Doğadaki tüm canlılar gibi tarihsel süreç
boyunca geçirdiği bir dizi değişimlerle ortaya çıkan
insanın temelde ne olduğu sorusu, belki de tüm zamanların en
önemli sorularından biri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Çünkü onun hakkında söyleyebileceğimiz pek çok şey
sonuçta insan doğası ve insanın özü sorunuyla ilişkilidir.
İnsan yaşamının ve insan faaliyetinin amacı, neleri
başarabileceğimizin ve neleri umabileceğimizin yanıtları hep
bu insan doğası ve insanın özüne ilişkin
düşüncelerimizden etkilendiği gibi, insan doğasına ilişkin
faklı görüşler, ne yapılması gerektiği ve bütün
bunların nasıl gerçekleştirileceği konusunda farklı
sonuçlara ulaşmamızı da sağlarlar.
Burjuva ideologları ve kapitalizm’i açık veya
örtük bir şekilde mutlak kılmak isteyen anlayış insanın
bencil bir yapıya sahip olduğunu, insan doğasının bu
özelliği nedeniyle eşitlikçi, özgürlükçü, sınıfsız ve
sömürüsüz bir dünya özlemi olan komünist toplumun bir
ütopyadan öteye geçemeyeceğini dile getirirler. Onlara göre
insan özünün değişmez olumsuz nitelikleri, kendinden
başkasını düşünmeye yatkın olmayan doğası, daha güzel
bir dünya ideali önünde engeldir. Hiç kuşku yok ki, içinde
yaşadığımız sistemin koşullandırdığı benzer
davranışlara sıkça rastlamışızdır. Ama sadece bunlara
bakılarak böyle bir genelleme yapmak mümkün olabilir mi?
Çevremizde gördüğümüz bir yığın insanı bencil ve
çıkarcı olarak nitelesek de yaşam deneyimlerimizin sadece bu
tür örneklerle sınırlı olduğunu söyleyebilmek doğru olur
mu?
Çoğumuz pek çok nedenden ötürü başka
insanlara “yardım” etmişiz ya da yardım etme isteği
duymuşuzdur. Kendileri de yoksul olmasına karşın,
ceplerindeki üç beş kuruşu da sadece içlerinden gelen
duygularla başkalarına veren insanlara tanık olmuşuzdur.
Dünyanın neresinde olursa olsun doğal yıkımlar karşısında
içimiz acır. Bir şeyler yapma isteği duyarız. Ulusal
örgütlenmelere girişir, bu konuda uluslararası etkinliklerin
çığ gibi ortaya çıktığını fark ederiz. Dünyanın
herhangi bir yerinde ortaya çıkmış haksızlıklara isyan
ederiz. ABD’nin Irak müdahalesine dünyanın dört bir
yanından insanlar tepki vermiş, kendi canlarını tehlikeye
atarcasına hiç tanımadığı insanlar için ölümü bile
göze almışlardır. Rahat konumlarını bırakıp başkaları
için gözlerini bile kırpmadan ölüme koşanları tarih
yazmaktadır.
Eski çağlardan beri insan doğası üzerine uzun
tartışmalar yapılmış, onlarca tanımlama ve açıklamalarda
bulunulmuştur. Yapılan bütün bu açıklamalar insan doğası
üzerine farklı yaklaşımlar ortaya koymasına karşın, ortaya
çıkan temel yanlış insan doğasının hayvanlarda olduğu
gibi değişmez bir öze sahip olmasına ilişkindir. Bu
yaklaşım biçimi insanın farklı koşullar altında farklı
davranışlar göstereceğini göz ardı etmektedir. Oysa tarihin
herhangi bir döneminde doğal karşılanan bir davranış
biçimi bir başka tarihsel süreçte anlamsız ve anormal olarak
değerlendirilebilmektedir. Kızılderililer için toprak
mülkiyeti ne kadar akıl dışı ise, 18. yüzyılın feodali
için o kadar doğal, Eski Yunan’daki homoseksüel ilişkiler
aşk’ın yüce biçimiyken, başka bir toplumun başka bir
tarihsel döneminde soysuzlaşmanın bir örneğinden farksız
değildi.
Bütün bu ve benzer niteliklerin toplumsal
davranışlar olarak ortaya çıkması, hatta zaman zaman
bencillik ve yardımlaşma gibi karşıt niteliklerin bile aynı
insanda görülebilmesi insan doğası diye bir genelleme
yapılamayacağı anlamı taşır mı? Tarih öncesi insanların
uzun ve karanlık gecelerindeki bilinmeyenlerle dolu
korkularının genlerimizle birlikte sonraki kuşaklara
aktarılmadığını söyleyebilmek bir hayli iddialı önerme
olmaz mı? Peki, ama insan doğası nedir, o zaman? İnsani öz
dediğimizde ne anlaşılmalıdır?
İnsan, yaşamını sürdürebilmek ve en temel
gereksinimlerini karşılamak için üretmek zorundadır.
Beslenmek, barınmak, soğuktan korunmak, cinsellik ve uyku gibi
yaşamsal gereksinimler onun insani öz’üdür. Bu anlamda emek
harcar. Bu anlamda alet yapar. İnsan dışındaki yüksek
memelilerle birlikte birtakım hayvan türlerinin de taş ve sopa
gibi nesneleri tutup kavrayabildiklerini ve avlanmak için bu
tür nesneleri kullandıklarını biliyoruz. Ne var ki,
hayvanların kullandıkları bu nesneler ile insanların
kullandıkları aletler arasında belirgin bir nitelik farkı
vardır. Hayvanların kullandıkları nesneler bütünüyle
tüketime yönelikken, insanların yaptıkları üretim için
tasarlanmış aletlerdir. Hayvanların kullandıkları aletler
belli bir ürüne yönelikken, insanların yaptığı alet ve
araçlar bütünüyle üretime yöneliktir. “İnsanlık
tarihinin kökenini oluşturan alet kullanma dönemi,
insanlaşmanın başlangıcı olarak ele alınmaktadır.”
(1)
“İnsanın özünü, kökeninde,
hayvandan başkalaştığı uğrakta aramak gerekir. İnsan,
hayvandan yaşama araçları üretmeye başladığı noktada
ayrılıp insan olmaya başlamıştır.”(2) Bu anlamda
insanın ne olduğu insan ile doğa arasındaki emek faaliyetinde
kendini gösterir. “İnsani öz, yerden aldığı taşı bir
dal parçasına bağlayarak ilk baltayı yapmayı akleden,
böylece doğayla alışverişin dar sınırlarına meydan okuyan
prehistorik insanda mayalanmaya başlamıştır.. İnsan, emek
süreci içinde, bir yandan doğayı kendi ihtiyaçlarına göre
dönüştürerek doğayı insanileştirir, bir yandan da
kendisini nesnel dünyadan farklılaştıran yeni yeni insani
nitelikler edinerek, yani insani özünü adım adım
geliştirerek kendisini yaratır. Tarih, insanın kendisini
yaratma ve doğayı dönüştürme faaliyetidir.”(3)
Yüzlerce yıl kendisini çevreleyen nesneleri
kendi amacı doğrultusunda değiştirip dönüştüren insan, “iş
alışkanlıklarını da biriktiriyordu; yavaş yavaş olayları
genelleştirmeyi ve olaylar arasındaki iç bağıntıları bulup
çıkarmayı öğrendi. Artık çabalarının sonuçlarını
önceden görebiliyordu, kendini kuşatan doğayı tanımayı
öğreniyordu. Çalışırken ve çalışmanın içerdiği
doğanın etkin bir biçimde değiştirilişi sırasında, tüm
organizma ve düşünme yeteneği, düzenli olarak gelişiyordu.
Zamanla, çalışma eylemlerinin ilerlemesi, yalnızca ellerin
çalışmasının yetkinleşmesine ve incelmesine değil,
düşüncenin ve aynı zamanda atalarımızı bilinçli ve bir
amaca yönelmiş bir çabaya elverişli kılan bütün yetilerin
gelişmesine katkıda bulundu.” (4) Marks’ın söylediği gibi insan, emek
faaliyetleri içinde her türlü gereksinimlerini karşılarken
kendi öz’ünü de yaratıyordu.
”İnsanlar, kendi geçim
araçlarını üretirken, dolaylı olarak kendi maddi yaşam
araçlarını da üretirler. İnsanların kendi geçim
araçlarını üretiş tarzları, her şeyden önce doğada
hazır buldukları ile yeniden üretmeleri gereken geçim
araçlarının doğasına bağlıdır. Bu üretim tarzı,
basitçe bireylerin fizik varlıklarının yeniden üretimi
olarak ele alınmamalıdır. Bu üretim tarzı, daha çok, bu
bireylerin belirli bir etkinlik tarzını, onların
yaşamlarını ortaya koyan belirli bir biçimi, belirli bir
yaşam tarzını temsil eder. Bireylerin yaşamlarını ortaya
koyuş biçimi, onların ne olduklarını çok kesin olarak
yansıtır. Şu halde, onların ne oldukları, üretimleriyle, ne
ürettikleri kadar, nasıl ürettikleriyle de örtüşür. Demek
ki, bireylerin ne oldukları, üretimlerinin maddi koşullarına
bağlıdır.” (5)
Üretirken ve üretmek için toplumsal ilişkilere
girerken kendi öz’ünü de yaratan ve geliştiren insan için
tarih dışı bir insan doğası kavramından söz edilemez.
Yaşamını sürdürmek için sürekli olarak doğayı
değiştirmek zorunda olan ve bunu yaparken kendini de
geliştirip değiştiren insan için donmuş, statik ve
değişmeyen bir insan doğası var olamaz. K. Marks bu
anlamda, insan doğasının tarihsel bir öz taşıdığını,
insanlar arasındaki toplumsal ilişkilerin birey
davranışlarını etkilediğini, sosyal yapının
değişebilirliği oranında insan doğasının da
değişebileceğine vurgu yapar. Toplum, bireyler üzerinde
soyut etkide bulunan bir kendililik değildir, tam tersine
insanın ne tür bir birey olduğu, neler yaptığı, neler
düşündüğü ve neye inandığı içinde yaşadığı toplum
tarafından belirlenir.
“…insan özü, tek tek her bireyin
doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz aslında,
toplumsal ilişkiler bütünüdür.” (6)
İnsanın doğası ile ilgili sorunsalın bir
yanı budur.
Ömer MEREV.
Kaynakça
(1)Serol Teber; Doğanın
İnsanlaşması; Say Yayınları, s.120
(2) Haluk Yurtsever ;Feuerbach Üzerine Tezler; Marksist Metin
Analizleri; Nazım Kitaplığı; s.27.
(3)Yusuf Zamir; Marks Gerçekte Ne Dedi; Alev Yayınları; s.45
(4) Zubritski, Mitropolski, Kerov; İlkel, Köleci ve Feodal
Toplum; Sol Yayınları; s.15
(5)K.Marks, F.Engels; Alman İdeolojisi’nden; Felsefe
Yazıları; Sol Yayınları; s.65-66.
(6)K.Marks; Feuerbach Üzerine Tezler; F.Engels; Ludwıg
Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu; Sol Yayınları;
s.69.