Doğayı, toplumu, evreni ve olayları
yorumlamanın bir yolu olan diyalektik, antik çağlardan beri
hızlı bir gelişim gösterdiyse de, tarih boyunca metafizik düşüncenin
gölgesinde kaldı. Antik çağlardan beri insanların evreni
yorumlama çabaları çoğu zaman bilimsellikten uzak olarak gerçekleşti,
insanlar her şeyi sınıflandırma çabası içine girdiler.
Buna bağlı olarak bazıları doğanın hareketsiz ve doğadaki
olayların birbirlerinden bağımsız olduğunu sonucuna
vardılar. Bu ilkel görüşler, zamanla gelişen bilim
karşısında tutunamadı ve çöktü. İşte bunlar ilk
metafizik görüşlerdi.Bir önceki yazımızda diyalektiğin
doğuşunu ve metafizik yöntemin temel ilkelerini incelemiştik.
Bu yazımızda ise diyalektiğin ne olduğunu, ilkelerini ve
bilimsel yönünü inceleyeceğiz.
Diyalektik nedir?
Diyalektik yöntem, aynı metafizik yöntem gibi
evreni ve toplumu yorumlama çabasındadır. Ancak diyalektik
metafizikten farklı olarak, şeylerin bir değişim halinde
olduğu düşüncesini temel alır, her şeyin birbirine bağlı
olduğunu söyler, nitel değişimlerin olabildiğini ifade eder
ve hayatı bir çelişkiler yumağı olarak görerek, gelişimin
bu çelişkilerden kaynaklandığını ileri sürer. Bu düşünceler,
modern bilimin kabul ettikleriyle de bağdaşmaktadır; çünkü
bilim her şeyin hareket halinde olduğunu ve karşıtların
savaşımlarının yeni şeyleri oluşturduğunu söyler. Bilimin
her alanında, özellikle de biyolojide, fizikte ve kimyada
diyalektik düşünceyi görmekteyiz. Buna bağlı olarak, bu
yorumlama biçiminin tamamen bilimsel bir özelliğe sahip
olduğunu, bilimin geliştikçe diyalektiğin de gelişeceğini
anlayabiliriz.
Diyalektik düşüncenin doğuşuna ve Antik Çağ’da
nasıl bir gelişim çizgisine sahip olduğuna değinmiştik.
Modern Batı Felsefesi’nin oluşmasıyla birlikte Batı’daki
birçok filozof metafizik yöntemi benimsemişti ve olayları bu
bakış açısına göre yorumluyordu. 18. yüzyıla
geldiğimizde ilk defa Hegel, diyalektik yöntemi tam bir
kuramsal çalışmayla ortaya koydu. Hegel bizlerin öncelikle
bir kavramla (tez) işe başladığımızı, ardından bunun bir
çelişkiye yol açtığını (antitez) ve en sonunda bu iki düşüncenin
bir birleştirmesini-uzlaştırmasını (sentezini) yapmaya yöneldiğimizi
söyler. İşte tez ve anti-tezin karşılıklı savaşımı
sonucunda ortaya bir sentez (ürün) çıkar. Bu düşüncelerle
doğayı ve toplumu incelediğimizde, karşımıza çelişkilerle
dolu dinamik bir süreç çıkacaktır.
Diyalektik, biçimsel (formel) mantığa karşı
çıkar. Biçimsel mantığa göre A=A’dır ve A=B olamaz.
Diyalektik ise A’nın farklı biçimleri olabileceğini söyler.
Buna göre ışık hızı, ışık hızına eşit olsa bile,
ışık farklı ortamlarda farklı hızlarla ilerler. Örneğin
ışığın sudaki hızı, vakumlanmış alandaki hızına göre
daha yavaştır. Dolayısıyla ışık hızı her ortamda eşit
değildir. Öte yandan diyalektiğe göre A, tek tek şeylerin
bir ürünü olarak oluşmaz, farklı şeylerin etkileşimleri
sonucu ortaya çıkar. İnsan bedeninin yapısı da, sistemlerin
biçimlenişi de, doğanın yapısı da böyledir.
Diyalektik düşünceyi geliştirmesine rağmen,
Hegel’in düşünce biçiminin de bir sorunu vardı. Bu sorun
onun idealist olmasıydı. Bugün diyalektiği modern anlamına
kavuşturan Marx ve Engels ise, diyalektiği bu idealist
çizgiden kopararak tamamen materyalist bir anlayışla yeniden
yorumladılar. İdealizmin ve materyalizmin ne olduğunu,
diyalektikle olan ilişkilerini bir sonraki yazımızda
anlatacağız. Ondan önce diyalektiğin yasalarını açıklamak
gerekiyor.
A. Niceliğin niteliğe dönüşümü yasası
Evrene şöyle bir göz gezdirdiğimizde birçok
şeyin zamanla değiştiğini, birbirine dönüştüğünü ve
belirli özelliklerin yok olduğunu görebiliriz. Bu değişimler
sırasında belirli geçişlerin olduğunu fark eder ve bu
değişimlerin yeni yapıların oluşumuna zemin
hazırladığını anlarız; çünkü evrenin kökeninde bulunan
madde sürekli form değiştirir ve bu değişim hiç durmaz. Faz
değişimlerini yani katıların sıvıya, sıvıların gaza dönüşümünü
buna örnek gösterebiliriz. Niteliklerin değişimi, nicel
özelliklerin birikimine bağlıdır. Öyle ki, nicel değişimler
biriktikçe nitel değişimler de kaçınılmaz olur. Nitel
değişimler bir sıçrama anına sahiptir, bu ise nicel
değişimlerin bir ürünüdür. Su 99oC derecede ısınır ve
100oC derecede kaynamaya başlayarak çok hızlı bir şekilde
buharlaşmaya başlar. Bu andan itibaren biz maddenin dönüşümünü
yani suyun buhara dönüşümü görürüz. Tam olarak bu an,
niceliğin niteliğe dönüştüğü andır; su buhar fazına geçer.
Aynı olay canlıların evriminde de görülür. Doğal seçilimle
beraber canlılar değiştikçe değişirler, öyle ki bu bir
zaman sonra kalıtıma yansır ve canlılar yeni niteliklere bürünürler.
Diyalektiğin materyalist temele
oturtmasıyla birlikte toplum da diyalektik düşünceyle
incelenmeye başlamıştır, bunu ilk defa olarak gerçekleştirenler
de yine Marx ve Engels’tir. Marksizmin önderleri, üretici
güçlerin geliştikçe toplum yapılarını da değiştirdiğini
sınıfsal bir bakış açısıyla analiz etmişlerdir. Buna göre,
üretici güçlerin gelişmesi, yeni toplumun nesnel
koşullarını yaratır. Feodal toplumun kapalı ekonomisinin
zamanla gericileşmesi, önlemleri beraberinde getirmiş, ancak
başarılı olunamamıştır. Feodalizmin yarattığı parçalanmışlık,
ilerlemeyi ve ticaretin gelişimini engellediği için merkezileştirmeye
geçilmiş ve feodal devletçikler birleşerek ulus devletleri
kurmuşlardır. Bu ise kapitalist ilişkilerin oluşmasını
sağlamış ve süreç içinde bu ilişkiler gelişmiştir.
Bundan sonra Avrupa’daki büyük halk kitlelerini kucaklayan
burjuva devrimleri çağı başlamış ve feodal yapı yerle bir
edilmiştir. Böylece yine toplum içinde gelişen kimi basit
değişiklikler bir süre sonra toplum yapılarını kökünden,
niteliksel olarak değiştirmiştir.
B. Yadsımanın yadsınması yasası
Yadsıma, bir şeyin veya bir olgunun eski halini
değişen koşullarla beraber aşması demektir. Her şey
değişir, hiçbir şey sabit kalmaz. Böylece eski şeyler
yadsınır, yeni şeyler oluşur. Yine faz değişimlerinde bunu
görebiliriz. Buzun ısı verilerek suya dönüşmesi, suya ısı
verilince yeniden buza dönüşmesi anlamına gelmez. Suya ısı
verilince su gaza dönüşür. Dolayısıyla durumlar kısır döngüler
içinde devam etmezler. Durumlara göre gelişirler, değişiklik
gösterirler ve sonuçta farklı olurlar.
Yadsınmanın yadsınması yasası,
toplumdaki mülkiyet ilişkilerinde de görülebilir. Feodal yapının
çözülüşüyle birlikte kapitalist mülkiyet ilişkilerine geçilmesi,
feodalizmin yadsınmasıdır; içine kapanık ekonomiden,
genelleşmiş meta ekonomisine geçilir. Kapitalizm ise üretici
güçlerin gelişime ayak bağı olduğu zaman kendini yok edecek
maddi koşulları yaratır ve bu devinim, sınıfsız topluma
kadar gider. Sınıfsız toplumda ise sınıflı toplum ve onun
getirdikleri yadsınır. Gelişimlerle birlikte sürekli ileri doğru
yönlenilir.
C. Zıtların birliği ve mücadelesi
Şeyleri veya olguları incelediğimizde,
bunların değişiminin yani hareketinin kaynağının zıtların
mücadelesi olduğunu görürüz. Toplumda iyi olarak kabul
edilen değerlerin veya kavramların kötü olarak kabul
edilenlerle sürekli olarak bir savaş içinde olduğunu söyleyebiliriz.
Uyuşturucuya kötü bir gözle bakıp uyuşturucunun tamamen
yasaklanmasını isteyen kesimle, uyuşturucu özgürlüğünü
savunan kesimin savaşımı, ortaya sonucu getirir: yasak veya
özgürlük. Dolayısıyla değişimlerin ve gelişimlerin
kaynağı bu mücadeledir. Yine doğadan örnek vermek gerekirse;
atomların kendi içlerinde barındıkları artı ve eksi yük
içeren parçacıklar (proton ve elektron) sürekli hareket
ederler ve barındıkları çekim kuvvetleri hareketin kaynağı
olur. Doğada her şey karşıtıyla beraber bulunur: dişi ve
erkek, sıcak ve soğuk, karanlık ve aydınlık, itme ve çekme.
Evren, insan ve atomlar aslında kendilerini meydana getiren
karşıtların ürünüdürler; bu karşıtlar birleşir ve bir bütünü
yaratırlar.
Kapitalist topluma bakacak olursak
temelde iki sınıf vardır: burjuvazi ve proletarya. Kapitalist
sistemi yaratan da bu iki sınıftır. Bunlar sürekli savaşırlar.
Burjuvazi çalışma saatlerini arttırıp, kendine daha fazla
artı-değer yaratmak ister. Proletarya ise buna engel olmaya
çalışır. Bu bir çelişkidir. Bu savaşımın sonucunda ise
bir sonuca varılır. Kapitalist üretim biçiminin doğası,
sınıfların savaşımını yaratır ve böylece uzlaşmaz çelişkiler
oluşur, ta ki kapitalist mülkiyet ilişkileri çözülünceye
kadar.
Diyalektğin Anlattıkları
Diyalektiğin temellerinin bilimde
olduğunu, bu nedenle bilimin geliştikçe diyalektiğin de
gelişeceğini söylemiştik. Özellikle 19. Yüzyıl sonrası
bilimin gelişmesiyle birlikte metafizik görüşleri çürüten
birçok veriye ulaşıldı ve diyalektik düşünce yöntemi
bilim tarafından benimsendi. Diyalektik, çoğu zaman metafizikçilerin
saldırısına uğramış olsa da, günümüzde evreni ve toplumu
kavramak için ihtiyacımız olan bir yöntemdir.
Marksist düşüncenin de temeli olan diyalektik,
Marx ve Engels tarafından materyalizmle birleştirilince
bilimsel anlamına kavuşmuş oldu. Hegel ve diğer filozoflar
diyalektiği idealist biçimle yorumladılar. Buna karşılık
geliştirilen diyalektik materyalizm ve tarihsel materyalizmle
birlikte doğa ve toplum da materyalist bir biçimde yorumlanmaya
başlandı.
Bir dahaki yazımızda idealizmi ve materyalizmi
konu edip Marksist felsefenin temelini inceleyeceğiz.
Poyraz KIZILOK