Yazıyaz Köşe » Milliyetçilik: Dün ve Bugün

Milliyetçilik: Dün ve Bugün


Cumhur Kocaman

Gönülden Teşekkürlerimizle…


Dünya siyasi ve düşünce tarihinin yakın zamanlarına baktığımızda çok az kavram milliyetçilik kadar zihinlerde yer edebilmiş ve evrensellik kazanabilmişdir.İnsanların birbirilerini boğazladığı coğrafyalardan özgürlük gibi yüce kavramlar için savaşılan topraklara kadar milliyetçilik, derin bir etki bırakmıştır dünya tarihinde.Peki milliyetçilik nedir, nasıl gelişmiştir, nasıl bu kadar zıt amaçlara hizmet etmiştir ve gelecekteki yeri nedir?
Milliyetçiliği inceleyen bilim adamlarının söz birliğine vardıkları tek nokta milliyetçiliğin doğasının karmaşıklığı ve milliyetçiliği tanımlamanın güçlüğüdür Örneğin milliyetçiliğin izahında karşılaşılan zorlukları Baskın Oran şöyle sıralar: “ bu zorluklardan birincisi, milliyetçiliğin hem sosyo-ekonomik bünyede farklı, hatta birbirine karşıt siyasal işlevlere sahip biçimde ortaya çıkmasıdır.İkincisi, milliyetçiliğin tanım, sınıflandırma ve yaklaşımlarının eksik yada yetersiz kalmasıdır.Yani milliyetçiliğin belli bir işleve göre (örneğin ulusal birlik kurmak), belli bir öğesine göre (örneğin ulusal dil),kullandığı belli bir simgeye göre (örneğin ulusal dil) tanımlandığı zaman bu tanımlamaların içine aldığından daha fazla şeyi dışarıda bırakabilmesidir…. Milliyetçiliğin belli bir tarih ve coğrafyadaki nitelikleri göz önüne alınarak yapılan sınıflandırmaların eksik kalması milliyetçiliğin tanımlanmasını güçleştirmektedir”

Ulus ve Ulus Devlet
Milliyetçiliği anlayabilmek için öncelikle millet(ulus) ve ulus-devlet kavramlarını açmak gereklidir.İnsanın sosyal bir varlık olarak birlikte hareket etmesi insanlık tarihi kadar eskidir.Ulus ise kapitalizmin kök salmasıyla ortaya çıkmış bir kavramdır.Bülent Tanör tarihsel bir kategori olarak ulus kavramının üç ayak üzerinde yükseldiğini belirtir.Ekonomik yaşamda feodal toplumun bağrından kapitalizmin ve yerli burjuvazinin doğması ve bunların ulusal pazar birliğini yaratması; siyasal düzlemde feodal parçalanmışlıktan merkezi ulus-devletlere geçiş;kültürel alanda da dil ve kültür birliğinin doğumudur.
Dünya tarihine baktığımızda bu sosyolojik gelişimin üç dalga halinde dünyayı etkiledeğini görmekteyiz.Birinci dalga, özellikle İngiltere ve Fransayı önüne katmış olup 17-18 yy’lara aittir.ABD’nin de eklenebilceği bu dip dalga daha sonrakileri belli ölçüde etkileyecektir.İkinci dalga, Avrupa ve Güney Amerikanın geciken uluslaşma hareketleridir. Alman,İtalyan,Orta ve Doğu Avrupa uluslaşmaları ve Latin Amerika’da İspanya ve Portekiz sömürgeleşmelerine karşı mücadeleden doğan ulus-devletler bu bağlamda yerlerini bulurlar.Yabancı boyunduruğundan kurtulmaya dayanan bu hareketlerden “Balkan Tipi” denen oluşum özellikle Türk milliyetçiliği üzerinde etkili olacaktır.
Zaman dilimleri bakımından yapılan bu kümelendirme “uluslaşma süreçlerinin nitelikleri” açısından şu şekilde gruplandırılabilir.Birinci grupra klasik burjuva demokratik devrimlerin iç ivmeleriyle olgunlaşan uluslaşma modelleri (İngiltere,Fransa,Almanya,İtalya ) gelirken; ikinci grupta bağımsızlık hareketlerinden doğan uluslaşmalar(Amerika,D.Avrupa,Asya,Afrika) sayılabilir.

Uluslaşma sürecini daha iyi anlamak için birinci dalganın kıdemli isimlerinden Fransa’ya bakmak gerekir. “18. yy sonuna yaklaştığında farklı mecralardan gelen birikimler köklü bir nitelik değişikliğine yol açarak modern çağı başlattılar.Aydınlanma düşüncesini yayılmasıyla her alanda referanslar aklileşti. İnsan özerkleşti. Büyük dinlerin Tanrıyı merkeze alarak açıkladığı dünya insan üzerinden yeniden tanımlandı. Buhar makinesi ve ardından iş bölümü keşfedildi. Hayat biçimleri geri dönülmez biçimde köklü dönüşümlere uğradı.Kırdan kente doğru bir göç başladı ve geleneksel toplum yapısı çözüldü.Dağılan cemaat yapısı, nüfus hareketlerinin, ulaşım ve iletişimin yaygınlık kazanmasıyla yerini daha büyük bir toplum birimine yani “millete” bıraktı.Demokrasinin rasyonel ve meşru tek yönetim biçimi olduğu kanaati genel kabul halini aldı. İnanç farklılıklarından kaynaklanan eşitsizlikler yerini laik düzenlemelere bıraktı ve dini kurumlar siyasetin dışına atıldı.” İnsanlık, tarihinin en hızlı dönüşümünü yaşadı, yaşanan bütün bu dönüşümlerle birlikte, modern çağı bütünüyle tanımlayan asıl unsur, ulus devlet meydana geldi. E.Hobsbawm’ın bahsettiği bu büyük dönüşüm sonunda İmparatorluklar çağı yerini ulus-devletleri çağına bırakacaktır. Ulus-devletin ortaya çıkabilmesi için iki şeyin birlikte inşa edilmesi gerekmekteydi Bunlar ülke ve ulustur. Bu iki unsurda yukarıdaki satırlarda bahsedildiği üzere, “Batı Avrupa’da ve feodalitenin tasfiye süreci içinde belirmeye başlamış ve katalizör olarak ta iktisat iş görmüştür. Bütün bunların ortaklaşa hareketi ulus devleti ortaya çıkarırken, bu oyunun oynandığı sahneyi de merkantalizm oluşturmuştur. Halk ulus devletin öncesinde siyasal biçimlerin hiç birinde ulus haline gelememiş ve ulus bilinci ortaya çıkmamıştır.Ülkeyi ise iktisat inşa etmiştir. Yerel pazarların birbirine eklenmelerinin ulaşacağı son nokta ülkesel pazar olmuş ve bu ülkesel pazar tabanı eş zamananlı olarak Sanayi Devriminin itici gücüyle ulusu ve devleti inşa etmiştir. Kısacası ulus devlet bileşkesi birbirinden koparılamaz bir örüntüyle ulus ve devletin hem kendilerini hem birbirlerini inşası ile oluşmuştur. Ulus devletin gelişimi esas itibariyle yükselen burjuvazi ile birlikte olmuştur. Bu gelişme ile bir taraftan daha geniş bir coğrafya içerisinde ekonomik bütünlük sağlanırken ve ticareti engelleyen sınırlamalar kalkarken diğer taraftan sözleşme ve mülkiyet hakları gibi bazı hakların güvence altına alınması sağlanmıştır. Birinci hususla daha geniş bir alanda bütünleşmeye yol açılırken, ikinci hususla devlet ve hükümet gücünün sınırlanması ve bazı temel hakların ve özgürlüklerin güvence altına alınması sağlanmıştır.”


Ulus devlete geçiş süreci Batı toplumları ve azgelişmiş ülkelerde farklı geçmişlere sahiptirler.Batıda genel olarak uluslaşma süreci ulus-devletlere zemin hazırlamıştır.Uluslaşma birçok batı ülkesinde,ulus-devletten önce başlamış bir sosyolojik süreçti.Ulus-devleti yaratmıştı.Bu oluşum,en azından iki yüzyıllık bir zaman teknesine yayılarak,yani sindirilerek yaşanmıştı.Bu oluşum sonunda ise Eli Kedurie nin deyişiyle ulus şu güce ulaşacaktır: “Eğer bir devletin vatandaşları kendi toplumunun siyasi düzenini artık tasvip etmiyor ise onu daha tatmin edici diğer bir düzenle değiştirme hak ve gücüne sahip olmalıdır.İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde dile getirildiği üzere; “hakimiyet aslında millete aittir.” Hiçbir fert yada teşekkül sarih olarak bu kaynağa (millete) dayanmayan bir yetkiyi kullanamaz. “Bütün hakimiyet aslında millete aittir”. İhtilalcilerin hakimiyet aslında millete ait derken millet tabirinden kast ettikleri çok açıktır ki aristokratlar ve hükümdarlardan çok daha fazlasıdır.”
Üçüncü Dünya ülkelerinde ise “sömürgecilik, ulusal pazarı ve kapitalizmi zayıflatması,ulusal kültürü ezmesi gibi sunuçlarıyla uluslaşma sürecinin aleyhine bir rol oynuyordu.Etnik,dilsel ve dinsel parçalanma ulusal bütünlüğü de engelliyordu.”Ancak kurtuluş savaşları ve milliyetçilik ideolojisi sonucu arkalarında güçlü bir uluslaşma süreci olmaksızın yeni ulus-devletler ortaya çıkıyordu.Kısacası devlet ulusu yaratıyordu.

Ulus kavramını tanımlamaya geçtiğimizde herkesin uzlaştığı bir tanım göremiyoruz.Buna karşın farklı yaklaşımların olduğu bir durum var.İngilizce de ulus anlamına gelen ‘nation’ kelimesi Latince de dogmak anlamına gelen ‘nosci’ fiilinin ortacından türetilmistir. Latince de ‘nation’ kelimesi soy yada ırkı çağrıstırır. Bu asli anlamda ulus ortak kan ve soy bağı fikrini ifade eder.Ulus kavramını tanımlamada genelde iki farklı kuram ortaya çıkmıstır. Birincisi objektif (nesnel) unsurlara dayanan ulus anlayısı. Buna göre insan toplulugunun ulus asamasına geçebilmesi için toplulugun aynı etnik özelliklere sahip olması, aynı dili
konusması, ve aynı dine inanması gerekmektedir. Digeri ise Fransız düsünür Ernest Renan’ ın ortaya attıgı sübjektif (Öznel) unsurlar ısıgından ulusu açıklamaya yönelik yaklasımlardır.Renan ulusun bireyleri arasındaki birlikte yasama duygusuna, bir ortak kültüre,ruh birligine dayandıgını belirtmistir .
Ulusun sözlük anlamlarında daha çok objektif unsurların esas alındıgı görmekteyiz.
Objektif unsurlara dayanan ulus tanımlamaları su sekildedir:Ulus; tarihsel olarak imparatorlukların çözülmesiyle ortaya çıkan ve aralarında ortak dil, din, kültür bagları bulunan ortak bir ülkü etrafında birlesmis aynı kaderi paylasan bagımsız bir siyasi kimlikte aynı topraklar üzerinde yasayan insan toplulugudur Ancak bu tanımlama kesin değildir.Anthony D.Smith’ in tanımlaması ise adeta kavramın tanımlanmasındaki zorlugu ifade etmektedir.Smith, milleti; tarihi bir topragı, ülkeyi, ortak mitleri ve tarihi bellegi, kitlevi bir kamu kültürünü, ortak bir ekonomiyi ortak yasal hak ve görevleri paylasan bir insan toplulugunun adı olarak tanımlar. Wolker Connor; ulusu aynı soydan geldiklerine inanan insanların olusturdugu bir topluluk olarak tanımlamasına paralel olarak; John DUNN ulusun dogustan genetik olarak ve aileden miras aldıkları dil ve kültürle bir araya gelen insan grubu olarak tanımlar. James S.Kellas ise tarih, kültür ve ortak ata baglarıyla birbirlerine baglı olduklarını düsünen insanların teskil ettikleri bir insan grubu olarak tanımlar.

Öznel unsurlara dayanan ulus tanımlamaları “orijinal” tanımlamalar görmekteyiz. Renan ve Emerson’un tanımlamalarında bunu görüyoruz. Renan, ancak bir ulusun özü tüm bireylerin ortak pek çok seye sahip olmaları ve aynı zamanda hepsinin pek çok seyi unutmus olmasıdır diyerek ulusun hayali niteligini ortaya koyar. Emerson’a göre de ulus; iki anlamda bir olduklarını hisseden insanların meydana getirdikleri bir topluluktur. Bunlar; toplumsal mirasın tüm unsurlarına hep birlikte sahip olmaları ve gelecekte de kaderlerinin ortak oldugu duygusudur
Ulus tanımlamasına iliskin diger bir yaklasım “Batı ve Dogu kaynaklı ulus” tanımlamasıdır.Batı kaynaklı ulus kavramı yasa ve kuramlarla baglantılıdır. Bunun nedeni ise bir siyasal yapı olan devlet ve bu yapı içinde yasayan ‘teritoryal halk’ın ilk kez batıda ortaya çıkısıdır. Batılı ulus kavramı teritoryal bir nitelik gösterir. Bu anlayısa göre toprak ve halk birbirleriyle bütünlesmis ayrılmaz bir özellik kazanmıstır.
Tagore ulusu, bireyin karsısında bireyi yok eden bir güç olarak tanımlarken Baskın Oran; yine milleti 18.yy. Batı Avrupa’sındaki sosyal ekonomik düzenin ortaya çıkardıgı bir toplumsal örgütlenme biçimi olarak görür. Alaaddin Senel; ulusu kapitalizm ve sanayi devriminin daha genis pazarlara ve ham madde kaynaklarına duyulan gereksinimin feodal birimlerin sonu oldugu ve devamında ulusun zorunlu bir dogus oldugu seklindeki ulus tanımlar..
Sen, Dogu kaynaklı ulus tanımlamalarında ise içerik itibariyle etnik özelliklerin daha ön plana çıktıgı, dogustan bir topluluk düsüncesinin öne çıktıgı, ulusa ait olma anlamında bireyin tercihinin olmadıgı seklinde özellikler içerdigini belirtmektedir. Thomas Hylland Eriksen ulusu vatandasların kültür ve kisisel kimlik ile ilgili olarak soyut, anonim bir sekilde entegre olmalarının beklendigi topluluktur . diye tanımlarken dogu kaynaklı bir vurgu yaptıgını görmekteyiz. Aynı sekilde objektif ve sübjektif kriter ayrımına dayanan tanımlarda bu yaklasımı görmekteyiz.
Literatürde ayrıca ulusla ilgili özgün tanımlamalara da rastlamaktayız.Leca sosyolojik bir yaklasım olarak ulusu; aynı ekolojik alan üzerindeki kültürel,ekonomik ve siyasal sistemlerin çakısma süreçleri içinde ‘asagı kültür’lerin standartlastırılmıs homojen ve merkezi iktidar tarafından desteklenen bir yüksek kültür ile bütünlesmesi olarak tanımlamaktadır Gobineau’ nun tanımı da ırkçılık yanlısı durusuyla, özgünlük arz etmektedir.Gobineau ulusu kan karısımının bir ürünü olarak görüp insanlık için tehlikeli oldugunu ifade etmektedir.Anderson da ulusu hayal edilmis bir topluluk olarak tanımlamakta ve kendisi aynı zamanda hem egemenlik hem de sınırlılık içinde olacak sekilde hayal edilmis bir cemaat olarak açıklamaktadır
Ulus tanımlamalarında oldukça degisik yaklasımlar söz konusu olmaktadır. “Genel ve kapsayıcı bir tanıma gitmekten ziyade ulusu; objektif ve sübjektif unsurların birlikteliğine dayanan farklılıkları bünyesi içerisinde eriten yüksek bir kültür olarak ifade edebiliriz.”
Şimdi milliyetler ve milliyetçilik sorununa geçelim.

Milliyetler ve Milliyetçilik
Milliyetler ilkesine göre her halkın,ırkı,dili ya da gelenekleri bakımından kendine özgü bir varlığı vardır.Bunun sonucu olarak da her halk bir bağımsız devlet halinde örgütlenebilir.Burada halkların kendine özgü bir kültüre sahip canlı varlıklar olduğu düşüncesi önem kazanır.Fransız Devriminden de eski bu düşünce Alman filozofu Herder’in 1770 lere doğru işlediği bir temel olmuştur.Fransız devrimi ise bu düşünceyi biçimlendirmiş ona bir saygınlık ve önem kazandırmış ve bu arada dayandığı temeli değiştirmiştir.Gerçekten devrimden önce bireyle devlet arasındaki ilişki monarşik bir temele dayanıyordu.Devrimle kral ortadan kalkınca ortaya çıkan boşluğu “ulusal egemenlik” düşüncesi doldurmaya başladı.Az sonra “halkların kendi yazgılarını kendilerinin belirlemesi” hakkı ortaya çıktı.Burada milliyetler ilkesinin dile dayalı Alman romantik yorumu ile “halkların iradesine” dayalı Fransız klasik yorumunun varlığını belirtmek gerekir.İçlerinden baskın çıkanı “Fransız usulü” olacaktır.İşte buradan doğan milliyetler ilkesi çok geçmeden dünyanın başka kıtalarına yayılacak,Asya ve Afrikanın uyanan halkları aynı ilkeyi tarihin başka bir döneminde bir başka hedefe yani emperyalizme yönelteceklerdir.
Milliyetçilik kavramına gelirsek ilk kez 1774 yılında Johann Gottfried Herder tarafından kullanılmıstır.17. yy. İngiltere’de, 18.yy. ABD ve Fransa’da, 19.yy. Almanya’da halkın siyasal katılımının giderek artması milliyetçiligin giderek yaygınlasmasına katkıda bulunmustur.B.Oran’ın deyişiyle “Milliyetçilik Batı Avrupa’dan sonra; Dogu Avrupa,Balkanlar, Orta Avrupa, Asya ve Afrika ülkelerinde görüldü. Bu farklı bölgelerde görülen hareketin adı hep aynı kaldı milliyetçilik İlk kez batıda ortaya çıkması nedeniyle ilk tanımlamalara da Batı literatüründe rastlanır. Avrupa tecrübesi açısından milliyetçilik aynı dili konusan, bu dil ile getirilmis çesitli kültürel karakteristikleri kapsayan bütün insanları tek bir bagımsız devlette toplayan ve bu dilde yöneten bir hükümete sadakati gerektiren bir ideolojidir Milliyetçilik ilk çıktıgı yerde yeni düzeni pekistirmekle yetinen bir akım iken, diger yerlerde ise ne eksikse onu yaratmaya yöneldi. Ulusal devlet, bagımsızlık,kalkınma vb. bu kadar farklı siyasal islevler gelip de 19.yy. adı konan bir sözcükte toplanınca kavram dünyanın degisik yerlerinde farklı yorum ve anlayıslara yol açtı”.ErgunAybars ise milliyetçiligin tanımı konusundaki çesitliligi dogal karsılar,milliyetçiligin tanımı ve uygulamasının her ulusun, kendi kültürel, etnik, sosyal ve tarihsel birikimlerine göre degisecegini belirtir
Ulus merkezli tanımların literatürde hayli yer kapladıgını görmekteyiz.Bunları su sekilde sıralayabiliriz: Kohn’ a göre milliyetçilik ulus olmanın veya olusturmanın bilincidir. Mithat Baydur milliyetçiligi, dünya toplumlarının ulus öncesi olusumlardan ulus olma asamasına varma çabasının hem bir ürünü hem de ideolojik aracı olarak görmektedir Sen yine batı tipi bir tanımı kullanmaktadır: Milliyetçilik genellikle ulus olma bilincine sahip olma ve buna dayanan program ve ülküdür. Milliyetçilik üç amaca yönelmis bir ideolojidir. 1. ulusal ekonomi yaratmak 2.ulusal yasama yürütme organı yaratmak 3. ulusal bir kültür yaratmak.
Gellner milliyetçiligi tanımlarken modernlesme ile olan iliskisine dikkat çekmekte. Feodal toplumdan daha sonra ortaya çıkan ve bürokrasinin hali hazırda ön planda oldugu mutlaki devlete geçis ile milliyetçiligin temellerinin atıldıgını belirtir.Gellner milliyetçilik- sanayilesme olgusuna dikkat çekmekte: Hroch’unyaklasımının temelinde yatan mantıgın milliyetçiligi tek bir geçisle sanayi ‘öncesi
toplumdan kapitalist topluma geçisle iliskilendirmek oldugu söylenebilir.
Milliyetçilik tanımlamalarında yer bulan bir diger kavram etniklik unsurudur.
Connor, tanım problemi açısından ulusçuluk ve etnik ulusçuluk arasındaki iliski konusunda teoriye önemli bir katkı yapmıstır. Connor’ a göre saf anlamıyla ulusçuluk ve etnik ulusçuluk arasında fark yoktur. Ulus aynı atadan geldiklerine inanan insanların meydana getirdigi bir gruptur. Ulusçulukta kisinin bir grupla özdeslemesi ve ona sadakatidir. Bu bakımdan ulusçuluk tabiatı geregi etniktir.
A.D.Smith, bu konudaki tezlerine özel olarak değinmek gerekmektedir.Smith etnik ve teritoryal ulusçuluk ideal tiplerini kullanır. Etnik ulusçulukta birlik unsurlarını etnik kültürü olusturan mitler, hatıralar, semboller yani soy kültürüne atıfla tanımlar, teritoryal ulusçuluk ise gerçek yada hayali bir tarihe yaslanan bir ülke, siyasi hukuki bir topluluk, vatandaslık, ortak bir sivil siyasi kültür gibi özellikler içerir
Smith milliyetçiligin bes degisik anlamda kullanıldıgını ifade etmektedir:
1. Milli devletlerin kurulma ve kendini idame ettirme süreci
2. Millete ait olma bilinci, özlem ve hissiyat
3. Millet ve rolüne iliskin (dil) ve (sembolizm)
4. Milli emellerin gerçeklesmesine dair reçeteleri içeren ideoloji
5. Milli iradeyi gerçeklestirecek toplumsal ve siyasi hareket
Milliyetçilik tanımlamalarında bir diger ayrım Batı tipi ve Dogu tipi milliyetçiliktir.
John Plamenatz, milliyetçiligin her iki tipinden de bahseder. Her iki tipinde de milliyetçilik sık sık siyasal bir biçime bürünse de temel olarak kültürel bir olgudur. Bu tiplerden biri asıl olarak Batı Avrupa da ortaya çıkan ‘Batı tipi’ digeri ise Dogu Avrupa, Asya ve Afrika da, Latin Amerika’da rastlanılan ‘Dogu tipi’ milliyetçiliktir Plamenatz dogu tipi milliyetçiligi derken homojen bir cografi alanı degil,sömürgeci ve emperyal batı egemenligine direnemeyen Slav, Asya ve Afrika ülkelerinden uygarlıkları kasteder. Plamenatz’a göre dogu milliyetçiligini iki belirleyici ret açıklamaktadır. Her seye ragmen taklit edilmesi ve kendi kıstaslarına göre asılması gereken yabancı tahakkümünün ve gaspın reddi; ilerlemenin önünde engel olarak tanınan, ancak kimlik isaretleri olarak çok deger verilen atalardan kalma tarzların reddi.
Sonuca gelirsek şenel manada milliyetçiliği özetlemek istersek beş ana unsura sahip olduğunu buna yerelliğe bağlı olarak iki maddenin daha girdğini söyleyebiliriz.
1.Tarihi bir toprak/ ülke
2.Ortak mitler,tarihi Bellek
3.Ortak kitlesel kamu Kültürü
4.Toplulugun bütün fertleri için geçerli ortak yasal hak ve görevler
5.Ortak Bir Ekonomi
6.Dil
7.Kutsallık

Milliyetçilik kavramının tanımının özenlliği ona yoğun eleştirilerin yapılmasını da beraberinde getirmektedir..Milliyetçiliğe yapılan eleştiriler üç boyutta ele alınabilir.
1.Entellektüel açıdan eleştirenler milliyetçiliğin tutarsız ve temel postulatlarının (yardımcı fikir) savunulamaz olduğunu düşünürler.Kollektik kültürel kimlikle ilgili olarak milli kimliğin belirlenmesinde kullanılan ölçütlerin çelişkili olduğu iddia edilir.Millet tanımı üzerindeki farklılıklar ve kararsızlıklar buna örnek gösterilebilir.Ayrıca eleştirmenler milliyetçiliğin milli iradenin halkın özgür iradesi mi yoksa millete şekil verenlerin iradesi mi olduğu hakkında karar vermeye yardımcı olacak araçlardan yoksun olunduğunu iddia ederler.
2.Etik açıdan milliyetçiliğin aşırıcı yönüne olan tepkiler.Milliyetçiliğin kültürel homojenlik kaygısının azınlıkların dışlanmasına ve toplumun sosyal bakımdan içe kapanmasına yol açtığını,bu kaygı nedeniyle insan haklarının birey bağımsızlığının göz ardı edildiğini ileri sürerler.
3.Jeopolitik argümanlar açısından eleştirenler ise milliyetçili ğin jeopolitik açıdan istikrarsızlaştırıcı ve bölücü olduğunu savunur..Bosna’da olduğu gibi etnik açıdan karışık bölgelerde halklar arasında huzursuzluk yaratır.
Faşizmin yükselişi ve II.Dünya Savaşı ise bu eleştirilerin daha da yoğunluk kazanmasını sağlamıştır.

Türk Milliyetçiliği
Milliyetçiliğin genel seyrini açıkladıktan sonra Türk milliyetçiliğinin gelişim aşamalarına bakabiliriz.Türk miliyetçiliğinin ortaya çıkışını kimileri 19 yüyılın başları olarak göstersede sonuçları ve etkin olması bakımından ancak 19 yy sonunu seçebiliriz.Hele her tereddütü atıp kararlılığını gösterdiği dönemi baz alırsak 1908 devrimini ve Makedonyanın kaybını başlangıç almak gerekmektedir.Nede olsa Namık Kemalin şiirleriyle çoşanlar için bile hala denenmesi gereken bir panislamizm ve Osmanlılıcık vardır.Geç başlayan bu gelişim şaşırtıcı bir hıza sahip olacaktır.Türk milliyetçiliği genel olarak “Balkan Tipi”ne girer.Kendi tarihi ve milletiyle ilgili bilincini korumuş bir etnik çekirdeğin (köylü ve kilise) ve Avrupalı düşüncelerden etkilenen bir ulusal burjuvazinin varlığına dayanan,liderliği ise özerklik ve bağımsızlık talep eden ulusal burjuvazinin üstlendiği bir oluşumdan bahsediyoruz.Bunu önce Balkan hristiyanları sonra Müslüman halklar ve en son Türkler benimseyecektir.Türklerin bu geri kalmışlığının sebebi Hristiyan toplumlar kadar iç farklılaşmaya uğramamış olmamasıdır.1908 den sonra Türkler arasında bir burjuvazi filizlenince milliyetçilik vücut bulmaya başlayacaktır.
Burada Osmanlı toplumunun yapısına bakmak gerekir.Osmanlı nüfusu yarı özerk,dini ve kültürel cemaatleri olan milletler şeklinde sınıflanmıştır.Bu şekilde ayırt edilen milletler,Ortodoks milleti,Yahudi milleti,Müslüman milletidir.İmparatorluğum müslüman halkları kanun karşısında eşittir.Onların aynı millet içinde bütünleştikleri,vergi sistemi,tapu tahrirleri ya da nüfus sayımları aracılığıyla saptanabilmektedir.Türk milliyetçiliğinin yavaş yavaş ortaya çıkışı işte bu müslüman ümmet arasından olacaktır.
Türk milliyetçiliğinin yapısıına baktığımızda nesnel bir farklılaştırıcının dil olduğunu görürürüz. Türkler ile Araplar arasındaki farklılaşmanın ana unsuru olan dildir.Sarayda konuşulan karmaşık osmanlıca diline karşılık halk arasında köklü bir Türkçe halk edebiyatı vardır.Bu dil farklılaşması sosyo-ekonomik açıdan da Anadolu’nun İstanbul’dan bağımsız hareket etmsini sağlayacaktır.
Osmanlı İmparatorluğunda millet olma bilinci nasıl gelişmiştir peki? Osmanlı vilayetlerinde Anadolu’da dolaşan tüccar,asker,memur gibi gruplarda ilkel bir etnisite duygusu hep vardı.Bu kişiler kullandıkları dil,giysiler,töreler vb .aracılığıyla bir faklılık duygusuna erişirler.19 yy boyunca gelişen iletişim ve ulaştırma olanakları, Avrupa merkezli Türkoloji çalışmalarını Osmanlı coğrafyasının her ucuna ulaştırmaya başlamıştır.Osmanlı öncesi uzak diyarlardan gelen atalar yavaş yavaş hatırlanmaya başlanmıştır.Gayrımüslimlerin hatta arapların giderek kendilerini farklı olarak görmeleri Türkleri de bir kimlik karmaşına itmeye başlayacaktır.
Türk milliyetçiliğin asıl lokomotifi ise coğrafya dışından gelenler olacaktır.Rusya asıllı Türk göçmenler özellikle Kazan Tatarları ve Azeriler Türk milliyetçiliğinin ateşleyicileri olacaktır.Rusya çarlığında yaşayan ve Orta Asya ve D.Avrupa arasındaki ticarete hakim olan Tatarlar ticaret yoluyla kısa zamanda bir burjuva yaratmaya başlamıştı.Kültürel faaliyetlere hız veren Tatarlar, Batıyı çok yakın bir şekilde takip edeceklerdir.Bu dönemde Rusların Tatarlara güvenmedikleri ve yerlerine başka unsurları devreye soktukları görülür.Panislavizm patlaması Tatarları gittikçe rahatsız etmektedir.İşte bu noktada Tatar burjuvazi Rus çarlığına karşı bir müttefik bulur.Ölüm yatağında kıvranan ama markası olan bir Osmanlı imparatorluğu.Ancak Osmanlıyı farklı gözlerle görmektedirler.Onlar uzak diyarlarda Türklerin Devletidir.
Rus baskısından ve panislamizm yılan Kazanlılar ve Azeiler burjuva aydınları sayesinde pantürkizmin fitilini ateşlerler.Türkdil halkların kültürel birliği hem Osmanlının başdüşmanı Rusyaya karşı bir silah oluyor hem de batıda topraklarını kaybeden çok-uluslu imparatorluğa Asyada kurulacak bir Türk imparatorluğu vaadediyordu.
Pantürkist görüş hakkında edinilen peşin yargılar bir noktaya kadar haklı olsa da başta olan bazı şeyler daha derin incelemeyi gerektirmektedir.Pantürkist görüş,pangermanizmin tersine ilerici burjuva liberal bir boyuta sahiptir.Modern bir din anlayışı,kadının kurtuluşu,ekonomik ve toplumsal yaşamda ilerici bir görüşe sahiptir.F.Georgeon un deyişiyle o aşamada “sol”dadır.Ancak Rus devrimi ve M.Kemalin Pantürkizm’i mahkum etmesinden sonra tutuculaşacak ve “sağ”a kayacaktır.Pantürkizmin zayıf kalmasından bir Prusya olamayan Osmanlı tarafından desteklenmesinin rolü büyüktür.Ayrıca oldukça romantik görüşlere sahiptir.Turan coğrafyasında bırakın yekpare bir birliği iki köy bile birbiriyle anlaşamayacak durumdadır.Şevket Süreyya “Suyu Arayan Adam” bunu ayrıntılarıyla yazar. Pantürkizm’in başardığı şey amacını tersine dışarıdaki Türkleri göçler sayesinde Anadolu coğrafyasının içine alması olacaktır.

İçerdeki duruma baktığımızda öncelikle modernleşme olgusuna bakmak gerekir.Türklerde bu açıdan iki model vardır.Modernleşmenin devlet düzeyinde dini kurumların dışında gerçekleştiği Tanzimat Modeli,modernleşmenin dini kurumlarda başlayan ve ulusal hareketin camilerde medreselerde beslenmesini sağlamış Tatar modeli. Fransız Devriminde çok etkilenen Osmanlıda son döneme kadar merkeziyetçi Tanzimat modeli takip edilecektir.Bu modernleşmenin karşısında duran şey ise Osmanlı İslami denilebilecek devletçi hanefi görüştür.Fıkıh uzmanları tarafından “gevşek bir İslam anlayışı ama aynı zamanda yeniliğe en kapalı” okullardan biri olarak nitelenmektedir. İrana karşı sürdürülen uzun dogmatik savaşlar bu görüşü daha da katılaştırmıştır.İşte bu konumlanma günümüze kadar süren tartışmalarında kökenlerini oluşturur. Sonradan bu modernleşmeci görüşü benimseyecek ve daha da ileri gidip laikliğe yürüyecek asker-sivil aydınlar ise Osmanlı mekteplerinde yetişmektedir. Özellikle askeri okullarda vatan severlik duygusu her tarafı sarmıştır.Namık Kemal şiirleri ortalığı kasıp kavurmaktadır. Haritalara bakıp Osmanlı sınırlarını elleriyle takip eden genç askerler gelecekteki yapacakları savaşları ve kaybedilen toprakları kazanmayı düşlemektedirler.

20 yy başında yönetici sınıf arasında da iki ideoloji belirmişti.Asker-sivil bürokrasinin oluşturduğu, kapsamı teritoryal ve siyasi nitelikte olan bir devlet vatanseverliği;diğer taraftan da aydınlar ve bir burjuva çekirdeği içinde kendini ifade eden etnik ve kültürel bir ulusal kimlik anlayışına dayanan,henüz kesin şeklini almamış bir Türk milliyetçiliği.Türk milliyetçiliği ise kaynağını iki önemli isimden almaktaydı.Türk milliyetçiliğinin bilinen fikir babası Ziya Gökalp (kendisinin Kürt kökenli olması bu coğrafyada etnik milliyetçiliğin ne kadar eğreti durduğunu göstermektedir) ve unutulan ismi Yusuf Akçura.

Bu iki isim aynı ırmağa su vermelerine rağmen çok ayrı niteliklere sahiptiler. Akçura rehber olarak kendine iktisatı seçmişken Gökalp bir kültür adamı olmuştur. Türk ulusal hareketini güçlendirmeye çalışan bu isimler farklı araçlar kullanmışladır. Gökalp özellikle kültür alanında çalışmış, Türk halklarının eski geleneklerini,dinlerini,adetlerini incelemiş ve ulusal bir kültür geliştirmeye çalışmıştır. Akçura’nın ise başlıca tutkusu Türk ulusal hareketine ekonomik ve toplumsal bir temel sağlamak oluşturmuştur.Hatta Türkiye’de kendisinin içinden geldiği Tatar burjuvazisi modeline uygun bir ulusal burjuvazi oluşmasına katkıda bulunmaya çabalamıştır.

Akçura insanlığın tarihsel evrimini koşullandırılan etkenler arasında ekonomik etkene çok önem verir.Olaylara karşı materyalist bir yaklaşımı olduğu söylenebilir. “Çeşitlenmiş ekonomik etkinliklerle yoğun bir biçimde uğraşan Tatr burjuvazisi içinden çıkan Darwin’in düşüncelerinde ve zaman zaman Karl Marx dan etkilenen Akçura, ekonomiye tarihsel evrim ve toplumsal gerçeklik içinde önemli bir rol tanımaya yönelmiştir. Tarihsel materyalizme dayanan Akçura,Osmanlı aydınlarının idealizm adını verdiği olguya karşı saldırıya geçmişti;bu idealizme yönelttiği başlıca suçlama,tarihte sadece düşüncelerin ve ahlakın rolünü dikkate almasıydı.”

Türk ulusal düşüncesinin ortaya çıkışı temel bir sosyo-ekonomik değişimi yansıttığını savunmaktaydı. Bu hareket kendine ulusal bir pazar oluşturmak ve siyasi özerkliğini fethetmek isteyen Türk burjuvazisinin oluşumuna koşut olarak ortaya çıkmıştır.19 yy ekonomik evrimi imparatorluktaki Hıristiyan azınlıkların Türk unsuru zararına zenginleşmesine yol açtığı için,Osmanlı İmparatorluğunda da ekonomik etken “ulusal durgunun” uyanışında belirleyici olmuştur. Akçura Pantürkizm’i kullanarak Tatar burjuvazisinin hegemonyacı özlemleriyle Jön Türklerin devlet çıkarlarını koruma ideolojisinin birleşimini gerçekleştirir.Aslında ikili bir tasarı söz konusudur.Tatar burjuvazine Rus kapitalizminin Orta Asya’daki rekabetini telafi etmeyi sağlayacak yeni bir pazar sunmak,Osmanlı İmparatorluğuna da yeni bir dayanışma ilkesi,yeni bir örgütlenme ve yeni bir teritoryal yapılanma sayesinde,parçalanmaya ve dağılmaya direnebilecek araçları sağlamak. Bu Pantürkist görüşü sonradan milliyetçi akım sahiplenecek ama çok farklı bir anlam yükleyecektir.

Genel olarak toparlarsak Akçura ve Gökalp aynı hareketin iki yüzüdür. Gökalp’ın dayanışmacı (solidarist) görüşüne karşılık Akçura ulusal olgunun ve sınıf çatışmalarının önemini anlamıştır. Akçura Türk milliyetçiliğinin ılımlı,gerçekçi,akılcı,ataerkil ve burjuva yüzüdür.Gökalp ise daha radikal, mitleştirmeye açık,daha romantik,daha duygusal,daha popüler ve kültüre vurgu yapan bürokratik yüzünü temsil eder.

Bu iki adamın düşünceleri ışığında Türk milliyetçiliği oldukça zor yollardan geçmek zorunda kalmıştır.Jön-Türklerin mirasçısı İttihat ve Terakki döneminde idare alanında tam anlamıyla jakoben bir bir yöntem izlenmiş,Arap vilayetlerinde tam bir merkezileştirme politikası takip edilmiştir. Ekonomide ise hem imparatorluktaki azınlıklara hem de Avrupalı güçlere karşı bir milli iktisat politikası izlenmiştir.Türkleştirme çabaları özellikle göçmenler üzerinde Kemalist dönemde devam etmiştir.
Kemalist döneme geçişle beraber Akçura’nın tezleri unutulmuş Gökalp çizgisi benimsenmiştir.Ancak Gökalp’ın pek çok fikri göz önüne alınmamış bir anlamda Gökalp de aşılmıştır.

Türk milliyetçilerinin önünde çözülmesi gereken esaslı problemler vardı.Türkler köklerini Orta Asyada bulmaktaydı.Oysa yaşadıkları coğrafya Anadolu’dur. Yani köklerini aradıkça coğrafyalarından uzaklaşmaktadırlar.Atatürk bu çelişkiyi çözmek için Anadolu’nun eski halklarının Türk kökenli olduğu iddiasını ortaya sürmüş bir anlamda tarihle coğrafyayı barıştırmaya çalışmıştır. Burada önemli bir noktaya da değinmek gerek.Türk milliyetçiliği çıkış noktasında diğer Balkan tiplerinin tersine Osmanlıya isyan değil Osmanlıyı kurtarmayı amaçlamaktaydı.Oysa ki Kurtuluş Savaşında bir yandan dış düşmanla bir yandan ise sarayla bir boğuşma vardı.Savaş sonrasında bir tür Redd-i Miras gerekli olduğu için tarih çalışmalarının da etkisiyle Osmanlı kötülenmiş ve Osmanlı öncesi atalar ön plana çıkarılmıştı.İşte Cumhuriyetin içine düştüğü bu çelişkiler ideolojik sahada ve tarih çalışmalarında uzun süreli bocalamalar yaratmıştır.

Devrimci Kemalist görüş milliyetçiliği kendine rehber edinerek sosyo-kültürel ve ekonomik alanda önemli atılımlara girişmiştir.Bağımsızlığa,halkçılığa ve modernleşmeye -özelde laikleşmeye- dayalı ilerici bir milliyetçi yöntem izlenmiştir.30lardan sonra ise milliyetçilik adeta bir devlet işi haline gelmiştir.Halkevleri Anadolu’da yeni bir kolektif kimlik yaratmanın aracı olarak görülmüştür. Heyecanlı, küçük bir seçkinler grubu şehirlere ve kasabalara dağılarak yerel araçlarla ulusal politikayı yaymayı denemişlerdir.

Arayış halindeki Türk milliyetçiliği Atatürk’ün ölümü sonrasında farklı yollar izlemiştir.Aslında her türlü siyasi görüş farklı açılardan olsa milliyetçi politikalar gütmüştür. Sağda Turancı görüş ağırlık kazanırken,CHP merkezde devletçi resmi görüşe bağlı kalmıştır.Irkçı olmayan ama otoriter bir anlayış.Solda ise Sosyalizme kanı kaynayan yerli aydınlar özellikle Soğuk Savaşın etkisiyle de Rusya’ya karşı temkinli durmuşturlar.Ancak onların bu temkinli duruşları dahi vatan hainliği ile suçlanmalarını engelleyememiştir. 60-70′lerde bir yanda ülkücü şoven milliyetçilik diğer yanda ise Kemalist ve Sosyalist birleşmeyle oluşan Milli Demokratik Devrim hüküm sürmüştür.

80 den sonra ise postallar her şeye olduğu gibi milliyetçiliğe da damgasını vurmuştur. Peyami Safa’nın isim babalığını yaptığı Türk-İslam sentezi “Milli Kültür Programı” adı altında 1983 de piyasaya sürülmüştür. Solcuları hak dinine ve içi boşaltılmış Atatürkçülüğe kazandırmayı amaç edinmiş 12 Eylül rejimi ülkeye adeta “resmi”liğin ne olduğunu yeniden öğretmiştir.Her türlü muhalif sesin kısıldığı ülke ortamında “milli devlet ideolojisi” bireylere adeta enjekte edilmiştir.Ancak bu tek tipleştirici anlayış tepkileri de beraberinde getirmiştir.Her türlü yozlaşmanın hüküm sürdüğü 90′larda ise özellikle medya eliyle popüler kültüre bulanmış bir popüler lümpen milliyetçilik anlayışı ülkeye hakim olmuştur.

Milliyetçiliğin bugününe baktığımızda milliyetçiliğin durumunun parlak olmadığını görüyoruz.Bunda milliyetçiliğin Batıdan farklı kendi dinamikleri dışında çok miktarda “devletçi damga” yemesinin önemi büyüktür.Milli devlet ideolojisi etnik ya da tarihi köken farklılıklarının dikkate almadan,bütün vatandaşlarını tek bir kimlik çatısı altında “ulusal birlik” de birleştirmeye zorlamaktadır.Başka bir deyişle tarihi-kültürel kimlikle resmi-ulusal kimlik her zaman uyumlu olmamaktadır.Bu tür farklar kişi ve grupları devlet gücüne veya sosyal baskıya karşı direnmeye,resmi ideolojilerin aracı olan tarih verilerinin değiştirilmesine,yeniden yorumlanmasına yol açmaktadır.”Kimlik bunalımı” adı verilen çatışma da işte bu ortamda doğmaktadır.

Oysa ki tek bir kimlik yerine çeşitli kimliklerin hoşgörüyle karşılanması,kuşkusuz daha demokratik olmaktadır.Hatta çok-kültürlü yaşam kimlik bunalımına uzun vadeli bir çözüm olabilir.Demokratik toplumlar bu yönde hareket etmektedir.Böyle çoğulcu bir yaklaşımın ekonomik,politik önkoşulları bulunmaktadır. Birlik içinde çeşitlilik ya da çeşitlilik içinde birlik yeni Avrupa’nın adeta resmi yemini haline gelmiştir.Ancak uluslar üstü birlik ideolojisi bir yandan ulusu oluşturan bölgesel kimlikleri harekete geçirirken,yani ulusları parçalama eğilimi gösterirken bu güce direnen yeni bir ulusçuluğun doğumu da gerçekleşmektedir. Milletin devamlılığı büyük ölçüde milleti oluşturan bireylerin kendilerini milletin bir parçası olarak görmeye devam etmeleri ile mümkündür. İşte tam bu noktada popüler milliyetçilik devreye girmektedir. Milliyetçilik popüler kültürün araçlarıyla yeniden üretilmektedir. Bunlardan birincisi ayırt etmedir. Yeniden üretim süreci milliyetçiliğin sınırlarını belirler biz ve onlar ayırımını belirler.İkincisi sürekliliktir.Yeniden üretim milliyetçilik eliyle milli kültürün ve milli tarihin sonsuz birer gerçekmiş gibi algılanmasını sağlar.Dün bugün ve yarın birbirine bağlanır. Üçüncü işlev ise meşruiyettir.Yeniden üretim süreci millete olan inancı pekiştirdiği için milliyetçiliğe meşruiyet sağlar. Bu meşruluk özellikle ideolojik yapılı krizlerin patlak verdiği dönemlerde bu krize karşı bileşmenin harcını oluşturur.

Küreselleşmenin bu dönemde ulus-devleti kıskaç altına aldığını görmekteyiz.Bir yandan dünya vatandaşlığı öneren sistem küçük olanla daha iyi pazarlık ederiz anlayışıyla bölgesel milliyetçilikleri ısrarla kaşımaktadır.bun akarşılık solun olmadığı ortamda ise bazen ırkçılığa kaçan milliyetçi söylemler ister istemez güçlenmeye başlamıştır.

Bu noktada Anayasal vatandaşlık kavramı öne çıkmaktadır.Küreselleşme ve çok kültürlülük süreçlerinin siyasetin bağlamını ulus-devletlerin ötesine taşımasıyla yarattığı bu krize karşı liberal demokrasinin önerdiği çözümlerden biri de anayasal vatandaşlık kavramı olmuştur.Anayasal vatandaşlık kavramı ile hedeflenen sadece bireysel özgürlük ve hakların korunması ve devlet iktidarının demokrasi çerçevesinde bireyler lehine sınırlandırılması değil aynı zamanda kültürel(etnik, dinsel, cinsel vb.) farklılık taleplerinin köktenci siyasal stratejilere dönüşmeden engellenmesini sağlayabilme umudu ve ihtimalidir.Özellikle 90larda imzalanan yeni bir Avrupa için Paris Şartı anlaşmasıyla Türkiye’de bu tür bir yapılanmaya gitmeyi Avrupa’ya vaat etmiştir. Lozan’da azınlık sayılmayan unsurları (Kürtler, Aleviler vb.) da bu anlaşma ile kültürel haklarının ifade etmek hakkına kağıt üzerinde sahip olmuşlardır.

Sonuca geldiğimizde milliyetçiliğin terör ve yıkım yaratma kapasitesine rağmen milli devletler ve milliyetçilik modern çağın,en gerçekçi sosyo-kültürel çerçevesi olmaya devam ediyor.Milli kimlik pek çok kişi için önemini korumakta ve kültürel olarak kendini tanımlayabilmenin en kapsamlı ifadesi olarak görülmektedir.Milli devletler ise küreselleşme-yerelleşme kıskacında ayakta kalabilmek için insanlığın bulabildiği en gerçekçi yapılar olmaya devam etmektedirler.Sonu hep birlikte göreceğiz.

Kaynaklar
- Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği:Kültür Tarihinin Kaynakları
- François Georgeon, Türk Modernleşmesi 1900-1930
- Bülent Tanör, Kuruluş
- Server Tanilli, Uygarlık Tarihi
- Fatma Şimşek, Popüler Milliyetçilik
- Arif Demir, Türk Solunda Milliyetçilik Arayışı