Volüntarizm ve Sosyalist Gençlik
Tarihte hiç bir olay, o olayı ortaya çıkaran
maddi koşullar oluşmadan gerçekleşmez. Toplumsal bir devrimin
olabilmesi için var olan ekonomik ve toplumsal sistemin
içindeki tüm üretici güçlerin üretim ilişkileriyle
-gelişmelerinin önünde bir engel haline dönüştüğü için-
çatışmaya girmeleri gerekir. Böyle bir çatışmanın gerçekleşebilmesi
üretici güçlerin belli bir düzeyde gelişmiş olmalarını
gerektirir.Yeni ve daha yüksek üretim ilişkilerini mümkün kılacak
maddi koşullar önceki toplumun bağrında ortaya çıkıp
gelişmeden ve eski toplumun üretici güçlerin gelişmesine
katkısı tümüyle son sınırına gelmeden eski toplum son
bulmaz. Marks’ın sözleriyle yinelersek “…bir toplum
biçimi, hiçbir zaman, taşıma olanağına sahip olduğu bütün
üretim güçleri gelişmeden ortadan kalkmaz, hiçbir zaman,
yeni ve üstün üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi
varlık koşulları bizzat eski toplumun bağrında yeşermedikçe,
bu toplumun yerini almazlar. ” (1) Sınıflı toplumların
tarihsel çözümlemesinden çıkarılan bu yasa tüm toplumsal
değişim ve dönüşümlerin temel yasasıdır. Burada altı çizilmesi gereken konu; doğanın
determinist anlamda değişimi insandan bağımsız gerçekleşirken,
toplumsal değişimlerin tarihsel materyalizmin öngördüğü
biçimde bir özneye ihtiyaç göstermesidir. Koşullar ne denli
uygun olursa olsun, o koşulları gerçekleştirecek öznenin doğrudan
doğruya -aracısız- devreye girmesi mümkün olmadıkça bir
sistem bir başka sisteme evirilmez. İşte onun için tarihsel
yürüyüşte bir toplumsal sistemden bir başka toplumsal
sisteme geçiş uzun ve engebeli bir yoldur. 12 Eylül faşizminin yarattığı parçalanmışlık
ve dağınıklığın üstüne gelen 89 çöküşünün yarattığı
travma bütün olumsuzluğuyla sürüp giderken Türkiye solunun
marjinal durumunda hiç bir iyileşme belirtisi de -ne yazık ki-
görülmemektedir. Yaşanmışlıklardan hiç ders alınmamışçasına
her parti, dernek ve dergi örgütlenmeleri sekter anlayışların
en uç örneklerini sergilerken, sosyalist gençlik üzerine
öteden beri sinmiş olan volüntarist anlayış ve söylemlerin
yine bildik “keskinlik” içinde devam etmesi de ülke solu
açısından bir başka düşündürücü durumdur. Düzene
muhalif olan on binlerce insanın saflara-partiye
kazandırılması gereken bir süreç bile ortada yokken ve
öncelikle böyle bir sürecin işlerlik kazanmasının her
devrimcinin özel ve önemli birincil sorunuyken, yine silahlı
propaganda, öncü birlikler ve silahlı mücadele taktiklerinin
söylem olarak bile gündeme getirilmesinin pratikte hiç bir
yarar getirmediğinin anlaşılamaması bir yana, karşı
karşıya kalınan bütün yenilgilerden hiç bir ders çıkarılmadığının
ve yitip giden onca zamana karşın bir arpa boyu yol bile
alınamadığının da açık bir göstergesidir. SSCB’nin çöktüğü, sosyalist
sistemin kendini tasfiye ettiği ve emperyalizmin tek güç odağı
olarak küreselleştiği bugünün dünyasında işçi sınıfının
kurtuluşunun öncelikli yolu dün olduğu gibi bugün de,ulusal
ölçekte örgütlenmek ve enternasyonalist düzeyde diğer
sınıf partileriyle bağlarını güçlendirmekten geçmektedir.
Bir ülkede on binlerce emekçiyi kendi saflarına çekmeyi başarabilmiş
ML tabanlı bir parti bu işin öncelikli olmazsa olmazıdır. Bu
yapılanma gerçekleştirilmeden, ML bayrağını toplum içinde
yaygınlaştırılmadan, kitleye benimsetmeden, kitleyi bilinçlendirmeden,
kitlenin sahiplenmesi sağlanmadan, en azından acil bir amaç
olarak gündeme bile alınmadan, böyle bir süreç başlatılmadan
ileri sürülen her “kurtuluş reçetesi”nin ütopik olmakla
eş anlamlı olduğu gibi işçi sınıfının devrimci mücadelesine
de hiç bir şey katmamaktadır..Kapitalizmin ana ve temel
ürünü olan işçi sınıfı emek sömürüsünün ayırdına
vardıkça ve sınıf bilinciyle donandıkça kendi mücadelesini
kendi örgütüyle birlikte çoğaltır ve geliştirir. İşçi sınıfı
öncülüğünde on binlerce emekçi ancak bu rolü kavradığı
ve onu uygulamaya soktuğu oranda devrimci durumun nesnel
koşullarının varlığından söz edilebilir. Sınıfsal mücadele doğrudan doğruya
proletarya ve onun da bağdaşıklarıyla iç içe geçmiş
önderlik-parti-tarafından verilir. Milyonlarca ve milyonlarca
emekçinin sınıf temelindeki örgütünden başka hiçbir anlayış,
ne kendi kendine önderlik görevi biçmelidir, ne de kendine
bunu misyon bellemelidir. Dönüşüm doğrudan doğruya
proletarya sayesinde ve onun bizzat içinde bulunduğu parti
tarafından gerçekleştirilmelidir. Böyle bir yapılanmayı
tehlikeye ve Lenin’in sözleriyle “mahva” götürecek her
yaklaşımdan öncelikle kaçınılmalıdır. Maddi koşulların
olgunlaşması ve proletaryanın sınıf bilincine varması son
kertede nasıl iktidar olunacağının da politiğini
yaratacaktır. O zamana değin, özellikle militan devrimcilik adına
kendini sınıf yerine koyan anlayışların gerçekleştirmeye
çalıştıkları her türlü iradeci yaklaşım ve buna yönelik
söylemler defalarca söylenildiği gibi, sol çocukluk hastalığının
dünden devralınan yanlışlıklarının bir tekrarından başka
bir şey olmayacaktır. Sınıf mücadelesi, maddi bir gerçek ve
toplumsal hayatın dayattığı bir işlevdir; isteğe, iradeye,
duyguya, inanca ve tutkuya bağlı olarak gerçekleşebilecek bir
süreç değildir. Latin Amerika’dan, Vietnam ve Çin’den
derlenmiş pratik, taktik örgütlenme ve savaş biçimlerine
bezeli söylemlerle kendini gerçek özne yerine koyan anlayışların
ve ML kuramla hiç ilgisi olmayan bu tür iradeci yöntemlerin
gerçekte hiç bir yararı olmaması bir yana, gerçekleştirilmesi
gereken süreci engelleyici ve gerileştirici ve bununla birlikte
varolan durumu ve olası işlerliği de -Lenin’in söylediği
gibi “proletaryanın her türlü hareketini mahva” götüren
sol revizyonist çabalardır. “İhtilalci inisiyatiflik” ve
“köylülerin devrimci potansiyeli” gibi kavramların
etrafında oluşturulan ve özellikle sosyalist gençliğe
çekici gelen bu eklektik teorilerin ML öğretinin temel
yaklaşımları ve temel mücadele yöntemleriyle hiç bir ilgisi
de bulunmamaktadır. Bütünüyle volüntarist anlayışın öne
çıkarıldığı bu tür söylemler yararsız ve zamansız
olduğu gibi politik ve ideolojik olarak da yanlıştır.
Kitlelerin ML söyleme itibar göstermemelerinin önemli
nedenlerinden biri de özellikle, devrimci hareketin dinamizmini
oluşturacak olan sosyalist gençlik içinde yaygın olan bu tür
söylemlerin kitle üzerinde yarattığı olumsuz etki ve
izlenimlerdir. Bütün sosyalist örgütlenmeler, sınıfsız
sömürüsüz bir dünya özleminden söz eden tüm devrimci oluşumlar
ve özellikle sosyalist gençlik, kendinden önceki nesillerin
karakteristiği haline gelen volüntarizmi reddetmek durumundadır.
12 Mart faşizmiyle darağaçlarında, Nurhak’ta, Kızıldere’de
katledilen gençliğin bize bıraktıkları miras paha biçilmez
değerdedir. Onlar 12 Mart’ın sindirme taktiklerine karşı
kahramanca direnmişler ve sosyalist mücadele tarihinin en başlarına
adlarını yazdırmışlardır. Onlara duyduğumuz saygı, sevgi
ve hayranlık apayrı şeydir. Ama bütün bunlar, onların
ideolojik çözüm önerilerinin doğru olduğu anlamına
gelmez.Kapitalizmin yerleştiği, burjuva demokrasisinin iyi kötü
işlediği her ülkede silahlı propaganda ve öncü birlikler
yöntemleriyle kendini işçi sınıfının kendisi haline
getiren her iradeci anlayış ve bu anlayışın yürüttüğünü
savunduğu mücadele biçimleri daha baştan yenilgiyle sonuçlanmaya
mahkumdur ve öyle de olmaktadır. Çünkü “…sınıfsal etkenler
olmaksızın hiçbir sınıf mücadelesi ve hiçbir devrim
olamaz; devrim önderleri büyük bir güç halinde örgütlenmiş
belli sınıfların çıkarlarını ve hedeflerini dile
getirmedikleri, bu sınıfların etkin gücünü işe
koşmadıkları sürece bu önderlerin eylemleriyle ve
niyetleriyle belirlenen hiçbir devrim söz konusu olamaz;
devrimler tarihinin kanıtladığı bir şey varsa, işte budur.”
(2)
Ömer
Merev
Kaynakça:
(1)K.Marks; “Ekonomi Politiğin
Eleştirisine Katkı”ya Önsöz; K.Marks, F.Engels; Felsefe
İncelemeleri; s.70
(2): E.M.Wood; Sınıftan Kaçış; Akış Yayıncılık; s.81