Düşüncenin Serüveni ve Mahkûmiyet
Bir düşünce bir insanı, bir
toplumu ve hatta bir dünyayı değiştirebilir. Düşünme
eylemi, insanın, insan olduğunun farkına varmasının en
önemli koşuludur. Bu nedenle kıymetlidir. Bu nedenle
“düşünmeli”dir. Hatta düşünce üzerine de
düşünmelidir. Böylelikle daha derin, daha içerikli ve daha
kaliteli düşünceler elde edilir. Düşünce, söze
dökülmeden önce de düşünmelidir. Çünkü her düşüncenin
bir bedeli, yaktığı bir can vardır. Bu nedenle söz,
sorumluluktur. Düşünce bilgiyle doğar. En
ufak bir bilgi kırıntısı dahi düşünmeyi tetikler. Bilginin
tükendiği yerde düşünce ölür; yerine uydurmalar,
hurafeler, yanılgılar doğar. Bilgi olmasa da beyin çalışır
ama nereye varacağı, ne yapacağı hiç belli olmaz. Bilgidir,
beyni disipline eden. Başıboş, avare düşünceler nafile yere
pek çok can yakarken, bilgiden doğan düşüncenin yaktığı
cana değer. Çünkü bir can yakarken, pek çok canlar
kurtarır, pek çok canlar dünyaya getirir. İşte bu nedenle
düşünce, bilgiyle değer kazanır, yüceleşir. Bilgiden
doğan düşünce, bilgisizliğin ürettiği yanılgıları
siler. Elbette özgür olmak şartıyla… Gün geldi, bilginin ne büyük
sancılarla doğurduğu düşünce yargılandı, hapsedildi.
Bilginin yanına bile uğramadığı avare beyin ürünleri ise,
serbestçe dolaşmaya başladı. İşte o gün kıyamet
yaklaştı. Ne Nazımlar, ne Denizler, ne Hüseyinler mahkûm
oldu; ne Uğur Mumcular yitti gitti bu yolda. Hepsi daha iyiyi,
daha güzeli umut ediyor, hepsi daha yaşanılır bir ülke hayal
ediyordu. Ve her ne kadar “vatan hainliği”yle suçlansalar
da, hepsi vatanlarını canlarından çok seviyordu. Ne
düşündüler, ne söylediler, ne yazdılarsa; ne
mahkûmiyetler, ne idamlar, ne suikastlar yaşadılarsa, hepsi
vatanları için, vatanlarının geleceği uğrunaydı. Devleti,
sistemi ve hükümeti karşılarına alan, “aydın”
kelimesinin isimlerinde anlam bulduğu o şahsiyetler,
vatanlarını dost bildiler ve asla vatanın karşısına
geçmeyi akıllarından dahi geçirmediler. Ama onlar mahkûm
oldu, onlar idam edildi, onlar öldürüldü. Ve düşünce
öldü. Onun yerine, bilginin uğramadığı beyin ürünleri,
“düşünce” ismini aldı. Yanılgılar, vesveseler,
iftiralar, hakaretler ve niceleri, düşüncenin ölümünün
yarattığı boşluğu büyük bir keyifle doldurdu. Artık bilgi yok, düşünce
kisvesine bürünmüş irinler var. Hükümetler yandaş bilindi,
vatana sırt çevrildi. Artık önem sıralamasında vatan yok.
Para var, şahsi menfaat var, vatana sırt çevirenlerden
beslenenlerin vaat ettikleri var. Düşünce açık arttırmaya
çıktı, yok mu arttıran? Kim bilir, belki de hak ettik.
Zamanında “gerçekten düşünen” o kadar çok insanı
mahkûm ettik ki, şimdi “düşünme taklidi” yapanların
bizi mahkûm edişini izlemek zorunda kalıyoruz. Daha da
kötüsü, artık gerçek düşünceyle sahtesini ayırt edemez
olduk. Konuşan, yazan herkesi, “düşünüyor” zannediyoruz.
Oysa düşünmeden söylenen o kadar çok söz, düşünmeden
yazılan o kadar çok kelime var ki… Şimdi ayıkla pirincin
taşını! Bugün mahkûm ediliyoruz.
Üstelik yargısız infazla… Bizi mahkûm eden ise,
“düşüncesizlik”. Dahası, mahkûmiyetimize seviniyoruz.
Zira Nobel ödülü almışız. Biz mi aldık gerçekten?
Maalesef bu sorunun cevabı, koca bir “hayır”. Çünkü
Nobel’in tarihine baktığımızda görüyoruz ki; Nobel bir
kişiyi ödüllendirirken, o kişinin savunduklarının hedefi
olan sistemi mahkûm etmiştir. Soljenitsin’e ödül verilirken
Stalin dönemi, Necip Mahfuz’a ödül verilirken İslami
fanatizm, Günter Grass’a ödül verilirken Nazi Almanya’sı
mahkûm edilmişti. Şimdi ise Orhan Pamuk’a verilen ödülle,
Osmanlı dönemi -sözde Ermeni Soykırımı’yla itham
edilerek- mahkûm ediliyor. Dolayısıyla Türkiye mahkûm
ediliyor. Üstelik bu mahkûmiyette delil yok, belge yok,
yargılama yok; sadece infaz var. Biz gerçek düşünceyi mahkûm
ettik, düşüncesizliğin kurbanı olduk. Şimdi ise
özgürlüklerin beşiği Fransa aynı hatayı yapıyor.
Korkarım bir gün onlar da kendi içlerinde büyüyen
düşüncesizliğin kurbanı olacaklar.
Özge Kurtulan