FELSEFE YAZILARI
FELSEFENİN
DOĞUŞU Felsefe’nin
her ne kadar Antik Yunan’da doğduğu kabul edilse de Çin,
Mezopotamya ve Hindistan gibi Doğu ülkelerinde etkileri
görülür. Fakat
felsefenin doğumunun Yunan’da başlamasının nedeni dinden ve
mitosların etkisinden arınmış olmasıdır. Ayrıca insanlar
şehir ticaretinin ve koloniciliğin başlamasıyla belli bir
refah düzeyine ulaşmışlardır. İnsanlar temel
ihtiyaçlarını giderdikleri için insanlar düşünmeye ve
sorgulamaya daha çok zaman ayırmışlardır. Buna paralel
olarak da özgür düşünce ortamı gelişmiştir. Demokrasinin
de Yunanistan’a hâkim olması bunda etkili olmuştur. ANTİK
ÇAĞ FELSEFESİNİN SİSTEMATİK DÖNEMİ Burada Platon
ve Aristo öne çıkan isimlerdendir. Platon ve Aristo’nun
düşüncelerini sistematize etmeleri çok önemlidir. Platon’un
bizi ilgilendiren tarafı’ ideal devlet’ kuramıdır. Bu
kuramı kısaca açıklamak gerekirse düşünür olması
istenilen bir devlet modelinden bahseder. Ona göre bu devletin
yöneticisi filozof-kral olmalıdır. Yani devleti elitist kesim
yönetmelidir. Burada Platon bugün bilinen anlamıyla
aristokrasiye atıfta bulunur. Ayrıca bu düşünceye bağlı
olarak toplumsal hiyerarşinin olması gerektiğini de savunur. Aristoteles’in
bilimlere en önemli katkısı tüme varım yöntemini
bulmasıdır. Yani görünmeyende görünene bakmak ve
görünenden görünmeyene bakmak tüme varım yöntemidir.
Ayrıca Aristo yöntemsel aletler bularak ilkel bakışı doğru
bakışa çevirmek amacındaydı. ORTAÇAĞ
FELSEFESİ Ortaçağda
genel olarak felsefe dinin hegemonyası altına girmiştir. Bu
yüzden bu dönemde felsefenin çokça yol kat ettiği
söylenemez. Her şey kilisenin egemenliği altında olduğu
için özgür düşünce baltalanmıştır. Ortaçağ da
İslam medeniyetinde çeviri evleri kurulmuştur ve batı
dünyasına ait kaynaklar Farsçaya çevrilmiştir. Böylece
batı medeniyeti durağan bir çağ yaşarken İslam medeniyeti
ilerlemiştir. YENİÇAĞ
FELSEFESİ Genellikle
düşünürlerin kafasını meşgul eden toplumsal sorunlar
olmuştur. Sosyal düşünce vurgulanmıştır. Rousseau, Hobbes,
Locke aydınlanmanın ve Rönesans’ın etkisinde
kalmışlardır. Burada insanlar daha iyi nasıl yaşarız
sorusunu sormuşlardır. Bu çağda tekrar özgür düşünceye
geçiş süreci başlamıştır. Rönesans ve reform
hareketlerini etkisiyle bireycilik, sekülerizm, âdem-i
merkeziyetçilik ve insani eylemler gibi kavramlar öne
çıkmıştır. Ayrıca özel mülkiyet ve buna bağlı olarak da
burjuvazi, kapitalizm, tabakalaşma düşünürlerin ilgisini
çeken konulardan olmuştur. YİRMİNCİ
YÜZYIL FELSEFESİ Diyalektik
materyalizm burada ön plandadır. Bu kavramın açıklamasını
yapacak olursak ortaya bir tez atılır, sonra bu tezin
karşısına bir antitez oluşturulur. Ardından bir senteze
varılır. Ve her yeni sentez başka bir teze dönüşür. Bu
böyle döngüsel bir süreç izler. Diyalektik materyalizmin
temellerini Heraklitos ortaya atmıştır. Hegel ve daha
sonrasında da Marx bu görüşü geliştirmiştir. Bu yüzyılda
öncelikle materyalizm dışında yeni olguculuk, yeni
kantçılık, olgucu mantıkçılık, uygulayıcılık,
uyumsuzluk v.s gibi çeşitli akımlar idealist, usa aykırıcı
ve bilinmezci bir doğrultuda gelişmiştir. Son kertede
felsefe bilimleri bilimidir. Yani bütün bilimler felsefeden
doğmuştur. Şu anda bilimlerin olmasını felsefeye borçluyuz.
Bu bakımdan felsefe teoride bilimler için ve bunun pratiğe
uygulanmasında önemlidir. Kısacası felsefe bize hayata dair
derin kavrayışlar sunar. İlkçağ
Felsefesine Genel Bir Bakış Bu
bölümünde Felsefe tarihinin kırılma noktalarını anlatmaya
çalışacağım. Felsefe tarihi
dönemsellik açısından bir süreklilik arz etmez. Yani
sürekli kesintiye uğramıştır ve yeni bir dönem başlar.
Tarih ilerlemektedir. Savaşlar olmaktadır. Yeni buluşlar
gerçekleşmekte ve insan özne olmaya doğru büyük adımlar
atmaktadır. İlk çağ bilindiği gibi felsefe tarihi
açısından oldukça verimli geçmiştir. Bugün bile toplumsal
ve siyasal düşünceyi etkileyen hatta büyük ölçüde
belirleyen düşünce sistemlerine rastlamaktayız. Platon’un
yönetimsel anlayışı, Aristo’nun bilimleri ayrıştırması
ve sistematize etmesi, mantık ilkeleri bugün hala
geçerliliğini korumaktadır. Heraklitos bugünkü anlamda
diyalektiğe önemli katkılarda bulunmuştur. Epikürcülük ve
Stoacılık ve onların başlattığı hedonizm tartışması
bugünde toplumsal alanda tartışılan konulardan biridir.
Dikkat edilirse bu bahsettiğim tüm filozoflar batı
kökenlidirler. Bunun nedeni her alanda olduğu gibi batının
felsefede de otorite konumunda olmasındandır. Muhakkak ki
felsefe doğuda da aynı zamanlarda belki daha da eskide
başlamıştır. Fakat tarih okumalarımız ancak batı kaynaklar
üzerinedir. Zaten doğu da ilk çağlarda felsefi yazılar
elimize ulaşmamıştır ya da yoktur. Bunda doğu zihniyetinin
ve kültürünün etkili olduğunu düşünüyorum. Çünkü
sözlü gelenek doğuda daha yaygındır ve hepimiz biliriz
“verba volant, scripta manent” yani söz uçar yazı
kalır… Platon’un
idea kavramı idealizm düşünce akımını doğurmuştur. Bu
akım daha sonra materyalizm düşüncesinin karşıtını
oluşturmuş ve tarihte birçok düşün adamına esin kaynağı
olmuştur. Fenomen kavramını da bünyesinde taşır. Bunun
dışında İdea kavramı sanat düşüncesinin gelişmesini de
etkilemiştir. Platon’un
düşünce sisteminin gelişmesindeki kuşkusuz en önemli isim
Sokrates’tir. Bu düşünür ilk dönem yazılarında
hocasından epeyce etkilenmiştir. Bunu diyaloglarında açıkça
görebiliriz. Sokrates’in sofistlerin pragmatist
yaklaşımlarına karşı tavrı herkesçe bilinen bir
gerçektir. Çünkü ona göre bilgi parayla ölçülebilen bir
şey değildir. Platon’da hocasının Sofistlerle
tartışmasını sürdürmüştür. Ayrıca Sokrates’in
dogmatik düşünce sistemi(bilginin doğuştan bizde bulunduğu
düşüncesi) öğrencisinin idealizm düşünce akımının
oluşmasında da etkili olmuştur. Sokrates’in çok tanrılı
dinlerin hâkim olduğu dönemde tek bir tanrı olduğunu
savunması onu ölüme götürmüştür. Bu da Sokrates’in
peygamber olup olmadığı düşüncesini akla getirmektedir. Platon,
Sokrates’in ölümünden sonra devleti yönetenlerin filozoflar
olması gerektiği fikrini ortaya koymuştur ve elitist bir
duruş sergilemiştir. Bunun dışında Platon’un topluma
sınıflaşmayı önermesi ve mükemmeliyetçilik önerileri de
oldukça önemlidir. Öyle ki filozof, toplumda mükemmel
bireylerin olması gerektiğini savunmuştur ve ilk nüfus
planlaması böylece ortaya çıkmıştır. Bu da bugünkü
öjenizm anlayışını bize hatırlatmaktadır. Kanımca Hitler,
evet Hitler, Platon’u okumuştu. Bu bir tez değil sadece bir
fikirdir. Aristo’da
felsefeye damgasını vuran filozoflardandır. Bugünkü bilim
anlayışının kaynağı Aristo’ya dayanır. Uzmanlaşma,
bilimlerin felsefeden ayrılması, sistematik düşünce ve
sınıflandırma bu filozofun bilime kazandırdığı
kavramlardan bazılarıdır. Fakat bilim için en önemli
katkısı tümdengelim yönteminin kullanılmasıdır. Filozof
“Organon” ( Alet ) adlı eserinde bu yöntemi
ayrıntılarıyla anlatmıştır. Gerçi Francis Bacon kendi
döneminde bu yöntemin karşıtını ortaya koymuş ve
eleştirmek için “Noum Organon” ( Yeni Alet ) adlı eseri
yazmıştır. Böylece tümevarım yöntemini ortaya koymuştur. Bunun
dışında siyasal düşüncede aristokratik yönetim biçimini
ortaya koymuş ve benimsemiştir. Yönetimin elit bir tabakanın
elinde bulundurulması gerektiğini belirtmiştir. Bu yönetimsel
anlayış soyluluk esasına dayalıdır. Son kertede
İlkçağ, felsefe tarihine damgasını vurmuştur ve bugün bile
bilim anlayışımıza muazzam katkıda bulunmuştur. Yalnız
unutulmamalıdır ki Atina’da o dönemde demokratik bir ortam
vardır ve felsefe de buna bağlı olarak gelişmiştir. Sadece
demokratik, özgür, eleştirel düşünebilen ve ifade edebilen
toplumların fikir ve yazın hayatı gelişebilir. Ortaçağ
Felsefesine Genel Bir Bakış Yazımın bu
bölümünde Orta Çağ felsefe tarihinden ve bu dönemde öne
çıkan isimlerden bahsedeceğim. Öncelikle bu dönem ikiye
ayrılır: Patristik ve Skolâstik Felsefe. Patristik felsefenin
öne çıkan ismi Augustinus’tur. Skolâstik felsefenin öne
çıkan ismi ise Aquinolu Thomas’tır. Orta Çağ
felsefesini açıklamadan önce o dönemden biraz bahsetmek uygun
olacaktır. Orta Çağ hepimizin bildiği gibi tarihe
“karanlık bir çağ” olarak adını yazdırmıştır. Fakat
bu karanlık nitelemesinin yalnızca Avrupa için olduğunu
belirtmekte fayda vardır çünkü İslam felsefesi ve
düşüncesi bu döneminde tabiri caizse altın çağını
yaşamıştır. Çeviri evleri kurulmuş ve Latince eserlerin
neredeyse tamamı özellikle Aristo ve Platon’un ( İslam
düşüncesindeki adıyla Eflatun) eserleri Arapça’ya ve
Farsça’ya bu dönemde çevrilmiştir. Böylece İslam
dünyasında büyük bir düşünce devrimi yaşanmış ve
devingenlik kazanmıştır. İslam dünyasında hal böyleyken
Avrupa engizisyon mahkemeleri ve kilise denetimi altındaydı.
Yalnızca dini değil seküler hayatı da ruhban sınıfı
yönlendiriyordu. Felsefe de bu bağlamda kiliseye bağlı olarak
gelişti. Şimdi
Patriarkal felsefeyi açıklamaya girişeceğim. Kelimenin
sözlük anlamı “Kilise babaları felsefesi”dir. Bu felsefe
genel olarak Hristiyan dogmalarıyla felsefeyi bütünleştirme
eğiliminde gnostik bir arayıştır. Bu felsefenin en önemli
temsilcisi ve bu felsefeyi sistemleştiren Augustinus’tur.
Augustinus önce Mani dinine inandı ve septisizmden etkilendi.
Fakat daha sonra Platon’u okuyunca Hristiyanlık’ta karar
kıldı ve bu dini sistemleştirmeye girişti. Yanı sıra
septisizme karşı savaş açtı. Ona göre mutlak bir doğru
vardı ve o da Tanrı idi. İşte tam da bu yüzden septisizme
karşı konulmalıydı. Ayrıca tarihin döngüselliğinden ve
bir defalığından dem vurarak tarih felsefesinin kurucusu oldu. Skolâstik
felsefe ise Platon’un idealar öğretisinden beslenmiştir.
Herkes Tanrı’dan gelir ve yine ona döner gibi bir
döngüsellik anlayışı vardır. Günümüzde de bu felsefe,
kilisenin resmi felsefesidir. Bu dönemin göze çarpan belki de
tek ismi Aquinolu Thomas’tır. Skolâstiğin ilk döneminde
“anlamak için inanıyorum” ilkesi geçerliydi. Fakat Thomas
dini doğrularla felsefe bilgilerinin ya da aklın
örtüşemeyeceğini savunur. Dini doğruların bazen aklı
aşabileceğini söyler. Thomas’a göre insanın en yüksek
yetileri istenç ve akıldır. Ona göre insanın özgür iradesi
vardır. Görüldüğü
üzere Orta Çağ felsefesi Avrupa tarihi açısından verimli
geçmemiştir. Bu dönemde yalnızca teoloji felsefeyle
örtüştürülmeye çalışılmıştır. Her ne kadar bu
dönemde felsefe çok gelişim gösteremese de bu çağdan sonra
gelen Rönesans, Reform ve ardından Aydınlanma dönemi için
itici güç oluşturduğunu söyleyebiliriz. Eğer Avrupa Orta
Çağ’da insan yakma ya da giyotin törenleri düzenlemeseydi
Aydınlanma çağını da yaşayamazdı. Yeni
Çağ ve Aydınlanma Dönemlerine Genel Bir Bakış Aydınlanma
felsefesi kuşkusuz ki bugün tartışılan birçok konunun
temelini oluşturmaktadır. Özellikle ulus-devlet anlayışı,
modernizm, doğa durumu, doğal hukuk, sosyal devlet anlayışı,
liberalizm, laiklik ve sekülerizm gibi konular Aydınlanma
düşünürlerinin bize miras bıraktığı konulardır.
Tanrı’nın alaşağı edilip onun tahtına insanın kurulması
ve insanoğlunun deyim yerindeyse rüştünü kanıtlaması bu
döneme rastlar. Zira bu dönem Avrupa ortaçağına alternatif
bir süreçtir ve bünyesinde devrimci bir düşünce
barınmaktadır. Hal böyle olunca bu felsefe neredeyse bize eski
olan tüm alışkanlık, düşünce, otorite ve inançların terk
edilmesini buyurur. Bu dönem büyük bir kopuşa işaret eder.
Fransız Devrimi rüzgârından bu dönem düşünürleri de
etkilenmişler ve özellikle devlet, yönetim şekilleri ve
demokrasi üzerine yoğunlaşmışlardır. Ayrıca pozitivizmin
temelleri de atılmış emprik düşünme yöntemine ağırlık
ve önem verilmiştir. İngiliz
Aydınlanmacısı Locke zihnimizde doğuştan getirdiğimiz
düşünceler olduğunu reddeder ve zihnimizin boş bir
levha(tabula rasa) olduğunu ortaya koyar. Hume ise bu
düşünceleri başarılı bir biçimde sistematize eder. Kant
salt aklın eleştirisini yaparken yeni dönemin izleri
görülmektedir. İnsan aklına ve özgürlüğüne tam bir
güven bu dönemin karakteristik özelliklerindendir. Gerek bilim
gerekse sanatta rasyonalizm hâkimdir ve tüm romantik
akımlardan arındırılmıştır. Aydınlanma’nın tüm
otoriteleri reddetmesine rağmen Frankfurt Okulu düşünürleri
buna karşı çıkarak burada gizli bir baskı ve tahakküm
olduğunu öne sürerler ki doğaya egemen olma düşüncesi de
bu tezi doğrular niteliktedir. Bunun
dışında Vico’nun belirttiği çok önemli bir düşünce
sarmal tarih anlayışıdır. O mutlak ilerlemeci tarih
anlayışına karşı çıkar ve tarihin bazen ilerlediği bazen
durduğu ya da gerileyerek devam ettiğini belirtir. Fakat
Aydınlanmanın ortaya çıkışında mutlak ilerlemecilik
düşüncesinin olduğu su götürmez bir gerçektir. Bugünde
Batı’nın ilerlemecilik anlayışı doğuya karşı
oryantalist bir bakış açısının oluşmasında ve bitmek
bilmez başka ülkelere medeniyet götürme isteğinde etkin rol
oynamıştır. Bu ilerlemecilik düşüncesi, akıl çağının
getirdiği düşünce tüm düşünürlerin gözlerini
kamaştırmıştı. Kilise tahakkümününden yeni çıkmış
birey bu kaostan kurtulabilmek için akla güvenmişti ve
metafizikle tüm bağlarını koparıp gözlerini bu dünyadaki
salt maddeci öğelere dikmişti. Locke “tözü bilemeyiz”
derken materyalizme atıfta bulunmuştu. Aydınlanma
dönemiyle birlikte modernizm ortaya çıkmıştır. Böylece
birey cemaatsel ilişkilerden kopmuş ve bireyci bir dünyaya
doğru ilk adım atılmıştır.Bu dönem düşünürlerinin en
önemli özelliklerinden biri de ideal toplum düşünceleri
ortaya koymaya çalışmalarıdır. Bütüncül kavrayışları
ve dünyayı anlama biçimleri yeni akılcı çağın
heyecanlarıdır. Bu heyecan tüm reformist hareketlerde olduğu
gibi önce büyük tepkilere yol açmış, kitaplar ve insanlar
yakılmıştır. Fakat özgür düşünceye engel olunamamış ve
düşünürler çalışmalarına tüm hızıyla devam
etmişlerdir. Sonuçta bu
felsefenin özünü anlayabilirsek Batı medeniyetinin özünü
de kavramış oluruz. Çünkü bu medeniyetin temeli
Aydınlanma’ya dayanmaktadır. Siyaseti, uluslar arası
politikası, felsefesi, sanatı ve bilimi bu dönemin izlerini
taşımaktadır.
Selma ULUSOY