Yazıyaz Köşe » “Kendi-m-”

“Kendi-m-”

 

 

Gönülden Teşekkürlerimizle…

 

 

İnsanın hayatına anlam kazandırdığını iddia eden çeşitli dinler ve felsefi sistemler vardır. Fakat onlar içlerinde gizli belirli sınırmaların sıkıntısını çekmektedirler. Onlar, teolojik ya da filozofik geleneksel inançları, ideolojileri kulağa hoş gelen sözcüklerle sunarlar. Bununla birlikte, inananlar er ya da geç, bu sözlerin ve onların uygulanabilirliklerinin sınırlılığını keşfederler. Onlar düş kırıklığına uğrar ve tıpkı bilimsel kuramların aşırı aykırı deneysel veriler yüzünden sorgulandıklarında terk edilişleri gibi, onlar da sistemlerini terk ederler.

Bir spirütüel yorum sistemi inandırıcılıktan ve mantık yoluyla kabul edilebilirlikten uzak hale gelirse, takipçilerinin çoğu bir başka sisteme yönelir ama bir süre sonra, diğer sistemde de sınırlamalar çelişkiler bulurlar. Bu kabul ve reddetmelerden oluşan verimsiz arayıştan sonra kalan sadecece kuşkuculuk ve varoluşun gerçeğinin bilinemeyeceği inancıdır. Bu durum da onları yaşamın kaba gereksinimlerine boğulmuş, yalnız maddi kazanımlarla ilgilenen budalaca bir yaşam biçimine iter. Bununla birlikte, kuşkuculuk bazen, seyrek de olsa, sözlerden, dinlerden veya felsefi sistemlerden çok daha derin olan temel gerçekle ilgili bir sezgiye yol açar (Bu da kuşkuculuğun olumlu bir yönüdür).

İnsanın, “Gerçek” ile ilgili yalnış anlayışını düzeltmek için tek yol, zihnin davranışlarını etraflıca tanımak ve onu bir kendini-keşif vasıtası haline döndürmektir. Zihin başlangıçta, biyolojik yaşamı sürdürebilme savaşında kullanılan bir alet idi. Doğayı fethedebilmek için onun yasalarını ve süreçlerini öğrenmek zorunda idi. O bunu yaptı ve yapmakta, çünkü zihin ve Doğa elele çalıştıklarında hayatı daha üstün düzeylere yükseltebilirler. Fakat zihin, bu süreç içinde sembolik düşünme ve iletişim sanatını, lisan sanatını ve ustalığını edindi. ‘Sözcükler’ önem kazandılar. Fikirler ve soyutlamalar bir gerçeklik görünümüne büründüler, kavramsal olan, gerçek olanın yerine geçti ve bunun doğurduğu sonuç olarak insanlar şimdi sözcükler kalabalığıyla dolu ve sözcüklerin egemenliği altındaki bir dünyada yaşamaktadırlar.
Nesneler ve insanlarla olan ilişkilerde sözcükler fazlasıyla yararlıdır. Fakat onlar bizi tamamen sembolik, dolayısıyla gerçekdışı bir dünyada yaşatıyorlar. Zihnin sözcüklerle bağımlı hapishanesinden kurtulup gerçeğe varmak için, insanın dikkat odağını sözcükten çevirip, o sözcüğün işaret ettiği şeyin kendisine yöneltmesi gerekir.

Herkesçe en çok kullanılan ve duygularla ve fikirlerle en çok yüklü olan sözcük “Ben”dir. Zihin ona herhangi bir şeyi ve her şeyi dahil etme -katma- eğilimindedir, bedenden “Mutlak”a kadar. Pratikte o, direkt, en yakın ve muazzam anlamlı bir deneyimi işaret eder konumdadır. Var olmak ve var olduğunu bilmek en önemli husustur. Ve bir şeyin insanı ilgilendirmesi için onun, insanın -her arzu ve korkusunun odak noktası olan- bilinçli varlığına ilişkin olması şarttır. Çünkü her arzunun nihai hedefi, var olma duygusunu güçlendirmek ve keskinleştirmektir, tüm korkular ise, özde, benliği kaybetme korkusudur.
Öylesine gerçek ve hayati olan “Ben” duygusunu, onun kaynağına ulaşmak için derinlemesine araştırmak, “Kendini Bilme”nin özüdür. Sürekli olmadığından, “Ben” duygusu, akıp geldiği ve nihayet ona döndüğü bir kaynağa sahip olmalıdır. Bilinçli varlığın bu zaman-ötesi kaynağına, “asıl-doğa”, “Öz Varlık (Kendi-m-)” denir.

Bu zaman-ötesi varlık hem hayatın hem bilincin kaynağıdır. Zaman ve uzay ve nedensellik kavramları çerçevesinde o, her şeye gücü yeten, nedeni olmayan neden, her şeyi kaplayan, başlangıcı olmayan, daima mevcut anlamında, ebedidir. Nedeni bulunmadığından, özgür; her şeye nüfuz ettiği için, bilen; bölünmemişliği sayesinde mutludur. O yaşar, O sever, ve O sonsuz bir keyif ve neşeyle evreni yeniden ve yeniden şekillendirir. Her insanda vardır O, ve her insan O’dur , ama hepsi kendilerini aslında oldukları gibi bilmezler; bu nedenle de kendilerini isimleri, bedenlerinin şekli, bilinçlerinin içeriği ile tanımlarlar, bunlarla özdeşleştirirler.

Bu, “Ben-im” duygusu üzerinde kararlı bir şekilde durmak kolay ve doğal olanıdır, “Kendini Bilmek”. Onda gizlilik, bağımlılık yoktur; ne hazırlığa, ne inisiyasyona gerek görülmez.

Her kim, varoluşu hakkında bir yanıt arayarak düşünürse ve kendi kaynağını bulmayı içtenlikle isterse, her zaman mevcut olan “Ben-im” duygusunu kavrayabilir ve zihni karartan bulutlar dağılıp, varlığın özü bütün ihtişamıyla görününcete dek onun üzerinde büyük dikkatle ve sabırla durabilir. “Kendini Bilme”, üzerinde sebatla durulduğu ve gerçekleştirildiği zaman, insan her zaman bilinçsiz ve pasif olarak üstünde bulunduğu konuda bilinçli ve aktif hale gelir. Tür’de değil fakat yalnzıca tarzda değişme olur-bir altın külçesi ile ondan şekillendirilmiş görkemli bir süs eşyası arasındaki fark gibi-. Hayat devam eder, fakat o kendiliğinden, özgür, anlamlı ve mutlu bir hal alır.
Kör doğmuş bir insan nasıl renkleri gözünde canlandıramazsa, öylece, aydınlanmamış bir zihin de böyle tariflere anlam verme yetisinde olamaz-İhtirazsız bir mutluluk, sevecen tutkusuzluk, varoluşun zamansızlığı ve nedensizliği gibi ifadeler-. Bunlar hepsi çok yabancı gelir ve bir yankı uyandırmazlar. Onların derin anlamları olduğunu sezgisel olarak hissederiz, hatta onlar, tarif olunamaz kutsal bir şeyin, gelecek şeylerin öncüsü olarak, içimizde garip bir özlem yaratırlar, ama hepsi bu kadar. Denildiği gibi, sözcükler işaretlerdir, onlar yalnızca yönü gösterirler, ama bizimle birlikte gelmezler. Gerçek ise samimi eylemin meyvesidir.

Çevremizdeki türlü türlü formlar, beş unsurdan oluşmuştur-görme, işitme, koku, tat ve dokunma duyumları-. Onlar, geçicidirler-fanidirler- ve sürekli akış halindedirler. Ayrıca onlar “Neden-Sonuç Yasası”na tabidirler. Tüm bunlar bedene ve zihne de uygulanabilirler, ikiside-”Neden-Sonuç Yasası (Nedensellik) ve zihin (ve zihnin içeriği olan beden, dünya, dünyanın içindeki ve dışındakiler)- geçicidir ve doğum ve ölüme tabidir.

Bilinmektedir ki dünya ancak bedensel duyular ve zihin aracılığıyla bilinebilir. Kant’ın görüşüne göre bu, “Beşeri Bilme” konusuna ilişkindir ve dolayısıyla insanın bilme yönteminin temel yapısı budur. Bu demektir ki zaman, uzay-mekan, nedensellik (neden-sonuç) “Nesnel” ya da dışsal varoluşlar değildirler; onlar, içinde her şeyin şekillendirildiği zihinsel kategorilerdir. Her şeyin varlığı ve şekli zihne bağlıdır (zihne göredir). Bilmek ya da idrak, zihinsel bir üründür . Ve zihin tarafından görülen bir dünya öznel ve kişiye özel bir dünyadır ki bu dünya, zihnin huzursuz, durup dinlenmeyen faaliyetine bağlı olarak sürekli değişmektedir. Sınırlı kategorileri-amaçlılığı, öznelliği, dualitesi v.s.- ile huzursuz zihin karşısında, En Yüce, Sınırsız “Ben-im (ben var olanım)” hissi yer alır. Emin olunabilecek tek şey işte bu “Ben-im (var olanım)”dır. Dekart’ın kuramındaki gibi düşünen bir “ben” değil, fakat hiçbir yüklemi olmayan bir “Ben-im”. Tek gerçek beyan “Ben-im”dir. Diğer her şey başka şeylere göre varılan sonuçlardan ibarettir. Hiçbir çabayla Ben-im’i “Ben değilim”e çeviremezsiniz.

İşte gerçek deneyimleyen (deneyimi yaşayan) zihin değil, yani her şeyin onun içinde meydana çıktığı, göründüğüdür; içinde herşeyin vaki olduğu (meydana geldiği) farkındalıktır. Tüm bilinç alanı “Ben-im”in içinde yalnızca bir film ya da nokta gibidir. Bu “Ben-im”lik, bilincin bilincinde olmak, kendinin farkında olmaktır. Ve O tanımlanamaz, nitelendirilemez olandır, çünkü O’nun sıfat ve nitelikleri yoktur. O sadece Ben’in Ben oluşudur ve bu Ben de var oalan her şeydir. Var oalan her şey, Ben olarak vardır. Ben’den farklı hiçbir şey yoktur. Dualite-ikilik- yoktur, dolayısıyla acı, ıstırap da yoktur. Sorun diye bir şey de yoktur. Bu, içinde herşeyin kusursuz olduğu bir sevgi alemidir. Vaki olan, amaçtan yoksun bir biçimde kendiliğinden vaki olur-sindirim olayı gibi ya da saç uzaması gibi-. Bunun idrak edilmesi zihnin sınırlamalarından kurtulunması demektir .

İçinde şu ya da bu olma zannın bulunmadığı derin uyku hali düşünüldüğünde, orda bile “Ben-im” yine vardır. Ve böylece de sonsuz şimdi görünür. Bellek geçmişteki olayları ve şeyleri şimdi’ye getirir gibidir ama olan her şey yalnızca şimdi’de olur.

Fenomenler ancak zamansız-şimdi içinde tezahür edebilirler. Böylece zaman ve neden-sonuç ilişkisi gerçekte geçerli değildir.
“Ben-im” dünyadan, bedenden ve zihinden öncede vardı. “Ben-im”, içinde onların görünüp kayboldukları alemdir. Ben-im, onların hepsinin kaynağıdır, dünyanın şaşırtıcı çeşitliliğiyle tezahür etmesine olanak veren evrensel güçtür.
“Ben-im” duygusu, bu ilkselliğine rağmen, En Üstün olan değildir. Mutlak değildir. Bu “Ben-im”lik duygusu ya da tadı zamanın tamamen ötesinde değildir. Beş unsurun özü olarak o, bir biçimde dünyaya bağlıdır. O, beş oluşan besin ile inşa edilmiş bedenden ortaya çıkar. Beden öldüğünde, o, tütsü çubuğu yanıp bittiğinde sönüveren alev gibi kaybolur. Saf farkındalığa ulaşıldığında, artık hiçbir şeye gereksinim kalmaz, hatta “Ben-im”e bile, ki zaten o Mutlak’ı işaret eden bir yön-göstericiden başka bir şey değildir. O zaman “Ben-im” farkındalığı kolayca sona erer. Var olarak kalan ise sözcüklerin ötesinde olduğundan, tarif edilemez.
İşte en gerçek olan bu “hal”dir, herşeyden önce gelen saf potansiyellik hali, “Ben-im” ve evren onun yansımalarından ibarettir.

Bir Ermiş’in idrak ettiği gerçek işte budur.

_________________________________

HATIRLATMA : Tüm kavramları ve doğmaları kesip sözlere dikkat. Birey kendini bilinceye, özü hakkındaki bilgiye ulaşıncaya, benliğini aşıncaya kadar bütün bu lafı-güzaf, bu kavramlar ona sunulur. Evet onlar kavramlardır, hatta “Ben-im” bile. Gerçi ondan daha değerli bir kavram da yoktur. Araştırmacının onları büyük bir ciddiyetle dikkate alması gerekir; çünkü onlar En Yüce Gerceği ifade ederler. Bütün kavramlardan arınmak için onlardan daha iyi bir kavram mevcut değil.

Salih AS