milliyetçiliği.Türk milliyetçiliği ise kaynağını iki önemli isimden almaktaydı.Türk milliyetçiliğinin bilinen fikir babası Ziya Gökalp (kendisinin Kürt kökenli olması bu coğrafyada etnik milliyetçiliğin ne kadar eğreti durduğunu göstermektedir) ve unutulan ismi Yusuf Akçura.

Bu iki isim aynı ırmağa su vermelerine rağmen çok ayrı niteliklere sahiptiler. Akçura rehber olarak kendine iktisatı seçmişken Gökalp bir kültür adamı olmuştur. Türk ulusal hareketini güçlendirmeye çalışan bu isimler farklı araçlar kullanmışladır. Gökalp özellikle kültür alanında çalışmış, Türk halklarının eski geleneklerini,dinlerini,adetlerini incelemiş ve ulusal bir kültür geliştirmeye çalışmıştır. Akçura’nın ise başlıca tutkusu Türk ulusal hareketine ekonomik ve toplumsal bir temel sağlamak oluşturmuştur.Hatta Türkiye’de kendisinin içinden geldiği Tatar burjuvazisi modeline uygun bir ulusal burjuvazi oluşmasına katkıda bulunmaya çabalamıştır.

Akçura insanlığın tarihsel evrimini koşullandırılan etkenler arasında ekonomik etkene çok önem verir.Olaylara karşı materyalist bir yaklaşımı olduğu söylenebilir. “Çeşitlenmiş ekonomik etkinliklerle yoğun bir biçimde uğraşan Tatr burjuvazisi içinden çıkan Darwin’in düşüncelerinde ve zaman zaman Karl Marx dan etkilenen Akçura, ekonomiye tarihsel evrim ve toplumsal gerçeklik içinde önemli bir rol tanımaya yönelmiştir. Tarihsel materyalizme dayanan Akçura,Osmanlı aydınlarının idealizm adını verdiği olguya karşı saldırıya geçmişti;bu idealizme yönelttiği başlıca suçlama,tarihte sadece düşüncelerin ve ahlakın rolünü dikkate almasıydı.”

Türk ulusal düşüncesinin ortaya çıkışı temel bir sosyo-ekonomik değişimi yansıttığını savunmaktaydı. Bu hareket kendine ulusal bir pazar oluşturmak ve siyasi özerkliğini fethetmek isteyen Türk burjuvazisinin oluşumuna koşut olarak ortaya çıkmıştır.19 yy ekonomik evrimi imparatorluktaki Hıristiyan azınlıkların Türk unsuru zararına zenginleşmesine yol açtığı için,Osmanlı İmparatorluğunda da ekonomik etken “ulusal durgunun” uyanışında belirleyici olmuştur. Akçura Pantürkizm’i kullanarak Tatar burjuvazisinin hegemonyacı özlemleriyle Jön Türklerin devlet çıkarlarını koruma ideolojisinin birleşimini gerçekleştirir.Aslında ikili bir tasarı söz konusudur.Tatar burjuvazine Rus kapitalizminin Orta Asya’daki rekabetini telafi etmeyi sağlayacak yeni bir pazar sunmak,Osmanlı İmparatorluğuna da yeni bir dayanışma ilkesi,yeni bir örgütlenme ve yeni bir teritoryal yapılanma sayesinde,parçalanmaya ve dağılmaya direnebilecek araçları sağlamak. Bu Pantürkist görüşü sonradan milliyetçi akım sahiplenecek ama çok farklı bir anlam yükleyecektir.

Genel olarak toparlarsak Akçura ve Gökalp aynı hareketin iki yüzüdür. Gökalp’ın dayanışmacı (solidarist) görüşüne karşılık Akçura ulusal olgunun ve sınıf çatışmalarının önemini anlamıştır. Akçura Türk milliyetçiliğinin ılımlı,gerçekçi,akılcı,ataerkil ve burjuva yüzüdür.Gökalp ise daha radikal, mitleştirmeye açık,daha romantik,daha duygusal,daha popüler ve kültüre vurgu yapan bürokratik yüzünü temsil eder.

Bu iki adamın düşünceleri ışığında Türk milliyetçiliği oldukça zor yollardan geçmek zorunda kalmıştır.Jön-Türklerin mirasçısı İttihat ve Terakki döneminde idare alanında tam anlamıyla jakoben bir bir yöntem izlenmiş,Arap vilayetlerinde tam bir merkezileştirme politikası takip edilmiştir. Ekonomide ise hem imparatorluktaki azınlıklara hem de Avrupalı güçlere karşı bir milli iktisat politikası izlenmiştir.Türkleştirme çabaları özellikle göçmenler üzerinde Kemalist dönemde devam etmiştir.
Kemalist döneme geçişle beraber Akçura’nın tezleri unutulmuş Gökalp çizgisi benimsenmiştir.Ancak Gökalp’ın pek çok fikri göz önüne alınmamış bir anlamda Gökalp de aşılmıştır.

Türk milliyetçilerinin önünde çözülmesi gereken esaslı problemler vardı.Türkler köklerini Orta Asyada bulmaktaydı.Oysa yaşadıkları coğrafya Anadolu’dur. Yani köklerini aradıkça coğrafyalarından uzaklaşmaktadırlar.Atatürk bu çelişkiyi çözmek için Anadolu’nun eski halklarının Türk kökenli olduğu iddiasını ortaya sürmüş bir anlamda tarihle coğrafyayı barıştırmaya çalışmıştır. Burada önemli bir noktaya da değinmek gerek.Türk milliyetçiliği çıkış noktasında diğer Balkan tiplerinin tersine Osmanlıya isyan değil Osmanlıyı kurtarmayı amaçlamaktaydı.Oysa ki Kurtuluş Savaşında bir yandan dış düşmanla bir yandan ise sarayla bir boğuşma vardı.Savaş sonrasında bir tür Redd-i Miras gerekli olduğu için tarih çalışmalarının da etkisiyle Osmanlı kötülenmiş ve Osmanlı öncesi atalar ön plana çıkarılmıştı.İşte Cumhuriyetin içine düştüğü bu çelişkiler ideolojik sahada ve tarih çalışmalarında uzun süreli bocalamalar yaratmıştır.

Devrimci Kemalist görüş milliyetçiliği kendine rehber edinerek sosyo-kültürel ve ekonomik alanda önemli atılımlara girişmiştir.Bağımsızlığa,halkçılığa ve modernleşmeye -özelde laikleşmeye- dayalı ilerici bir milliyetçi yöntem izlenmiştir.30lardan sonra ise milliyetçilik adeta bir devlet işi haline gelmiştir.Halkevleri Anadolu’da yeni bir kolektif kimlik yaratmanın aracı olarak görülmüştür. Heyecanlı, küçük bir seçkinler grubu şehirlere ve kasabalara dağılarak yerel araçlarla ulusal politikayı yaymayı denemişlerdir.

Arayış halindeki Türk milliyetçiliği Atatürk’ün ölümü sonrasında farklı yollar izlemiştir.Aslında her türlü siyasi görüş farklı açılardan olsa milliyetçi politikalar gütmüştür. Sağda Turancı görüş ağırlık kazanırken,CHP merkezde devletçi resmi görüşe bağlı kalmıştır.Irkçı olmayan ama otoriter bir anlayış.Solda ise Sosyalizme kanı kaynayan yerli aydınlar özellikle Soğuk Savaşın etkisiyle de Rusya’ya karşı temkinli durmuşturlar.Ancak onların bu temkinli duruşları dahi vatan hainliği ile suçlanmalarını engelleyememiştir. 60-70′lerde bir yanda ülkücü şoven milliyetçilik diğer yanda ise Kemalist ve Sosyalist birleşmeyle oluşan Milli Demokratik Devrim hüküm sürmüştür.

80 den sonra ise postallar her şeye olduğu gibi milliyetçiliğe da damgasını vurmuştur. Peyami Safa’nın isim babalığını yaptığı Türk-İslam sentezi “Milli Kültür Programı” adı altında 1983 de piyasaya sürülmüştür. Solcuları hak dinine ve içi boşaltılmış Atatürkçülüğe kazandırmayı amaç edinmiş 12 Eylül rejimi ülkeye adeta “resmi”liğin ne olduğunu yeniden öğretmiştir.Her türlü muhalif sesin kısıldığı ülke ortamında “milli devlet ideolojisi” bireylere adeta enjekte edilmiştir.Ancak bu tek tipleştirici anlayış tepkileri de beraberinde getirmiştir.Her türlü yozlaşmanın hüküm sürdüğü 90′larda ise özellikle medya eliyle popüler kültüre bulanmış bir popüler lümpen milliyetçilik anlayışı ülkeye hakim olmuştur.

Milliyetçiliğin bugününe baktığımızda milliyetçiliğin durumunun parlak olmadığını görüyoruz.Bunda milliyetçiliğin Batıdan farklı kendi dinamikleri dışında çok miktarda “devletçi damga” yemesinin önemi büyüktür.Milli devlet ideolojisi etnik ya da tarihi köken farklılıklarının dikkate almadan,bütün vatandaşlarını tek bir kimlik çatısı altında “ulusal birlik” de birleştirmeye zorlamaktadır.Başka bir deyişle tarihi-kültürel kimlikle resmi-ulusal kimlik her zaman uyumlu olmamaktadır.Bu tür farklar kişi ve grupları devlet gücüne veya sosyal baskıya karşı direnmeye,resmi ideolojilerin aracı olan tarih verilerinin değiştirilmesine,yeniden yorumlanmasına yol açmaktadır.”Kimlik bunalımı” adı verilen çatışma da işte bu ortamda doğmaktadır.

Oysa ki tek bir kimlik yerine çeşitli kimliklerin hoşgörüyle karşılanması,kuşkusuz daha demokratik olmaktadır.Hatta çok-kültürlü yaşam kimlik bunalımına uzun vadeli bir çözüm olabilir.Demokratik toplumlar bu yönde hareket etmektedir.Böyle çoğulcu bir yaklaşımın ekonomik,politik önkoşulları bulunmaktadır. Birlik içinde çeşitlilik ya da çeşitlilik içinde birlik yeni Avrupa’nın adeta resmi yemini haline gelmiştir.Ancak uluslar üstü birlik ideolojisi bir yandan ulusu oluşturan bölgesel kimlikleri harekete geçirirken,yani ulusları parçalama eğilimi gösterirken bu güce direnen yeni bir ulusçuluğun doğumu da gerçekleşmektedir. Milletin devamlılığı büyük ölçüde milleti oluşturan bireylerin kendilerini milletin bir parçası olarak görmeye devam etmeleri ile mümkündür. İşte tam bu noktada popüler milliyetçilik devreye girmektedir. Milliyetçilik popüler kültürün araçlarıyla yeniden üretilmektedir. Bunlardan birincisi ayırt etmedir. Yeniden üretim süreci milliyetçiliğin sınırlarını belirler biz ve onlar ayırımını belirler.İkincisi sürekliliktir.Yeniden üretim milliyetçilik eliyle milli kültürün ve milli tarihin sonsuz birer gerçekmiş gibi algılanmasını sağlar.Dün bugün ve yarın birbirine bağlanır. Üçüncü işlev ise meşruiyettir.Yeniden üretim süreci millete olan inancı pekiştirdiği için milliyetçiliğe meşruiyet sağlar. Bu meşruluk özellikle ideolojik yapılı krizlerin patlak verdiği dönemlerde bu krize karşı bileşmenin harcını oluşturur.

Küreselleşmenin bu dönemde ulus-devleti kıskaç altına aldığını görmekteyiz.Bir yandan dünya vatandaşlığı öneren sistem küçük olanla daha iyi pazarlık ederiz anlayışıyla bölgesel milliyetçilikleri ısrarla kaşımaktadır.bun akarşılık solun olmadığı ortamda ise bazen ırkçılığa kaçan milliyetçi söylemler ister istemez güçlenmeye başlamıştır.

Bu noktada Anayasal vatandaşlık kavramı öne çıkmaktadır.Küreselleşme ve çok kültürlülük süreçlerinin siyasetin bağlamını ulus-devletlerin ötesine taşımasıyla yarattığı bu krize karşı liberal demokrasinin önerdiği çözümlerden biri de anayasal vatandaşlık kavramı olmuştur.Anayasal vatandaşlık kavramı ile hedeflenen sadece bireysel özgürlük ve hakların korunması ve devlet iktidarının demokrasi çerçevesinde bireyler lehine sınırlandırılması değil aynı zamanda kültürel(etnik, dinsel, cinsel vb.) farklılık taleplerinin köktenci siyasal stratejilere dönüşmeden engellenmesini sağlayabilme umudu ve ihtimalidir.Özellikle 90larda imzalanan yeni bir Avrupa için Paris Şartı anlaşmasıyla Türkiye’de bu tür bir yapılanmaya gitmeyi Avrupa’ya vaat etmiştir. Lozan’da azınlık sayılmayan unsurları (Kürtler, Aleviler vb.) da bu anlaşma ile kültürel haklarının ifade etmek hakkına kağıt üzerinde sahip olmuşlardır.

Sonuca geldiğimizde milliyetçiliğin terör ve yıkım yaratma kapasitesine rağmen milli devletler ve milliyetçilik modern çağın,en gerçekçi sosyo-kültürel çerçevesi olmaya devam ediyor.Milli kimlik pek çok kişi için önemini korumakta ve kültürel olarak kendini tanımlayabilmenin en kapsamlı ifadesi olarak görülmektedir.Milli devletler ise küreselleşme-yerelleşme kıskacında ayakta kalabilmek için insanlığın bulabildiği en gerçekçi yapılar olmaya devam etmektedirler.Sonu hep birlikte göreceğiz.

Kaynaklar
- Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği:Kültür Tarihinin Kaynakları
- François Georgeon, Türk Modernleşmesi 1900-1930
- Bülent Tanör, Kuruluş
- Server Tanilli, Uygarlık Tarihi
- Fatma Şimşek, Popüler Milliyetçilik
- Arif Demir, Türk Solunda Milliyetçilik Arayışı

Soyu Tükenmekte Olan Bir Maymun Türüne Rastlandı

04 Tem 2007

Vietnam’da, soyu tükenme tehdidi altındaki bir maymun türüne sürü halinde rastlandı.

Dünya Çevre Koruma Örgütü koordinatörü Barney Long, Pygathrix Cinerea türü maymunların Vietnam’ın merkezindeki 5 noktada görüldüğünü söyledi.
Long, küçük bir alanda bu kadar maymuna rastlanmasının çok nadir görüldüğünü ve bunun, türün geleceği açısından umut verici olduğunu belirtti.
Örgütün 2005 yılından bu yana sürdürdüğü araştırmalarda, ağaçta yaşayan gri tüylü maymun türünün 116 örneğine rastlandı.
Pygathrix Cinerea, soyu tükenme tehlikesi bulunan 25 maymun türünden biri.

Kaynak: http://www.cnnturk.com/YASAM/haber_detay.asp?PID=223&HID=1&haberID=371399

Bilginin Empirist ve Rasyonalist Yorumları

04 Tem 2007


Sevgi Yıldırım

Gönülden Teşekkürlerimizle…


Bilgi nedir, var mıdır, varsa kaynağı, değeri ve sınırları nelerdir gibi sorular binlerce yıldır düşünürlerin cevaplamaya çalıştığı sorulardır. Sokrates öncesi kozmologlar daha çok ontolojik tartışmalar yürütürken, Sokrat sonrası filozoflar epitemolojik tartışmalar yürütmeye başlamışlardır. Bu dönemde –ki tartışmaları iki bin yılı aşkın bir süredir hala canlılığını koruyan- Platon ve Aristoteles bilginin, özellikle de bilimsel bilginin ne olduğu, kaynağının neler olduğu gibi sorulara ortak noktaları bulunsa da farklı cevaplar vermişlerdir. Ve bu verilen cevaplar günümüzde rasyonel ve empirik düşüncenin temellerini oluşturmuşlardır.

Platon teorisinde, evreni “episteme ve doxa” olarak ikiye ayırmaktadır. (Skirbek,Gilje;2004:80) Doxa olarak nitelediği alan, duyularımızla algıladığımız ve dolayısıyla bu sayede eksik ve mükemmel olmayan bilgiler veren gördüğümüz ve dokunabildiğimiz dünyadan bahseder. Bu dünya öylesine sahte ve yanıltıcıdır ki tüm gerçeklik ve mükemmel bilginin kaynağı episteme yani formlar alemindedir. Platona göre bedensel ölümün gerçekleşmesiyle ruh özgürleşerek ait olduğu yer olan idealar dünyasına döner. Orada tüm ideaları görebilmekte ve bilgisine sahip olabilmektedir. Ruh yeniden bedene bürünüp fiziki anlamda var olduğunda doxa da gördüğü her şeyin bilgisine sahip olarak doğmaktadır. Dolayısıyla zihin bu dünyadaki nesnelerin bilgisine tamamiyle sahiptir. Bu yüzden nesneleri olduğu gibi kavrar, bilgisini bilir. Analojileri ve idealar teorisiyle Platon, bilginin kaynağının zihin olduğunu belirtmiş ve günümüz rasyonel düşüncesinin geçmişte bilinen epistemolojisini sistematikleştirmeyi başarmış ilk düşünürdür denilebilir.Platon’un öğrencisi Aristoteles, hocası gibi bilginin kaynağının tam olarak zihin olduğu konusunda aynı fikirde değildir. Aristoteles, bilginin kaynağında zihnin de rolünü reddetmeden, duyu algılarımızla yani deney ve gözlem sonucunda elde ettiğimiz bilgilerinde güvenilir bilgiler olabileceği konusunu tartışmaya açmıştır. O’na göre bu dünyanın bilgisine empirik yolla ulaşılabilir. Yani bilginin kaynağı olarak duyuları işaret etmektedir.Öyle ki Aristoteles “ bir duyusunu kaybeden bir evreni kaybetmiş” demektedir. (Arslan; 2001:42) Dolayısıyla bilgi Plato’na göre “hatırlama”, Aristo’ya göre ise kurgulamadır denebilir.

Duyularımız bize özel ve tikel olanı verir. Oysa bilimsel bilginin amacı, bizim her zaman genel geçer veya genel ve değişmez olanı bilmemizdir şeklinde tanımlanmıştır. Görüleceği gibi bu genellemelere duyularımız aracılığıyla ulaşabilmemiz mümkün olamamaktadır. Bu yüzdendir ki Aristoteles “bilgi duyumla başlar; ancak duyum değildir” demiştir. Dolayısıyla bilimsel bilginin meydana gelebilmesi için duyular ve aklın tek başlarına bilginin kaynağı olmaktan ziyade ikisi olmadan olamayacağı ortadadır. Aristoteles bilimdeki genellemelere, salt akılla ulaşılması yerine, bu genellemelerin duyusal dünyanın içinde aranması gerektiğini savunmuştur. O, duyuları bilimin kendisi olarak kabul etmez, duyuları, bilimin hareket noktası olarak kabul eder. Görüldüğü gibi Aristo duyu ve aklın bir tür sentezinden bahsetmektedir.Empirik bilginin elde edilmesinde deney önemli bir yere sahiptir. Öyle ki deneyci filozof Locke, İnsan Zihni Üzerine Bir Deneme adlı yapıtında, zihni beyaz bir kağıda benzeterek, zihnin bilgiyi oluşturmak için tüm malzemeleri tek bir yerden aldığını ve onun da deney olduğunu belirtmektedir. Locke’ye göre tüm bilgiler a posteriori bilgilerdir. Yani insan zihninde doğuştan gelen herhangi bir bilgi yoktur. Edinilen tüm bilgilerin kaynağı ve aracı deneydir. Fakat şunu da özellikle belirtmek gerekir ki Locke, bilginin oluşum sürecinde zihnin her hangi bir işlevi olmadığını düşünmez. Locke zihnin duyularla elde edilen bilgileri işlediğini reddetmez. O zihni duyumlara indirgememiştir.

Locke’un bu yaklaşımına karşın rasyonalist düşünür Leibniz “gerçekten de zihinde deneyden gelmeyen hiçbir şey yoktur; yalnız zihnin kendisi müstesna” diyerek deneyciliği de gözardı etmeden, akılcılığı ön plana çıkarmaya çalışmıştır. Rasyonalistlerin bilgi türüne apriori bilgi denilir. Bu bilgi empirik bilgiden farklı olarak deneyden gelmeyen, deney öncesi bir bilgidir.

Rasyonalistler nedensellik ilkesinin kaynağının akıl olduğunu söylemektedirler. Öyle ki doğada herşey bir neden sonuç ilişkisinde gelişir; fakat deney yapılırken nedenler duyularla saptanamamakta, nedensellik süreci akıldan kaynaklı bir bilgi olarak karşımıza çıkmaktadır denilmektedir.

Binyıllardır Antik Yunan öncesi ve sonrasında, Aydınlanma döneminde ve Modern dönemde tartışılan bilginin öncelikli kaynağının duyuların mı yoksa aklın mı olduğu tartışmalarına karşı çıkan ve bu tartışmanın yanlış zeminde yürütüldüğünü düşünen filozoflar da olmuştur. Bunların en önemlilerinden filozof Sekstus, bilginin kaynağının akıl ve duyularda aranmaması gerektiğini savunmuştur. Ona göre Platon ve Aristo dogmatik, mutlak doğru bilgiye ulaşma çabasında yanılmaktadırlar. Öyle ki bu durumu şöyle açıklamaktadır.Bir şeyin mutlak biçimde doğru olduğunu belirtmek için bir kanıta ihtiyaç vardır. Dolayısıyla bulunan her kanıtta bir başka kanıta ihtiyaç duymaktadır. O’na göre kanıtlar sonsuza kadar gidemez ve böylesi bir tartışma yürütmek düşünceyi geriletmekten başka bir işe yaramayacaktır. Olanaksız olarak gördüğü bir unsur daha vardır ki oda ölçüt sorunudur. Bir şeyin ölçütü, bir başka ölçüte dayanmak durumunda olacağından bu da düşünceyi geriletecek bir durum olarak görülmektedir. Roderick Chisholm bu durumu şöyle özetler: “Neyi bildiğimizi bilmek için, nasıl bildiğimizi, nasıl bildiğimizi bilmek için de neyi bildiğimizi bilmek gerekir. Bu da bizi bir döngüselliğe götürür.” (Öymen;2000:138) Sekstus’a göre mutlak ve nesnel bir bilgi olamadığı gibi ortaya atılan bütün iddialar aklın ve duyuların bir dışavurumudur.

Tüm bu karşıt görüşlere rağmen, bilgi konusunda tartışmalar, genelde empirik ve rasyonel düzlemde gerçekleştirilmektedir. Öyle ki duyu, akıl ilişkisi sürekli vurgulanmakta ve döneme göre yeniden yorumlanarak tartışmaya açılmaktadır. Sekstus’tan yüzlerce yıl sonra Aydınlanma döneminde Kant, duyu ve akıl ilişkisi üzerine yeni bir yorum geliştirerek yeni tartışmalara yol açmıştır. Kant bilgiyi tek kaynağa indirgeme girişiminde bulunarak –kendinden önceki bir çok düşünürde olduğu gibi- “empirik bilgiyi rasyonel bilgi üzerinde temellendirmeye” çalışmıştır.(Özlem;2003:43) Platon, kavramını bilmek nesneyi bilmektir derken; O’na karşılık Kant, nesneyi insan aklının kurguladığı bir şey olarak yorumlar. Kant’a göre zihinde on iki kategori vardır ve bu kategoriler duyumlarımızla elde ettiğimiz verileri -ki bu veriler karmaşık bir şekilde zihne yansır- düzenleyerek onları sistemli bir şekilde düşünmemizi sağlar.

İnsanlar nesneleri oldukları gibi kavrayamazlar ve akıldaki söz konusu on iki kategori nesne de bulunmaz. Kant’ın, düşünce tarihindeki en önemli özelliği, düşünce tarihindeki “Copernicus” devrimini gerçekleştirmiş olmasından kaynaklanmaktadır denilebilir. Bilindiği üzere Copernicus devriminde evrenin merkezinin dünya olmadığı ortaya konulmuş ve bilimsel tartışma zeminin seyri böylelikle değiştirilmişti. Kant’ın düşünce tarihinde yarattığı devrim ise kavramların yer değiştirmesi olarak belirtilebilir. Yani Kant öncesi filozofların öncülleri olan kategorilerin, nesnede mevcut olduğu düşüncesi, Kant’ la beraber zihne atfedilmiştir. Söz konusu kategorilerin (ilişkisellik, nedensellik, vb) nesne de değil akılda olduğu savı ortaya atılmıştır. Evrensellik niteliği taşıyan tüm bu kategoriler bütün insanlarda bulunur, dolayısıyla herkes bu zihinsel perspektiften baktığı şeyi, aynı görmektedir. Fizik ötesinin Newton’u olmaya çalışan Kant, uzay ve zaman kavramlarının, Hume’un belirttiği gibi deney sonucu elde edilmiş bilgiler olduğu fikrine katılmamaktadır. Kant’a göre fizik bilimleri (empirik bilimler) empirik olmayan uzay ve zaman kavramlarını-ki bu kavramlar empirik yöntemle kanıtlanamayan kavramlardır- öncül olarak kabullenmeden empirik yöntemle bilgiye ulaşamamaktadırlar. Dolayısıyla bunlar bizim göremediğimiz; ama düşünebileceğimiz kavramlar olarak tanımlanmaktadır. Kant’a göre uzay ve zaman birer bilgi değil öngörüdür. Uzay ve zaman kavramları nesnelerden önce varolan veya nesneden bağımsız kavramlar değillerdir. Uzay ve zaman bizim görülerimizin öznel koşullarından başka bir şey değildir, bu yüzden de nesnelerden önce böylece de önsel olarak tasarımlanabilirler. ( Akarsu;1998:31)

Görüldüğü gibi empirik ve rasyonel bilginin yorumları yaşanılan dönemin keşifleri, üretimleri genel olarak değişen niteliklerinden bağımsız olarak tartışılan ve değişik savlar öne sürülen tartışmalar değillerdir. Bilginin kaynağının biçiminin ve değerinin sınırlarının belirlenimi duyular ve akıldan kaynaklı elde edilen malzemelerden bağımsız olamamaktadır. Ve günümüzde genel kanaat getirilen düşüncenin bu doğrultuda olduğu savunulabilmektedir.

Kaynakça:

1. G. Skirbek, N. Gilje, Felsefe Tarihi, Afyon Kocatepe Üniversitesi Yayınları,2004.
2. Chris Horner & Emrys Westacott, Felsefe Aracılığıyla Düşünme, Çev: Ahmet Arslan, Phoenix Yay., Ankara, 2001.
3. Özlem, Doğan, Bilim Felsefesi(Ders Notları), İnkılâp Kitabevi, İstanbul,2003.
4. Akarsu, Bedia, Mutluluk Ahlakı, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1998.

Uzayda yerleşilebilir kaç gezegen var?

10 Haz 2007

Honolulu’da dün yapılan Amerikan Astronomi Derneği toplantısında konuşan araştırmacılar, yakın dönemdeki yeni gezegen keşifleriyle birlikte, güneş sisteminin dışında bilinen dış gezegen sayısının 236’ya yükseldiğini açıkladı.Araştırma ekibine öncülük eden California Berkeley Üniversitesinden Astronomi Profesörü Geoffrey Marcy, evrende nadir olmadığımızın görülmeye başlandığını, diğer yıldızların çevresinde Satürn ve Jüpiter gibi dev gezegenlerin kolayca saptanabildiğini belirtti.Bulgularının ayrıntılarını internetteki http://exoplanets.org adresinde yayınlayan araştırmacılar, henüz Dünya büyüklüğünde nesnelerin görülmemesine rağmen, yeni tekniklerin astronomlara çok büyük olmayan gezegenleri saptayabilme şansı tanıdığını belirtti.

Bilinen yıldız sistemlerinin 4’ünün, Dünya’nın güneş ve diğer 8 gezegenle birlikte olması gibi, birden çok gezegene ve yörüngesindeki daha küçük nesnelere sahip olduğu kaydedildi.

Çoğu yıldızın birden fazla gezegene sahip olduğunu belirten Marcy, “Birini bulduğumuzda, ikincisi, üçüncüsü, dördüncüsü geliyor” dedi. 3 yıl önce buldukları yeni bir gezegenin kendilerini çok heyecanlandırdığını anlatan Marcy, Gliese 436 yıldızının etrafında dönen Neptün’e benzer ve Dünya’dan farklı olsa da suyla kaplı gibi görünen bir gezegenin bilim adamlarını meraklandırdığını hatırlattı.

“Samanyolu galaksimizde 200 milyar yıldız var. Onların belki de yüzde 10’unun yerleşilebilir gezegenlere sahip olduğunu tahmin edebiliriz” diyen Marcy, az çok bizim Samanyolu galaksimize benzer ve bizim gibi on milyarlarca gezegeni olan yüz milyarlarca galaksi bulunduğunu söyledi. Marcy, yine de gezegenlerin çoğunun bir yıldız etrafında dairesel yörüngeye değil, eliptik yörünge denilen daha uzamış bir yörüngeye sahip olduğunu kaydetti. Dünyanın güneşe şimdikinden daha yakın olması halinde kaynayacağını, daha uzak olması halindeyse donacağını hatırlatan Marcy, dolayısıyla çok uzak yörüngenin yaşamı destekleyemeyeceğine dikkati çekti.

 

Kaynak: http://teknoloji.milliyet.com.tr

 

Türkiye’de sigara içme yaygınlığı

30 Mar 2007

Gönülden Teşekkürlerimizle…

 

 

Prof. Dr. Nazan BİLGEL
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi
Aile Hekimliği Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

 

SİGARA İÇMENİN TARİHÇESİ VE ÖNEMİ:

Sigara, patlıcangiller grubundan (solanum) kısa ömürlü bir bitki olan tütünün yapraklarının kurutularak, kıyıldıktan sonra, bu amaçla yapılmış özel ince kağıtlara sarılmasıyla elde edilen keyif verici bir maddedir. İnsan topluluklarında sigara içme alışkanlığının kökeni çok eski çağlara dayanmaktadır. İlk insanlar ateşi ve ateşten göğe doğru yükselen dumanı kutsal olarak kabul etmişler, ateşi ve dumanı ibadetlerinde bir araç olarak kullanmışlardır. Piramitler üzerinde bulunan kitabelerden eski Mısırlıların, kurban adaklarından sonra, güzel kokulu otları yakarak, dumanının gökteki ilahlara saldıkları anlaşılmaktadır. İbranilere ait tapınaklarda ise özel tütsü yerlerinin bulunduğu bilinmektedir. Çeşitli otların yakılmasıyla elde edilen dumandan insanların tedavi amacıyla yararlandıkları anlaşılmıştır. Örneğin Romalılar, öksürük ve göğüs hastalıklarının tedavisinde bu yönteme başvurmuşlardır.(1) Ancak eski dünyada yaşayan insanların, dumanı keyif için kullandıklarına dair bir bulguya rastlanılmamıştır. Bu nedenle sigaranın ana maddesi olan tütünün içilme alışkanlığının kökenini eski dünyada değil, yeni dünyada aramak gerekir. Tütün bitkisinin anavatanı Antiller, Merkezi ve Orta Amerika’dır. Eski çağlarda buralarda yaşayanlar da ateşi ve dumanı kutsal saymışlar, ibadetlerinde ateş yakarak dıumanını göğe salmışlardır. Yukatan yarımadasında Mayalardan kalma harabelerdeki kabartma resimlerde, güneşi kutsayan rahiplerin, yabani tütün yapraklarını pipo şeklindeki çubuklar içinde yakarak dumanının göğe üfledikleri görülmektedir.(1) Bu eserler, insanların tütünün keyif verici özelliğini dini ayinler sırasında öğrendiğini göstermektedir. Aynı zamanda hekim olan rahipler, tütünü yaraların tedavisinde, tütün dumanını ise göğüs ve baş ağrılarında ilaç olarak kullanmışlardır. Tütünün bu kullanım biçimi Mayalardan zamanla tüm Orta Amerika ve Antiller’e yayılmıştır. Aztekler’in de tütünü kullandıkları bilinmektedir. Kristof Kolomb, 1492 yılında Hindistan olduğunu zannederek ayak bastığı San Salvador adasındaki yerlilerin ağız ve burunlarından dumanların çıktığını anlatmıştır. Kristof Kolomb’un ayak bastığı karanın yeni bir kıta olduğunu açıklayan Ameriko Vespuci ve kıtanın diğer taraflarını bulmak için keşifler düzenleyen Cortez, tütünün yerliler gibi içilmesinin nasıl olacağını merak ederek denemişler ve uzun müddet kullanarak, tütünün ilk eski dünyalı tiryakileri olmuşlardır.(2) Tütün tohumu, 1518 yılında İspanya’ya getirilmiş ve imparator Şarlken’e sunulmuştur. Böylece eski dünyada ilk defa İspanya’da tütün üretimine başlanmıştır.(3,4) Fransa’nın Portekiz elçisi olan Jean Nicot 1559 yılında yeni dünyadan getirttiği tütün tohumunu Fransa kraliçesi Catherine de Medicis’in baş ağrılarını iyi etmesi amacıyla Paris’e kral sarayına göndermiş ve kraliçenin baş ağrılarının geçmesi üzerine tütüne, “kraliçe otu”, “sefir otu”, “nikosiyana” gibi isimler verilmiştir.(1,2,3,4) Fransa ruhban başkanı Fransuva de Loren, 1560 yılında İspanya’dan getirttiği tohumlarla tütün üretimini başlatmıştır. Buradan, İngiltere, Hollanda, Almanya, İsviçre ve Avusturya’ya yayılmış ve Portekizliler tarafından Hindistan ve Japonya’ya götürülmüştür.(1,2,3,4)

1600’lü yılların başında başta İngiltere olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinde yasaklarla ve cezalarla önlenilmeye çalışılan tütün içme alışkanlığı ne yazık ki ortadan kaldırılamamıştır. Fransa kralı XIII. Louis tütün satışını yasaklamış, İngiltere kralı I. James, tütün içenlere karşı Misocopnos’u yazmış, Papa Urbanus VIII tütünü aforoz etmiştir.(3,4) Tiryakilerin gizli gizli tütün içmeye devam ettikleri anlaşıldığından yasaklar zamanla kaldırılmış ve tütün içenlerin sayısında artışlar meydana gelmiştir. Bu durumun sonucunda tütün ithalatları yükselmiş ve tütünün üretim sahası büyümüştür. Hükümetler de tekeller kurup, tütünü gelir kaynağı yapma durumuna getirmişlerdir. İspanya ve portekiz , Orta Amerika adalarında tütün üretip, Avrupa pazarına satmaya başlamışlardır. İngilizler 1612 yılından itibaren, Kuzey Amerika’da tütün üreterek Avrupa’ya ihraç etmişlerdir. Daha sonraki yüzyıllarda da Amerika Birleşik Devletleri tütün ticaretine katılmıştır. Tütün, XIX. Yüzyılın ortalarına kadar pipo, püro, enfiye şekillerinde kullanılmaktayken, 1830 yılında sigara şeklinde de kullanılmaya başlamıştır.(3,4) Başlangıçta elle sarılan sigaralar kullanılmış, 1861-1875 yılları arasında ilk sigara makineleri icat edilmiştir. 1880’de Fransız De Coufle’nin geliştirdiği makine Fransız tekel idaresince onay almıştır.(3,4) Tütünü, doğrudan doğruya kağıda sararak sigara yapan günümüzdekilerine benzer makineler, Alman ve Amerikan buluşları olup, 1880-1881 yılları arasında ortaya çıkmışlardır.(3,4) Sigaranın, sigara sarma ve paketleme makinelerinin icat edilmesi, sigara içme alışkanlığının giderek artan biçimde yayılmasına neden olmuştur.

Türkiye’ye tütün bitkisi ilk defa 1601-1605 yıllarında İngiliz ve Venedik tüccarları tarafından getirilmiştir.(1,2,3,4) Birinci Ahmet’in padişahlığı sırasında tütün içmenin çok yaygınlaştığı bilinmektedir. Tütün içilmesine karşı Avrupa’da başlayan hareket, Türkiye’ye de sıçramış, hoca ve müftüler tütün içme adetinin dinimize aykırı olduğunu söyleyerek, Sultan Ahmet’in bu alışkanlığa karşı yasaklar koymasını sağlamışlardır. Sultan Ahmet’in oğlu olan IV. Murat ise çok ağır cezalarla, tütün içenlere karşı harekete geçmiştir. Tütün içilmesi sebebiyle, 1639 yılında İstanbul Cibali’de çıkan yangının sorumluları, Sultan IV. Murat tarafından idam ettirilmiştir.(2) Padişah IV. Sultan Mehmet zamanında ise tütün içme aleyhindeki şiddetli kanunlar kaldırılmıştır. Şeyhülislamın fetvasıyla 1648 yılında tütün kullanılması tekrar serbest bırakılmıştır.(4) Tütünden sağlanacak gelirin önemi anlaşıldığı için ilk olarak Rumeli’de Yenicevardar (Selanik) ile Kırcaali’de tütün tarımına başlanılmıştır. Daha sonra Anadolu’da İzmir , Manisa ve Ödemiş yörelerinde tütün ekimi yapılmıştır.(3,4) Draman’dan getirilen tohumlarla, Ayaz Oluk’taki Alman Çiftliğinde yapılan tütün ekiminden olumlu sonuçlar alınması üzerine, Türkiye’de bu bitkinin tarımı yaygınlaşmıştır. İklim ve toprak şartlarının yetersizliği nedeniyle düşük kalitede tütün elde edilmesi sebebiyle, XIX. Yüzyılın sonlarından itibaren tütün ekim alanlarının kısıtlanması yoluna gidilmiştir. 1861’de tütün ithali yasaklanmış, 1862’de ise bu yasak kaldırılmış ancak, devlet tekeli altına alınmıştır. Türkiye’de sigara yapımına ilk defa 1864 yılında başlanılmıştır.(3,4) Fransızlara, 30 yıl süreyle ve 750.000 altın karşılığında verilen bir imtiyaz ile kurulan Memâlik-î Şahâne Dühânları Müşterekül Menfaa Reji Şirketi bu görevi üstlenmiştir.(3,4) Bu imtiyaz 1923 yılına kadar devam etmiştir. 1874 yılında tütün üretimi serbest bırakılmış, tütün kıyma imalâthanelerinin kurulmasına izin verilmiş ancak sigara yapımı devlet tekeli olarak korunmuştur. İlk sigara fabrikası İstanbul Cibali sigara fabrikasıdır. Bunu Adana, İzmir (Alsancak), ve Samsun sigara fabrikaları izlemiştir. Cumhuriyet döneminde Reji Şirketi son bulmuş, 1930 yılında 1701 sayılı kanun ile tütün tekeli kurulmuş ve 10 Haziran 1938 tarihinde kabul edilen 3487 sayılı kanun ile sigara sanayiî, tamamen devlet kesiminde kurulup gelişen bir sanayiî durumuna gelmiştir.(3,4) Adana, Bitlis, İstanbul Cibali, İstanbul Maltepe, İzmir, Malatya, Samsun ve Tokat sigara fabrikaları kurulmuştur. Sigara üretim ve pazarlaması 1986 yılından sonra devlet tekeli olmaktan çıkarılıp, serbest bırakılmıştır.

“Kendi-m-”

26 Şub 2007

 

 

Gönülden Teşekkürlerimizle…

 

 

İnsanın hayatına anlam kazandırdığını iddia eden çeşitli dinler ve felsefi sistemler vardır. Fakat onlar içlerinde gizli belirli sınırmaların sıkıntısını çekmektedirler. Onlar, teolojik ya da filozofik geleneksel inançları, ideolojileri kulağa hoş gelen sözcüklerle sunarlar. Bununla birlikte, inananlar er ya da geç, bu sözlerin ve onların uygulanabilirliklerinin sınırlılığını keşfederler. Onlar düş kırıklığına uğrar ve tıpkı bilimsel kuramların aşırı aykırı deneysel veriler yüzünden sorgulandıklarında terk edilişleri gibi, onlar da sistemlerini terk ederler.

Bir spirütüel yorum sistemi inandırıcılıktan ve mantık yoluyla kabul edilebilirlikten uzak hale gelirse, takipçilerinin çoğu bir başka sisteme yönelir ama bir süre sonra, diğer sistemde de sınırlamalar çelişkiler bulurlar. Bu kabul ve reddetmelerden oluşan verimsiz arayıştan sonra kalan sadecece kuşkuculuk ve varoluşun gerçeğinin bilinemeyeceği inancıdır. Bu durum da onları yaşamın kaba gereksinimlerine boğulmuş, yalnız maddi kazanımlarla ilgilenen budalaca bir yaşam biçimine iter. Bununla birlikte, kuşkuculuk bazen, seyrek de olsa, sözlerden, dinlerden veya felsefi sistemlerden çok daha derin olan temel gerçekle ilgili bir sezgiye yol açar (Bu da kuşkuculuğun olumlu bir yönüdür).

İnsanın, “Gerçek” ile ilgili yalnış anlayışını düzeltmek için tek yol, zihnin davranışlarını etraflıca tanımak ve onu bir kendini-keşif vasıtası haline döndürmektir. Zihin başlangıçta, biyolojik yaşamı sürdürebilme savaşında kullanılan bir alet idi. Doğayı fethedebilmek için onun yasalarını ve süreçlerini öğrenmek zorunda idi. O bunu yaptı ve yapmakta, çünkü zihin ve Doğa elele çalıştıklarında hayatı daha üstün düzeylere yükseltebilirler. Fakat zihin, bu süreç içinde sembolik düşünme ve iletişim sanatını, lisan sanatını ve ustalığını edindi. ‘Sözcükler’ önem kazandılar. Fikirler ve soyutlamalar bir gerçeklik görünümüne büründüler, kavramsal olan, gerçek olanın yerine geçti ve bunun doğurduğu sonuç olarak insanlar şimdi sözcükler kalabalığıyla dolu ve sözcüklerin egemenliği altındaki bir dünyada yaşamaktadırlar.
Nesneler ve insanlarla olan ilişkilerde sözcükler fazlasıyla yararlıdır. Fakat onlar bizi tamamen sembolik, dolayısıyla gerçekdışı bir dünyada yaşatıyorlar. Zihnin sözcüklerle bağımlı hapishanesinden kurtulup gerçeğe varmak için, insanın dikkat odağını sözcükten çevirip, o sözcüğün işaret ettiği şeyin kendisine yöneltmesi gerekir.

Herkesçe en çok kullanılan ve duygularla ve fikirlerle en çok yüklü olan sözcük “Ben”dir. Zihin ona herhangi bir şeyi ve her şeyi dahil etme -katma- eğilimindedir, bedenden “Mutlak”a kadar. Pratikte o, direkt, en yakın ve muazzam anlamlı bir deneyimi işaret eder konumdadır. Var olmak ve var olduğunu bilmek en önemli husustur. Ve bir şeyin insanı ilgilendirmesi için onun, insanın -her arzu ve korkusunun odak noktası olan- bilinçli varlığına ilişkin olması şarttır. Çünkü her arzunun nihai hedefi, var olma duygusunu güçlendirmek ve keskinleştirmektir, tüm korkular ise, özde, benliği kaybetme korkusudur.
Öylesine gerçek ve hayati olan “Ben” duygusunu, onun kaynağına ulaşmak için derinlemesine araştırmak, “Kendini Bilme”nin özüdür. Sürekli olmadığından, “Ben” duygusu, akıp geldiği ve nihayet ona döndüğü bir kaynağa sahip olmalıdır. Bilinçli varlığın bu zaman-ötesi kaynağına, “asıl-doğa”, “Öz Varlık (Kendi-m-)” denir.

Bu zaman-ötesi varlık hem hayatın hem bilincin kaynağıdır. Zaman ve uzay ve nedensellik kavramları çerçevesinde o, her şeye gücü yeten, nedeni olmayan neden, her şeyi kaplayan, başlangıcı olmayan, daima mevcut anlamında, ebedidir. Nedeni bulunmadığından, özgür; her şeye nüfuz ettiği için, bilen; bölünmemişliği sayesinde mutludur. O yaşar, O sever, ve O sonsuz bir keyif ve neşeyle evreni yeniden ve yeniden şekillendirir. Her insanda vardır O, ve her insan O’dur , ama hepsi kendilerini aslında oldukları gibi bilmezler; bu nedenle de kendilerini isimleri, bedenlerinin şekli, bilinçlerinin içeriği ile tanımlarlar, bunlarla özdeşleştirirler.

Bu, “Ben-im” duygusu üzerinde kararlı bir şekilde durmak kolay ve doğal olanıdır, “Kendini Bilmek”. Onda gizlilik, bağımlılık yoktur; ne hazırlığa, ne inisiyasyona gerek görülmez.

Her kim, varoluşu hakkında bir yanıt arayarak düşünürse ve kendi kaynağını bulmayı içtenlikle isterse, her zaman mevcut olan “Ben-im” duygusunu kavrayabilir ve zihni karartan bulutlar dağılıp, varlığın özü bütün ihtişamıyla görününcete dek onun üzerinde büyük dikkatle ve sabırla durabilir. “Kendini Bilme”, üzerinde sebatla durulduğu ve gerçekleştirildiği zaman, insan her zaman bilinçsiz ve pasif olarak üstünde bulunduğu konuda bilinçli ve aktif hale gelir. Tür’de değil fakat yalnzıca tarzda değişme olur-bir altın külçesi ile ondan şekillendirilmiş görkemli bir süs eşyası arasındaki fark gibi-. Hayat devam eder, fakat o kendiliğinden, özgür, anlamlı ve mutlu bir hal alır.
Kör doğmuş bir insan nasıl renkleri gözünde canlandıramazsa, öylece, aydınlanmamış bir zihin de böyle tariflere anlam verme yetisinde olamaz-İhtirazsız bir mutluluk, sevecen tutkusuzluk, varoluşun zamansızlığı ve nedensizliği gibi ifadeler-. Bunlar hepsi çok yabancı gelir ve bir yankı uyandırmazlar. Onların derin anlamları olduğunu sezgisel olarak hissederiz, hatta onlar, tarif olunamaz kutsal bir şeyin, gelecek şeylerin öncüsü olarak, içimizde garip bir özlem yaratırlar, ama hepsi bu kadar. Denildiği gibi, sözcükler işaretlerdir, onlar yalnızca yönü gösterirler, ama bizimle birlikte gelmezler. Gerçek ise samimi eylemin meyvesidir.

Çevremizdeki türlü türlü formlar, beş unsurdan oluşmuştur-görme, işitme, koku, tat ve dokunma duyumları-. Onlar, geçicidirler-fanidirler- ve sürekli akış halindedirler. Ayrıca onlar “Neden-Sonuç Yasası”na tabidirler. Tüm bunlar bedene ve zihne de uygulanabilirler, ikiside-”Neden-Sonuç Yasası (Nedensellik) ve zihin (ve zihnin içeriği olan beden, dünya, dünyanın içindeki ve dışındakiler)- geçicidir ve doğum ve ölüme tabidir.

Bilinmektedir ki dünya ancak bedensel duyular ve zihin aracılığıyla bilinebilir. Kant’ın görüşüne göre bu, “Beşeri Bilme” konusuna ilişkindir ve dolayısıyla insanın bilme yönteminin temel yapısı budur. Bu demektir ki zaman, uzay-mekan, nedensellik (neden-sonuç) “Nesnel” ya da dışsal varoluşlar değildirler; onlar, içinde her şeyin şekillendirildiği zihinsel kategorilerdir. Her şeyin varlığı ve şekli zihne bağlıdır (zihne göredir). Bilmek ya da idrak, zihinsel bir üründür . Ve zihin tarafından görülen bir dünya öznel ve kişiye özel bir dünyadır ki bu dünya, zihnin huzursuz, durup dinlenmeyen faaliyetine bağlı olarak sürekli değişmektedir. Sınırlı kategorileri-amaçlılığı, öznelliği, dualitesi v.s.- ile huzursuz zihin karşısında, En Yüce, Sınırsız “Ben-im (ben var olanım)” hissi yer alır. Emin olunabilecek tek şey işte bu “Ben-im (var olanım)”dır. Dekart’ın kuramındaki gibi düşünen bir “ben” değil, fakat hiçbir yüklemi olmayan bir “Ben-im”. Tek gerçek beyan “Ben-im”dir. Diğer her şey başka şeylere göre varılan sonuçlardan ibarettir. Hiçbir çabayla Ben-im’i “Ben değilim”e çeviremezsiniz.

İşte gerçek deneyimleyen (deneyimi yaşayan) zihin değil, yani her şeyin onun içinde meydana çıktığı, göründüğüdür; içinde herşeyin vaki olduğu (meydana geldiği) farkındalıktır. Tüm bilinç alanı “Ben-im”in içinde yalnızca bir film ya da nokta gibidir. Bu “Ben-im”lik, bilincin bilincinde olmak, kendinin farkında olmaktır. Ve O tanımlanamaz, nitelendirilemez olandır, çünkü O’nun sıfat ve nitelikleri yoktur. O sadece Ben’in Ben oluşudur ve bu Ben de var oalan her şeydir. Var oalan her şey, Ben olarak vardır. Ben’den farklı hiçbir şey yoktur. Dualite-ikilik- yoktur, dolayısıyla acı, ıstırap da yoktur. Sorun diye bir şey de yoktur. Bu, içinde herşeyin kusursuz olduğu bir sevgi alemidir. Vaki olan, amaçtan yoksun bir biçimde kendiliğinden vaki olur-sindirim olayı gibi ya da saç uzaması gibi-. Bunun idrak edilmesi zihnin sınırlamalarından kurtulunması demektir .

İçinde şu ya da bu olma zannın bulunmadığı derin uyku hali düşünüldüğünde, orda bile “Ben-im” yine vardır. Ve böylece de sonsuz şimdi görünür. Bellek geçmişteki olayları ve şeyleri şimdi’ye getirir gibidir ama olan her şey yalnızca şimdi’de olur.

Fenomenler ancak zamansız-şimdi içinde tezahür edebilirler. Böylece zaman ve neden-sonuç ilişkisi gerçekte geçerli değildir.
“Ben-im” dünyadan, bedenden ve zihinden öncede vardı. “Ben-im”, içinde onların görünüp kayboldukları alemdir. Ben-im, onların hepsinin kaynağıdır, dünyanın şaşırtıcı çeşitliliğiyle tezahür etmesine olanak veren evrensel güçtür.
“Ben-im” duygusu, bu ilkselliğine rağmen, En Üstün olan değildir. Mutlak değildir. Bu “Ben-im”lik duygusu ya da tadı zamanın tamamen ötesinde değildir. Beş unsurun özü olarak o, bir biçimde dünyaya bağlıdır. O, beş oluşan besin ile inşa edilmiş bedenden ortaya çıkar. Beden öldüğünde, o, tütsü çubuğu yanıp bittiğinde sönüveren alev gibi kaybolur. Saf farkındalığa ulaşıldığında, artık hiçbir şeye gereksinim kalmaz, hatta “Ben-im”e bile, ki zaten o Mutlak’ı işaret eden bir yön-göstericiden başka bir şey değildir. O zaman “Ben-im” farkındalığı kolayca sona erer. Var olarak kalan ise sözcüklerin ötesinde olduğundan, tarif edilemez.
İşte en gerçek olan bu “hal”dir, herşeyden önce gelen saf potansiyellik hali, “Ben-im” ve evren onun yansımalarından ibarettir.

Bir Ermiş’in idrak ettiği gerçek işte budur.

_________________________________

HATIRLATMA : Tüm kavramları ve doğmaları kesip sözlere dikkat. Birey kendini bilinceye, özü hakkındaki bilgiye ulaşıncaya, benliğini aşıncaya kadar bütün bu lafı-güzaf, bu kavramlar ona sunulur. Evet onlar kavramlardır, hatta “Ben-im” bile. Gerçi ondan daha değerli bir kavram da yoktur. Araştırmacının onları büyük bir ciddiyetle dikkate alması gerekir; çünkü onlar En Yüce Gerceği ifade ederler. Bütün kavramlardan arınmak için onlardan daha iyi bir kavram mevcut değil.

Salih AS

Felsefe Yazıları

19 Şub 2007

 

 

Gönülden Teşekkürlerimizle…

 

Felsefe düşünmek üzerine düşünmektir. Yüzyıllar önce insanların önce doğa ilgisini çekmiş daha sonra da kendilerine dönmüşlerdir. Böylece insan felsefesi başlamıştır. İnsan felsefesi Sokrates’le başlar ve Sokrates’le birlikte birçok düşünür adalet, eşitlik, özgürlük gibi kavramlar üzerine düşünmeye başlamışlardır.

FELSEFENİN DOĞUŞU

Felsefe’nin her ne kadar Antik Yunan’da doğduğu kabul edilse de Çin, Mezopotamya ve Hindistan gibi Doğu ülkelerinde etkileri görülür.
Fakat felsefenin doğumunun Yunan’da başlamasının nedeni dinden ve mitosların etkisinden arınmış olmasıdır. Ayrıca insanlar şehir ticaretinin ve koloniciliğin başlamasıyla belli bir refah düzeyine ulaşmışlardır. İnsanlar temel ihtiyaçlarını giderdikleri için insanlar düşünmeye ve sorgulamaya daha çok zaman ayırmışlardır. Buna paralel olarak da özgür düşünce ortamı gelişmiştir. Demokrasinin de Yunanistan’a hâkim olması bunda etkili olmuştur.

ANTİK ÇAĞ FELSEFESİNİN SİSTEMATİK DÖNEMİ

Burada Platon ve Aristo öne çıkan isimlerdendir. Platon ve Aristo’nun düşüncelerini sistematize etmeleri çok önemlidir.
Platon’un bizi ilgilendiren tarafı’ ideal devlet’ kuramıdır. Bu kuramı kısaca açıklamak gerekirse düşünür olması istenilen bir devlet modelinden bahseder. Ona göre bu devletin yöneticisi filozof-kral olmalıdır. Yani devleti elitist kesim yönetmelidir. Burada Platon bugün bilinen anlamıyla aristokrasiye atıfta bulunur. Ayrıca bu düşünceye bağlı olarak toplumsal hiyerarşinin olması gerektiğini de savunur.
Aristoteles’in bilimlere en önemli katkısı tüme varım yöntemini bulmasıdır. Yani görünmeyende görünene bakmak ve görünenden görünmeyene bakmak tüme varım yöntemidir. Ayrıca Aristo yöntemsel aletler bularak ilkel bakışı doğru bakışa çevirmek amacındaydı.

ORTAÇAĞ FELSEFESİ

Ortaçağda genel olarak felsefe dinin hegemonyası altına girmiştir. Bu yüzden bu dönemde felsefenin çokça yol kat ettiği söylenemez. Her şey kilisenin egemenliği altında olduğu için özgür düşünce baltalanmıştır.
Ortaçağ da İslam medeniyetinde çeviri evleri kurulmuştur ve batı dünyasına ait kaynaklar Farsçaya çevrilmiştir. Böylece batı medeniyeti durağan bir çağ yaşarken İslam medeniyeti ilerlemiştir.

YENİÇAĞ FELSEFESİ

Genellikle düşünürlerin kafasını meşgul eden toplumsal sorunlar olmuştur. Sosyal düşünce vurgulanmıştır. Rousseau, Hobbes, Locke aydınlanmanın ve Rönesans’ın etkisinde kalmışlardır. Burada insanlar daha iyi nasıl yaşarız sorusunu sormuşlardır. Bu çağda tekrar özgür düşünceye geçiş süreci başlamıştır. Rönesans ve reform hareketlerini etkisiyle bireycilik, sekülerizm, âdem-i merkeziyetçilik ve insani eylemler gibi kavramlar öne çıkmıştır. Ayrıca özel mülkiyet ve buna bağlı olarak da burjuvazi, kapitalizm, tabakalaşma düşünürlerin ilgisini çeken konulardan olmuştur.
YİRMİNCİ YÜZYIL FELSEFESİ

Diyalektik materyalizm burada ön plandadır. Bu kavramın açıklamasını yapacak olursak ortaya bir tez atılır, sonra bu tezin karşısına bir antitez oluşturulur. Ardından bir senteze varılır. Ve her yeni sentez başka bir teze dönüşür. Bu böyle döngüsel bir süreç izler. Diyalektik materyalizmin temellerini Heraklitos ortaya atmıştır. Hegel ve daha sonrasında da Marx bu görüşü geliştirmiştir. Bu yüzyılda öncelikle materyalizm dışında yeni olguculuk, yeni kantçılık, olgucu mantıkçılık, uygulayıcılık, uyumsuzluk v.s gibi çeşitli akımlar idealist, usa aykırıcı ve bilinmezci bir doğrultuda gelişmiştir.
Son kertede felsefe bilimleri bilimidir. Yani bütün bilimler felsefeden doğmuştur. Şu anda bilimlerin olmasını felsefeye borçluyuz. Bu bakımdan felsefe teoride bilimler için ve bunun pratiğe uygulanmasında önemlidir. Kısacası felsefe bize hayata dair derin kavrayışlar sunar.

İlkçağ Felsefesine Genel Bir Bakış

Bu bölümünde Felsefe tarihinin kırılma noktalarını anlatmaya çalışacağım.
Felsefe tarihi dönemsellik açısından bir süreklilik arz etmez. Yani sürekli kesintiye uğramıştır ve yeni bir dönem başlar. Tarih ilerlemektedir. Savaşlar olmaktadır. Yeni buluşlar gerçekleşmekte ve insan özne olmaya doğru büyük adımlar atmaktadır. İlk çağ bilindiği gibi felsefe tarihi açısından oldukça verimli geçmiştir. Bugün bile toplumsal ve siyasal düşünceyi etkileyen hatta büyük ölçüde belirleyen düşünce sistemlerine rastlamaktayız. Platon’un yönetimsel anlayışı, Aristo’nun bilimleri ayrıştırması ve sistematize etmesi, mantık ilkeleri bugün hala geçerliliğini korumaktadır. Heraklitos bugünkü anlamda diyalektiğe önemli katkılarda bulunmuştur. Epikürcülük ve Stoacılık ve onların başlattığı hedonizm tartışması bugünde toplumsal alanda tartışılan konulardan biridir. Dikkat edilirse bu bahsettiğim tüm filozoflar batı kökenlidirler. Bunun nedeni her alanda olduğu gibi batının felsefede de otorite konumunda olmasındandır. Muhakkak ki felsefe doğuda da aynı zamanlarda belki daha da eskide başlamıştır. Fakat tarih okumalarımız ancak batı kaynaklar üzerinedir. Zaten doğu da ilk çağlarda felsefi yazılar elimize ulaşmamıştır ya da yoktur. Bunda doğu zihniyetinin ve kültürünün etkili olduğunu düşünüyorum. Çünkü sözlü gelenek doğuda daha yaygındır ve hepimiz biliriz “verba volant, scripta manent” yani söz uçar yazı kalır…
Platon’un idea kavramı idealizm düşünce akımını doğurmuştur. Bu akım daha sonra materyalizm düşüncesinin karşıtını oluşturmuş ve tarihte birçok düşün adamına esin kaynağı olmuştur. Fenomen kavramını da bünyesinde taşır. Bunun dışında İdea kavramı sanat düşüncesinin gelişmesini de etkilemiştir.

Platon’un düşünce sisteminin gelişmesindeki kuşkusuz en önemli isim Sokrates’tir. Bu düşünür ilk dönem yazılarında hocasından epeyce etkilenmiştir. Bunu diyaloglarında açıkça görebiliriz. Sokrates’in sofistlerin pragmatist yaklaşımlarına karşı tavrı herkesçe bilinen bir gerçektir. Çünkü ona göre bilgi parayla ölçülebilen bir şey değildir. Platon’da hocasının Sofistlerle tartışmasını sürdürmüştür. Ayrıca Sokrates’in dogmatik düşünce sistemi(bilginin doğuştan bizde bulunduğu düşüncesi) öğrencisinin idealizm düşünce akımının oluşmasında da etkili olmuştur. Sokrates’in çok tanrılı dinlerin hâkim olduğu dönemde tek bir tanrı olduğunu savunması onu ölüme götürmüştür. Bu da Sokrates’in peygamber olup olmadığı düşüncesini akla getirmektedir.
Platon, Sokrates’in ölümünden sonra devleti yönetenlerin filozoflar olması gerektiği fikrini ortaya koymuştur ve elitist bir duruş sergilemiştir. Bunun dışında Platon’un topluma sınıflaşmayı önermesi ve mükemmeliyetçilik önerileri de oldukça önemlidir. Öyle ki filozof, toplumda mükemmel bireylerin olması gerektiğini savunmuştur ve ilk nüfus planlaması böylece ortaya çıkmıştır. Bu da bugünkü öjenizm anlayışını bize hatırlatmaktadır. Kanımca Hitler, evet Hitler, Platon’u okumuştu. Bu bir tez değil sadece bir fikirdir.
Aristo’da felsefeye damgasını vuran filozoflardandır. Bugünkü bilim anlayışının kaynağı Aristo’ya dayanır. Uzmanlaşma, bilimlerin felsefeden ayrılması, sistematik düşünce ve sınıflandırma bu filozofun bilime kazandırdığı kavramlardan bazılarıdır. Fakat bilim için en önemli katkısı tümdengelim yönteminin kullanılmasıdır. Filozof “Organon” ( Alet ) adlı eserinde bu yöntemi ayrıntılarıyla anlatmıştır. Gerçi Francis Bacon kendi döneminde bu yöntemin karşıtını ortaya koymuş ve eleştirmek için “Noum Organon” ( Yeni Alet ) adlı eseri yazmıştır. Böylece tümevarım yöntemini ortaya koymuştur.

Bunun dışında siyasal düşüncede aristokratik yönetim biçimini ortaya koymuş ve benimsemiştir. Yönetimin elit bir tabakanın elinde bulundurulması gerektiğini belirtmiştir. Bu yönetimsel anlayış soyluluk esasına dayalıdır.
Son kertede İlkçağ, felsefe tarihine damgasını vurmuştur ve bugün bile bilim anlayışımıza muazzam katkıda bulunmuştur. Yalnız unutulmamalıdır ki Atina’da o dönemde demokratik bir ortam vardır ve felsefe de buna bağlı olarak gelişmiştir. Sadece demokratik, özgür, eleştirel düşünebilen ve ifade edebilen toplumların fikir ve yazın hayatı gelişebilir.

Ortaçağ Felsefesine Genel Bir Bakış

Yazımın bu bölümünde Orta Çağ felsefe tarihinden ve bu dönemde öne çıkan isimlerden bahsedeceğim. Öncelikle bu dönem ikiye ayrılır: Patristik ve Skolâstik Felsefe. Patristik felsefenin öne çıkan ismi Augustinus’tur. Skolâstik felsefenin öne çıkan ismi ise Aquinolu Thomas’tır.
Orta Çağ felsefesini açıklamadan önce o dönemden biraz bahsetmek uygun olacaktır. Orta Çağ hepimizin bildiği gibi tarihe “karanlık bir çağ” olarak adını yazdırmıştır. Fakat bu karanlık nitelemesinin yalnızca Avrupa için olduğunu belirtmekte fayda vardır çünkü İslam felsefesi ve düşüncesi bu döneminde tabiri caizse altın çağını yaşamıştır. Çeviri evleri kurulmuş ve Latince eserlerin neredeyse tamamı özellikle Aristo ve Platon’un ( İslam düşüncesindeki adıyla Eflatun) eserleri Arapça’ya ve Farsça’ya bu dönemde çevrilmiştir. Böylece İslam dünyasında büyük bir düşünce devrimi yaşanmış ve devingenlik kazanmıştır. İslam dünyasında hal böyleyken Avrupa engizisyon mahkemeleri ve kilise denetimi altındaydı. Yalnızca dini değil seküler hayatı da ruhban sınıfı yönlendiriyordu. Felsefe de bu bağlamda kiliseye bağlı olarak gelişti.

Şimdi Patriarkal felsefeyi açıklamaya girişeceğim. Kelimenin sözlük anlamı “Kilise babaları felsefesi”dir. Bu felsefe genel olarak Hristiyan dogmalarıyla felsefeyi bütünleştirme eğiliminde gnostik bir arayıştır. Bu felsefenin en önemli temsilcisi ve bu felsefeyi sistemleştiren Augustinus’tur. Augustinus önce Mani dinine inandı ve septisizmden etkilendi. Fakat daha sonra Platon’u okuyunca Hristiyanlık’ta karar kıldı ve bu dini sistemleştirmeye girişti. Yanı sıra septisizme karşı savaş açtı. Ona göre mutlak bir doğru vardı ve o da Tanrı idi. İşte tam da bu yüzden septisizme karşı konulmalıydı. Ayrıca tarihin döngüselliğinden ve bir defalığından dem vurarak tarih felsefesinin kurucusu oldu.
Skolâstik felsefe ise Platon’un idealar öğretisinden beslenmiştir. Herkes Tanrı’dan gelir ve yine ona döner gibi bir döngüsellik anlayışı vardır. Günümüzde de bu felsefe, kilisenin resmi felsefesidir. Bu dönemin göze çarpan belki de tek ismi Aquinolu Thomas’tır. Skolâstiğin ilk döneminde “anlamak için inanıyorum” ilkesi geçerliydi. Fakat Thomas dini doğrularla felsefe bilgilerinin ya da aklın örtüşemeyeceğini savunur. Dini doğruların bazen aklı aşabileceğini söyler. Thomas’a göre insanın en yüksek yetileri istenç ve akıldır. Ona göre insanın özgür iradesi vardır.

Görüldüğü üzere Orta Çağ felsefesi Avrupa tarihi açısından verimli geçmemiştir. Bu dönemde yalnızca teoloji felsefeyle örtüştürülmeye çalışılmıştır. Her ne kadar bu dönemde felsefe çok gelişim gösteremese de bu çağdan sonra gelen Rönesans, Reform ve ardından Aydınlanma dönemi için itici güç oluşturduğunu söyleyebiliriz. Eğer Avrupa Orta Çağ’da insan yakma ya da giyotin törenleri düzenlemeseydi Aydınlanma çağını da yaşayamazdı.

Yeni Çağ ve Aydınlanma Dönemlerine Genel Bir Bakış

Aydınlanma felsefesi kuşkusuz ki bugün tartışılan birçok konunun temelini oluşturmaktadır. Özellikle ulus-devlet anlayışı, modernizm, doğa durumu, doğal hukuk, sosyal devlet anlayışı, liberalizm, laiklik ve sekülerizm gibi konular Aydınlanma düşünürlerinin bize miras bıraktığı konulardır. Tanrı’nın alaşağı edilip onun tahtına insanın kurulması ve insanoğlunun deyim yerindeyse rüştünü kanıtlaması bu döneme rastlar. Zira bu dönem Avrupa ortaçağına alternatif bir süreçtir ve bünyesinde devrimci bir düşünce barınmaktadır. Hal böyle olunca bu felsefe neredeyse bize eski olan tüm alışkanlık, düşünce, otorite ve inançların terk edilmesini buyurur. Bu dönem büyük bir kopuşa işaret eder. Fransız Devrimi rüzgârından bu dönem düşünürleri de etkilenmişler ve özellikle devlet, yönetim şekilleri ve demokrasi üzerine yoğunlaşmışlardır. Ayrıca pozitivizmin temelleri de atılmış emprik düşünme yöntemine ağırlık ve önem verilmiştir.

İngiliz Aydınlanmacısı Locke zihnimizde doğuştan getirdiğimiz düşünceler olduğunu reddeder ve zihnimizin boş bir levha(tabula rasa) olduğunu ortaya koyar. Hume ise bu düşünceleri başarılı bir biçimde sistematize eder. Kant salt aklın eleştirisini yaparken yeni dönemin izleri görülmektedir. İnsan aklına ve özgürlüğüne tam bir güven bu dönemin karakteristik özelliklerindendir. Gerek bilim gerekse sanatta rasyonalizm hâkimdir ve tüm romantik akımlardan arındırılmıştır. Aydınlanma’nın tüm otoriteleri reddetmesine rağmen Frankfurt Okulu düşünürleri buna karşı çıkarak burada gizli bir baskı ve tahakküm olduğunu öne sürerler ki doğaya egemen olma düşüncesi de bu tezi doğrular niteliktedir.

Bunun dışında Vico’nun belirttiği çok önemli bir düşünce sarmal tarih anlayışıdır. O mutlak ilerlemeci tarih anlayışına karşı çıkar ve tarihin bazen ilerlediği bazen durduğu ya da gerileyerek devam ettiğini belirtir. Fakat Aydınlanmanın ortaya çıkışında mutlak ilerlemecilik düşüncesinin olduğu su götürmez bir gerçektir. Bugünde Batı’nın ilerlemecilik anlayışı doğuya karşı oryantalist bir bakış açısının oluşmasında ve bitmek bilmez başka ülkelere medeniyet götürme isteğinde etkin rol oynamıştır. Bu ilerlemecilik düşüncesi, akıl çağının getirdiği düşünce tüm düşünürlerin gözlerini kamaştırmıştı. Kilise tahakkümününden yeni çıkmış birey bu kaostan kurtulabilmek için akla güvenmişti ve metafizikle tüm bağlarını koparıp gözlerini bu dünyadaki salt maddeci öğelere dikmişti. Locke “tözü bilemeyiz” derken materyalizme atıfta bulunmuştu.

Aydınlanma dönemiyle birlikte modernizm ortaya çıkmıştır. Böylece birey cemaatsel ilişkilerden kopmuş ve bireyci bir dünyaya doğru ilk adım atılmıştır.Bu dönem düşünürlerinin en önemli özelliklerinden biri de ideal toplum düşünceleri ortaya koymaya çalışmalarıdır. Bütüncül kavrayışları ve dünyayı anlama biçimleri yeni akılcı çağın heyecanlarıdır. Bu heyecan tüm reformist hareketlerde olduğu gibi önce büyük tepkilere yol açmış, kitaplar ve insanlar yakılmıştır. Fakat özgür düşünceye engel olunamamış ve düşünürler çalışmalarına tüm hızıyla devam etmişlerdir.

Sonuçta bu felsefenin özünü anlayabilirsek Batı medeniyetinin özünü de kavramış oluruz. Çünkü bu medeniyetin temeli Aydınlanma’ya dayanmaktadır. Siyaseti, uluslar arası politikası, felsefesi, sanatı ve bilimi bu dönemin izlerini taşımaktadır.
Selma ULUSOY

Modern çağın tüketim tapınakları ve ritüelleri

26 Eki 2006

Gönülden Teşekkürlerimizle…

 

“Poliüretan kültürün popüler saltanatı anlamadan yaşadığımız hayat
duyarlıklarımız:öğle tatilleri yenen sandviç

aralarında her şeyden biraz
videoya alınmış şanlı hülyalarımız

akşam yemeklerinin melamin çağı
hiçbir neon ışıtamazken
tüketim ahlakının ince barbarlığını
ey sevda sahafları!
Heyelanlar içindeki kalplerinizi tarihe gömün / Çünkü zamanlardır belirleyen aşkları”
Murathan MUNGAN

İnsan ne için yaşar? İnanç? Kendini bulmak? Erdemli olmak? Vs… Modern zamanda insan tüketmek için vardır. Avcılık ve toplayıcılık döneminde insanlar sadece ihtiyaca yönelik tüketim yaparken, zaman ilerlemiş âdemoğlu artık yalnızca karnını doyurmak ve vahşi hayvanlardan korunmakla yetinmemiştir. Artık ‘‘zevk’’ ve ‘‘zevk veren şeyler’’ ön plana çıkmaya başlamıştır. Kısaca ortaya çıktığı ilk zamanlardan bu yana tüketim olgusu modern toplum hayatında daha önemli bir yer tutar hale gelmiştir. Nesneler insanları ele geçirdi.Artık onlar bize değil biz onlara bağımlı durumdayız. ‘‘Bolluk içindeki insanlar artık tüm zamanlarda olduğu gibi başka insanlar tarafından değil, daha çok nesneler tarafından kuşatılmış durumda.Nesneler çağını yaşıyoruz:Nesnelerin ritmine ve onların hiç kesintisiz artarda gelişlerine göre yaşıyoruz.Geçmiş uygarlıkların tümünde dayanıklı nesneler, araçlar veya binalar kuşaklarca insandan daha uzun yaşamışken, bugün onların doğmasını, gelişmesini ve ölmesini izleyen bizleriz’’(Baudrillard;1997:15-16).

Alışveriş kavramını da sorgulama gereği duyuyorum. Çünkü insanlar eskiden sadece ihtiyaçları kadarını tüketirlerken modern zamanlara gelindiğinde ihtiyaç dışı lüks tüketim yaygınlaşmaya başladı. Mesela hipermarketlerin büyüsüne kapılmış bir bayanın alışveriş sepetinden pekâlâ traş losyonu çıkabilir. Bunun nedeni tüketim eyleminin araç olmaktan çıkıp amaç haline gelmesidir. Artık bizler, yirmi birinci yüzyılın harika insanları(!) olarak, olmayan paralarımızı harcama şansına ve lüksüne sahibiz. Daha çok harcayabilmek için kredi kartlarımız var. ‘‘Kredi kartları kolay kredilerle insanları tüketime çeker, sonra ödüllü tatiller, yeni kartlar ve yüksek kredi limitleriyle daha da fazla tüketmeye cezbeder’’(Ritzer;1999:51).

Metropol insanı yalnızlığını ve mutsuzluğunu gidermek için ne yapacaktır? Sanat ürünlerini tüketecek, televizyonda gece yarısı gösterilen ve telefon aracılığıyla ‘dakikalık’ spor paketi pazarlayan programları seyredecek yine ‘zaman hazinesinden’ tasarruf edecek veya alışveriş yapacaktır. Birey tüketim yaparken,haz duygusuna yenik düşüp satın alma işlemi bitmeden ,modern zamanda her şeyin olabildiğince çabuk tüketilmesi alışkanlığıyla diğer ürüne yönelmektedir.Böylece tüketimin verdiği geçici mutluluğu biraz daha arttıracaktır. Para; modern çağın tanrısına, alışveriş merkezleri; ibadethanelere ve alışveriş eylemi de; ritüele dönüşmüştür. ‘‘Bireyler, tek bir meta almaya değil bir nesneler sistemi almaya özendirilmekte; böylece birey tüketim yolu ile kendini diğer bireylerden farklı kıldığını sandığı bir tanınma sürecine girmekte ama aynı zamanda tüketim toplumunun uyumlu bir parçası olarak onunla bütünleşmektedir. Bir başka deyişle bireyler, aynı zamanda nesneleşmektedirler’’(Şaylan;1999:201).

İnsanlar tüketim eylemlerini gerçekleştirirken kendilerini ortaya koyamamaktadırlar. Çünkü bu eylem dışarıdan dayatılmaktadır.Böylece birey pasifize edilmiş olur. ‘‘Kitleler “kendim” zindanının zifiri karanlıklarında kaybolmuş ve her önüne sürülen anlama sarılmakta;kendi gerçekliğinin o sert varlığıyla karşılaşmayı hep ertelemektedir. Bu anlamda kendi gerçekliğiyle karşılaşmak istemeyen kitleleri düşünmekten alıkoyan,onlara anlık,tüketilebilir yaşam pratikleri sunan “popüler kültür endüstrisi”nin bir tür yaşam üretici fonksiyonu gösterdiği somutuyla yüz yüzeyiz’’(Akdoğan,Çelik;2006:3).

Örneğin moda olgusunu ele alalım. Özellikle kadınlar içgüdüsel olarak hemcinslerinden farklı olmak isterler. Fakat moda bireyleri belirli kalıplara sokar ve farklılıklara izin vermez ve eğer kişi bu durumdan mutluysa farklılaşmış olmaz aksine sisteme entegre olur.Tüketim olgusu modern zamanın kimlik arayışıdır. ‘‘Şehirdeki birey daha çok, bir kimlik duygusu yaratabilmek, kim olarak algılanmayı arzu ettiğini belirtebilmek amacıyla tüketmektedir’’(Bocock, akt. Çağan;2003:109).

Bireyin, tüketmekte olduğu ürün raflarda nasıl kategorize ediliyorsa;tüketim ediminin sonunda birey de kategorize olacaktır.Tüketmek için seçtiği malın markasıyla kimlik bulacak,aynı markayı seçen diğer tüketicilerle kendini ‘bir’likte hissedecektir.Bireyin aidiyet hissi bu şekilde oluşmaktadır.Toplumdaki ayrımlar bu bağlamda tüketilen mallar ve bu malların markalarına bağımlı hale gelmiştir. ‘‘Nike’’ markasını tercih edenlerle ‘‘Burberry’’ markasını seçenler arasındaki fark yalnızca tercih edilen ürünler arasındaki fiyat farkı olmaktan cıkmıştır.Bireyin yaşam şekli,patolojik bir şekilde markalarla belirlenir.

“Sürekli daha da fazla tüketiciyi kendilerine çekmek için bu tüketim katedrallerinin tüketim için daha da büyülü, fantastik, sihirli ortamlar sunmaları ya da en azından sunuyor görünmeleri gerekir. Bazen bu büyü kasten yaratılır, başka ortamlarda ise büyük ölçüde görülmeyen bir dizi gelişme sonucu ortaya çıkar’’(Ritzer;1999:26). Alışveriş merkezlerinde her şey düşünülmüştür. Renkli, bol ışıklı ve göz alıcı bu yerler, dış dünyanın sıkıcılığından bizi çekip alır. Üstelik bu mekânlar size güzel şeyler vaat eder, hatta iyi zaman geçireceğinize dair garanti bile verirlerdi. Bu dünyanın büyüsüne kapılmamak imkânsızlaşıyordu. İşte aradığınız ya da aramadığınız her şey elinizin altındaydı. ‘‘Amaç insanları tüketim alanında tutmaktı’’(Ritzer;1999:51).

Ayrıca bu mekânların dekorasyonları tüketimi destekleyici niteliktedir. Çalışanlar bir örnek giyimli, şık ve kibardılar. Öyle ki size yardımcı bile oluyorlardı. Şelale, bahçe ve çiçek taklitleri de kendinizi doğada –belki de insanların en huzur buldukları yerde- hissetmenizi sağlıyor, ortama güven duymanıza neden oluyordu. ‘‘Alışveriş merkezleri, geleneksel olarak tapınakların sağladığı türde bir merkezlilik sağlar ve benzer bir denge, simetri ve düzene sahip olacak şekilde inşa edilirler. Atriumları genellikle su ve bitkiler aracılığıyla doğayla bağlantı sunar’’(Ritzer;1999:27).

Üstelik bu yerlerin her kesime hitap etme iddiaları vardır. Zengine, fakire, yaşlıya, gence, erkeğe, kadına ve çocuğa. Ama yine de hedef kitle kadındır çoğu zaman. Çünkü ev yaşantısında işbölümü gereğince alışveriş kadından sorulur. Oradaki hemen her şey kadınlara tahsis edilmiş gibidir. Giyim mağazaları, dekorasyon eşyaları, kuyumcular. Gençler içinse bowling salonları ve kafeler; yaşlılar için doğa ambiyansı içinde bulunan rahat koltuklar; çocuklar için oyun parkları ve oyuncakçılar; erkekler içinse oyun salonları ve teknolojik fuarlar. İnsan burada başka ne isteyebilirdi ki. Bunun dışında bu hizmetlerin toplu halde, aynı mekânda bulunması da insanlar için bir avantaj durumundadır. Ulaşım olanakları için her şeyin bir arada bulunması cezbediciydi. Ayrıca bu merkezlerin müşterilerine tahsis ettiği özel araçlar ve servislerde ulaşım sorununu ortadan kaldırıyordu.

Alışveriş merkezlerinin simülasyonlar yaratmanın yanı sıra, sosyal ilişkilerimizi de etkileme özelliği var. Sosyal ilişkilerimizi azaltma yönündeki etkisinden bahsediyorum ve bu durumun kaygı verici boyutlara ulaştığını düşünüyorum. Çünkü insan sosyal bir varlıktır ve sosyal ilişkileri kuvvetli olduğu sürece insanlığını devam ettirebilir. ‘‘İnsan, evrendeki öbür varlıklardan farklı olarak, asla kesinlikle insan değildir, tersine, insan olmak demek, insan olmamak tehlikesine açık bulunmak demektir’’(Gasset;1995:40).

Tüketimin had safhaya ulaştığı mekânlardan biri de muhakkak ki Mc Donalds ve benzeri fast food restoranlarıdır. Adından da anlaşılacağı gibi buralarda her şey çabucak tüketilir. Geniş zamanlara tahammül yoktur. Daha geleneksel restoranlarda yapılan masa başı sohbetlerden ve paylaşımlardan burada söz edilmez bile. Etnik yemeklerden ve farklı lezzetlerden eser yoktur. Her şey tek tipleştirilmiştir ve standartlaştırılmıştır; sandviç ekmeğinin boyutundan ketçapın miktarına kadar. Çalışanlar bile robotlaşmış, otomatiğe bağlanmışçasına hızlı ve seri hareket ederler. İnsanın aklına ister istemez otomobil fabrikaları ve seri üretim bantları gelir. Burada hataya yer yoktur. Çünkü bu yiyecekleri tüketmek için sırada bekleyen binlerce aç insan vardır.

‘‘Toplumun Mc Donaldlaştırılmasıyla ilgili başka bir çok çevre sorunu da vardır kuşkusuz: Kağıt üretmek için kesilen ormanlar, polyesterin ve diğer maddelerin yol açtığı zarar, sığırları beslemek için gereken çok büyük miktarlarda yem vb.’’(Ritzer;1996:41).Bunların dışında yiyeceklerin hammaddelerinin telef edilmesi, atıkların çevreye zarar vermesi ve bozuk yağların kullanılması da hem çevre hem de canlı hayatını büyük ölçüde etkiler.

Günümüze baktığımızda insanların tek tatil günü olan pazar gününü de tüketime ayırdıklarını görüyoruz. Ortalama bir aileyi ele aldığımızda bu günde birlikte vakit geçirmek yerine hepsi dört bir yana dağılırlar ve tüketim şölenlerine hızlıca başlarlar. Herkes bireysel faaliyetlerde bulunur. Aile ya da arkadaş ziyaretleri yerine bu mekânları tercih ederler ve giderek yalnızlaşırlar. Tabii ki sadece alışveriş merkezlerinin bunlara yol açtığını iddia etmiyorum. Kentleşmeyle birlikte insanın çevresine yabancılaşması, ulaşım ve maddi olanakların yetersizliği gibi faktörler de sosyal ilişkilerin azalmasında rol oynar.

Son zamanlarda sanatsal faaliyetler de alışveriş merkezlerine taşındı Sinema, tiyatro ve konser salonları, sergiler ve diğer aktiviteleri toplu bir halde bulmak mümkün hale geldi.Neden?Mekanlar arası mesafeyi kısaltmak ve sonuç olarak modern zamanın en büyük hazinesi ‘‘zaman’’dan tasarruf etmek için mi yoksa insanları tüketim alanına gönüllü mahkumlar haline getirmek için mi? Sanatsal faaliyetlerinin de tüketim mekânlarına girmesiyle her şey orijinalitesini yitirdi ve büyü bozuldu. Bir filmi izlerken artık fazlaca haz duymuyoruz. Ya da tablolar bizi eskisi kadar etkilemiyor. Çünkü hepsi bir öncekinin taklidi, bir sonrakininse aslı niteliğinde. Büyük patronlarda bunu fark etmiş olacaklar ki yeni arayışlar içine girdiler. Nostaljik temaları allayıp pullayarak insanlara sunmaya başladılar. Eski kıyafetlere yeni yorumlar getirildi. Eski filmlerin çağdaş uyarlamaları yapıldı ve bunun gibi birçok örnek verilebilir.21. yüzyılda yeni sanat eserlerini ortaya çıkmıyor.Sanatçılar yeni bir tablo yapmak yerine kompozisyonlar yapmayı ya da fotoğraf çekmeyi tercih ediyorlar.Sonuç olarak var olan bir şeyi yeniden üretmiş oluyorlar.

Sanat olgusu ve sanat eserleri burjuva sınıfına aittir.Yani bu açıklamaya göre sanat ürününün elitist bir tavrı ve duruşu olması gerekmektedir.Bu durum tüm dünyaya baktığımızda 20. y.y.a değin böyleydi.Fakat kitle iletişim araçları yaygınlaştıkça ve bu araçların sosyal ve siyasal yaşantı üzerindeki etkisi arttıkça sanat ürünleri kitleler tarafından da tüketilmeye başlandı.Böylece kitsch kültürü ortaya çıktı.Tabloların röprödüksiyonu ve tasarımların taklidi kitschleşmenin göstergelerinden biridir. ‘‘Her yandan ödünç alınmış(geçmiş,yeni,egzotik,folklorik,fütürist) ayırt edici göstergelerin nesne düzeyinde endüstriyel çoğalması, bayağılaştırılmasından ve kullanıma hazır göstergelerin düzensiz bir artışından kaynaklanan kitsch’in bu çoğalımı kitle kültürü olarak temellerini tüketim toplumunun sosyolojik gerçekliğinde bulur’’(Baudrillard;1997:136).Kitsch kültürü kitlelerin beğenilerinin olmadığını anlatmaz sadece kitlelerin beğenilerini küçümser.Kitlelerin beğenisiyle yüksek kültürcülerin beğenisi farklı olmalıdır. ‘‘Burada kitsch sanatın popüler sanat olarak tanımlanması, bu sanatın gündelik hayatın içinde yer almasıyla ve onu anlamak için özel bir donanıma ihtiyaç duyulmamasıyla birlikte düşünülebilir’’(Alpman;2005:13).

Tüketimin yaygın olduğu alanlardan biri de ‘şiddetin tüketimi’dir.Gündelik hayatımızın içinde var olan ve kitle iletişim araçlarıyla birlikte artık etkisini büyük ölçüde yitiren şiddet görüntüleri modern dünyada içi boşaltılmış tüketim metalarına dönüşmüştür. ‘‘Sanal şiddet izleyicilerini teknik mükemmelliği ve gerçekliğe yakınlığı sayesinde tüyleri diken diken edebilecek bir kan gösterisiyle ürpertmek, dünyanın her neresinde olursa olsunlar, artık mümkündür’’(Keane;1996:113).

Savaş sahnelerinin etkisi boks maçlarınınkinden pek de farklı değildir artık.Her gün ölen çocuklar, işkenceye uğrayan ve katledilen halklar…Hepsi sıradanlaşmış görüntüler.Televizyonda gördüklerimize ve duyduklarımıza o kadar inanmışız ki gerçek yaşam bizi hiç ilgilendirmiyor.Yavaş yavaş tepkisizleşiyor ve duyarsızlaşıyoruz ve böylece ‘aktif özne’ ya da ‘insiyatif’ gibi kavramlar tarihe karışıyor. ‘‘Karşısında “nesne”leştirilmiş bir konumda olduğunun farkında olmadan “gerçek”liği oynadığını zanneden oyuncular ve kendisini “özne” olarak kurgulayan ama karşısına kurulduğu kara kutunun o parlak yüzeyinden yansıyan ve her anı heyecan,gerilim,çatışma,şiddet ve bilinçaltı dışavurum ritüelleriyle geçen görüntülerin ‘’tamamen gerçek” ve “kendiliğinden” meydana geldiğini düşündüğü için “nesne’’leştiğini göremeyen izleyici’’(Akdoğan;2006:5).

Kadınlar toplumsal roller bağlamında düşündüğümüzde modern zamanlara kadar geri plandadır. Toplumun her alanında erkek üretici konumundayken, kadın tüketici konumda kalmıştır.Bu yüzden de kadınlara tüketmek için afyonlar verilmiştir.Güzellik, güzel olma tutkusu, beğenilme ve arzulanma gibi insani refleksler kadınlara dayatılarak hem kadının tüketmesine hem de tüketilmesine yol açmıştır.Erkekler kadınları tüketir, kadınlar da nesneleri.Kadın artık bir birey olarak değil metalaşmış bir cinsel obje gibi algılanmaya başlanmış ve kapitalizmin en önemli silahlarından biri olmuştur.Bir reklamda kadın varsa o ürün tutar ve kadın sattırır. ‘‘Bedeni keşfeden ekonomik sistem için reklamlar ve filmlerle beden bir yaratımdır artık.Yeni bir tüketim toplumu vardır ve kendilik bilincine sahip olmayan bireyler de bu topluma mensuptur’’(Bayram;2005:4). Her ne kadar sistemin kadınları tüketmeye yönelik bir eğilimi varsa hatta dayatılıyorsa da kadınlarda buna gönüllü kurbanlar olmayı tercih ederler.Belki de tüm bu tercihlerin temel nedeni insanoğlunun ölümsüzlük arzusudur.

Son kertede modern zaman insanının temel eğilimi tüketmek üzerinedir.Bu çoğu kereler dışarıdan dayatılsa da modern çağın insan bu eylemi gerçekleştirerek var olabilmektedir.

Günümüze baktığımızda insanların tek tatil günü olan pazar gününü de tüketime ayırdıklarını görüyoruz. Ortalama bir aileyi ele aldığımızda bu günde birlikte vakit geçirmek yerine hepsi dört bir yana dağılırlar ve tüketim şölenlerine hızlıca başlarlar. Herkes bireysel faaliyetlerde bulunur. Aile ya da arkadaş ziyaretleri yerine bu mekânları tercih ederler ve giderek yalnızlaşırlar. Tabii ki sadece alışveriş merkezlerinin bunlara yol açtığını iddia etmiyorum. Kentleşmeyle birlikte insanın çevresine yabancılaşması, ulaşım ve maddi olanakların yetersizliği gibi faktörler de sosyal ilişkilerin azalmasında rol oynar.

Günümüze baktığımızda insanların tek tatil günü olan pazar gününü de tüketime ayırdıklarını görüyoruz. Ortalama bir aileyi ele aldığımızda bu günde birlikte vakit geçirmek yerine hepsi dört bir yana dağılırlar ve tüketim şölenlerine hızlıca başlarlar. Herkes bireysel faaliyetlerde bulunur. Aile ya da arkadaş ziyaretleri yerine bu mekânları tercih ederler ve giderek yalnızlaşırlar. Tabii ki sadece alışveriş merkezlerinin bunlara yol açtığını iddia etmiyorum. Kentleşmeyle birlikte insanın çevresine yabancılaşması, ulaşım ve maddi olanakların yetersizliği gibi faktörler de sosyal ilişkilerin azalmasında rol oynar.

Günümüze baktığımızda insanların tek tatil günü olan pazar gününü de tüketime ayırdıklarını görüyoruz. Ortalama bir aileyi ele aldığımızda bu günde birlikte vakit geçirmek yerine hepsi dört bir yana dağılırlar ve tüketim şölenlerine hızlıca başlarlar. Herkes bireysel faaliyetlerde bulunur. Aile ya da arkadaş ziyaretleri yerine bu mekânları tercih ederler ve giderek yalnızlaşırlar. Tabii ki sadece alışveriş merkezlerinin bunlara yol açtığını iddia etmiyorum. Kentleşmeyle birlikte insanın çevresine yabancılaşması, ulaşım ve maddi olanakların yetersizliği gibi faktörler de sosyal ilişkilerin azalmasında rol oynar.

Selma ULUSOY

Üç Kutsal Dinin Toplumsal Kökenleri

10 Eyl 2006

Yazının tamamını oku »

Bilimsel yaratılış yanılgıları

05 Eyl 2006

Yazının tamamını oku »